Konusunu Oylayın.: Peygamber efendimizin erdemli davranışları

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 16 kişi
Peygamber efendimizin erdemli davranışları
  1. 19.Mart.2011, 14:29
    1
    Misafir

    Peygamber efendimizin erdemli davranışları






    Peygamber efendimizin erdemli davranışları Mumsema peygamber efendimizin erdemli davranışları


  2. 19.Mart.2011, 14:36
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: peygamber efendimizin erdemli davranışları




    Peygamberimizin çocukluğu ve gençliği temiz ve erdemli bir şekilde geçmişti. Peygamberlikten sonraki yaşamı nasıl erdemli ise, kırk çocukluk ve gençlik döneminde de öylesine erdemliydi. Halbuki gençlik yıllarını geçirdiği Mekke şehri, o zamanlar o kadar karışıktı ki, Mekkeliler arasında yaşayıp da cahiliye çirkinliklerine bulaşmamak âdeta mümkün değildi.
    İslâm öncesi Cahiliye döneminde dolandırıcılık, hile, aldatma, hak yeme, verdiği sözde durmama, hainlik eksik olmuyor, çok basit bir iş gibi görülüyordu.
    Peygamberimiz bu karışık ve kirli toplumda kirlenmeden kalmayı başardı. Başkalarına bulaşan kötü hallerden bütünüyle uzak kaldı. Çünkü Yüce Allah, onu cahiliye devrinin her türlü pis işlerinden, çirkinliklerinden nefret duyacak bir karakterde yaratmıştı.
    Peygamberimizin gençliği, amcası Ebû Talib'in yanında ve onun himayesi altında geçti. Ebû Talib yeğeni için o zaman pek revaçta olan ticareti, meslek olarak seçmişti. Zaten kendisi de meşhur bir tüccardı.
    Peygamberimiz amcası ile birlikte ticarî seyahatler yaparak tecrübesini arttırdı. Doğruluğu, alış verişindeki adaleti kısa zamanda çevresinde duyuldu ve meşhur oldu. O zamanlar Arabistan'da doğru ve güvenilir kimselere sermaye verilir, ticaret yapılarak kârı paylaştırılırdı. Peygamberimize de buna benzer işler verilmiş, o da en doğru bir şekilde işini başarmıştı.

    Hz. Muhammed ‘in (s.a.v.)
    örnek Ahlakı
    Kuşkusuz hem ferdî hem de sosyal bakımdan
    İslâm’ın ideal ve örnek insanı Hz. Muhammed’dir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm
    Resûlullah’ın hayat ve şahsiyetini müslümanlar i-çin örnek olarak göstermiş (el-Ahzâb
    33/21); bu sebeple ashâb-ı kirâm onun hayatını titizlikle izlemişler; bu
    hayatı hem bizzat kendi yaşayışlarına örnek almışlar hem de sonraki
    nesillere büyük bir gayret ve itina ile nak-letmişlerdir. Onun ahlâkı
    ve şahsiyeti hakkında en önem-li kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü, Hz.
    Âişe’nin be-lirttiği gibi (Müslim, “Müsâfirîn”, 139) “Onun ahlâkı Kur’an’dır.” Hadis
    külliyatıyla siyer, şemâil ve hilye kitapları Hz. Peygamber’in hayatını, bedenî
    özellikleri-ni ve ahlâkî kişiliğini anlatan hadis ve haberleri ihti-va eder.
    Bu kaynakların verdiği mâlumat, yalnızca Peygamberi-miz’in ahlâkını tanıtmak bakımından
    değil, aynı zamanda hem Asr-ı saâdet toplumunun genel karakteri hakkında
    bi-ze fikir vermesi hem de bir müslümanın ahlâkî kişiliği-nin nasıl
    olması gerektiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir.
    Resûlullah bir defasında
    kendisini şöyle tanıtmıştı: “Rabbimin katında benim on ismim var: Ben
    Muhammed’im; Ahmed’im; Mâhî’yim, yani Allah benim vasıtamla inkârcılığı mahvedecektir; ben
    Hâşir’im, yani Allah kullarını benim i-zimde toplayacaktır; ben rahmet Peygamber’iyim,
    tövbe Peygamber’iyim, kahramanlık Peygamber’iyim. Ben Mukaffî’yim, yani bütün insanları Allah
    yoluna yöneltirim. Nihayet ben (insanlığı) kemale erdirenim” (Müslim, “Fezâil”, 126).
    Kusursuz bir ifade kabiliyetine sahip olan Resûlullah, hayatı boyunca sadece
    gerçeği söylemiş ve söylediklerini harfi harfine yaşamıştır. O, daima tatlı
    dilli, güler yüzlü ve toleranslı olmuş; bununla beraber sözlerini saygı
    ile dinletmeyi de başarmıştır.
    Peygamberimiz toplulukta yemek yemeyi severdi. Yemeğe
    besmele ile başlar, sağ elini kullanır, tıka basa doyma-dan sofradan
    kalkar, yemekten önce ve sonra ellerini yı-kardı. Sağlığa zararlı ve
    dinen haram olan veya kokusuyla çevresindekileri rahatsız edecek şeyleri yemez;
    bunların dışında hiçbir yemek için “sevmiyorum” demezdi. Sofra kurallarına mutlaka
    uyar, bu konuda çevresindeki-leri de sabırla ve nezaketle eğitirdi.
    İpek
    elbise giymez, altın yüzük takmazdı. Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem
    verir, pejmürdelikten hoşlanmazdı. Temizliği “imanın yarısı” sayardı. Bizzat kendisi temiz
    olduğu gibi bu alışkanlığı etrafındakilere de kazandırmaya çalışırdı. Lüks ve
    ihtişama önem vermez, geçici sıkıntıları tasa edinmezdi. Diğer müslümanlara da
    kanaatkâr olmayı, hayata daima iyimser bakmayı telkin ederdi.
    Gönlü zengindi.
    Affetmeyi sever, kimseyi incitmez, düşmanlarının dahi iyiliğini isterdi. Kur’ân-ı Kerîm’de
    onun bu meziyetinden övgüyle bahsedilir ve şöyle buyurulur: “Eğer kaba,
    katı kalpli olsaydın, muhakkak ki insanlar çevrenden dağılır giderlerdi…” (Âl-i
    İmrân 3/159). O, insanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, ten-kitlerini isim vermeden
    yapardı.
    Bir öğünlük yemeğini olmayana verdiği için kendisinin ve ailesinin
    aç sabahladığı geceler çok olmuş; fakat kendisi ve ailesi, açlığın
    sıkıntısını iyilik yapmanın ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın verdiği mutlulukla altetmeyi
    bilmişlerdir.
    Yeri gelince eşsiz bir yiğit, yeri gelince de son
    de-rece halim selim idi. Adaleti titizlikle korur; insanla-ra sırf mevki
    ve makamlarına göre muamele etmezdi. Aksi-ne fakirlerin, kimsesizlerin, yetimlerin, hastaların,
    gariplerin, çocukların daha çok ilgi ve mutluluğa muhtaç olduklarını bilir
    ve bunu onlardan esirgemezdi.
    Kibirlenmekten nefret eder, kibirle imanın bir
    kalpte birleşemeyeceğini söyler; kimseye karşı ululuk taslamaz; fakat düşmanları karşısında
    da ezilip küçülmezdi. Otori-tesini sürdürmek için sunî ve zorlama tedbirlere
    başvurmaz; meclislerde boş bulduğu yere otururdu. Dalkavukluk-tan nefret ederdi. Kendisine
    bir ilâh gözüyle bakılması-na asla razı olmaz; kendisinin de bir
    insan olduğunu, sadece Allah’ın korumasıyla hata ve günahtan kurtulabi-leceğini hiçbir
    kaygıya kapılmadan samimiyetle ifade ederdi. Halkın arasına katılır; insanlarla olan
    ilişki-lerini herhangi bir insan gibi sürdürür; hastaları, dostlarını, komşularını ziyaret
    eder; müslümanların acı ve tatlı günlerini paylaşmaktan geri kalmazdı.
    Resûlullah’ın
    aile hayatı son derece muntazamdı. Eş-lerine saygı gösterir; haklarına riayet
    eder; hatta ge-celeyin ibadet etmek istediği zaman bile eşinden izin
    alma inceliğini gösterirdi. Aile bireyleriyle şakalaşma-yı sever, nâdiren vuku bulan
    aile içi tatsızlıkları an-layışla karşılar, ikazlarını incitmeden, medenîce yapar-dı.
    Din
    ve dünya işleri arasında ideal bir uyum kurması, onun en
    önemli özelliklerinden ve başarısının sebeple-rinden biridir. Bir hıristiyan olan müsteşrik
    M. G. Demombynes, Muhammed (s. 599-600) isimli önemli eserinde, İslâmiyet’in
    Hıristiyanlığa üstünlüğünü ve Hz. Peygamber’in başarısının sebeplerini şöyle anlatıyor: “Îsâ’nın
    vaazında öbür dünya için hazırlık, bu dünyanın nimetle-rinden vazgeçmekle başlar.
    İslâm’da ise kesinlikle böyle bir şey yoktur… İslâm’a göre, iyi
    bir şekilde kullan-mak şartıyla hiçbir nimet kötü değildir.”
    Bazı sahâbîler,
    ebedî kurtuluşlarını kazanabilmek i-çin geceleri hep namaz kılacaklarını, gündüzleri oruç
    tutacaklarını, evlenmeyeceklerini, evli olanlar eşlerine yaklaşmayacaklarını söylemişlerdi. Hz. Peygamber bu
    gelişmeyi duyunca onları şu sözlerle uyardı: “Sizin şöyle şöyle söylediğinizi
    duyuyorum. Bakın, yemin ederim ki ben, Allah’a hepinizden daha çok
    saygılıyım. Bununla birlikte oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım günler
    de. Namaz da kılarım, uyku da uyurum. Kadınlarla da evlenirim…
    Kim benim sünnetimden (yolumdan) yüz çevirirse benden yüz çe-virmiş olur”
    (Buhârî, “Nikâh”, 1). “Dünyada zühd içinde ol-mak, helâli haram saymak
    değildir” (Tirmizî, “Zühd”, 29).
    Kur’an Allah elçisini “güzel örnek” olarak
    gösteri-yor. Muhammed Hamîdullah’ın dediği gibi, “Şayet Hz. Muhammed, insanın dünya
    hayatını, zevklerini tamamen red-deden, bunlardan uzak kalan bir melek hayatı
    sürdürmek isteseydi, onun sürdürdüğü bu hayat, insanlar için ölü doğmuş
    bir kural olarak kalacaktı” (İslâm Peygamberi, II, 664). Nitekim Roma’nın
    barbarlaştırdığı Hıristiyanlık dünyaya hâkim olsa bile, Îsâ’ya nisbet edilen Hıristi-yanlık
    kilise hatta mânastırların duvarlarını aşamamış-tır.
    Resûlullah’ın diğer bir önemli özelliği,
    Kur’an’ın deyimiyle “insan-peygamber” oluşudur (el-İsrâ 17/93). O-nun ebedî mesajına göre,
    kendisi de dahil olmak üzere, “Bütün insanlar hata eder; hata
    edenlerin en hayırlısı ise tövbe edenlerdir” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 49). En
    mükemmel insanın hayatında bile iyilik-kötülük mücadelesinin bit-tiği bir son nokta
    yoktur. O sebepledir ki, kendisine “Yaşlandınız, yâ Resûlellah!” denildiğinde o,
    “Beni Hûd ve Şûrâ sûreleri yaşlandırdı” (Tirmizî, “Tefsîr”, 56, 6)
    buyurmuşlardır. Çünkü her iki sûrede de, “Sana buyurulduğu gibi dosdoğru
    ol!” (Hûd 11/112; eş-Şûrâ 42/15) denilmektedir. Fahreddin er-Râzî’nin de belirttiği
    gibi bu âyet, ahlâkî hayatın kolay olmadığını gösterir. Zira bir
    ömür boyu doğruluk çizgizinden sapmadan ilerlemek, Kur’an’ın deyimiyle, bu “sarp
    yokuşu tırmanabilmek” zor, zor olduğu kadar da kutsal bir çabadır.
    İslâm dini prensip olarak Hıristiyanlık’ta olduğu gi-bi, Hz. Peygamber de
    dahil olmak üzere, hiçbir insanı ilâhlık mertebesinde hatasız kabul etmemiştir.
    Bu yüzden Peygamberimiz, sık sık tövbe ve istiğfar ettiğini söy-ler;
    iyilik yolunda sebat ettirmesi, ahlâkını güzelleş-tirmesi için Allah’a dua ederdi
    (meselâ bk. Müslim, “Müsâfirîn”, 201; Nesâî, “İftitâh”, 16, 17).
    Hz.
    Muhammed, Allah tarafından ebedî risâletle görev-lendirilmiş olmak bakımından en büyük
    şeref ve imtiyaza mazhar olmuştur. Bunun yanında o hem bir
    insan ve kul olarak hem de kendi deyimiyle “ahlâkî güzellikleri
    tamamlamak için gönderilmiş” bir rehber olarak bütün ömrü-nü erdemli yaşamaya
    adamış olmak bakımından da en seçkin insandır ve bu yüzden
    “üsve-i hasene” (güzel örnek)dir.
    Onun en yüksek ve örnek faziletlerinden
    biri de ken-disini kanunlar üstü görmemesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de de-falarca ona,
    kendisine vahyedilene uyması emredilmiştir. Zümer sûresinin 12. âyetinde ona verilen
    bir tâlimat o-lan, “Ben müslümanların ilki olmakla emrolundum” şeklinde-ki ifade,
    onun ahlâk ve fazilette de öncü ve örnek olma-sını gerektirir.
    Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’deki pek çok emir ve yasak
    doğrudan ona hitap eder.
    Herkesin kabul ettiği üzere kötülüklerin en
    fenası, bir insanın inanmadığı bir görüşü savunması, yapmadığı bir işi
    emretmesidir. Kur’an’da da, “Yapmayacağınız bir şeyi söylemeniz Allah katında büyük
    bir öfkeye sebep olur” (es-Saf 61/3) buyurulmuştur. Münafıkların “cehennemin en
    dibinde” gösterilmesi de bundandır (en-Nisâ 4/145). Bu açıdan, Hz. Peygamber’in
    inanmadığı veya yaşamadığı bir görüşü, bir işi buyurduğuna, kendi kendisiyle
    çeliştiği-ne dair tek bir örnek yoktur. Bu yüzden düşmanları tara-fından
    bile “Muhammedü’l-emîn” diye anılmış; risâletine ilk inananlar, kendisini en iyi
    tanıyan yakınları olmuş-tur. Tarihte ilkeler koyan nice düşünürler unutulup git-miş;
    fakat yalnız peygamberler, çağlar boyunca hak, dü-rüstlük, iyilik ve fazilet
    örneği olarak saygıyla izlen-mişlerdir. Özellikle, hayatını ayrıntılarıyla tanıma bahtına erdiğimiz
    yegâne peygamber olan Allah Resulü’nün, getirdiği evrensel ilkeler yanında, bir
    çocu-ğun başını okşaması, kızması beklenen bir küstahlığı te-bessümle karşılaması, sıradan
    insanların meseleleriyle içtenlikle ilgilenmesi gibi basit görünen faziletli dav-ranışları bile
    eşsiz bir ahlâk kahramanının, fazilet â-bidesinin zengin ahlâkî kişiliğini oluşturmuştur.
    Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyetinde Hz. Peygamber, bazı küçük yanılgıları sebebiyle
    ikaz edilmiştir. Bu âyetler onun bir ilâh gibi kabul edilmemesi
    gerektiğini göster-mesi bakımından önemlidir. Fakat, bundan daha önemlisi şudur ki,
    Resûlullah bu âyetleri, en küçük bir komplekse kapılmadan, açık yüreklilikle
    halka okumuş, duyurmuş; dahası namazlarda okunmasına izin vermiştir. Tarihte kendisini
    eleştiren sözleri okumayı ibadet sayacak kadar ahlâkta ve fazilette yücelmiş
    olan bir başka şahsiyet yoktur. İşte bundan dolayı o, insanlığa
    örnek, âlemlere rahmettir.
    Allah Resulü, davet ettiği insanlara, âhiret kurtulu-şundan
    başka hiçbir peşin çıkar vaad etmiyordu. Aksine, bu yolun uzun,
    çetin ve dikenli olduğunu, onlara, gökle-rin, yerin ve dağların bile
    taşıyamayacağı bir emanet getirdiğini açıklıyor; fakat samimi bir mümin, lekesiz
    bir insan olarak her türlü bâtıllardan, edepsiz ve aşa-ğılık davranışlardan
    kurtularak, doğru ve samimi imana, faziletlerle süslü insanlığa çağırıyordu. Bizzat
    kendi yaşayışıyla da bu imanın ve faziletin zengin örneğini sergiliyordu.
    Nitekim Mekke’de müşriklerin dayanılmaz boyutlara ulaşan baskısı karşısında Habeşistan’a sığınan
    müslümanların sözcüsü Ca‘fer b. Ebû Tâlib’in, Habeş hükümdarının huzurunda yaptığı
    konuşmada şu çarpıcı ifade-ler yer alıyordu:
    “Biz vaktiyle Câhiliye halkı
    olarak putlara tapar, ölü hayvan eti yerdik. Bir sürü edepsizlikler
    yapardık; ya-kınlarımıza ilgisiz kalır, komşularımıza kötülük ederdik. Güçlü olanlarımız zayıfları
    ezerdi. İşte Allah bize Pey-gamberimiz’i göndermezden önceki halimiz bu idi…
    O Peygamber bize doğruluğu öğretti; emanete sadık kalmayı, akrabamıza ilgi
    göstermeyi, komşularımıza iyi davranma-yı, insanların haklarına ve hayatlarına saygılı olmayı
    emretti. Çirkin davranışları, yalancı şahitliği, yetim malı yemeyi, namuslu kadınlara
    iftira atmayı yasakladı.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 202)
    Resûlullah’ın
    düşmanları, onu, atalarının dinini terkettiği, şair, mecnun sihirbaz olduğu gibi
    iddialar ve saçmalıklarla halkın gözünden düşürmeye çalıştılar. Fakat, bir hıristiyan
    ilâhiyatçının da dediği gibi, “Hz. Muhammed’in çağdaşları onda hiçbir ahlâkî
    kusur göreme-diler” (M. Watt, Hz. Muhammed, s. 246); bu sebeple
    de ona asla gerçek bir kusur isnat edemediler. Sadece, her
    za-man ve her devirde bütün zalimlerin başvurduğu yolları izlediler; yani
    onunla ve ona inananlarla alay ettiler, hakaret ettiler, zulmettiler, abluka
    altına alıp açlığa mahkûm ettiler. Ancak otoritesini ve saygınlığını zorba-lıktan
    değil, getirdiği ilâhî prensiplerden, dayandığı doğrulardan, yaşadığı erdemlerden alan Allah
    elçisinin karşısında zalimlerin direnişi sadece bir çocukluk dev-resi kadar sürebildi.
    En sonunda Allah ona, haksızlıkla çıkarıldığı kutsal yurdu Mekke’ye muzaffer
    olarak dönme mutluluğunu yaşattı.
    Mekke fethedilince Resûlullah, bütün suçluların ba-ğışlandığını
    ilân etti. O vakte kadar, Ebû Cehil’den sonra müşriklerin lideri
    ve İslâm’ın en yaman düşmanı olan Ebû Süfyân İslâm karargâhına
    geldiğinde, Hz. Peygamber onu saygıyla karşılamış; hatta evinin dokunulmazlığı, oraya
    sığınanların güvence içinde olduğu tâlimatını vermişti. Bu tavır bize, eşsiz
    bir cesarete sahip muzaffer bir kumandanın, aynı zamanda alçak gönül-lü,
    kinden uzak ve bağışlayıcı olması lâzım geldiğini gösterir.
    Câhiliye döneminde
    Araplar âcizlik, pasiflik ve kor-kaklıktan nefret eder; cesaret ve yiğitlikten
    hoşlanır-lardı. Ancak güçlü ve yiğit olduğu halde öfkesini ve gu-rurunu
    yenenlere de büyük saygı duyarlardı. Eğer Hz. Peygamber’in ağır başlılığı
    ve yumuşaklığı âcizlikten ileri gelseydi; veya tersine, yiğitlik ve cesareti
    ken-disine gurur ve kibir verseydi asla sevilmez ve taraftar bulamazdı.
    Hz. Âişe, onun çok önemli iki özelliğini şu sözlerle anlatır:
    “Allah Resulü, iki durumdan birini seç-mek gerektiğinde, eğer kötü değilse,
    mutlaka kolay olanını seçerdi (insanların işlerini zorlaştırmazdı)… Bir de Al-lah
    Resulü, kendisiyle ilgili kötülüklerden dolayı asla in-tikam peşinde olmamıştır. Fakat
    Allah’ın bir kanunu ihlâl edilince mutlaka bunun cezasını verirdi” (Buhârî,
    “Edeb”, 80).
    Endülüslü ünlü âlim İbn Hazm (ö. 456/1064), her
    cüm-lesi bir hikmet değeri taşıyan el-Ahlâk ve’s-siyer adlı ahlâk kitabında
    şöyle der: “Âhiret iyiliğini, dünya bil-geliğini, düzgün yaşayışı, bütün ahlâk
    güzelliklerini, bütün faziletleri kazanmak isteyen kişi, Hz. Muhammed’i örnek alsın”
    (s. 19-20). Çünkü “Resûlullah bütün hayır-larda en ileridedir. Allah onun
    ahlâkını övmüş, fazilet-leri en mükemmel şekliyle onda toplamış ve onu
    her türlü kusurlardan arındırmıştır” (s. 50).


  3. 19.Mart.2011, 14:36
    2
    Silent and lonely rains



    Peygamberimizin çocukluğu ve gençliği temiz ve erdemli bir şekilde geçmişti. Peygamberlikten sonraki yaşamı nasıl erdemli ise, kırk çocukluk ve gençlik döneminde de öylesine erdemliydi. Halbuki gençlik yıllarını geçirdiği Mekke şehri, o zamanlar o kadar karışıktı ki, Mekkeliler arasında yaşayıp da cahiliye çirkinliklerine bulaşmamak âdeta mümkün değildi.
    İslâm öncesi Cahiliye döneminde dolandırıcılık, hile, aldatma, hak yeme, verdiği sözde durmama, hainlik eksik olmuyor, çok basit bir iş gibi görülüyordu.
    Peygamberimiz bu karışık ve kirli toplumda kirlenmeden kalmayı başardı. Başkalarına bulaşan kötü hallerden bütünüyle uzak kaldı. Çünkü Yüce Allah, onu cahiliye devrinin her türlü pis işlerinden, çirkinliklerinden nefret duyacak bir karakterde yaratmıştı.
    Peygamberimizin gençliği, amcası Ebû Talib'in yanında ve onun himayesi altında geçti. Ebû Talib yeğeni için o zaman pek revaçta olan ticareti, meslek olarak seçmişti. Zaten kendisi de meşhur bir tüccardı.
    Peygamberimiz amcası ile birlikte ticarî seyahatler yaparak tecrübesini arttırdı. Doğruluğu, alış verişindeki adaleti kısa zamanda çevresinde duyuldu ve meşhur oldu. O zamanlar Arabistan'da doğru ve güvenilir kimselere sermaye verilir, ticaret yapılarak kârı paylaştırılırdı. Peygamberimize de buna benzer işler verilmiş, o da en doğru bir şekilde işini başarmıştı.

    Hz. Muhammed ‘in (s.a.v.)
    örnek Ahlakı
    Kuşkusuz hem ferdî hem de sosyal bakımdan
    İslâm’ın ideal ve örnek insanı Hz. Muhammed’dir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm
    Resûlullah’ın hayat ve şahsiyetini müslümanlar i-çin örnek olarak göstermiş (el-Ahzâb
    33/21); bu sebeple ashâb-ı kirâm onun hayatını titizlikle izlemişler; bu
    hayatı hem bizzat kendi yaşayışlarına örnek almışlar hem de sonraki
    nesillere büyük bir gayret ve itina ile nak-letmişlerdir. Onun ahlâkı
    ve şahsiyeti hakkında en önem-li kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü, Hz.
    Âişe’nin be-lirttiği gibi (Müslim, “Müsâfirîn”, 139) “Onun ahlâkı Kur’an’dır.” Hadis
    külliyatıyla siyer, şemâil ve hilye kitapları Hz. Peygamber’in hayatını, bedenî
    özellikleri-ni ve ahlâkî kişiliğini anlatan hadis ve haberleri ihti-va eder.
    Bu kaynakların verdiği mâlumat, yalnızca Peygamberi-miz’in ahlâkını tanıtmak bakımından
    değil, aynı zamanda hem Asr-ı saâdet toplumunun genel karakteri hakkında
    bi-ze fikir vermesi hem de bir müslümanın ahlâkî kişiliği-nin nasıl
    olması gerektiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir.
    Resûlullah bir defasında
    kendisini şöyle tanıtmıştı: “Rabbimin katında benim on ismim var: Ben
    Muhammed’im; Ahmed’im; Mâhî’yim, yani Allah benim vasıtamla inkârcılığı mahvedecektir; ben
    Hâşir’im, yani Allah kullarını benim i-zimde toplayacaktır; ben rahmet Peygamber’iyim,
    tövbe Peygamber’iyim, kahramanlık Peygamber’iyim. Ben Mukaffî’yim, yani bütün insanları Allah
    yoluna yöneltirim. Nihayet ben (insanlığı) kemale erdirenim” (Müslim, “Fezâil”, 126).
    Kusursuz bir ifade kabiliyetine sahip olan Resûlullah, hayatı boyunca sadece
    gerçeği söylemiş ve söylediklerini harfi harfine yaşamıştır. O, daima tatlı
    dilli, güler yüzlü ve toleranslı olmuş; bununla beraber sözlerini saygı
    ile dinletmeyi de başarmıştır.
    Peygamberimiz toplulukta yemek yemeyi severdi. Yemeğe
    besmele ile başlar, sağ elini kullanır, tıka basa doyma-dan sofradan
    kalkar, yemekten önce ve sonra ellerini yı-kardı. Sağlığa zararlı ve
    dinen haram olan veya kokusuyla çevresindekileri rahatsız edecek şeyleri yemez;
    bunların dışında hiçbir yemek için “sevmiyorum” demezdi. Sofra kurallarına mutlaka
    uyar, bu konuda çevresindeki-leri de sabırla ve nezaketle eğitirdi.
    İpek
    elbise giymez, altın yüzük takmazdı. Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem
    verir, pejmürdelikten hoşlanmazdı. Temizliği “imanın yarısı” sayardı. Bizzat kendisi temiz
    olduğu gibi bu alışkanlığı etrafındakilere de kazandırmaya çalışırdı. Lüks ve
    ihtişama önem vermez, geçici sıkıntıları tasa edinmezdi. Diğer müslümanlara da
    kanaatkâr olmayı, hayata daima iyimser bakmayı telkin ederdi.
    Gönlü zengindi.
    Affetmeyi sever, kimseyi incitmez, düşmanlarının dahi iyiliğini isterdi. Kur’ân-ı Kerîm’de
    onun bu meziyetinden övgüyle bahsedilir ve şöyle buyurulur: “Eğer kaba,
    katı kalpli olsaydın, muhakkak ki insanlar çevrenden dağılır giderlerdi…” (Âl-i
    İmrân 3/159). O, insanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, ten-kitlerini isim vermeden
    yapardı.
    Bir öğünlük yemeğini olmayana verdiği için kendisinin ve ailesinin
    aç sabahladığı geceler çok olmuş; fakat kendisi ve ailesi, açlığın
    sıkıntısını iyilik yapmanın ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın verdiği mutlulukla altetmeyi
    bilmişlerdir.
    Yeri gelince eşsiz bir yiğit, yeri gelince de son
    de-rece halim selim idi. Adaleti titizlikle korur; insanla-ra sırf mevki
    ve makamlarına göre muamele etmezdi. Aksi-ne fakirlerin, kimsesizlerin, yetimlerin, hastaların,
    gariplerin, çocukların daha çok ilgi ve mutluluğa muhtaç olduklarını bilir
    ve bunu onlardan esirgemezdi.
    Kibirlenmekten nefret eder, kibirle imanın bir
    kalpte birleşemeyeceğini söyler; kimseye karşı ululuk taslamaz; fakat düşmanları karşısında
    da ezilip küçülmezdi. Otori-tesini sürdürmek için sunî ve zorlama tedbirlere
    başvurmaz; meclislerde boş bulduğu yere otururdu. Dalkavukluk-tan nefret ederdi. Kendisine
    bir ilâh gözüyle bakılması-na asla razı olmaz; kendisinin de bir
    insan olduğunu, sadece Allah’ın korumasıyla hata ve günahtan kurtulabi-leceğini hiçbir
    kaygıya kapılmadan samimiyetle ifade ederdi. Halkın arasına katılır; insanlarla olan
    ilişki-lerini herhangi bir insan gibi sürdürür; hastaları, dostlarını, komşularını ziyaret
    eder; müslümanların acı ve tatlı günlerini paylaşmaktan geri kalmazdı.
    Resûlullah’ın
    aile hayatı son derece muntazamdı. Eş-lerine saygı gösterir; haklarına riayet
    eder; hatta ge-celeyin ibadet etmek istediği zaman bile eşinden izin
    alma inceliğini gösterirdi. Aile bireyleriyle şakalaşma-yı sever, nâdiren vuku bulan
    aile içi tatsızlıkları an-layışla karşılar, ikazlarını incitmeden, medenîce yapar-dı.
    Din
    ve dünya işleri arasında ideal bir uyum kurması, onun en
    önemli özelliklerinden ve başarısının sebeple-rinden biridir. Bir hıristiyan olan müsteşrik
    M. G. Demombynes, Muhammed (s. 599-600) isimli önemli eserinde, İslâmiyet’in
    Hıristiyanlığa üstünlüğünü ve Hz. Peygamber’in başarısının sebeplerini şöyle anlatıyor: “Îsâ’nın
    vaazında öbür dünya için hazırlık, bu dünyanın nimetle-rinden vazgeçmekle başlar.
    İslâm’da ise kesinlikle böyle bir şey yoktur… İslâm’a göre, iyi
    bir şekilde kullan-mak şartıyla hiçbir nimet kötü değildir.”
    Bazı sahâbîler,
    ebedî kurtuluşlarını kazanabilmek i-çin geceleri hep namaz kılacaklarını, gündüzleri oruç
    tutacaklarını, evlenmeyeceklerini, evli olanlar eşlerine yaklaşmayacaklarını söylemişlerdi. Hz. Peygamber bu
    gelişmeyi duyunca onları şu sözlerle uyardı: “Sizin şöyle şöyle söylediğinizi
    duyuyorum. Bakın, yemin ederim ki ben, Allah’a hepinizden daha çok
    saygılıyım. Bununla birlikte oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım günler
    de. Namaz da kılarım, uyku da uyurum. Kadınlarla da evlenirim…
    Kim benim sünnetimden (yolumdan) yüz çevirirse benden yüz çe-virmiş olur”
    (Buhârî, “Nikâh”, 1). “Dünyada zühd içinde ol-mak, helâli haram saymak
    değildir” (Tirmizî, “Zühd”, 29).
    Kur’an Allah elçisini “güzel örnek” olarak
    gösteri-yor. Muhammed Hamîdullah’ın dediği gibi, “Şayet Hz. Muhammed, insanın dünya
    hayatını, zevklerini tamamen red-deden, bunlardan uzak kalan bir melek hayatı
    sürdürmek isteseydi, onun sürdürdüğü bu hayat, insanlar için ölü doğmuş
    bir kural olarak kalacaktı” (İslâm Peygamberi, II, 664). Nitekim Roma’nın
    barbarlaştırdığı Hıristiyanlık dünyaya hâkim olsa bile, Îsâ’ya nisbet edilen Hıristi-yanlık
    kilise hatta mânastırların duvarlarını aşamamış-tır.
    Resûlullah’ın diğer bir önemli özelliği,
    Kur’an’ın deyimiyle “insan-peygamber” oluşudur (el-İsrâ 17/93). O-nun ebedî mesajına göre,
    kendisi de dahil olmak üzere, “Bütün insanlar hata eder; hata
    edenlerin en hayırlısı ise tövbe edenlerdir” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 49). En
    mükemmel insanın hayatında bile iyilik-kötülük mücadelesinin bit-tiği bir son nokta
    yoktur. O sebepledir ki, kendisine “Yaşlandınız, yâ Resûlellah!” denildiğinde o,
    “Beni Hûd ve Şûrâ sûreleri yaşlandırdı” (Tirmizî, “Tefsîr”, 56, 6)
    buyurmuşlardır. Çünkü her iki sûrede de, “Sana buyurulduğu gibi dosdoğru
    ol!” (Hûd 11/112; eş-Şûrâ 42/15) denilmektedir. Fahreddin er-Râzî’nin de belirttiği
    gibi bu âyet, ahlâkî hayatın kolay olmadığını gösterir. Zira bir
    ömür boyu doğruluk çizgizinden sapmadan ilerlemek, Kur’an’ın deyimiyle, bu “sarp
    yokuşu tırmanabilmek” zor, zor olduğu kadar da kutsal bir çabadır.
    İslâm dini prensip olarak Hıristiyanlık’ta olduğu gi-bi, Hz. Peygamber de
    dahil olmak üzere, hiçbir insanı ilâhlık mertebesinde hatasız kabul etmemiştir.
    Bu yüzden Peygamberimiz, sık sık tövbe ve istiğfar ettiğini söy-ler;
    iyilik yolunda sebat ettirmesi, ahlâkını güzelleş-tirmesi için Allah’a dua ederdi
    (meselâ bk. Müslim, “Müsâfirîn”, 201; Nesâî, “İftitâh”, 16, 17).
    Hz.
    Muhammed, Allah tarafından ebedî risâletle görev-lendirilmiş olmak bakımından en büyük
    şeref ve imtiyaza mazhar olmuştur. Bunun yanında o hem bir
    insan ve kul olarak hem de kendi deyimiyle “ahlâkî güzellikleri
    tamamlamak için gönderilmiş” bir rehber olarak bütün ömrü-nü erdemli yaşamaya
    adamış olmak bakımından da en seçkin insandır ve bu yüzden
    “üsve-i hasene” (güzel örnek)dir.
    Onun en yüksek ve örnek faziletlerinden
    biri de ken-disini kanunlar üstü görmemesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de de-falarca ona,
    kendisine vahyedilene uyması emredilmiştir. Zümer sûresinin 12. âyetinde ona verilen
    bir tâlimat o-lan, “Ben müslümanların ilki olmakla emrolundum” şeklinde-ki ifade,
    onun ahlâk ve fazilette de öncü ve örnek olma-sını gerektirir.
    Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm’deki pek çok emir ve yasak
    doğrudan ona hitap eder.
    Herkesin kabul ettiği üzere kötülüklerin en
    fenası, bir insanın inanmadığı bir görüşü savunması, yapmadığı bir işi
    emretmesidir. Kur’an’da da, “Yapmayacağınız bir şeyi söylemeniz Allah katında büyük
    bir öfkeye sebep olur” (es-Saf 61/3) buyurulmuştur. Münafıkların “cehennemin en
    dibinde” gösterilmesi de bundandır (en-Nisâ 4/145). Bu açıdan, Hz. Peygamber’in
    inanmadığı veya yaşamadığı bir görüşü, bir işi buyurduğuna, kendi kendisiyle
    çeliştiği-ne dair tek bir örnek yoktur. Bu yüzden düşmanları tara-fından
    bile “Muhammedü’l-emîn” diye anılmış; risâletine ilk inananlar, kendisini en iyi
    tanıyan yakınları olmuş-tur. Tarihte ilkeler koyan nice düşünürler unutulup git-miş;
    fakat yalnız peygamberler, çağlar boyunca hak, dü-rüstlük, iyilik ve fazilet
    örneği olarak saygıyla izlen-mişlerdir. Özellikle, hayatını ayrıntılarıyla tanıma bahtına erdiğimiz
    yegâne peygamber olan Allah Resulü’nün, getirdiği evrensel ilkeler yanında, bir
    çocu-ğun başını okşaması, kızması beklenen bir küstahlığı te-bessümle karşılaması, sıradan
    insanların meseleleriyle içtenlikle ilgilenmesi gibi basit görünen faziletli dav-ranışları bile
    eşsiz bir ahlâk kahramanının, fazilet â-bidesinin zengin ahlâkî kişiliğini oluşturmuştur.
    Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyetinde Hz. Peygamber, bazı küçük yanılgıları sebebiyle
    ikaz edilmiştir. Bu âyetler onun bir ilâh gibi kabul edilmemesi
    gerektiğini göster-mesi bakımından önemlidir. Fakat, bundan daha önemlisi şudur ki,
    Resûlullah bu âyetleri, en küçük bir komplekse kapılmadan, açık yüreklilikle
    halka okumuş, duyurmuş; dahası namazlarda okunmasına izin vermiştir. Tarihte kendisini
    eleştiren sözleri okumayı ibadet sayacak kadar ahlâkta ve fazilette yücelmiş
    olan bir başka şahsiyet yoktur. İşte bundan dolayı o, insanlığa
    örnek, âlemlere rahmettir.
    Allah Resulü, davet ettiği insanlara, âhiret kurtulu-şundan
    başka hiçbir peşin çıkar vaad etmiyordu. Aksine, bu yolun uzun,
    çetin ve dikenli olduğunu, onlara, gökle-rin, yerin ve dağların bile
    taşıyamayacağı bir emanet getirdiğini açıklıyor; fakat samimi bir mümin, lekesiz
    bir insan olarak her türlü bâtıllardan, edepsiz ve aşa-ğılık davranışlardan
    kurtularak, doğru ve samimi imana, faziletlerle süslü insanlığa çağırıyordu. Bizzat
    kendi yaşayışıyla da bu imanın ve faziletin zengin örneğini sergiliyordu.
    Nitekim Mekke’de müşriklerin dayanılmaz boyutlara ulaşan baskısı karşısında Habeşistan’a sığınan
    müslümanların sözcüsü Ca‘fer b. Ebû Tâlib’in, Habeş hükümdarının huzurunda yaptığı
    konuşmada şu çarpıcı ifade-ler yer alıyordu:
    “Biz vaktiyle Câhiliye halkı
    olarak putlara tapar, ölü hayvan eti yerdik. Bir sürü edepsizlikler
    yapardık; ya-kınlarımıza ilgisiz kalır, komşularımıza kötülük ederdik. Güçlü olanlarımız zayıfları
    ezerdi. İşte Allah bize Pey-gamberimiz’i göndermezden önceki halimiz bu idi…
    O Peygamber bize doğruluğu öğretti; emanete sadık kalmayı, akrabamıza ilgi
    göstermeyi, komşularımıza iyi davranma-yı, insanların haklarına ve hayatlarına saygılı olmayı
    emretti. Çirkin davranışları, yalancı şahitliği, yetim malı yemeyi, namuslu kadınlara
    iftira atmayı yasakladı.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 202)
    Resûlullah’ın
    düşmanları, onu, atalarının dinini terkettiği, şair, mecnun sihirbaz olduğu gibi
    iddialar ve saçmalıklarla halkın gözünden düşürmeye çalıştılar. Fakat, bir hıristiyan
    ilâhiyatçının da dediği gibi, “Hz. Muhammed’in çağdaşları onda hiçbir ahlâkî
    kusur göreme-diler” (M. Watt, Hz. Muhammed, s. 246); bu sebeple
    de ona asla gerçek bir kusur isnat edemediler. Sadece, her
    za-man ve her devirde bütün zalimlerin başvurduğu yolları izlediler; yani
    onunla ve ona inananlarla alay ettiler, hakaret ettiler, zulmettiler, abluka
    altına alıp açlığa mahkûm ettiler. Ancak otoritesini ve saygınlığını zorba-lıktan
    değil, getirdiği ilâhî prensiplerden, dayandığı doğrulardan, yaşadığı erdemlerden alan Allah
    elçisinin karşısında zalimlerin direnişi sadece bir çocukluk dev-resi kadar sürebildi.
    En sonunda Allah ona, haksızlıkla çıkarıldığı kutsal yurdu Mekke’ye muzaffer
    olarak dönme mutluluğunu yaşattı.
    Mekke fethedilince Resûlullah, bütün suçluların ba-ğışlandığını
    ilân etti. O vakte kadar, Ebû Cehil’den sonra müşriklerin lideri
    ve İslâm’ın en yaman düşmanı olan Ebû Süfyân İslâm karargâhına
    geldiğinde, Hz. Peygamber onu saygıyla karşılamış; hatta evinin dokunulmazlığı, oraya
    sığınanların güvence içinde olduğu tâlimatını vermişti. Bu tavır bize, eşsiz
    bir cesarete sahip muzaffer bir kumandanın, aynı zamanda alçak gönül-lü,
    kinden uzak ve bağışlayıcı olması lâzım geldiğini gösterir.
    Câhiliye döneminde
    Araplar âcizlik, pasiflik ve kor-kaklıktan nefret eder; cesaret ve yiğitlikten
    hoşlanır-lardı. Ancak güçlü ve yiğit olduğu halde öfkesini ve gu-rurunu
    yenenlere de büyük saygı duyarlardı. Eğer Hz. Peygamber’in ağır başlılığı
    ve yumuşaklığı âcizlikten ileri gelseydi; veya tersine, yiğitlik ve cesareti
    ken-disine gurur ve kibir verseydi asla sevilmez ve taraftar bulamazdı.
    Hz. Âişe, onun çok önemli iki özelliğini şu sözlerle anlatır:
    “Allah Resulü, iki durumdan birini seç-mek gerektiğinde, eğer kötü değilse,
    mutlaka kolay olanını seçerdi (insanların işlerini zorlaştırmazdı)… Bir de Al-lah
    Resulü, kendisiyle ilgili kötülüklerden dolayı asla in-tikam peşinde olmamıştır. Fakat
    Allah’ın bir kanunu ihlâl edilince mutlaka bunun cezasını verirdi” (Buhârî,
    “Edeb”, 80).
    Endülüslü ünlü âlim İbn Hazm (ö. 456/1064), her
    cüm-lesi bir hikmet değeri taşıyan el-Ahlâk ve’s-siyer adlı ahlâk kitabında
    şöyle der: “Âhiret iyiliğini, dünya bil-geliğini, düzgün yaşayışı, bütün ahlâk
    güzelliklerini, bütün faziletleri kazanmak isteyen kişi, Hz. Muhammed’i örnek alsın”
    (s. 19-20). Çünkü “Resûlullah bütün hayır-larda en ileridedir. Allah onun
    ahlâkını övmüş, fazilet-leri en mükemmel şekliyle onda toplamış ve onu
    her türlü kusurlardan arındırmıştır” (s. 50).


  4. 27.Aralık.2015, 13:13
    3
    Misafir

    Cevap: Peygamber efendimizin erdemli davranışları

    Davranışlar demedik ki sözler


  5. 27.Aralık.2015, 13:13
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Davranışlar demedik ki sözler





+ Yorum Gönder