Konusunu Oylayın.: M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı makalesi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı makalesi
  1. 14.Nisan.2011, 19:41
    1
    Misafir

    M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı makalesi

  2. 15.Nisan.2011, 06:32
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Cevap: M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı makalesi




    M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz:

    Tecdit, yenileme, ıslahat anlamına gelir. Teceddüt ile karıştırılmamalıdır. Zira teceddüt, modernizm anlamındadır. Tecdid, İslam’ı, cahiliyenin tüm unsurlarından temizleyerek katıksız ve saf bir şekilde aslına irca etmektir.

    Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam’ı ilk devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini ehl-i ilme kabul ettirmesidir. Bu, manevi liderlik ve önderlik demektir. Peygamberler vahye mazhardırlar. Müceddid ise, vahyi anlayıp anlatmada ilhama mazhar olan kimsedir. Müceddide, ancak ruh ve tabiatında eğrilik bulunan kimseler muhalefet ederler.

    Kur’an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve izah etmek gerekecektir. Bunu elbette “Âlimler” yapacaklardır. Bu âlimler “Allah’tan korkan(1) ve Kur’an’ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve hukuk alanında uzman olanlar değil...

    Bu âlimler “Peygamber varisi” olan mücedditlerdir. Peygamber varisi olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi ile ilham-ı ilahiye mazhar olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah’ın yardımına mazhar olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar “Hidayet” dediğimiz Allah rızasına götüren yolu gösteremezler.

    Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil olup, davranışları ile İslam’ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.

    “Peygamberlere varis olma” bunların vasfıdır. “Tam müceddid, bu vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir kısmını yapmışlardır” Bu durumda ahir zamanda gelecek olan “Mehdi” tam müceddirdir.(2)

    Karıncayı emirsiz, arıları ya’subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve Hatemü’l- Enbiya Hz. Muhammed (SAV) ile bu kapıyı kapamıştır. Hz. Muhammed (SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de “Muhakkak ki Allah bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden ihya eder”(3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı olarak genellikle hicri yılı kabul etmişlerdir.

    İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası demektir. İlmin ihyası dinin ihyası demek olduğundan müceddit mutlak surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir. Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.

    Muhaddis ez-Zühri (v. 124/740) ve Ahmed bn. Hanbel (v.241/855) müceddit olarak 1. asırda Ömer bn. Abdülaziz ve 2. asırda İmam-ı Şafi’yi kabul ederler. Biri 101 yılında diğeri 204 yılında vefat etmişlerdir. “Yüz yıllık bir zaman dilimi sona ererken hayatta olan, iyi tanınan ve kendisine atıfta bulunulan âlim”(4) müceddit sıfatını alır.

    Yine mücedditler Al-i Beyttendirler. Nitekim peygamberimizin (sav) : “Allah dinine bağlı olanlara her yüz yılbaşında benim ehl-i beytimden, dinle ilgili konuları onlar için ihya edecek birini ba’s edecek, gönderecektir”(5) hadisi bunu teyit eder.

    Müceddidin diğer görevleri ve fonksiyonu da “Yürürlükten kaldırılan herhangi bir ameli Kitap ve sünnete göre ihya etmek ve uygulanabilirliğini göstermektir.”(6) İmam-ı Şafi için “Sünneti izhar etti, bid’atı ise imha etti” denilmiştir. Bu da tecdidin özüdür.

    Müceddidin belirlenmesi, onunla çağdaş ulemanın zann-ı galibi; talebelerinin ve yazılarının sağladığı fayda ile anlaşılır.(7) Bu açıdan İmam Muhammed el-Gazzali (v.505/1111) tartışmasız tam müceddittir.

    Kur’an’da peygamberlerin görevlendirilmesi ile ilgili “Yeb’asü” ifadesinin hadiste mücedditler için kullanılması cay-ı dikkattir.(8) Bunun sebebi ise onun dağıttığı hidayettir. Genellikle Mücedditler Şafi’î mezhebine mensup olup Tâceddin Abdülvahhab İbn-i es-Sübkî (v.728/1326) şafi’i olanları sayar.(9)

    Tasavvuf erbabı bunun haricindedir. Tasavvufta kutup derecesine çıkan aktablara, Hz. Peygamberimiz (sav) Hulefa-i Raşidin, Abdülkadir-i Geylani ve Hızır (as) cübbe giyerek manevi âlemde manevi feyze ve irşada tayin etmesi bunun dışındadır. Zira Müceddit, Şeriatta imamdır, kutup ise tarikatta rehberdir. Tarikattaki kutupların şeriate ve şeriat imamlarına katiyyen uyması zarureti vardır. İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Şeyh Ahmed-i Sirhindi (v. 1034/1624) ikinci bin yılının müceddididir. Mektubatında der ki: “Bin yılda bir ulu’l-Azm peygamber gelir. Şimdi ise bin yılda büyük bir müçtehit gelmektedir.”(10)

    Şah Veliyullah Dehlevi (v. 1176/1763) de Nakşibendî silsilesinden müceddit cübbesi giymiştir. Kendisine “Hilatül-Müceddidiye” ihsan edilmiştir. 13. asırda ise Sirhindi’nin manevi halifelerinden Mevlana Halid-ı Bağdadi (v.1242/1827) bu makama layık görülmüştür. Kendisi “Gulam Ali” diye meşhur olan Şah Abdullah Dehlevi’nin talebesi olduğu için Nakşibendî Müceddidi sayılmıştır.

    Mücedditler sünnete bağlılığı teşvik ve bid’attan kaçınmaya davet ederler.

    Allamelerden Aliyyu’l- Kari: (v.1014) “Müceddidler ilmin azaldığı, sünnetin terk edilmeye yüz tuttuğu, cehalet ve bidatlerin yayınlaştığı bir dönemde çıkacaklarını” belirtir. Hafız Münavi de “Dini yenilemekten maksadın, bidatleri sünnetten ayırmak, ilmi yaygınlaştırmak, ilimle uğraşanlara destek olmak ve bidat sahiplerini zelil ve perişan etmek olduğunu söylüyor. Alkami ise müceddidlerin görevinin “Kitap ve sünnetten yaşanılmayan ve unutulanları tekrar canlandırmak ve emir gereğince davranılmasını sağlamak” diye yorumlar.(11) Her şeyden önce müceddid sünnet-i seniyyeyi ihya ve neşirle tanınır. Gecesini-gündüzünü buna verir. Ehl-i bidayı eserleri ve dersleriyle tesirsiz hale getirir. Şayet bu özellikler müceddid denilen zatta bulunmazsa, ne derece âlim olursa olsun müceddid sayılamaz.(12)

    Müceddidlerin vazifeleri, dini geldiği tazeliğiyle korumaktır. Üzerine konan tozları silkelemek, bidat kirlerini temizlemek, dini asliyetine kavuşturmaktır. Onlar kendilerinden yeni bir şey ihdas etmezler. İslam’a ve sünnet-i seniyyeye harfiyen ittiba ederler. Ona yöneltilen tecavüzleri defeder, dinin ulviyetini izhar ederler. Bunu yaparlarken, “tavr-ı asasiyi bozmadan, ruhu asliyeyi rencide etmeden” yeni izah tarzları ve yeni ikna usulleriyle yeni tevcihat ve tafsilat ile ifay-ı vazife ederler.(13) İhlâsta, sadakatta, samimiyette örnek şahsiyetleriyle ve ilmi üstünlükleriyle İslam’ı anlama ve anlatmada en ileri seviyededirler. Zamanın bütün ilimlerine vakıftırlar ve ilhama mazhardırlar.


  3. 15.Nisan.2011, 06:32
    2
    Üye



    M. Ali KAYA'nın "TECDİD VE MÜCEDDİDLER" adlı şu makalesini de okumanızı tavsiye ederiz:

    Tecdit, yenileme, ıslahat anlamına gelir. Teceddüt ile karıştırılmamalıdır. Zira teceddüt, modernizm anlamındadır. Tecdid, İslam’ı, cahiliyenin tüm unsurlarından temizleyerek katıksız ve saf bir şekilde aslına irca etmektir.

    Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam’ı ilk devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini ehl-i ilme kabul ettirmesidir. Bu, manevi liderlik ve önderlik demektir. Peygamberler vahye mazhardırlar. Müceddid ise, vahyi anlayıp anlatmada ilhama mazhar olan kimsedir. Müceddide, ancak ruh ve tabiatında eğrilik bulunan kimseler muhalefet ederler.

    Kur’an kıyamete kadar hükmü baki olduğundan gelişen ve değişen zaman dilimi içinde, değişen anlayış ve görüşlere Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu anlatmak ve izah etmek gerekecektir. Bunu elbette “Âlimler” yapacaklardır. Bu âlimler “Allah’tan korkan(1) ve Kur’an’ın kastettiği manalara vakıf olan kişiler olmalıdır; yoksa din ve hukuk alanında uzman olanlar değil...

    Bu âlimler “Peygamber varisi” olan mücedditlerdir. Peygamber varisi olmak demek, peygamber gibi vahye değil, bir nevi vahyin gölgesinde ilhama mazhar olan ilmi ile amil, kalbi ile ilham-ı ilahiye mazhar olabilecek safiyete malik olmaları gerekir. Allah’ın yardımına mazhar olamayanlar ne derece âlim olurlarsa olsunlar “Hidayet” dediğimiz Allah rızasına götüren yolu gösteremezler.

    Müceddid, asrın hastalığını iyi teşhis etmeli, ıslah çarelerini göstermeli ve kendini o işe vazifeli görmelidir. Saf islamın ilim, ruh ve düşüncesini diriltmeli, ilmiyle amil olup, davranışları ile İslam’ı temsil etmelidir. Yine müceddidin dinde içtihad etme gücü olmalıdır. Metot göstermeli, din düşmanları ile mücadele etmeli, farz ve sünnetleri ihya etmeli ve tecdidi cihanşümul olmalıdır.

    “Peygamberlere varis olma” bunların vasfıdır. “Tam müceddid, bu vazifelerin tümünü yapandır. Şimdiye kadar gelen müceddidler, bir kısmını yapmışlardır” Bu durumda ahir zamanda gelecek olan “Mehdi” tam müceddirdir.(2)

    Karıncayı emirsiz, arıları ya’subsuz bırakmayan Yüce Allah, insanları da başıboş bırakmamıştır. Yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş ve Hatemü’l- Enbiya Hz. Muhammed (SAV) ile bu kapıyı kapamıştır. Hz. Muhammed (SAV) son peygamber olduğu için, kıyamete kadar onun şeriatını koruyacak olan müceddidlerin, ümmetinden geleceğini de “Muhakkak ki Allah bu ümmete her yüz yılbaşında bir müceddit göndererek dini yeniden ihya eder”(3) hadisi ile bildirmiştir. İslam bilginleri yüzyıl başı olarak genellikle hicri yılı kabul etmişlerdir.

    İslam dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlar vardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Bunun için mücedditlerin görevi ilmi yaymaktır. Dinin tecdidi, onun ihyası demektir. İlmin ihyası dinin ihyası demek olduğundan müceddit mutlak surette âlim olacak ve yazdığı eserler ile ilmi ihya edecektir. Müceddidin âlim olması hususunda ulemanın ittifakı vardır.

    Muhaddis ez-Zühri (v. 124/740) ve Ahmed bn. Hanbel (v.241/855) müceddit olarak 1. asırda Ömer bn. Abdülaziz ve 2. asırda İmam-ı Şafi’yi kabul ederler. Biri 101 yılında diğeri 204 yılında vefat etmişlerdir. “Yüz yıllık bir zaman dilimi sona ererken hayatta olan, iyi tanınan ve kendisine atıfta bulunulan âlim”(4) müceddit sıfatını alır.

    Yine mücedditler Al-i Beyttendirler. Nitekim peygamberimizin (sav) : “Allah dinine bağlı olanlara her yüz yılbaşında benim ehl-i beytimden, dinle ilgili konuları onlar için ihya edecek birini ba’s edecek, gönderecektir”(5) hadisi bunu teyit eder.

    Müceddidin diğer görevleri ve fonksiyonu da “Yürürlükten kaldırılan herhangi bir ameli Kitap ve sünnete göre ihya etmek ve uygulanabilirliğini göstermektir.”(6) İmam-ı Şafi için “Sünneti izhar etti, bid’atı ise imha etti” denilmiştir. Bu da tecdidin özüdür.

    Müceddidin belirlenmesi, onunla çağdaş ulemanın zann-ı galibi; talebelerinin ve yazılarının sağladığı fayda ile anlaşılır.(7) Bu açıdan İmam Muhammed el-Gazzali (v.505/1111) tartışmasız tam müceddittir.

    Kur’an’da peygamberlerin görevlendirilmesi ile ilgili “Yeb’asü” ifadesinin hadiste mücedditler için kullanılması cay-ı dikkattir.(8) Bunun sebebi ise onun dağıttığı hidayettir. Genellikle Mücedditler Şafi’î mezhebine mensup olup Tâceddin Abdülvahhab İbn-i es-Sübkî (v.728/1326) şafi’i olanları sayar.(9)

    Tasavvuf erbabı bunun haricindedir. Tasavvufta kutup derecesine çıkan aktablara, Hz. Peygamberimiz (sav) Hulefa-i Raşidin, Abdülkadir-i Geylani ve Hızır (as) cübbe giyerek manevi âlemde manevi feyze ve irşada tayin etmesi bunun dışındadır. Zira Müceddit, Şeriatta imamdır, kutup ise tarikatta rehberdir. Tarikattaki kutupların şeriate ve şeriat imamlarına katiyyen uyması zarureti vardır. İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani Şeyh Ahmed-i Sirhindi (v. 1034/1624) ikinci bin yılının müceddididir. Mektubatında der ki: “Bin yılda bir ulu’l-Azm peygamber gelir. Şimdi ise bin yılda büyük bir müçtehit gelmektedir.”(10)

    Şah Veliyullah Dehlevi (v. 1176/1763) de Nakşibendî silsilesinden müceddit cübbesi giymiştir. Kendisine “Hilatül-Müceddidiye” ihsan edilmiştir. 13. asırda ise Sirhindi’nin manevi halifelerinden Mevlana Halid-ı Bağdadi (v.1242/1827) bu makama layık görülmüştür. Kendisi “Gulam Ali” diye meşhur olan Şah Abdullah Dehlevi’nin talebesi olduğu için Nakşibendî Müceddidi sayılmıştır.

    Mücedditler sünnete bağlılığı teşvik ve bid’attan kaçınmaya davet ederler.

    Allamelerden Aliyyu’l- Kari: (v.1014) “Müceddidler ilmin azaldığı, sünnetin terk edilmeye yüz tuttuğu, cehalet ve bidatlerin yayınlaştığı bir dönemde çıkacaklarını” belirtir. Hafız Münavi de “Dini yenilemekten maksadın, bidatleri sünnetten ayırmak, ilmi yaygınlaştırmak, ilimle uğraşanlara destek olmak ve bidat sahiplerini zelil ve perişan etmek olduğunu söylüyor. Alkami ise müceddidlerin görevinin “Kitap ve sünnetten yaşanılmayan ve unutulanları tekrar canlandırmak ve emir gereğince davranılmasını sağlamak” diye yorumlar.(11) Her şeyden önce müceddid sünnet-i seniyyeyi ihya ve neşirle tanınır. Gecesini-gündüzünü buna verir. Ehl-i bidayı eserleri ve dersleriyle tesirsiz hale getirir. Şayet bu özellikler müceddid denilen zatta bulunmazsa, ne derece âlim olursa olsun müceddid sayılamaz.(12)

    Müceddidlerin vazifeleri, dini geldiği tazeliğiyle korumaktır. Üzerine konan tozları silkelemek, bidat kirlerini temizlemek, dini asliyetine kavuşturmaktır. Onlar kendilerinden yeni bir şey ihdas etmezler. İslam’a ve sünnet-i seniyyeye harfiyen ittiba ederler. Ona yöneltilen tecavüzleri defeder, dinin ulviyetini izhar ederler. Bunu yaparlarken, “tavr-ı asasiyi bozmadan, ruhu asliyeyi rencide etmeden” yeni izah tarzları ve yeni ikna usulleriyle yeni tevcihat ve tafsilat ile ifay-ı vazife ederler.(13) İhlâsta, sadakatta, samimiyette örnek şahsiyetleriyle ve ilmi üstünlükleriyle İslam’ı anlama ve anlatmada en ileri seviyededirler. Zamanın bütün ilimlerine vakıftırlar ve ilhama mazhardırlar.





+ Yorum Gönder