Konusunu Oylayın.: Osman nuri topbaş hocaefendi - Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Osman nuri topbaş hocaefendi - Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak
  1. 11.Nisan.2011, 16:01
    1
    Misafir

    Osman nuri topbaş hocaefendi - Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak






    Osman nuri topbaş hocaefendi - Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak Mumsema Osman nuri topbaş hocaefendi - Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak


  2. 11.Nisan.2011, 16:01
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 11.Nisan.2011, 16:35
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Osman nuri topbaş hocaefendi - Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak




    Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak

    “Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.” (Hz. Mevlânâ)

    Yaratılış olarak kâinattaki varlıkların en şereflisi olan insanın gerçek kıymeti, maddî yapısından ziyâde mânevî dünyâsında, yâni ahlâkında gizlidir. İnsanlığın ahlâk ve fazîlet târihi, aynı zamanda hak dinlerin târihidir. Zîrâ güzel ahlâk, dînin gönülde iyi hazmedilmesinin, olgunlaşıp kemâle ermesinin bir netîcesidir. Bu bakımdan İslâm ahlâkı da, dînimizin özü, esâsı ve bizzat kendisidir.

    Fânîlerin kanaat ve telakkîleri, kâmil bir ahlâk nizâmında ölçü olamaz. Bir ahlâk nizâmının kıymeti, ne kadar ilâhî menşe’li olduğuna bağlıdır. Çünkü insan tabiatini en iyi bilen, onun yaratıcısı olan Allâh Teâlâ’dır. Bu bakımdan insanlık âleminin ahlâkı, kendi hevâsından bir şey söylemediği ilâhî beyân ile sâbit olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ve O’nun kalbine indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm ile kemâle erdirilmiştir.

    Nitekim âyet-i kerîmede:

    “(Ey Ra­sû­lüm!) Onu (Kur’ân’ı) Ceb­râ­îl, uyarıcılardan ola­sın di­ye Sen’in kal­bi­ne in­dir­miş­tir.” (eş-Şu­arâ, 193-194) buyrulmaktadır.

    Allâh’ın râzı olduğu huy ve davranışlardan ibâret olan güzel ahlâk, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek lisan ve tatbikâtı ile beşeriyyete teblîğ olunmuştur.

    Allâh Rasûlü’nün ahlâkını soranlara Hazret-i Âişe

    -radıyallâhu anhâ- vâlidemizin; “O’nun ahlâkı Kur’ân’dır.” buyurduğu gibi, nebevî ahlâk, tamâmen “Kur’ân ahlâkı”ndan ibârettir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, canlı bir Kur’ân mâhiyetindeki ömrü boyunca, her hâl ve hareketiyle pâk kalb-i şerîfine indirilen

    Kur’ân-ı Kerîm’in fiilî bir tefsîri olmuştur.

    Cenâb-ı Hak, İslâm ile murâd ettiği “kâmil insan” modelini, Haz­ret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında sergilemiş, O’nu bütün bir beşeriyet için örnek şahsiyet kılmıştır.

    Yine O’nun ahlâkını tekrîm sadedinde:

    “(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki Sen’in için tükenmeyen bir mükâfât vardır. Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 3-4) buyurmuştur.

    Güzel ahlâkın Hak katındaki kıymetini anlamak için, Hak Teâlâ’nın yüce kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak kâfîdir. Ahlâk, Kur’ân-ı Kerîm’de en büyük ve esaslı yer tutan hususlardan biridir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de büyük bir yer tutan kıssalar dahî bir bakıma ahlâkî esasları tamamlayıcı mâhiyettedir.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

    “Ben baş­ka bir mak­sat­la de­ğil, an­cak gü­zel ah­lâ­kı ta­mam­la­mak için gön­de­ril­dim.” (İmâm Mâ­lik, Mu­vat­tâ, Hüs­nü’l-hulk, 8) buyurmak sûretiyle vazîfesinin özünü hulâsa etmiştir.

    Hakîkaten, o Varlık Nûru’nun ulvî teşrîfiyle, cihânın kararmış ufukları nûra garkoldu, insanlığın beklediği yeni bir saâdet sabahı doğdu, kalbler nûrlandı, basîretler açıldı, hayâtın bulanık akışları duruldu. O yüce Peygamber’in feyz ve bereketiyle âlem ebedî bir bahâra kavuştu. İnsanlığı hakîkî şeref ve haysiyetine, hayır-hasenâta, hakka, adâlete ve müsâvâta O erdirdi. Hayat ve ebediyyetin sırrını O öğretti.

    O yüce Peygamber, ümmî bir toplumda yetişti. Lâkin getirdiği yüce kitâb ile dünyâ kütüphânelerine ışık kaynağı oldu. Gönülleri hikmet, sır ve ledünnî ilimle doldurdu. O kitâbın gelişiyle minberler, mihraplar, kürsüler, Hakk’ın hakîkat derslerini okutmaya başladı.

    Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bütün insanlığa, hattâ kâinattaki bütün yaratılmışlara rahmet oldu. Yine o Rahmet Peygamberi, bize sessiz kâinât kitabının sayfalarını araladı. Gizli ve meçhul dillerin zikir ve tesbîhâtına tercümân oldu. İnsanlık haysiyetini kaybetmiş ve hayvânî bir hayâta dalmış sîneleri gerçek insanlık izzet, şeref ve haysiyetine kavuşturarak gönüllerdeki muhabbet sarayının sultânı oldu.

    O’nun muhabbetine nâil olabilmek, ebedî bir saâdet hazînesi, cennet vizesi ve ilâhî huzûra kabûl vesîkasıdır. Şüphesiz ki O’nun ulvî muhabbeti, O’nda fânî olanların nasîbi ve kârıdır. Beşeriyetin en büyük ahlâk kahramanı olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, en iyi tâkipçileri de ashâb-ı kirâm ve Hak dostlarıdır. Bunların izinden yürümesini bilen mü’minler de, hakîkî insanlık haysiyetine yaraşır bir ahlâk-ı hamîdeye sâhip olmuşlardır.

    Sahâbe-i kirâm, gönüllerini Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle doldurup, O’na her hususta itaat etmek sûretiyle O’nun ahlâkıyla ahlâklandıkları için Cenâb-ı Hakk’ın senâsına nâil oldular. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100) buyrulmaktadır.

    Bizler, artık sahâbî olma imkânına sâhip değiliz. Ancak âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere “onlara güzellikle tâbî olan” mü’minlerden olup Hak Teâlâ’nın rızâsına nâil olma imkân ve ihtimâlimiz hayâtımız müddetince bâkîdir.

    Ashâb-ı kirâmdan sonraki asırlarda da Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkını bizlere en güzel aksettirenler, Allâh dostlarıdır ki, Cenâb-ı Hak onları bizlere numûne olarak göstermektedir. Onlar:

    “Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 62) âyet-i kerîmesinde buyrulduğu üzere Hak katında pek ulvî bir mevkîye sâhiptirler. Şüphesiz ki bu ilâhî teminâttan nasîb alabilmek için o Hak dostlarının izinden gitmek îcâb eder.

    Ashâb-ı kirâm ve Hak dostları, Allâh Rasûlü’nün mü­bâ­rek şah­si­ye­tin­den lâyıkı vechile his­se ala­rak O’n­da fâ­nîle­ştikleri için, hayatları boyunca sergiledikleri bütün davranış güzellikleri, esâsen O Varlık Nûru’nun ahlâk-ı hamîdesinden akseden fazîlet numûneleri hükmündedir. Zîrâ nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek bile açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! O ki, o yüzden varız... O, solmayan, aksine gün geçtikçe tâzelik ve terâveti daha da artan, serâpâ nûrdan ibâret bir gonca-i ilâhîdir.

    Ashâb-ı kirâm, Allâh Rasûlü

    -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in talebeleridir. O’nun nebevî ahlâkını tahsîle tâlip olan sahâbîler, gökteki yıldızlar gibi insanlığa fazîlet misâlleri sergilemişlerdir. Nitekim nebevî ahlâkın ashâb-ı kirâmdaki akislerinden ibâret olan sayısız fazîlet numûnelerinden birkaçı şöyledir:

    Ebû Dücâne -radıyallâhu anh- hasta iken ziyâretine giden birisi, onun sîmâsının nûr gibi parladığını gördü ve ona:

    “–Sîmân neden böyle parlıyor?” diye sordu. O da şu cevâbı verdi:

    “–Benim iki amelim var:

    1. Beni ilgilendirmeyen hususlarda susarım.

    2. Gönlüm mü’minlere karşı

    sû-i zandan uzak kalır. Her mü’mine hüsn-i zannım vardır.” (İbn-i Sa’d, Tabakât, c. III, s. 557)


    Allâh Rasûlü’nün îmân kardeşliği husûsundaki tebliğ ve telkinlerinin sahâbedeki akislerinden bir diğerini de İbn-i Büreyde el-Eslemî şöyle anlatıyor:


    “Adamın biri İbn-i Abbâs’a çirkin sözler söyledi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- ise sükût etti. Adam hayret içinde İbn-i Abbâs’a niçin mukâbele etmediğini sordu. İbn-i Abbâs da:

    «–Bende üç haslet var ki, bunlar sana cevap vermeme mânîdir.» buyurdu ve o hasletleri şöyle sıraladı:

    «1. Allâh’ın kitâbından bir âyet okunduğunda; keşke bütün insanlar benim şu duyduğumu bilseler, diye temennî ederim.

    2. Müslüman bir hâkimin adâleti tevzî ettiğini duyunca çok sevinirim. Hâlbuki o hâkimle hiçbir maddî-mânevî alâkam yoktur.

    3. Müslümanların beldesine yağmur yağınca da çok sevinirim, hâlbuki o beldede ne otlayan bir hayvanım, ne de bir arâzim vardır.» dedi.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. IX, s. 284)

    İşte gönlün din kardeşliğinin muhabbetiyle dolmasının ashâbdaki güzel bir misâli.

    Ashâb-ı kirâmı rehber edinen, onlara güzellikle tâbî olan mü’minlerin gönüllerinin de tek bir yürek hâline gelmesi îcâb eder. Mü’min kardeşinin sevinciyle sevinip ızdırâbıyla muzdarip olma diğergâmlığı, her mü’minin

    tabiat-i asliyesi hâline gelmelidir.

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:

    “İki nîmet var ki beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum. Birincisi, bir adamın ihtiyâcını karşılayacağımı ümîd ederek bana gelmesi ve bütün samîmiyetiyle benden yardım istemesidir. İkincisi de, Allâh Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vâsıtamla yerine getirmesi yâhut kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünyâ dolusu altın ve gümüşe sâhip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VI, 598/17049)

    “Nefsî nefsî” hodgâmlığından kurtulup “ümmetî ümmetî” diğergâmlığına yükselmeyi teşvik eden nebevî ahlâkın, sahâbenin gönül dünyâsındaki akislerinden bir diğeri de şudur:

    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- birgün Peygamberimiz’in mescidinde îtikâfta iken bir kimse yanına gelerek selâm verdi ve oturdu. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-:

    “–Kardeşim, seni yorgun ve kederli görüyorum.” dedi ve konuşmaları şöyle devâm etti:

    “–Evet ey Rasûlullâh’ın amca oğlu, kederliyim! Falan şahsın benim üzerimde velâ hakkı var (mal mukâbilinde beni âzâd etmişti), fakat şu kabrin sâhibi (Allâh Rasûlü) hakkı için söylüyorum ki onun hakkını ödeyemiyorum.”

    “–Senin hakkında onunla konuşayım mı?”

    “–Sen bilirsin.”

    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- ayakkabılarını alarak mescidden çıktı. Adam ona:

    “–Îtikâfta olduğunu unuttun mu, niçin mescidden çıktın?” diye seslendi.

    İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-:

    “–Hayır! Ben, şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan zâttan duydum ki, (bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu):

    “–Her kim, din kardeşinin bir işini tâkip eder ve o işi görürse, bu kendisi için on yıl îtikâfta kalmaktan daha hayırlıdır. Bir kimse Allâh rızâsı için birgün îtikâfa girse, Cenâb-ı Hak o kimse ile ateş arasında üç hendek yaratır ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, III, 424-425)

    Ashâb-ı kirâmı böylesine diğergâm, müşfik ve merhametli kılan, Allâh Rasûlü’ne duydukları sonsuz muhabbetle O’nun izinden yürüme gayret ve heyecânı taşımalarıydı. Öyle ki, Allâh Rasûlü’nün sevdiğini kendi sevdiklerine tercih eder, gerektiğinde kendi arzularından ferâgat etmekte tereddüt göstermezlerdi.

    Nitekim Hazret-i Ömer

    -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in âzatlısı Zeyd bin Hârise’nin oğlu Üsâme’ye üçbin beşyüz dirhem tahsis etmiş, kendi oğlu Abdullâh’a ondan beşyüz dirhem daha az vermişti.

    Abdullâh, babası Hazret-i Ömer’in bu taksîmine îtirâz ederek:

    “–Üsâme’yi niçin benden üstün tutuyorsun? O benden daha çok savaşa katılmadı ki!” demişti.

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o eşsiz adâletine ilâveten ne kadar zengin bir gönül ve üstün bir tevâzû sâhibi olduğunu gösteren şu cevâbı vermişti:

    “–Oğlum! Rasûlullâh Efendimiz, Üsâme’nin babasını senin babandan daha çok severdi. Üsâme’ye de senden daha çok muhabbeti vardı. İşte bu sebeple, Rasûlullâh’ın sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim.” (Tirmizî, Menâkıb, 39)

    Günümüzde de sahâbîler gibi Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle dolup O’nun yüce ahlâkını tahsîle tâlip olmak mecbûriyetindeyiz. Aradan geçen asırlara rağmen onların hiçbir zaman eskimeyecek, solmayacak güzelliklerini yaşayıp yaşatma gayreti içinde olmalıyız. Zîrâ Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hakîkî ümmeti olma şeref ve bahtiyarlığına liyâkatin bedeli budur.

    Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-’ın şu rivâyeti, asr-ı saâdetten sonra gelip Kur’ân ve sünnet istikâmetinde bir hayat yaşayanlar için ne büyük bir nebevî müjde ihtivâ etmektedir:

    “Birgün Peygamber Efendimiz’le beraber oturuyorduk. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ara:

    «–Söyleyiniz, îmân edenler arasında en üstün îmâna sâhip olanlar kimlerdir?» diye sordu.

    Ashâb, önce melekleri, sonra peygamberleri ve daha sonra da şehîdleri en üstün îmâna sâhip olanlar olarak zikrettilerse de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defâsında:

    «–Evet, onlar öyledir ve bu onların haklarıdır. Allâh onları öyle bir mertebeye çıkarmışken bu pâyenin onlara verilmesini ne engelle­yebilir? Ama ben bunları sormuyorum.» buyurdu.

    Ashâb:

    «–Öyleyse kimler olduğunu siz söyleyiniz yâ Rasûlallâh!» deyince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

    «–Onlar, şu an babalarında ve atalarında meknuz olan bâzı kimselerdir ki, benden sonra gelecekler, beni görmedikleri hâlde bana îmân ede­cekler, beni tasdîk edecekler ve Kur’ân’ı okuyup muhtevâsıyla amel edecekler. İşte îmân edenler içinde en üstün îmâna sâhip olanlar bunlardır.» buyurdu.” (Ebû Ya‘lâ, Heysemî: 10/65)

    Hadîs-i şerîfteki müjdeyi doğru idrâk edip Kur’ân ve sünnet istikâmetinde bir hayat yaşamak her mü’minin vazîfesidir. Aksi hâlde âhirette Allâh Rasûlü

    -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaat-i uzmâsını umarken O’nun bizden şikâyetçi olması da muhtemeldir ki bundan daha büyük bir ziyân düşünülemez. Nitekim kendilerine gelen

    Kur’ân-ı Kerîm’in hilâfına bir hayat yaşayanlar hakkında âhirette Peygamber Efendimiz’in Rabbine şikâyette bulunacağı, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’ân’ı büsbütün terk ettiler.” (el-Furkân, 30)

    İşte âhirette bu nebevî itâba dûçâr olmamak için O’na ümmet olmanın gerekli kıldığı şekilde yaşamak îcâb eder. Bunun yolu da Kur’ân-ı Kerîm’i âdâbına uygun bir şekilde, yâni mahrecine, tecvîdine riâyetle bol bol tilâvet etmek, derûnundaki mânâlara âşinâ olmak ve duygu derinliği içinde hassâsiyet ve muhabbetle tatbik etmeye gayret göstermektir.

    Böyle yaşayanlara, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-Efendimiz’in bu dünyâda da âhirette de muhabbet ve şefkat kanatları açıktır. Fakat Kur’ân ve sünneti terk edip yanlış yollara sapanlar ise âhirette büyük bir pişmanlık ve perişanlığa sürükleneceklerdir.

    Nitekim Ebû Hüreyre

    -radıyallâhu anh-’dan rivâyet edildiğine göre, birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbıyla birlikte kabristana gitti ve:

    “Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey mü’minler diyârının sâkinleri! İnşâallâh birgün biz de size katılacağız. Kardeşlerimizi görmeyi çok isterdim. Onları ne kadar da özledim!” buyurdu.

    Ashâb-ı kirâm:

    “–Biz Sen’in kardeşlerin değil miyiz, yâ Rasûlallâh?” dediler.

    Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.” buyurdular.

    Bunun üzerine ashâb:

    “–Ümmetinden henüz gelmemiş olanları nasıl tanıyacaksın, ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler.

    Peygamber Efendimiz

    -aleyhissalâtü vesselâm-:

    “–Bir adamın alnı ve ayakları ak olan bir atı olduğunu düşünün. Adam bu atını hepsi de simsiyah olan bir at sürüsü içinde bulamaz mı?” diye sordu.

    Sahâbe:

    “–Evet, bulur, ey Allâh’ın Rasûlü!” dediler.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “İşte onlar da abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları parlak olarak gelecekler. Ben önceden gidip havuzumun başında ikram etmek için onları bekleyeceğim. Dikkat edin! Birtakım kimseler yabancı devenin sürüden kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havuzumdan kovulacaklar. Ben onlara «Gelin buraya» diye nidâ edeceğim. Bana:

    «–Onlar senden sonra hâllerini değiştirdiler, (Sen’in sünnetini tâkip etmeyip başka yollara saptılar, büyük günahlar işlediler.) denilecek.

    Bunun üzerine ben de:

    «–Uzak olsunlar, uzak olsunlar» diyeceğim.” (Müslim, Tahâret, 39)

    Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ki biz âciz kullarını meccânen, yâni bir bedel ödemediğimiz hâlde Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin ümmeti olmakla şereflendirdi. Bu ilâhî lutfun hakîkatine ererek Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbetine ve “kardeşlerim” iltifâtına lâyık olabilmenin yolu, O’nun sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılmak ve O’nun ahlâkı ile ahlâklanmaktır.

    Bir ya­ra­tı­lış hâ­ri­ka­sı olan

    Fahr-i Kâ­inât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efen­di­miz’i ve O’nun ahlâk-ı hamîdesini, be­şe­rî istîdâd ve tâ­kat dâ­hi­lin­de kâ­mi­len kavraya­bil­mek ve beşer kelâmının mahdut imkânlarıyla lâyıkı vechile ifâde edebilmek müm­kün de­ğil­dir. Bu âlem­den alı­nan in­ti­bâ­lar, O’nu îzah ve idrâkte ki­fâ­yet­siz ka­lır. Bir bar­da­ğa, bir um­mâ­nı sığ­dır­mak müm­kün ol­ma­dı­ğı gi­bi, Nûr-i Muham­me­dî’yi lâyıkıyla id­râk etmek de müm­kün de­ğil­dir. O’nu anlatmak sadedinde dilimizden dökülenler ise, âciz idrâkimize O’nun eşsiz güzelliklerinden yansıyan kırıntı kabîlinden nasiplerdir.

    Bu fânî âlemde Hakk’a yaklaşabilmenin müstesnâ fırsat demleri olan mübârek gün ve geceler, aynı zamanda bir nefs muhâsebesine girme vesîlesidir. Önümüzdeki günlerde -inşâallâh-şeref ve izzeti ile müşerref olacağımız mübârek “Mevlid kandili”ni gerçek mânâda idrâk ve ihyâ edebilmemiz için, ashâb-ı kirâmın Allâh Rasûlü’nü nasıl tanıdıklarını, O’na nasıl muhabbet duyup ahlâkıyla ahlâklandıklarını, O’na râm olup uğrunda bütün imkânlarını nasıl cömertçe sarf ettiklerini derinden derine tefekkür edip bu duygu derinliği ile kendi hâlimizi mukâyese etmeli, O’na ne kadar lâyık bir ümmet olabildiğimizi vicdânımızda mîzân etmeliyiz.

    Yâ Rabbî! Velâdet kandilinin rahmet, bereket ve füyûzâtı ile Rasûlünün yüce ahlâk ve rûhâniyetinden kalblerimize hisseler nasîb eyle! “Anam, babam, canım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” diyen mübârek sînelerin derûnî duyuşlarıyla gönüllerimizi ihyâ eyle!


    Âmîn!..

    Osman Nuri Topbaş


  4. 11.Nisan.2011, 16:35
    2
    Silent and lonely rains



    Nebevî Ahlâk ile Ahlâklanmak

    “Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.” (Hz. Mevlânâ)

    Yaratılış olarak kâinattaki varlıkların en şereflisi olan insanın gerçek kıymeti, maddî yapısından ziyâde mânevî dünyâsında, yâni ahlâkında gizlidir. İnsanlığın ahlâk ve fazîlet târihi, aynı zamanda hak dinlerin târihidir. Zîrâ güzel ahlâk, dînin gönülde iyi hazmedilmesinin, olgunlaşıp kemâle ermesinin bir netîcesidir. Bu bakımdan İslâm ahlâkı da, dînimizin özü, esâsı ve bizzat kendisidir.

    Fânîlerin kanaat ve telakkîleri, kâmil bir ahlâk nizâmında ölçü olamaz. Bir ahlâk nizâmının kıymeti, ne kadar ilâhî menşe’li olduğuna bağlıdır. Çünkü insan tabiatini en iyi bilen, onun yaratıcısı olan Allâh Teâlâ’dır. Bu bakımdan insanlık âleminin ahlâkı, kendi hevâsından bir şey söylemediği ilâhî beyân ile sâbit olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ve O’nun kalbine indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm ile kemâle erdirilmiştir.

    Nitekim âyet-i kerîmede:

    “(Ey Ra­sû­lüm!) Onu (Kur’ân’ı) Ceb­râ­îl, uyarıcılardan ola­sın di­ye Sen’in kal­bi­ne in­dir­miş­tir.” (eş-Şu­arâ, 193-194) buyrulmaktadır.

    Allâh’ın râzı olduğu huy ve davranışlardan ibâret olan güzel ahlâk, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek lisan ve tatbikâtı ile beşeriyyete teblîğ olunmuştur.

    Allâh Rasûlü’nün ahlâkını soranlara Hazret-i Âişe

    -radıyallâhu anhâ- vâlidemizin; “O’nun ahlâkı Kur’ân’dır.” buyurduğu gibi, nebevî ahlâk, tamâmen “Kur’ân ahlâkı”ndan ibârettir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, canlı bir Kur’ân mâhiyetindeki ömrü boyunca, her hâl ve hareketiyle pâk kalb-i şerîfine indirilen

    Kur’ân-ı Kerîm’in fiilî bir tefsîri olmuştur.

    Cenâb-ı Hak, İslâm ile murâd ettiği “kâmil insan” modelini, Haz­ret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında sergilemiş, O’nu bütün bir beşeriyet için örnek şahsiyet kılmıştır.

    Yine O’nun ahlâkını tekrîm sadedinde:

    “(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki Sen’in için tükenmeyen bir mükâfât vardır. Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 3-4) buyurmuştur.

    Güzel ahlâkın Hak katındaki kıymetini anlamak için, Hak Teâlâ’nın yüce kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak kâfîdir. Ahlâk, Kur’ân-ı Kerîm’de en büyük ve esaslı yer tutan hususlardan biridir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’de büyük bir yer tutan kıssalar dahî bir bakıma ahlâkî esasları tamamlayıcı mâhiyettedir.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

    “Ben baş­ka bir mak­sat­la de­ğil, an­cak gü­zel ah­lâ­kı ta­mam­la­mak için gön­de­ril­dim.” (İmâm Mâ­lik, Mu­vat­tâ, Hüs­nü’l-hulk, 8) buyurmak sûretiyle vazîfesinin özünü hulâsa etmiştir.

    Hakîkaten, o Varlık Nûru’nun ulvî teşrîfiyle, cihânın kararmış ufukları nûra garkoldu, insanlığın beklediği yeni bir saâdet sabahı doğdu, kalbler nûrlandı, basîretler açıldı, hayâtın bulanık akışları duruldu. O yüce Peygamber’in feyz ve bereketiyle âlem ebedî bir bahâra kavuştu. İnsanlığı hakîkî şeref ve haysiyetine, hayır-hasenâta, hakka, adâlete ve müsâvâta O erdirdi. Hayat ve ebediyyetin sırrını O öğretti.

    O yüce Peygamber, ümmî bir toplumda yetişti. Lâkin getirdiği yüce kitâb ile dünyâ kütüphânelerine ışık kaynağı oldu. Gönülleri hikmet, sır ve ledünnî ilimle doldurdu. O kitâbın gelişiyle minberler, mihraplar, kürsüler, Hakk’ın hakîkat derslerini okutmaya başladı.

    Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bütün insanlığa, hattâ kâinattaki bütün yaratılmışlara rahmet oldu. Yine o Rahmet Peygamberi, bize sessiz kâinât kitabının sayfalarını araladı. Gizli ve meçhul dillerin zikir ve tesbîhâtına tercümân oldu. İnsanlık haysiyetini kaybetmiş ve hayvânî bir hayâta dalmış sîneleri gerçek insanlık izzet, şeref ve haysiyetine kavuşturarak gönüllerdeki muhabbet sarayının sultânı oldu.

    O’nun muhabbetine nâil olabilmek, ebedî bir saâdet hazînesi, cennet vizesi ve ilâhî huzûra kabûl vesîkasıdır. Şüphesiz ki O’nun ulvî muhabbeti, O’nda fânî olanların nasîbi ve kârıdır. Beşeriyetin en büyük ahlâk kahramanı olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, en iyi tâkipçileri de ashâb-ı kirâm ve Hak dostlarıdır. Bunların izinden yürümesini bilen mü’minler de, hakîkî insanlık haysiyetine yaraşır bir ahlâk-ı hamîdeye sâhip olmuşlardır.

    Sahâbe-i kirâm, gönüllerini Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle doldurup, O’na her hususta itaat etmek sûretiyle O’nun ahlâkıyla ahlâklandıkları için Cenâb-ı Hakk’ın senâsına nâil oldular. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100) buyrulmaktadır.

    Bizler, artık sahâbî olma imkânına sâhip değiliz. Ancak âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere “onlara güzellikle tâbî olan” mü’minlerden olup Hak Teâlâ’nın rızâsına nâil olma imkân ve ihtimâlimiz hayâtımız müddetince bâkîdir.

    Ashâb-ı kirâmdan sonraki asırlarda da Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkını bizlere en güzel aksettirenler, Allâh dostlarıdır ki, Cenâb-ı Hak onları bizlere numûne olarak göstermektedir. Onlar:

    “Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 62) âyet-i kerîmesinde buyrulduğu üzere Hak katında pek ulvî bir mevkîye sâhiptirler. Şüphesiz ki bu ilâhî teminâttan nasîb alabilmek için o Hak dostlarının izinden gitmek îcâb eder.

    Ashâb-ı kirâm ve Hak dostları, Allâh Rasûlü’nün mü­bâ­rek şah­si­ye­tin­den lâyıkı vechile his­se ala­rak O’n­da fâ­nîle­ştikleri için, hayatları boyunca sergiledikleri bütün davranış güzellikleri, esâsen O Varlık Nûru’nun ahlâk-ı hamîdesinden akseden fazîlet numûneleri hükmündedir. Zîrâ nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek bile açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! O ki, o yüzden varız... O, solmayan, aksine gün geçtikçe tâzelik ve terâveti daha da artan, serâpâ nûrdan ibâret bir gonca-i ilâhîdir.

    Ashâb-ı kirâm, Allâh Rasûlü

    -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in talebeleridir. O’nun nebevî ahlâkını tahsîle tâlip olan sahâbîler, gökteki yıldızlar gibi insanlığa fazîlet misâlleri sergilemişlerdir. Nitekim nebevî ahlâkın ashâb-ı kirâmdaki akislerinden ibâret olan sayısız fazîlet numûnelerinden birkaçı şöyledir:

    Ebû Dücâne -radıyallâhu anh- hasta iken ziyâretine giden birisi, onun sîmâsının nûr gibi parladığını gördü ve ona:

    “–Sîmân neden böyle parlıyor?” diye sordu. O da şu cevâbı verdi:

    “–Benim iki amelim var:

    1. Beni ilgilendirmeyen hususlarda susarım.

    2. Gönlüm mü’minlere karşı

    sû-i zandan uzak kalır. Her mü’mine hüsn-i zannım vardır.” (İbn-i Sa’d, Tabakât, c. III, s. 557)


    Allâh Rasûlü’nün îmân kardeşliği husûsundaki tebliğ ve telkinlerinin sahâbedeki akislerinden bir diğerini de İbn-i Büreyde el-Eslemî şöyle anlatıyor:


    “Adamın biri İbn-i Abbâs’a çirkin sözler söyledi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- ise sükût etti. Adam hayret içinde İbn-i Abbâs’a niçin mukâbele etmediğini sordu. İbn-i Abbâs da:

    «–Bende üç haslet var ki, bunlar sana cevap vermeme mânîdir.» buyurdu ve o hasletleri şöyle sıraladı:

    «1. Allâh’ın kitâbından bir âyet okunduğunda; keşke bütün insanlar benim şu duyduğumu bilseler, diye temennî ederim.

    2. Müslüman bir hâkimin adâleti tevzî ettiğini duyunca çok sevinirim. Hâlbuki o hâkimle hiçbir maddî-mânevî alâkam yoktur.

    3. Müslümanların beldesine yağmur yağınca da çok sevinirim, hâlbuki o beldede ne otlayan bir hayvanım, ne de bir arâzim vardır.» dedi.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. IX, s. 284)

    İşte gönlün din kardeşliğinin muhabbetiyle dolmasının ashâbdaki güzel bir misâli.

    Ashâb-ı kirâmı rehber edinen, onlara güzellikle tâbî olan mü’minlerin gönüllerinin de tek bir yürek hâline gelmesi îcâb eder. Mü’min kardeşinin sevinciyle sevinip ızdırâbıyla muzdarip olma diğergâmlığı, her mü’minin

    tabiat-i asliyesi hâline gelmelidir.

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:

    “İki nîmet var ki beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum. Birincisi, bir adamın ihtiyâcını karşılayacağımı ümîd ederek bana gelmesi ve bütün samîmiyetiyle benden yardım istemesidir. İkincisi de, Allâh Teâlâ’nın, o kimsenin arzusunu benim vâsıtamla yerine getirmesi yâhut kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünyâ dolusu altın ve gümüşe sâhip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VI, 598/17049)

    “Nefsî nefsî” hodgâmlığından kurtulup “ümmetî ümmetî” diğergâmlığına yükselmeyi teşvik eden nebevî ahlâkın, sahâbenin gönül dünyâsındaki akislerinden bir diğeri de şudur:

    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- birgün Peygamberimiz’in mescidinde îtikâfta iken bir kimse yanına gelerek selâm verdi ve oturdu. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-:

    “–Kardeşim, seni yorgun ve kederli görüyorum.” dedi ve konuşmaları şöyle devâm etti:

    “–Evet ey Rasûlullâh’ın amca oğlu, kederliyim! Falan şahsın benim üzerimde velâ hakkı var (mal mukâbilinde beni âzâd etmişti), fakat şu kabrin sâhibi (Allâh Rasûlü) hakkı için söylüyorum ki onun hakkını ödeyemiyorum.”

    “–Senin hakkında onunla konuşayım mı?”

    “–Sen bilirsin.”

    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- ayakkabılarını alarak mescidden çıktı. Adam ona:

    “–Îtikâfta olduğunu unuttun mu, niçin mescidden çıktın?” diye seslendi.

    İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-:

    “–Hayır! Ben, şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan zâttan duydum ki, (bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu):

    “–Her kim, din kardeşinin bir işini tâkip eder ve o işi görürse, bu kendisi için on yıl îtikâfta kalmaktan daha hayırlıdır. Bir kimse Allâh rızâsı için birgün îtikâfa girse, Cenâb-ı Hak o kimse ile ateş arasında üç hendek yaratır ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, III, 424-425)

    Ashâb-ı kirâmı böylesine diğergâm, müşfik ve merhametli kılan, Allâh Rasûlü’ne duydukları sonsuz muhabbetle O’nun izinden yürüme gayret ve heyecânı taşımalarıydı. Öyle ki, Allâh Rasûlü’nün sevdiğini kendi sevdiklerine tercih eder, gerektiğinde kendi arzularından ferâgat etmekte tereddüt göstermezlerdi.

    Nitekim Hazret-i Ömer

    -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in âzatlısı Zeyd bin Hârise’nin oğlu Üsâme’ye üçbin beşyüz dirhem tahsis etmiş, kendi oğlu Abdullâh’a ondan beşyüz dirhem daha az vermişti.

    Abdullâh, babası Hazret-i Ömer’in bu taksîmine îtirâz ederek:

    “–Üsâme’yi niçin benden üstün tutuyorsun? O benden daha çok savaşa katılmadı ki!” demişti.

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o eşsiz adâletine ilâveten ne kadar zengin bir gönül ve üstün bir tevâzû sâhibi olduğunu gösteren şu cevâbı vermişti:

    “–Oğlum! Rasûlullâh Efendimiz, Üsâme’nin babasını senin babandan daha çok severdi. Üsâme’ye de senden daha çok muhabbeti vardı. İşte bu sebeple, Rasûlullâh’ın sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim.” (Tirmizî, Menâkıb, 39)

    Günümüzde de sahâbîler gibi Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle dolup O’nun yüce ahlâkını tahsîle tâlip olmak mecbûriyetindeyiz. Aradan geçen asırlara rağmen onların hiçbir zaman eskimeyecek, solmayacak güzelliklerini yaşayıp yaşatma gayreti içinde olmalıyız. Zîrâ Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hakîkî ümmeti olma şeref ve bahtiyarlığına liyâkatin bedeli budur.

    Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-’ın şu rivâyeti, asr-ı saâdetten sonra gelip Kur’ân ve sünnet istikâmetinde bir hayat yaşayanlar için ne büyük bir nebevî müjde ihtivâ etmektedir:

    “Birgün Peygamber Efendimiz’le beraber oturuyorduk. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ara:

    «–Söyleyiniz, îmân edenler arasında en üstün îmâna sâhip olanlar kimlerdir?» diye sordu.

    Ashâb, önce melekleri, sonra peygamberleri ve daha sonra da şehîdleri en üstün îmâna sâhip olanlar olarak zikrettilerse de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defâsında:

    «–Evet, onlar öyledir ve bu onların haklarıdır. Allâh onları öyle bir mertebeye çıkarmışken bu pâyenin onlara verilmesini ne engelle­yebilir? Ama ben bunları sormuyorum.» buyurdu.

    Ashâb:

    «–Öyleyse kimler olduğunu siz söyleyiniz yâ Rasûlallâh!» deyince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

    «–Onlar, şu an babalarında ve atalarında meknuz olan bâzı kimselerdir ki, benden sonra gelecekler, beni görmedikleri hâlde bana îmân ede­cekler, beni tasdîk edecekler ve Kur’ân’ı okuyup muhtevâsıyla amel edecekler. İşte îmân edenler içinde en üstün îmâna sâhip olanlar bunlardır.» buyurdu.” (Ebû Ya‘lâ, Heysemî: 10/65)

    Hadîs-i şerîfteki müjdeyi doğru idrâk edip Kur’ân ve sünnet istikâmetinde bir hayat yaşamak her mü’minin vazîfesidir. Aksi hâlde âhirette Allâh Rasûlü

    -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaat-i uzmâsını umarken O’nun bizden şikâyetçi olması da muhtemeldir ki bundan daha büyük bir ziyân düşünülemez. Nitekim kendilerine gelen

    Kur’ân-ı Kerîm’in hilâfına bir hayat yaşayanlar hakkında âhirette Peygamber Efendimiz’in Rabbine şikâyette bulunacağı, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’ân’ı büsbütün terk ettiler.” (el-Furkân, 30)

    İşte âhirette bu nebevî itâba dûçâr olmamak için O’na ümmet olmanın gerekli kıldığı şekilde yaşamak îcâb eder. Bunun yolu da Kur’ân-ı Kerîm’i âdâbına uygun bir şekilde, yâni mahrecine, tecvîdine riâyetle bol bol tilâvet etmek, derûnundaki mânâlara âşinâ olmak ve duygu derinliği içinde hassâsiyet ve muhabbetle tatbik etmeye gayret göstermektir.

    Böyle yaşayanlara, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-Efendimiz’in bu dünyâda da âhirette de muhabbet ve şefkat kanatları açıktır. Fakat Kur’ân ve sünneti terk edip yanlış yollara sapanlar ise âhirette büyük bir pişmanlık ve perişanlığa sürükleneceklerdir.

    Nitekim Ebû Hüreyre

    -radıyallâhu anh-’dan rivâyet edildiğine göre, birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbıyla birlikte kabristana gitti ve:

    “Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey mü’minler diyârının sâkinleri! İnşâallâh birgün biz de size katılacağız. Kardeşlerimizi görmeyi çok isterdim. Onları ne kadar da özledim!” buyurdu.

    Ashâb-ı kirâm:

    “–Biz Sen’in kardeşlerin değil miyiz, yâ Rasûlallâh?” dediler.

    Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.” buyurdular.

    Bunun üzerine ashâb:

    “–Ümmetinden henüz gelmemiş olanları nasıl tanıyacaksın, ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler.

    Peygamber Efendimiz

    -aleyhissalâtü vesselâm-:

    “–Bir adamın alnı ve ayakları ak olan bir atı olduğunu düşünün. Adam bu atını hepsi de simsiyah olan bir at sürüsü içinde bulamaz mı?” diye sordu.

    Sahâbe:

    “–Evet, bulur, ey Allâh’ın Rasûlü!” dediler.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “İşte onlar da abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları parlak olarak gelecekler. Ben önceden gidip havuzumun başında ikram etmek için onları bekleyeceğim. Dikkat edin! Birtakım kimseler yabancı devenin sürüden kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havuzumdan kovulacaklar. Ben onlara «Gelin buraya» diye nidâ edeceğim. Bana:

    «–Onlar senden sonra hâllerini değiştirdiler, (Sen’in sünnetini tâkip etmeyip başka yollara saptılar, büyük günahlar işlediler.) denilecek.

    Bunun üzerine ben de:

    «–Uzak olsunlar, uzak olsunlar» diyeceğim.” (Müslim, Tahâret, 39)

    Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ki biz âciz kullarını meccânen, yâni bir bedel ödemediğimiz hâlde Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin ümmeti olmakla şereflendirdi. Bu ilâhî lutfun hakîkatine ererek Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbetine ve “kardeşlerim” iltifâtına lâyık olabilmenin yolu, O’nun sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılmak ve O’nun ahlâkı ile ahlâklanmaktır.

    Bir ya­ra­tı­lış hâ­ri­ka­sı olan

    Fahr-i Kâ­inât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efen­di­miz’i ve O’nun ahlâk-ı hamîdesini, be­şe­rî istîdâd ve tâ­kat dâ­hi­lin­de kâ­mi­len kavraya­bil­mek ve beşer kelâmının mahdut imkânlarıyla lâyıkı vechile ifâde edebilmek müm­kün de­ğil­dir. Bu âlem­den alı­nan in­ti­bâ­lar, O’nu îzah ve idrâkte ki­fâ­yet­siz ka­lır. Bir bar­da­ğa, bir um­mâ­nı sığ­dır­mak müm­kün ol­ma­dı­ğı gi­bi, Nûr-i Muham­me­dî’yi lâyıkıyla id­râk etmek de müm­kün de­ğil­dir. O’nu anlatmak sadedinde dilimizden dökülenler ise, âciz idrâkimize O’nun eşsiz güzelliklerinden yansıyan kırıntı kabîlinden nasiplerdir.

    Bu fânî âlemde Hakk’a yaklaşabilmenin müstesnâ fırsat demleri olan mübârek gün ve geceler, aynı zamanda bir nefs muhâsebesine girme vesîlesidir. Önümüzdeki günlerde -inşâallâh-şeref ve izzeti ile müşerref olacağımız mübârek “Mevlid kandili”ni gerçek mânâda idrâk ve ihyâ edebilmemiz için, ashâb-ı kirâmın Allâh Rasûlü’nü nasıl tanıdıklarını, O’na nasıl muhabbet duyup ahlâkıyla ahlâklandıklarını, O’na râm olup uğrunda bütün imkânlarını nasıl cömertçe sarf ettiklerini derinden derine tefekkür edip bu duygu derinliği ile kendi hâlimizi mukâyese etmeli, O’na ne kadar lâyık bir ümmet olabildiğimizi vicdânımızda mîzân etmeliyiz.

    Yâ Rabbî! Velâdet kandilinin rahmet, bereket ve füyûzâtı ile Rasûlünün yüce ahlâk ve rûhâniyetinden kalblerimize hisseler nasîb eyle! “Anam, babam, canım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” diyen mübârek sînelerin derûnî duyuşlarıyla gönüllerimizi ihyâ eyle!


    Âmîn!..

    Osman Nuri Topbaş





+ Yorum Gönder