Konusunu Oylayın.: Peygamberimizin (s.a.v)in ilk kez dine Tebliğe başlaması.

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Peygamberimizin (s.a.v)in ilk kez dine Tebliğe başlaması.
  1. 11.Nisan.2011, 17:18
    1
    Misafir

    Peygamberimizin (s.a.v)in ilk kez dine Tebliğe başlaması.

  2. 11.Nisan.2011, 17:34
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Peygamberimizin (s.a.v)in ilk kez dine Tebliğe başlaması.




    İman Davasının Başlaması

    Peygamberimizin (sav) Mekke’de 13 (On Üç) sene peygamberlik görevini ifa etti. Kur’ân-ı Kerimin üçte ikisi Mekke’de nazil oldu. Peygamberimiz (sav) “Tevhit, Haşir, Nübüvvet” ile ilgili imanî meselelerin tamamını en güzel şekilde tebliğ etmiş ve sahabelerine ders vermişti. Peygamberimiz (sav) tebliğine Allah’ın emri gereği en yakınlarından başladı. Zevcesi, en yakın arkadaşı ve kölesine davasını anlattı. Onlar anlayışla karşıladılar. Şayet zevcesi “Bu iş sana mı düştü?” “Ne işin var?” “Âlemin akıllısı sen misin?” “Sen deli misin, kendi işine baksana?” “Çocuklar ne olacak?” “İnsanlar ne diyecek?” demiş olsaydı peygamberimizin (sav) durumu ne olurdu? En büyük desteği peygamberimize (sav) eşi ve arkadaşları verdi. Ailesi dışındaki tüm akrabaları peygamberimize karşı çıkarken hane halkı en büyük desteği verdi.

    Peygamberimiz (sav) hayatını kendi düşüncelerine, aklına ve başkalarının fikirlerine göre değil, yüce Allah’ın vahyine dayanmaktaydı. Yüce Allah ne istemişse onu yapıyor ve hayatını ona göre yönlendiriyordu.

    Hayatın bütün yönlerine hitap eden ve her yönünü değiştirmeyi amaç edinen bir tebliğin pek kolay olmayacağı bir gerçektir. Bilhassa inatçı, vahşî ve âdetlerine çok mutaassıp, hiçbir medeniyet hayatı olmayan Arap milleti içinde bunun daha güç olacağında şüphe yoktu. İçinde yaşadığı toplumu çok iyi bilen ve tanıyan peygamberimiz (sav) Allah'ın emrine uygun olarak önce açıktan insanları dine davet etmedi. Önce yakınlarından başladı. Bu nedenle ilk iman eden zevcesi Hz. Hatice (ra) ve kölesi/oğulluğu Zeyd (ra) oldu. Daha sonra yanında kalan Hz. Ali (ra) ve en yakın arkadaşı Hz. Ebubekir (ra) iman etmiştir. Daha sonra Hz. Ebubekir’in (ra) çabası ve delaleti ile diğer köleler ve asil ailelerin gençleri iman etmişlerdir.

    Yüce Allah peygamberimize (sav) “Önce yakın akrabalarını uyar” emrini vermişti ve peygamberimiz (sav) bunun için öncelikle akrabalarını dine davetle işe başlamıştı. Müşrikler iman edenlere ve imanını açıklayanlara büyük işkenceler yapıyorlardı. Hz. Ebu Zer (ra) Kâbe’de imanını izhar etmişti de öldüresiye dövülmüş, müşriklerin elinden ancak Hz. Abbas’ın (ra) yardımıyla kurtulabilmişti. Peygamberimiz (sav) bu dönmede iman edenlere “Şimdilik bu işi gizli tutun, memleketinize giderek insanlara anlatmaya ve imana davet etmeye bakın. İşi açığa vurduğumuz zaman gelir bize katılırsınız” buyuruyordu.

    Peygamberimiz (sav) yaklaşık olarak üç sene gizlice insanları imana davet etti. Bu üç sene içinde iman edenlerin sayısı ancak otuz-kırk kadardı. Peygamberimiz (sav) akrabaları olan Abdulmuttalipoğullarını gizlice toplayarak onlara ziyafetler verdi ve defalarca imana davet etti. İman davasını onlara anlattı. Safâ tepesinde Mekke’lilere hitap etti ve onlara Tevhid ve Nübüvvet Davasını anlattı.

    Mekke döneminde peygamberimiz (sav) insanlara Tevhid ve Haşir hakikatini ders verdi. Çünkü Kur’ân-ı Kerimin nazil olan Mekkî sure ve ayetleri insanlara “Tevhdi ve Haşri” yani Allah'ın birliğini ve öldükten sonra dirilmeyi ders veriyordu. Peygamberimiz (sav) bütün mesaisini bu iki hakikati ders vermeye sarf etmiştir. Kur’ân-ı Kerim Mekke’de nazil olan ayetlerin hemen tamamına yakını “İman ve Tevhid Davasını” “Ahiret ve Haşri” ispata ve izaha aitti.

    Mekke döneminde peygamberimiz (sav) Allah'ın kendisine inzal ettiği Kur’ân-ı Kerim ile “Cehalete karşı ilimle, şirk ve küfre karşı Tevhidi ispat ederek, ahlaksızlığa karşı güzel ahlakı tavsiye ederek, zulüm ve haksızlığa karşı adalet ve hakkaniyeti tavsiye ederek” mücadele ediyordu. Bütün bunların temelinde “iman” olduğu için evvele Allah'ın birliğini anlatıyor ve imanın ifadesi ve alameti olan “Lâ ilâhe İllallah” kelime-i münciyesini söyleyin ve kurtulun diyordu. Buna karşı müşriklerin her türlü hakaret, işkence ve zulümlerine sabır gösteriyor ve “Tebliğ” görevini en güzel şekilde yapmaya çalışıyordu.

    Müşrikler önce peygamberimizle (sav) alay etme, anlattıklarını ciddiye almama ve onunla istihza etme yolunu tercih ettiler. Sonra peygamberimizi (sav) cemiyetten tecrit etme ve kendi haline terk etme yoluna gittiler. Ne var ki telkin ettiği muazzam hakikatler akılları ve akıllıları cezb ve celbetmeye devam etti. İnsanların ve gençlerin en zekileri ve akıllıları peygamberimizin (sav) anlattığı iman hakikatlerine iman ettiler ve bunları yaymaya devam ettiler. Bunun için her türlü fedakârlığı yapıyor ve her sıkıntıya katlanıyorlardı. İman hakikatlerini yayma uğruna anne-babalarından, eşlerinden, mallarından ve canlarından vaz geçebilme fedakârlığını gösteriyorlardı. Buna son derece şaşıran akılları ve kalpleri bozulmuş küffar güruhu bu defa peygamberimize “mecnun, şair, sâhir ve kâhin” demeye başladılar. Fakat akıllılar nazarında bunların hiçbiri tutmadı ve iman edenler gittikçe çoğalmaya ve iman hakikatleri kalpler ve gönüllere hâkim olmaya devam etti. Bu defa müşrikler peygamberimizin (sav) Kur’ân okumasını ve Kâbe’de Allah’a ibadet etmesini yasakladılar. Peygamberimiz (sav) ile görüşmeyi yasakladılar. Peygamberimizin (sav) yanına gidenlere ağır işkenceler yapmaya başladılar. Bu işkencelere dayanamayan bir kısım sahabeler şehit oldular. Yasir ve Sümeyye (ra) işkence altında şehit olan ilk mü’min aile oldu.

    Bütün bu işkence ve sıkınıtlara rağmen peygamberimiz (sav) Allah'ın emri ile sabır ve tahmmül tavsiyesinde bulunuyor, maddi bir müdahaleye asla müsaade etmiyordu. Zira yüce Allah “Güzel bir şekilde sabret” buyurmuştu. Mü’minlerin vazifesi Allah'ın bu emrine sadakatle boyun eğmekten ibaretti. Yasir ailesini işkence altında gören peygamberimiz (sav) “Sabredin ey Yasir ailesi! Sizin mükâfatınız cennettir” buyuruyordu. Habbab b. Eret’in (ra) “Daha ne zamana kadar bu işkencelere katlanmaya devam edeceğiz. Bizim için bir kurtuluş yokmu?” şeklindeki sızlanmasına mukabil peygamberimiz (sav) “Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardı ki, bazılarının vücutları kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri başlarının ortasından testerelerle ikiye bölündüğü halde, bu yapılanlara yine de sabrettiler, îmânlarından vazgeçmediler. Allah, muhakkak İslâmiyeti tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan Hadremut'a kadar tek başına giden bir kimse Allah'tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da, kurt saldırmasından başka hiç bir korku duymayacaktır. Fakat, siz acele ediyorsunuz” buyurarak sabır ve metanet dersi veriyordu.

    Peygamberimize ve mü’minlere yapılan bu işkenceler vicdan sahibi olan müşrikleri de rahatsız ediyor ve bu sebeple müşrikler arasında da mücadeleler yaşanıyordu. Hatta bu sebeple bir kısım müşrikler küfürde aşırı gidenlerin bu durumuna dayanamayarak imanı tercih edip mazlum mü’minlerin safında yerlerini alıyorlardı. Nitekim Hz. Hamza’nın (ra) Müslüman olmasının sebebi Ebu Cehil Hakem b. Hişam’ın peygamberimize kabede yaptığı hakaret ve namazda boynuna deve işkembesi koyarak alay etmesi sebep olmuştu.

    Peygamberimiz (sav) evi müşriklerin ablukası altında olduğu için mü’minler peygamberimizle (sav) evinde görüşmeleri mümkün olmadığı için güvenli bir yer arayışı içine girdi. Bunun için Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın (ra) evi münasip görüldü. Peygamberimiz (sav) geceleri burada sahabelere Kur’an-ı Kerimi öğretiyor ve sorularına cevaplar veriyor ve görüşmek isteyenlerle burada gizlice görüşüyordu. Bu sebeple “Dâr-ı Erkam” mü’minlerin okulu ve medresesi olmuştur.

    Peygamberimiz (sav) her insanın en büyük davası olan ve saadet-i ebediyesini temin eden “İman Davasını” anlatmaya devam ediyordu. İnsanlığın hayır ve saadetini istemeyen ve Adem’e düşmanlığından dolayı lanetlenerek Allah'ın huzurundan kovulan şeytan ise insanın dünya ve ahret saadetini mahvetmeyi amaç edindiği için peygamberimizin (sav) bu davasını engellemek amacı ile dostları olan müşrikleri teşvik ediyordu. Onlar da peygamberimizin bu davasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Defalarca Ebu Talib’e gelerek “Yeğenini korumaya devam edersen seni de karşımıza alırız” demelerinin sebebi buydu.

    Ebu Talip her ne kadar iman etmemiş ise de “Asabiyet-i Cahiliye” gereği olarak akrabalık ve kabilecilik duygusu ile peygamberimizi koruyor ve bir zarar gelmemesi için Kureyş gençlerinden 40 kişilik bir grubu peygamberimizi korumakla görevlendirmişti. Onlar gece gündüz peygamberimizi (sav) korumak için nöbet tutuyorlardı. Defalarca müşriklerin linç girişiminden kurtarmışlardı.

    Müşrikler ısrarlı bir şekilde defalarca Ebu Talibe gelerek “Yeğenini bize ver. O aramızda fitne çıkarmış ve oğlu babaya düşman etmiştir. Biz sana onun yerine falan genci verelim siz onu kendinize evlatlık yaparsınız. Muhammed’i de bize verin biz onu öldürerek Araplar arasında çıkan bu fitneyi ortadan kaldıralım” demişlerdi de Ebu Talip onları huzurundan kovmuş ve “Bu ne densizliktir? Siz yaşatamam için bana çocuğunuzu veriyorsunuz, benim Abdullah’ın emaneti ve yeğenim olan Muhammedi (sav) öldürmek için benden istiyorsunuz? Siz nasıl, hangi cesaretle böyle bir teklifle bana gelerek bu acaib teklif kabul edebileceğimi düşünüyorsunuz?” demişti.

    Yine bir defasında müşriklerin ileri gelenlerinden Âs b. Vail, Amr b. Hişam b. Abdulmuttalip (Ebu Cehil), Ubey b. Halef ve Abduluzza b. Abdulmuttalip (Ebu Leheb) Ebu Talibe gelerek son bir ültimatom vermişlerdi. Ebu Talip bunun üzerine peygamberimizi çağırarak onların teliflerini peygamberimize iletti. Dedi ki “Yeğenim! Kureyş’in ileri gelenleri bana geldiler ve dediler ki: Yeğenin bu davayı ortaya atmakla mal talebinde bulunuyorsa biz mallarımızı ona verelim ve onu dünyanın en zengini yapalım. Şayet mutlu bir hayat sürmek istiyorsa ona konaklarımızı ve kızlarımızı verelim. Yok, reis ve kral olmak istiyorsa O’nu Mekke’ye kral yapalım ve onun için kendimizi feda edelim. Yeter ki bu davadan vaz geçsin ve bizim dinimize ve putlarımıza dokunmasın’ dediler. Ne diyorsun? Böyle bir teklif kaçırılmaz. Yoksa seni öldürmek istiyorlar ve seni koruduğum için beni de akrabalarımı da karşılarına alacaklarını söylüyorlar. Kureyşi karşımıza alamayız. Bu durumda tekliflerini kabul etmek akıllıca bir davranış olur” dedi.

    Peygamberimiz Ebu Talibin bu konuşmasına çok üzüldü ve gözünden yaşlar akmaya başladı. Bu himayesiz kalmaktan kaynaklanan bir korkudan değil, Ebu Talibin kendisini de “ebedî saadetini” ilgilendiren “Kâinatın Sahibine İman Etmek” gibi muazzam bir davayı anlamamış ve müşriklerin sözlerinden ikna olduğunu anlamış olmasındandı. Sonra başını kaldırdı ve tarihe geçecek, kararlılığını ve davasının büyüklüğünü en güzel ve veciz bir şekilde ifade edecek olan şu sözleri söyledi: “Amcacığım! Vallahi bu davayı terk etmem için Kureyş değil dünyanın geçici menfaatlerini bana vaat etmeleri, güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler bu davadan vaz geçmem. Ya bu davayı insanlığa anlatır Allah'ın bana verdiği ‘tebliğ’ görevini layıkıyla yaparım veya bu yolda ölürüm. Kureyş beni ölümle korkutamaz. Bu benim değil, beni ve bütün kâinatı yaratan yüce Allah'ın bana yüklediği ‘İman Davası’dır” buyurdu.

    Peygamberimizin (sav) ve sahabelerin “İman Davasını” yaymada ve tebliğ etmede kararlılığı böyleydi.

    M. Ali KAYA


  3. 11.Nisan.2011, 17:34
    2
    Silent and lonely rains



    İman Davasının Başlaması

    Peygamberimizin (sav) Mekke’de 13 (On Üç) sene peygamberlik görevini ifa etti. Kur’ân-ı Kerimin üçte ikisi Mekke’de nazil oldu. Peygamberimiz (sav) “Tevhit, Haşir, Nübüvvet” ile ilgili imanî meselelerin tamamını en güzel şekilde tebliğ etmiş ve sahabelerine ders vermişti. Peygamberimiz (sav) tebliğine Allah’ın emri gereği en yakınlarından başladı. Zevcesi, en yakın arkadaşı ve kölesine davasını anlattı. Onlar anlayışla karşıladılar. Şayet zevcesi “Bu iş sana mı düştü?” “Ne işin var?” “Âlemin akıllısı sen misin?” “Sen deli misin, kendi işine baksana?” “Çocuklar ne olacak?” “İnsanlar ne diyecek?” demiş olsaydı peygamberimizin (sav) durumu ne olurdu? En büyük desteği peygamberimize (sav) eşi ve arkadaşları verdi. Ailesi dışındaki tüm akrabaları peygamberimize karşı çıkarken hane halkı en büyük desteği verdi.

    Peygamberimiz (sav) hayatını kendi düşüncelerine, aklına ve başkalarının fikirlerine göre değil, yüce Allah’ın vahyine dayanmaktaydı. Yüce Allah ne istemişse onu yapıyor ve hayatını ona göre yönlendiriyordu.

    Hayatın bütün yönlerine hitap eden ve her yönünü değiştirmeyi amaç edinen bir tebliğin pek kolay olmayacağı bir gerçektir. Bilhassa inatçı, vahşî ve âdetlerine çok mutaassıp, hiçbir medeniyet hayatı olmayan Arap milleti içinde bunun daha güç olacağında şüphe yoktu. İçinde yaşadığı toplumu çok iyi bilen ve tanıyan peygamberimiz (sav) Allah'ın emrine uygun olarak önce açıktan insanları dine davet etmedi. Önce yakınlarından başladı. Bu nedenle ilk iman eden zevcesi Hz. Hatice (ra) ve kölesi/oğulluğu Zeyd (ra) oldu. Daha sonra yanında kalan Hz. Ali (ra) ve en yakın arkadaşı Hz. Ebubekir (ra) iman etmiştir. Daha sonra Hz. Ebubekir’in (ra) çabası ve delaleti ile diğer köleler ve asil ailelerin gençleri iman etmişlerdir.

    Yüce Allah peygamberimize (sav) “Önce yakın akrabalarını uyar” emrini vermişti ve peygamberimiz (sav) bunun için öncelikle akrabalarını dine davetle işe başlamıştı. Müşrikler iman edenlere ve imanını açıklayanlara büyük işkenceler yapıyorlardı. Hz. Ebu Zer (ra) Kâbe’de imanını izhar etmişti de öldüresiye dövülmüş, müşriklerin elinden ancak Hz. Abbas’ın (ra) yardımıyla kurtulabilmişti. Peygamberimiz (sav) bu dönmede iman edenlere “Şimdilik bu işi gizli tutun, memleketinize giderek insanlara anlatmaya ve imana davet etmeye bakın. İşi açığa vurduğumuz zaman gelir bize katılırsınız” buyuruyordu.

    Peygamberimiz (sav) yaklaşık olarak üç sene gizlice insanları imana davet etti. Bu üç sene içinde iman edenlerin sayısı ancak otuz-kırk kadardı. Peygamberimiz (sav) akrabaları olan Abdulmuttalipoğullarını gizlice toplayarak onlara ziyafetler verdi ve defalarca imana davet etti. İman davasını onlara anlattı. Safâ tepesinde Mekke’lilere hitap etti ve onlara Tevhid ve Nübüvvet Davasını anlattı.

    Mekke döneminde peygamberimiz (sav) insanlara Tevhid ve Haşir hakikatini ders verdi. Çünkü Kur’ân-ı Kerimin nazil olan Mekkî sure ve ayetleri insanlara “Tevhdi ve Haşri” yani Allah'ın birliğini ve öldükten sonra dirilmeyi ders veriyordu. Peygamberimiz (sav) bütün mesaisini bu iki hakikati ders vermeye sarf etmiştir. Kur’ân-ı Kerim Mekke’de nazil olan ayetlerin hemen tamamına yakını “İman ve Tevhid Davasını” “Ahiret ve Haşri” ispata ve izaha aitti.

    Mekke döneminde peygamberimiz (sav) Allah'ın kendisine inzal ettiği Kur’ân-ı Kerim ile “Cehalete karşı ilimle, şirk ve küfre karşı Tevhidi ispat ederek, ahlaksızlığa karşı güzel ahlakı tavsiye ederek, zulüm ve haksızlığa karşı adalet ve hakkaniyeti tavsiye ederek” mücadele ediyordu. Bütün bunların temelinde “iman” olduğu için evvele Allah'ın birliğini anlatıyor ve imanın ifadesi ve alameti olan “Lâ ilâhe İllallah” kelime-i münciyesini söyleyin ve kurtulun diyordu. Buna karşı müşriklerin her türlü hakaret, işkence ve zulümlerine sabır gösteriyor ve “Tebliğ” görevini en güzel şekilde yapmaya çalışıyordu.

    Müşrikler önce peygamberimizle (sav) alay etme, anlattıklarını ciddiye almama ve onunla istihza etme yolunu tercih ettiler. Sonra peygamberimizi (sav) cemiyetten tecrit etme ve kendi haline terk etme yoluna gittiler. Ne var ki telkin ettiği muazzam hakikatler akılları ve akıllıları cezb ve celbetmeye devam etti. İnsanların ve gençlerin en zekileri ve akıllıları peygamberimizin (sav) anlattığı iman hakikatlerine iman ettiler ve bunları yaymaya devam ettiler. Bunun için her türlü fedakârlığı yapıyor ve her sıkıntıya katlanıyorlardı. İman hakikatlerini yayma uğruna anne-babalarından, eşlerinden, mallarından ve canlarından vaz geçebilme fedakârlığını gösteriyorlardı. Buna son derece şaşıran akılları ve kalpleri bozulmuş küffar güruhu bu defa peygamberimize “mecnun, şair, sâhir ve kâhin” demeye başladılar. Fakat akıllılar nazarında bunların hiçbiri tutmadı ve iman edenler gittikçe çoğalmaya ve iman hakikatleri kalpler ve gönüllere hâkim olmaya devam etti. Bu defa müşrikler peygamberimizin (sav) Kur’ân okumasını ve Kâbe’de Allah’a ibadet etmesini yasakladılar. Peygamberimiz (sav) ile görüşmeyi yasakladılar. Peygamberimizin (sav) yanına gidenlere ağır işkenceler yapmaya başladılar. Bu işkencelere dayanamayan bir kısım sahabeler şehit oldular. Yasir ve Sümeyye (ra) işkence altında şehit olan ilk mü’min aile oldu.

    Bütün bu işkence ve sıkınıtlara rağmen peygamberimiz (sav) Allah'ın emri ile sabır ve tahmmül tavsiyesinde bulunuyor, maddi bir müdahaleye asla müsaade etmiyordu. Zira yüce Allah “Güzel bir şekilde sabret” buyurmuştu. Mü’minlerin vazifesi Allah'ın bu emrine sadakatle boyun eğmekten ibaretti. Yasir ailesini işkence altında gören peygamberimiz (sav) “Sabredin ey Yasir ailesi! Sizin mükâfatınız cennettir” buyuruyordu. Habbab b. Eret’in (ra) “Daha ne zamana kadar bu işkencelere katlanmaya devam edeceğiz. Bizim için bir kurtuluş yokmu?” şeklindeki sızlanmasına mukabil peygamberimiz (sav) “Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardı ki, bazılarının vücutları kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri başlarının ortasından testerelerle ikiye bölündüğü halde, bu yapılanlara yine de sabrettiler, îmânlarından vazgeçmediler. Allah, muhakkak İslâmiyeti tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan Hadremut'a kadar tek başına giden bir kimse Allah'tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da, kurt saldırmasından başka hiç bir korku duymayacaktır. Fakat, siz acele ediyorsunuz” buyurarak sabır ve metanet dersi veriyordu.

    Peygamberimize ve mü’minlere yapılan bu işkenceler vicdan sahibi olan müşrikleri de rahatsız ediyor ve bu sebeple müşrikler arasında da mücadeleler yaşanıyordu. Hatta bu sebeple bir kısım müşrikler küfürde aşırı gidenlerin bu durumuna dayanamayarak imanı tercih edip mazlum mü’minlerin safında yerlerini alıyorlardı. Nitekim Hz. Hamza’nın (ra) Müslüman olmasının sebebi Ebu Cehil Hakem b. Hişam’ın peygamberimize kabede yaptığı hakaret ve namazda boynuna deve işkembesi koyarak alay etmesi sebep olmuştu.

    Peygamberimiz (sav) evi müşriklerin ablukası altında olduğu için mü’minler peygamberimizle (sav) evinde görüşmeleri mümkün olmadığı için güvenli bir yer arayışı içine girdi. Bunun için Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın (ra) evi münasip görüldü. Peygamberimiz (sav) geceleri burada sahabelere Kur’an-ı Kerimi öğretiyor ve sorularına cevaplar veriyor ve görüşmek isteyenlerle burada gizlice görüşüyordu. Bu sebeple “Dâr-ı Erkam” mü’minlerin okulu ve medresesi olmuştur.

    Peygamberimiz (sav) her insanın en büyük davası olan ve saadet-i ebediyesini temin eden “İman Davasını” anlatmaya devam ediyordu. İnsanlığın hayır ve saadetini istemeyen ve Adem’e düşmanlığından dolayı lanetlenerek Allah'ın huzurundan kovulan şeytan ise insanın dünya ve ahret saadetini mahvetmeyi amaç edindiği için peygamberimizin (sav) bu davasını engellemek amacı ile dostları olan müşrikleri teşvik ediyordu. Onlar da peygamberimizin bu davasını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Defalarca Ebu Talib’e gelerek “Yeğenini korumaya devam edersen seni de karşımıza alırız” demelerinin sebebi buydu.

    Ebu Talip her ne kadar iman etmemiş ise de “Asabiyet-i Cahiliye” gereği olarak akrabalık ve kabilecilik duygusu ile peygamberimizi koruyor ve bir zarar gelmemesi için Kureyş gençlerinden 40 kişilik bir grubu peygamberimizi korumakla görevlendirmişti. Onlar gece gündüz peygamberimizi (sav) korumak için nöbet tutuyorlardı. Defalarca müşriklerin linç girişiminden kurtarmışlardı.

    Müşrikler ısrarlı bir şekilde defalarca Ebu Talibe gelerek “Yeğenini bize ver. O aramızda fitne çıkarmış ve oğlu babaya düşman etmiştir. Biz sana onun yerine falan genci verelim siz onu kendinize evlatlık yaparsınız. Muhammed’i de bize verin biz onu öldürerek Araplar arasında çıkan bu fitneyi ortadan kaldıralım” demişlerdi de Ebu Talip onları huzurundan kovmuş ve “Bu ne densizliktir? Siz yaşatamam için bana çocuğunuzu veriyorsunuz, benim Abdullah’ın emaneti ve yeğenim olan Muhammedi (sav) öldürmek için benden istiyorsunuz? Siz nasıl, hangi cesaretle böyle bir teklifle bana gelerek bu acaib teklif kabul edebileceğimi düşünüyorsunuz?” demişti.

    Yine bir defasında müşriklerin ileri gelenlerinden Âs b. Vail, Amr b. Hişam b. Abdulmuttalip (Ebu Cehil), Ubey b. Halef ve Abduluzza b. Abdulmuttalip (Ebu Leheb) Ebu Talibe gelerek son bir ültimatom vermişlerdi. Ebu Talip bunun üzerine peygamberimizi çağırarak onların teliflerini peygamberimize iletti. Dedi ki “Yeğenim! Kureyş’in ileri gelenleri bana geldiler ve dediler ki: Yeğenin bu davayı ortaya atmakla mal talebinde bulunuyorsa biz mallarımızı ona verelim ve onu dünyanın en zengini yapalım. Şayet mutlu bir hayat sürmek istiyorsa ona konaklarımızı ve kızlarımızı verelim. Yok, reis ve kral olmak istiyorsa O’nu Mekke’ye kral yapalım ve onun için kendimizi feda edelim. Yeter ki bu davadan vaz geçsin ve bizim dinimize ve putlarımıza dokunmasın’ dediler. Ne diyorsun? Böyle bir teklif kaçırılmaz. Yoksa seni öldürmek istiyorlar ve seni koruduğum için beni de akrabalarımı da karşılarına alacaklarını söylüyorlar. Kureyşi karşımıza alamayız. Bu durumda tekliflerini kabul etmek akıllıca bir davranış olur” dedi.

    Peygamberimiz Ebu Talibin bu konuşmasına çok üzüldü ve gözünden yaşlar akmaya başladı. Bu himayesiz kalmaktan kaynaklanan bir korkudan değil, Ebu Talibin kendisini de “ebedî saadetini” ilgilendiren “Kâinatın Sahibine İman Etmek” gibi muazzam bir davayı anlamamış ve müşriklerin sözlerinden ikna olduğunu anlamış olmasındandı. Sonra başını kaldırdı ve tarihe geçecek, kararlılığını ve davasının büyüklüğünü en güzel ve veciz bir şekilde ifade edecek olan şu sözleri söyledi: “Amcacığım! Vallahi bu davayı terk etmem için Kureyş değil dünyanın geçici menfaatlerini bana vaat etmeleri, güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler bu davadan vaz geçmem. Ya bu davayı insanlığa anlatır Allah'ın bana verdiği ‘tebliğ’ görevini layıkıyla yaparım veya bu yolda ölürüm. Kureyş beni ölümle korkutamaz. Bu benim değil, beni ve bütün kâinatı yaratan yüce Allah'ın bana yüklediği ‘İman Davası’dır” buyurdu.

    Peygamberimizin (sav) ve sahabelerin “İman Davasını” yaymada ve tebliğ etmede kararlılığı böyleydi.

    M. Ali KAYA





+ Yorum Gönder