Konusunu Oylayın.: Üniversitede Gençlik yaşantısı ve tebliğ

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Üniversitede Gençlik yaşantısı ve tebliğ
  1. 08.Nisan.2011, 22:46
    1
    Misafir

    Üniversitede Gençlik yaşantısı ve tebliğ






    Üniversitede Gençlik yaşantısı ve tebliğ Mumsema Ben 18 yaşında üniversite öğrencisiyim eskişehirde ikamet ediyordum şuansa kocaelindeyim lisedeyken bu denli etkilenmiyordum ama üniversite ortamı bambaşka o kdr boş yaşıyor ki gençler aklım almıyor benim duyduğumda bile duymamak için uzaklaştığım şeyleri onlar günlük rutin hayatlarında çok normal şeylermiş gibi yapıyorlar bu durum beni oldukça rahatsız ediyor çünkü biliyorum ki benim vecibelerim yalnızca 5 şartı yerine getirmek değil ben İslamı bilmeyenlere yol göstermekle de mükellefim lakin gençler o kdr farklı o kdr tuhaf düşünüyor ki onlara nasıl yaklaşmam gerektiğini bazen bilmiyorum bu konuda ne yapmalıyım özellikle sosyalist komünist kesim bir arayış içerisinde olan kesimi çok kolay kendi tarafına çekiyor buna dur demek için nasıl bir yol izlemeliyim...


  2. 08.Nisan.2011, 22:46
    1
    Hakîme Nur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Hakîme Nur
    Misafir



    Ben 18 yaşında üniversite öğrencisiyim eskişehirde ikamet ediyordum şuansa kocaelindeyim lisedeyken bu denli etkilenmiyordum ama üniversite ortamı bambaşka o kdr boş yaşıyor ki gençler aklım almıyor benim duyduğumda bile duymamak için uzaklaştığım şeyleri onlar günlük rutin hayatlarında çok normal şeylermiş gibi yapıyorlar bu durum beni oldukça rahatsız ediyor çünkü biliyorum ki benim vecibelerim yalnızca 5 şartı yerine getirmek değil ben İslamı bilmeyenlere yol göstermekle de mükellefim lakin gençler o kdr farklı o kdr tuhaf düşünüyor ki onlara nasıl yaklaşmam gerektiğini bazen bilmiyorum bu konuda ne yapmalıyım özellikle sosyalist komünist kesim bir arayış içerisinde olan kesimi çok kolay kendi tarafına çekiyor buna dur demek için nasıl bir yol izlemeliyim...


    Benzer Konular

    - İnternet, televizyon, radyo gibi yollarla İslamı nasıl tebliğ etmeliyiz? Tebliğde ve tebliğ edende b

    - Etrafımdaki insanlara karşı İslam'ı tebliğ etmekteki sorumluluğum ne kadardır? Üniversitede okuyorum

    - Gençlik Çalışmalarının Fikri - Manevi Boyutu Gençlik Çalıştayı’nda Nureddin Yıldız Hocamızın Yaptığ

    - Hz. Muhammed (sav) dönemindeki tebliğ ve tebliğ metodları

    - Slogancı Gençlik mi, Eğitimli Gençlik mi?

  3. 09.Nisan.2011, 10:27
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Üniversitede Gençlik yaşantısı ve tebliğ




    Kardeşim aşağıdaki arşivimizden alıntı
    yazıları okumanı tavsiye ediyoruz.

    ___________________


    Tebliğ metodu nasıl olmalıdır? Nelere dikkat etmek gerekir?

    "Habîbim! İnsanları rabb-i teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)." (Nahl Sûresi, 125)

    Peygamberimiz bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

    İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğruyu ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sualler yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekkenin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

    İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların nüve halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, inkişaf ettirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi. O asrı perdeleyen cehalet sislerini kaldırdı. Âlemin şeklini değiştirdi. İnsanlar arasında adalet, muhabbet, yardımlaşma gibi yüksek seciyeleri hayata geçirdi. Kişisel ve sosyal hayatı tehdit eden bütün hastalıklara karşı şifalı ilâçlar getirdi ve Allahın izniyle insanlık âlemini tedavi etti.
    Tebliğ mesleğinin yolu, “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur. Bu dâvâ, iman kurtarma dâvâsı. İnsanları âhir zamanın dehşetli fitnelerinden sıyırıp, ulvî gayelere yönlendirme dâvâsı. Beşeriyeti, nefsin, şeytanın ve akıl almaz derecede bozulmuş içtimaî havanın tesirinden kurtarıp, ona kulluğun zevkini tattırma dâvâsı. Bir insan bu yüksek ideali, bir İlâhî lütuf olarak yakalayabildiği takdirde, ilk yapacağı şey, bu zor işi başarmaktaki aczini ve fakrını itiraf ile Rabbinin kudretine ve rahmetine istinat etmek olacaktır.

    Acz ve fakr, kulun iki zâtî hassası; insanın en bâriz özellikleri. Nitekim Fâtiha Sûresini okurken, mealen, “yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek âlemlerin Rabbi olan Rabbimize sığınır, dünyevî olsun, uhrevî olsun her işimizde O’ndan medet bekleriz. İşte iman ve Kur’an hizmetinin erleri de insanların kalplerinde hidayetin sümbüllenmesi için bütün güçleriyle çalışmakla birlikte bu büyük neticeyi kendi kuvvet ve kudretleriyle elde edemeyeceklerini bilerek acz ve fakr ile Allah’ın dergâhına iltica ederler.

    Üçüncü adım, kendilerini cehenneme hazırlayan âsi ve günahkâr insanlara acımak ve yardımlarına bir doktor hassasiyeti ve bir anne şefkatiyle koşmak. Ve dördüncü adım, bu işi hikmet dairesinde yürütmek.

    Millî şairimiz, Merhum Mehmet Âkifimizin,

    “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı. Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

    beytiyle ortaya koyduğu büyük ideal, Risale-i Nur Külliyatında kemâliyle tahakkuk etmiştir. Neden ve niçinlerle dolu bu asrın çarşısında, ancak hem akla, hem de kalbe hitab eden, dâvâsını hem sevdiren, hem de ispat eden bir külliyat revaç bulabilirdi ve buldu da.

    Bu tespitlerden birincisi İslâm’ı gerek kendi vatandaşlarımıza, gerekse bütün bir insanlık âlemine ulaştırabilmemiz için en büyük şartın, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu ders verir. Diğeri ise, iman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara ulaştırabilmek için iktisadî yönden kalkınmak gerektiğini tespit eder.

    Bu iki yaramızı tam kabul ile tedavisine çalışmamız gerek. Bundan gaflet ederek, geçici ve kararsız siyasî formüllere bel bağladığımız sürece, sürünmeye devam edecek ve bununla da kalmayıp, İslâm’ın muhtaç gönüllere ulaşmasına perde ve engel olmanın mesuliyetini de çekeceğiz.
    Her müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz: “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” buyuruluyor.

    Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve o kişiye zarar versek, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

    El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi, dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi, kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

    Bu nedenle bir Müslüman önce İslamı hakkıyla yaşamalıdır. Sonra eğer zarar vermeyecekse uygun ve tatlı bir dille anlatmalıdır. Bundan sonrasını da Allaha bırakmalıdır.

    Nasıl ki ağaç yetiştirmek isteyen bir kimse şu konulara dikkat eder: Tohum ıslah edilmiş, tarla ekime elverişli, mevsim ekim zamanı ve ekenin de sahasında uzman olması şarttır. Bu açıdan bozuk bir tohumu, sert ve elverişsiz bir tarlaya, uygun olmayan bir mevsimde, hiç ekimden anlamayan bir kimsenin yapması her şeyin boşa gitmesine neden olacaktır. Bu özeliklere sahip olan bir bahçıvan görevini yaptıktan sonra, tarladan çiçeklerin ve güllerin çıkması için tarlanın içine girmeye ve onu ağaç yapmaya kalkışmaz. Üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’a bırakır.

    Aynen bunun gibi, doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu yaşamak ve anlatmak gerekir. İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir.

    İslam ve iman tohumlarının atıldığı muhtaç gönüllerin de ona hazır olması gerekir. Henüz bunlara hazır olmayanlara anlatmak bazen zarar bile verebilmektedir.

    Ayrıca tebliğin mevsimi de çok önemlidir. Ortam, şahsın halet-i ruhiyesi, beklentileri gibi durumlar da önemlidir. Mevsiminde ekilmeyen her tohum zayi olabilir.

    Diğer taraftan islamı tebliğ eden kimsenin de onu nasıl anlatacağını, kırmadan dökmeden uygun bir ifade tarzıyla akıl, kalp ve gönüllere nasıl serpileceğini bilecek donanıma sahip olmalıdır. Uzaman bir doktor gibi ehil olmalıdır.

    Bu özelliklere sahip olan bir Müslüman üzerine düşenleri yaptıktan sonra o gönüllerde iman ve İslam güllerinin açılmasını Allah’a bırakır, Allah’ın vazifesine karışmak

    _____________________

    Ebû Saidu’l Hudri. Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)’ın- şöyle söylediğini işittim:
    “Sizden kim (dinimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir:"

    (Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn-u Mace)

    İbn Abbas (ra) Peygamberimiz (say) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
    Küçüğümüze şefkat etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği emredip kötülükten de nehyetmeyen bizden değildir.

    (Ahmed, Tirmizi, İbn Hibban)


    Zerre bt. Ebû Leheb (ra)’den şöyle rivayet edilmiştir:
    (Bir gün) “Ya Resülallah! İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sordum. 0 da “Rab
    Azze ve celleden en çok korkanı, en çok sıla-i rahim yapanı, iyiliği emredip, kötülükten de nehyedendir. Buyurdu.

    (Ebuş—Şeyh, Beyhaki)
    Numan b. Beşir (ra)’dan Peygamberimiz (sav)in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
    “Allah’ın hududuna riayet eden (helal ve haramlara dikkat eden ve o hududa tecavüz edenler, bir gemiye binen topluluğa benzerler. Bu topluluğun bir kısmı geminin üst kısmına, bir kısmı da alt kısmına yerleşirler. Alt kısmında olanlar kendilerine su lazım olunca yukarıdan temin ederler. (Bu gidip gelmeden yukarıdakileri rahatsız ederler). Alttakiler kendi aralananda ‘Eğer nasibimize düşen geminin bu alt kısmından bir delik açarsak, (kolayca su temin ederiz
    ve) üstümüzdekileri rahatsız etmeyiz’ deseler (ve bunu uygulamak isteseler). Yukarıdakiler aşağıdakilerin yapmak istediklerine engel olmazlarsa hep beraber boğulurlar Eğer onlara engel olurlarsa hep beraber kurtulurlar”

    (Buhari, Tirmizi)

    Emr-i Bil- Maruf Nehy-i Anil-Münker Yapmayanlar Hakkında (İyiliği emredip kötülükten vaz geçirmeyenler hakkında)

    Huzeyfe(ra), anlatıyor: Resülullah (aleyhissalatü vesselam) buyurdular ki:
    “Nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz veya Allah’ın katından umumi bir beki üzerinize yakın bir zamanda gelir. 0 zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.”

    (Tirmizi)

    Ebü Hureyre (ra) ‘dan rivayet edilmiştir. Peygamberimiz şöyle buyurdu:
    “Ümmetimin gözünde dünya büyürse, ondan İslam’ın heybeti çıkarılır. Emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münkeri terk ettikleri zaman, vahyin bereketinden mahrum kalırlar. Ümmetim birbirine sövdüğü zaman Allah’ın gözünden düşerler.”

    (Hakimü’t—Tirmizi)

    Hz. Ebû Bekir (ra)’dan rivayet edilmiştir:
    “Ey insanlar! Sizler şu yeti okuyor, fakat yanlış anlıyorsunuz: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın! Hidayete erdiğiniz takdirde, dalalete düşenler size zarar vermez.” (Maide: 5/105).

    Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam) ‘in: “İnsanlar. Zalimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah kendi katından hepsine ulaşacak umumi bir bela göndermesi yakındır” dediğini işittim.”


    (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mace)
    Nesei’nin rivayeti şöyledir: Ben, Resülullah (aleyhissalatü vesselam) ‘ın: “Bir kavim İçlerinde kötülükler işlendiğini gördüğünde, (bu kötülükleri bertaraf edecek güçte oldukları halde) seyirci kalır, müdahale etmezlerse, Allah onların hepsini cezalandırır” dediğini işittim.”

    Ebu Hureyye (ra) şöyle demiştir.
    Şöyle dendiğini işitirdik: Kıyamet günde bir adam bir adamı yakalar. “Beni niye tutuyorsun? Ben seni tanımı yorum.” der. Diğer adam “(Hayır) sen dünyada iken benim hata ettiğimi, kötülük işlediğimi görürdün de, beni bundan nehyetmezdin” der (ve ondan davacı olur).

    (Rezin)

    ____________

    Peygamberimizin Dilinden Tebliğ
    Ebû Saidu’l Hudri. Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)’ın- şöyle söylediğini işittim:“Sizden kim (dinimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir:"(Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn-u Mace)
    İbn Abbas (ra) Peygamberimiz (say) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:Küçüğümüze şefkat etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği emredip kötülükten de nehyetmeyen bizden değildir. (Ahmed, Tirmizi, İbn Hibban)
    Zerre bt. Ebû Leheb (ra)’den şöyle rivayet edilmiştir:(Bir gün) “Ya Resülallah! İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sordum. 0 da “RabAzze ve celleden en çok korkanı, en çok sıla-i rahim yapanı, iyiliği emredip, kötülükten de nehyedendir. Buyurdu. (Ebuş—Şeyh, Beyhaki)
    Numan b. Beşir (ra)’dan Peygamberimiz (sav)in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:“Allah’ın hududuna riayet eden (helal ve haramlara dikkat eden ve o hududa tecavüz edenler, bir gemiye binen topluluğa benzerler. Bu topluluğun bir kısmı geminin üst kısmına, bir kısmı da alt kısmına yerleşirler. Alt kısmında olanlar kendilerine su lazım olunca yukarıdan temin ederler. (Bu gidip gelmeden yukarıdakileri rahatsız ederler). Alttakiler kendi aralananda ‘Eğer nasibimize düşen geminin bu alt kısmından bir delik açarsak, (kolayca su temin ederizve) üstümüzdekileri rahatsız etmeyiz’ deseler (ve bunu uygulamak isteseler). Yukarıdakiler aşağıdakilerin yapmak istediklerine engel olmazlarsa hep beraber boğulurlar Eğer onlara engel olurlarsa hep beraber kurtulurlar” (Buhari, Tirmizi)***Emr-i Bil- Maruf Nehy-i Anil-Münker Yapmayanlar Hakkında (İyiliği emredip kötülükten vaz geçirmeyenler hakkında) Huzeyfe(ra), anlatıyor: Resülullah (aleyhissalatü vesselam) buyurdular ki:“Nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz veya Allah’ın katından umumi bir beki üzerinize yakın bir zamanda gelir. 0 zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizi)
    Ebü Hureyre (ra) ‘dan rivayet edilmiştir. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Ümmetimin gözünde dünya büyürse, ondan İslam’ın heybeti çıkarılır. Emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münkeri terk ettikleri zaman, vahyin bereketinden mahrum kalırlar. Ümmetim birbirine sövdüğü zaman Allah’ın gözünden düşerler.” (Hakimü’t—Tirmizi)
    Hz. Ebû Bekir (ra)’dan rivayet edilmiştir: “Ey insanlar! Sizler şu yeti okuyor, fakat yanlış anlıyorsunuz: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın! Hidayete erdiğiniz takdirde, dalalete düşenler size zarar vermez.” (Maide: 5/105). Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam) ‘in: “İnsanlar. Zalimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah kendi katından hepsine ulaşacak umumi bir bela göndermesi yakındır” dediğini işittim.”***(Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mace) Nesei’nin rivayeti şöyledir: Ben, Resülullah (aleyhissalatü vesselam) ‘ın: “Bir kavim İçlerinde kötülükler işlendiğini gördüğünde, (bu kötülükleri bertaraf edecek güçte oldukları halde) seyirci kalır, müdahale etmezlerse, Allah onların hepsini cezalandırır” dediğini işittim.”
    Ebu Hureyye (ra) şöyle demiştir. Şöyle dendiğini işitirdik: Kıyamet günde bir adam bir adamı yakalar. “Beni niye tutuyorsun? Ben seni tanımı yorum.” der. Diğer adam “(Hayır) sen dünyada iken benim hata ettiğimi, kötülük işlediğimi görürdün de, beni bundan nehyetmezdin” der (ve ondan davacı olur).(Rezin)

    Hepsi arşivden alıntıdır.


  4. 09.Nisan.2011, 10:27
    2
    Silent and lonely rains



    Kardeşim aşağıdaki arşivimizden alıntı
    yazıları okumanı tavsiye ediyoruz.

    ___________________


    Tebliğ metodu nasıl olmalıdır? Nelere dikkat etmek gerekir?

    "Habîbim! İnsanları rabb-i teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)." (Nahl Sûresi, 125)

    Peygamberimiz bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

    İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğruyu ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sualler yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekkenin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

    İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların nüve halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, inkişaf ettirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi. O asrı perdeleyen cehalet sislerini kaldırdı. Âlemin şeklini değiştirdi. İnsanlar arasında adalet, muhabbet, yardımlaşma gibi yüksek seciyeleri hayata geçirdi. Kişisel ve sosyal hayatı tehdit eden bütün hastalıklara karşı şifalı ilâçlar getirdi ve Allahın izniyle insanlık âlemini tedavi etti.
    Tebliğ mesleğinin yolu, “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur. Bu dâvâ, iman kurtarma dâvâsı. İnsanları âhir zamanın dehşetli fitnelerinden sıyırıp, ulvî gayelere yönlendirme dâvâsı. Beşeriyeti, nefsin, şeytanın ve akıl almaz derecede bozulmuş içtimaî havanın tesirinden kurtarıp, ona kulluğun zevkini tattırma dâvâsı. Bir insan bu yüksek ideali, bir İlâhî lütuf olarak yakalayabildiği takdirde, ilk yapacağı şey, bu zor işi başarmaktaki aczini ve fakrını itiraf ile Rabbinin kudretine ve rahmetine istinat etmek olacaktır.

    Acz ve fakr, kulun iki zâtî hassası; insanın en bâriz özellikleri. Nitekim Fâtiha Sûresini okurken, mealen, “yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek âlemlerin Rabbi olan Rabbimize sığınır, dünyevî olsun, uhrevî olsun her işimizde O’ndan medet bekleriz. İşte iman ve Kur’an hizmetinin erleri de insanların kalplerinde hidayetin sümbüllenmesi için bütün güçleriyle çalışmakla birlikte bu büyük neticeyi kendi kuvvet ve kudretleriyle elde edemeyeceklerini bilerek acz ve fakr ile Allah’ın dergâhına iltica ederler.

    Üçüncü adım, kendilerini cehenneme hazırlayan âsi ve günahkâr insanlara acımak ve yardımlarına bir doktor hassasiyeti ve bir anne şefkatiyle koşmak. Ve dördüncü adım, bu işi hikmet dairesinde yürütmek.

    Millî şairimiz, Merhum Mehmet Âkifimizin,

    “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı. Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”

    beytiyle ortaya koyduğu büyük ideal, Risale-i Nur Külliyatında kemâliyle tahakkuk etmiştir. Neden ve niçinlerle dolu bu asrın çarşısında, ancak hem akla, hem de kalbe hitab eden, dâvâsını hem sevdiren, hem de ispat eden bir külliyat revaç bulabilirdi ve buldu da.

    Bu tespitlerden birincisi İslâm’ı gerek kendi vatandaşlarımıza, gerekse bütün bir insanlık âlemine ulaştırabilmemiz için en büyük şartın, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak olduğunu ders verir. Diğeri ise, iman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara ulaştırabilmek için iktisadî yönden kalkınmak gerektiğini tespit eder.

    Bu iki yaramızı tam kabul ile tedavisine çalışmamız gerek. Bundan gaflet ederek, geçici ve kararsız siyasî formüllere bel bağladığımız sürece, sürünmeye devam edecek ve bununla da kalmayıp, İslâm’ın muhtaç gönüllere ulaşmasına perde ve engel olmanın mesuliyetini de çekeceğiz.
    Her müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz: “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” buyuruluyor.

    Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve o kişiye zarar versek, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

    El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi, dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi, kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

    Bu nedenle bir Müslüman önce İslamı hakkıyla yaşamalıdır. Sonra eğer zarar vermeyecekse uygun ve tatlı bir dille anlatmalıdır. Bundan sonrasını da Allaha bırakmalıdır.

    Nasıl ki ağaç yetiştirmek isteyen bir kimse şu konulara dikkat eder: Tohum ıslah edilmiş, tarla ekime elverişli, mevsim ekim zamanı ve ekenin de sahasında uzman olması şarttır. Bu açıdan bozuk bir tohumu, sert ve elverişsiz bir tarlaya, uygun olmayan bir mevsimde, hiç ekimden anlamayan bir kimsenin yapması her şeyin boşa gitmesine neden olacaktır. Bu özeliklere sahip olan bir bahçıvan görevini yaptıktan sonra, tarladan çiçeklerin ve güllerin çıkması için tarlanın içine girmeye ve onu ağaç yapmaya kalkışmaz. Üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’a bırakır.

    Aynen bunun gibi, doğru İslamiyeti ve İslamiyete layık doğruluğu yaşamak ve anlatmak gerekir. İslama uygun olmayan düşünce ve fikirleri İslam diye anlatmak hem İslama, hem anlatana hem de anlatılana zarar verecektir.

    İslam ve iman tohumlarının atıldığı muhtaç gönüllerin de ona hazır olması gerekir. Henüz bunlara hazır olmayanlara anlatmak bazen zarar bile verebilmektedir.

    Ayrıca tebliğin mevsimi de çok önemlidir. Ortam, şahsın halet-i ruhiyesi, beklentileri gibi durumlar da önemlidir. Mevsiminde ekilmeyen her tohum zayi olabilir.

    Diğer taraftan islamı tebliğ eden kimsenin de onu nasıl anlatacağını, kırmadan dökmeden uygun bir ifade tarzıyla akıl, kalp ve gönüllere nasıl serpileceğini bilecek donanıma sahip olmalıdır. Uzaman bir doktor gibi ehil olmalıdır.

    Bu özelliklere sahip olan bir Müslüman üzerine düşenleri yaptıktan sonra o gönüllerde iman ve İslam güllerinin açılmasını Allah’a bırakır, Allah’ın vazifesine karışmak

    _____________________

    Ebû Saidu’l Hudri. Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)’ın- şöyle söylediğini işittim:
    “Sizden kim (dinimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir:"

    (Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn-u Mace)

    İbn Abbas (ra) Peygamberimiz (say) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
    Küçüğümüze şefkat etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği emredip kötülükten de nehyetmeyen bizden değildir.

    (Ahmed, Tirmizi, İbn Hibban)


    Zerre bt. Ebû Leheb (ra)’den şöyle rivayet edilmiştir:
    (Bir gün) “Ya Resülallah! İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sordum. 0 da “Rab
    Azze ve celleden en çok korkanı, en çok sıla-i rahim yapanı, iyiliği emredip, kötülükten de nehyedendir. Buyurdu.

    (Ebuş—Şeyh, Beyhaki)
    Numan b. Beşir (ra)’dan Peygamberimiz (sav)in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
    “Allah’ın hududuna riayet eden (helal ve haramlara dikkat eden ve o hududa tecavüz edenler, bir gemiye binen topluluğa benzerler. Bu topluluğun bir kısmı geminin üst kısmına, bir kısmı da alt kısmına yerleşirler. Alt kısmında olanlar kendilerine su lazım olunca yukarıdan temin ederler. (Bu gidip gelmeden yukarıdakileri rahatsız ederler). Alttakiler kendi aralananda ‘Eğer nasibimize düşen geminin bu alt kısmından bir delik açarsak, (kolayca su temin ederiz
    ve) üstümüzdekileri rahatsız etmeyiz’ deseler (ve bunu uygulamak isteseler). Yukarıdakiler aşağıdakilerin yapmak istediklerine engel olmazlarsa hep beraber boğulurlar Eğer onlara engel olurlarsa hep beraber kurtulurlar”

    (Buhari, Tirmizi)

    Emr-i Bil- Maruf Nehy-i Anil-Münker Yapmayanlar Hakkında (İyiliği emredip kötülükten vaz geçirmeyenler hakkında)

    Huzeyfe(ra), anlatıyor: Resülullah (aleyhissalatü vesselam) buyurdular ki:
    “Nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz veya Allah’ın katından umumi bir beki üzerinize yakın bir zamanda gelir. 0 zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.”

    (Tirmizi)

    Ebü Hureyre (ra) ‘dan rivayet edilmiştir. Peygamberimiz şöyle buyurdu:
    “Ümmetimin gözünde dünya büyürse, ondan İslam’ın heybeti çıkarılır. Emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münkeri terk ettikleri zaman, vahyin bereketinden mahrum kalırlar. Ümmetim birbirine sövdüğü zaman Allah’ın gözünden düşerler.”

    (Hakimü’t—Tirmizi)

    Hz. Ebû Bekir (ra)’dan rivayet edilmiştir:
    “Ey insanlar! Sizler şu yeti okuyor, fakat yanlış anlıyorsunuz: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın! Hidayete erdiğiniz takdirde, dalalete düşenler size zarar vermez.” (Maide: 5/105).

    Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam) ‘in: “İnsanlar. Zalimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah kendi katından hepsine ulaşacak umumi bir bela göndermesi yakındır” dediğini işittim.”


    (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mace)
    Nesei’nin rivayeti şöyledir: Ben, Resülullah (aleyhissalatü vesselam) ‘ın: “Bir kavim İçlerinde kötülükler işlendiğini gördüğünde, (bu kötülükleri bertaraf edecek güçte oldukları halde) seyirci kalır, müdahale etmezlerse, Allah onların hepsini cezalandırır” dediğini işittim.”

    Ebu Hureyye (ra) şöyle demiştir.
    Şöyle dendiğini işitirdik: Kıyamet günde bir adam bir adamı yakalar. “Beni niye tutuyorsun? Ben seni tanımı yorum.” der. Diğer adam “(Hayır) sen dünyada iken benim hata ettiğimi, kötülük işlediğimi görürdün de, beni bundan nehyetmezdin” der (ve ondan davacı olur).

    (Rezin)

    ____________

    Peygamberimizin Dilinden Tebliğ
    Ebû Saidu’l Hudri. Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)’ın- şöyle söylediğini işittim:“Sizden kim (dinimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir:"(Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn-u Mace)
    İbn Abbas (ra) Peygamberimiz (say) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:Küçüğümüze şefkat etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği emredip kötülükten de nehyetmeyen bizden değildir. (Ahmed, Tirmizi, İbn Hibban)
    Zerre bt. Ebû Leheb (ra)’den şöyle rivayet edilmiştir:(Bir gün) “Ya Resülallah! İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sordum. 0 da “RabAzze ve celleden en çok korkanı, en çok sıla-i rahim yapanı, iyiliği emredip, kötülükten de nehyedendir. Buyurdu. (Ebuş—Şeyh, Beyhaki)
    Numan b. Beşir (ra)’dan Peygamberimiz (sav)in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:“Allah’ın hududuna riayet eden (helal ve haramlara dikkat eden ve o hududa tecavüz edenler, bir gemiye binen topluluğa benzerler. Bu topluluğun bir kısmı geminin üst kısmına, bir kısmı da alt kısmına yerleşirler. Alt kısmında olanlar kendilerine su lazım olunca yukarıdan temin ederler. (Bu gidip gelmeden yukarıdakileri rahatsız ederler). Alttakiler kendi aralananda ‘Eğer nasibimize düşen geminin bu alt kısmından bir delik açarsak, (kolayca su temin ederizve) üstümüzdekileri rahatsız etmeyiz’ deseler (ve bunu uygulamak isteseler). Yukarıdakiler aşağıdakilerin yapmak istediklerine engel olmazlarsa hep beraber boğulurlar Eğer onlara engel olurlarsa hep beraber kurtulurlar” (Buhari, Tirmizi)***Emr-i Bil- Maruf Nehy-i Anil-Münker Yapmayanlar Hakkında (İyiliği emredip kötülükten vaz geçirmeyenler hakkında) Huzeyfe(ra), anlatıyor: Resülullah (aleyhissalatü vesselam) buyurdular ki:“Nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz veya Allah’ın katından umumi bir beki üzerinize yakın bir zamanda gelir. 0 zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizi)
    Ebü Hureyre (ra) ‘dan rivayet edilmiştir. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Ümmetimin gözünde dünya büyürse, ondan İslam’ın heybeti çıkarılır. Emr-i bilmaruf ve nehy-i anil-münkeri terk ettikleri zaman, vahyin bereketinden mahrum kalırlar. Ümmetim birbirine sövdüğü zaman Allah’ın gözünden düşerler.” (Hakimü’t—Tirmizi)
    Hz. Ebû Bekir (ra)’dan rivayet edilmiştir: “Ey insanlar! Sizler şu yeti okuyor, fakat yanlış anlıyorsunuz: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın! Hidayete erdiğiniz takdirde, dalalete düşenler size zarar vermez.” (Maide: 5/105). Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam) ‘in: “İnsanlar. Zalimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah kendi katından hepsine ulaşacak umumi bir bela göndermesi yakındır” dediğini işittim.”***(Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mace) Nesei’nin rivayeti şöyledir: Ben, Resülullah (aleyhissalatü vesselam) ‘ın: “Bir kavim İçlerinde kötülükler işlendiğini gördüğünde, (bu kötülükleri bertaraf edecek güçte oldukları halde) seyirci kalır, müdahale etmezlerse, Allah onların hepsini cezalandırır” dediğini işittim.”
    Ebu Hureyye (ra) şöyle demiştir. Şöyle dendiğini işitirdik: Kıyamet günde bir adam bir adamı yakalar. “Beni niye tutuyorsun? Ben seni tanımı yorum.” der. Diğer adam “(Hayır) sen dünyada iken benim hata ettiğimi, kötülük işlediğimi görürdün de, beni bundan nehyetmezdin” der (ve ondan davacı olur).(Rezin)

    Hepsi arşivden alıntıdır.





+ Yorum Gönder