Konusunu Oylayın.: Üç Duâyı Mutlaka Kazanın

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Üç Duâyı Mutlaka Kazanın
  1. 15.Mart.2011, 14:38
    1
    Misafir

    Üç Duâyı Mutlaka Kazanın

  2. 15.Mart.2011, 15:26
    2
    maydın
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 14.Mayıs.2007
    Üye No: 761
    Mesaj Sayısı: 1,165
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 13
    Bulunduğu yer: iskenderun

    Cevap: Üç Duâyı Mutlaka Kazanın




    Duâlar ekseriyetle yapanın gönül hâli, iç dünyasıyla alâkalıdır. Bazı duâlar duâ yapanın gönlünden bir feryad, bir inilti halinde yükselir. Böylesine duygulu ve hisli duâları Rabbimiz kabûl eder.
    Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz böyle hisli ve duygulu duâları haber verirken, bizlere şu üç duâyı bilhassa hatırlatmakta; bu duâ sahiplerinin gönlünü kazanmamızı da istemiş olmaktadır.
    Şöyle buyuruyor Efendimiz:
    – Üç duâ redde uğramaz:
    1) Ana-babanın duâsı.
    2) Misafirin duâsı.
    3) Zulme uğrayanın duâsı.
    Bunlar Rabbimizin huzuruna derhal yükselir, hedeflerini hemen bulur. Bu üç duâyı sırasıyla inceleyelim.
    1 - Ana - babanın evlâdı hakkındaki duâsının te’hire uğramayacağı hususunda âlimlerin ittifakı vardır. Bazı hata ve kusurların cezası âhirete te’hir edilebilir. Lâkin ana-babadan alınan bedduânın cezası âhirete pek te’hir edilmez, hemen dünyada da verilir, haşin ve saygısız evlâd cezayı peşinen çeker. Hatta bu cezalar bazan ölürken dil tutulmasına kadar da uzayabilir. Nitekim Resûlüllah Efendimiz’in zaman-ı Saâdetlerinde annesini küstüren evlâdın, ölürken kelime-i şehâdet getirememesi vak’ası da buna delildir.
    Tenbîhü’l-Gafilîn ve Bustanü’l-Ârifîn adlı eserde nakledildiğine göre: Son nefeslerini vermek üzere olan sahâbeden Alkama, bir türlü dilini döndürüp de kelime-i şehâdeti getiremez.
    Korku ve heyecan içinde Resûlüllah’a koşan âilesi ise:
    – Yâ Resûlâllah, Alkama’nın dili tutuldu, şehâdet kelimesini getiremiyor, diye sızlanır. Durumu ciddi bulan Resûlüllah Hazretleri, Alkama’nın annesini çağırtır.
    – Oğluna karşı darılmışlığın var mı, seni kırmış mıydı? diye sorar.
    Yaşlı kadıncağız önce söylemek istemezse de, sonunda itiraf eder:
    – Bir defasında karısının yüzünden beni kırmış, haksız yere beni incitmişti. Hâlâ gönlümde o sert sözlerinin kırıklığı vardır.
    Bunun üzerine kadını merhamete getirmeyi düşünen Resûlüllah:
    – Öyle ise odun toplatacağım, oğlunu burada yakacağım. Zira ben burada yakmasam, Allahü Teâlâ âhirette Cehennem’de yakacak. Ama sen hakkını helâl edersen, yanmaktan kurtulur, Allah da afveder, buyurur.
    Oğlunun yanmasından korkan kadıncağız, hemen orada hakkını helâl edince Efendimiz emreder:
    – Gidin Alkama’ya bakın, dili çözülmüş mü, kelime-i şehâdeti getirebiliyor mu?
    Koşuşanlar evin yakınına vardıklarında, içerden Alkama’nın kelime-i şehâdet getirdiğini duyarlar. Böylece son nefesini şehâdet kelimesiyle veren Alkama’nın cenaze namazında bulunan Efendimiz, oradaki evlâdları şöyle ikaz eder:
    – Ana-babaya itaatsızlık, onların gönlünü kırıp bedduâsını almak âhiretten önce dünyada karşılığı gelen bir büyük günahtır. İşte Alkama’nın hali bu mevzuda bir ibrettir. Sizi büyütüp besleyen ana-babanızın gönlünü kırmayın, kalbini yaralamayın. Sonra aynı âkıbete uğrar, kelime-i şehâdetten mahrûm ölürsünüz...
    Vak’ayı nakleden Tenbîhü’l-Gafilîn kitabında, ana-babasına iyilik edip hürmet gösteremeyenin kendi evlâdından da iyilik ve hürmet görmeyeceği hususu da şöyle bir olayla anlatılır:
    İhtiyar anasının titreyen ellerinden lokmaların döküldüğünü istihzâ ile seyreden bir oğul, şefkatle, hürmetle ona yardım etme yerine tutar, sofrasını ayırır, çorbasını da ağaçtan oyduğu bir çanağa koyarak önüne sürer. Durumu dikkatle takip eden küçük çocuğu ise, bunu hafızasına nakşeder.
    Aradan zaman geçer, kendisi de ihtiyarlar. Günün birinde kendi oğlunun da ağaçtan çanak oyduğunu görerek sorar:
    – Oğlum bu çanağı ne için oyuyorsun?
    – Baba senin için. Hani sen nineme oymuştun da çorbasını koyup önüne sürmüştün. Şimdi ben de senin çorbanı bu çanağa koyup önüne süreceğim.
    – Oğlum ayıp değil mi, babana böyle yapman?
    – Neden ayıp olsun baba? Hiç ayıp olsaydı, sen yapar mıydın bunu anana? Önce sen yaptın, ben de senden gördüğümü tekrar ediyorum. Bunda ayıplanacak ne var?
    Düşünmeye başlayan yaşlı babanın dilinden çaresiz şu cümleler dökülür:
    – Etme bulma dünyasıdır bu. Ne ekersen onu biçersin, demişler. İşte ben de ne ekmişsem onu biçmekteyim. Ana-babama ettiğim itaatsizlik ve hürmetsizliğin karşılığını aynen şimdi görmekteyim. Demek itaatsızlık, hürmetsizlik etmişim ki, şimdi oğlumdan onu biçmiş oluyorum.
    Gerçekten ana-babasına saygı göstermeyen, evlâdından da saygı görmemektedir. Yaşanan vak’alar bunun canlı şahididir.
    2 - Misafirin ev sahibi hakkındaki duâsına gelince:
    Bu duâ, memnuniyetin, ya da memnuniyetsizliğin neticesidir. Her ikisi de hisli ve duygulu halde yapılan duâdır ki, makbûliyetinden şüphe edilmez. Bu sebeble İbrahim Aleyhisselâm misafire karşı büyük alâka gösterip duâsını almayı şiar edinmiş; misafir ağırlamakta mü’minlere örnek olmuştur. Bu husustaki titizliği o dereceye varmış ki, misafirsiz sofraya oturmayan yüce Peygamber, bazan yolların kesiştiği yerlerde misafir beklemiş, alıp götürerek birlikte yemek yemiş, kendi karnını da ancak misafirle doyurabilmiştir.
    Bunu rehber alan atalarımız, “misafir on kısmetle gelir, dokuzunu eve bırakır, birini yeyip gider” demişler, misafirin sebeb olduğu berekete işarette bulunmuşlardır.
    Misafirin duâsını almak nasıl büyük bir kazançsa, bedduâsını almak da öyle bir büyük kayıptır. Mümkün olduğu kadarıyla misafire ikram ve hürmette bulunmalı, bedduâsını değil, duâsını almalıdır.
    Misafir kabûlünde haremlik selâmlığa itina göstermeli, misafir kabûl edeceğim diye âile mahremiyetini zorlayan bir huzursuzluğa girmemelidir. Bunun içindir ki, inşa edilen evler, alınan dâireler, mümkün oldukça, misafirin kalabileceği hesaba göre yapılmalıdır.
    3 - Makbûl üç duânın üçüncüsü olan mazlumun duâsına gelince:
    Mazlumun gönlünden feryad halinde yükselen duâlar, zalimi yıkacağı gibi, zalime yardımcı durumunda olanları da yıkabilir. Bu sebebledir ki, bir diğer hadîste “zalime yardımcı olmayınız” buyurulmuş, zalim olmak şöyle dursun, yardımcı olmak bile menedilmiştir. Bu husus âyet-i kerîmede de anlatılmış, “Zalime yardımcı olmayın, sonra Cehennem ateşi sizi yalamasın” şeklinde ikâz yapılmıştır. Demek ki, zalimin tarafında bulunmak sûretiyle zalime yardımcı olanlar Cehennem ateşinin yalamasından kurtulamazlar. Mazlumun duâsı sebebiyle İlâhî azabla cezalanırlar. Bu âyet-i kerîmeyi işiten bir mü’min terzi, zalim bir hükümdara elbise diktiği için üzülmüş, tevbe, istiğfar etmek ihtiyacında kalmıştır.

    Ahmet şahin


  3. 15.Mart.2011, 15:26
    2
    Özel Üye



    Duâlar ekseriyetle yapanın gönül hâli, iç dünyasıyla alâkalıdır. Bazı duâlar duâ yapanın gönlünden bir feryad, bir inilti halinde yükselir. Böylesine duygulu ve hisli duâları Rabbimiz kabûl eder.
    Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz böyle hisli ve duygulu duâları haber verirken, bizlere şu üç duâyı bilhassa hatırlatmakta; bu duâ sahiplerinin gönlünü kazanmamızı da istemiş olmaktadır.
    Şöyle buyuruyor Efendimiz:
    – Üç duâ redde uğramaz:
    1) Ana-babanın duâsı.
    2) Misafirin duâsı.
    3) Zulme uğrayanın duâsı.
    Bunlar Rabbimizin huzuruna derhal yükselir, hedeflerini hemen bulur. Bu üç duâyı sırasıyla inceleyelim.
    1 - Ana - babanın evlâdı hakkındaki duâsının te’hire uğramayacağı hususunda âlimlerin ittifakı vardır. Bazı hata ve kusurların cezası âhirete te’hir edilebilir. Lâkin ana-babadan alınan bedduânın cezası âhirete pek te’hir edilmez, hemen dünyada da verilir, haşin ve saygısız evlâd cezayı peşinen çeker. Hatta bu cezalar bazan ölürken dil tutulmasına kadar da uzayabilir. Nitekim Resûlüllah Efendimiz’in zaman-ı Saâdetlerinde annesini küstüren evlâdın, ölürken kelime-i şehâdet getirememesi vak’ası da buna delildir.
    Tenbîhü’l-Gafilîn ve Bustanü’l-Ârifîn adlı eserde nakledildiğine göre: Son nefeslerini vermek üzere olan sahâbeden Alkama, bir türlü dilini döndürüp de kelime-i şehâdeti getiremez.
    Korku ve heyecan içinde Resûlüllah’a koşan âilesi ise:
    – Yâ Resûlâllah, Alkama’nın dili tutuldu, şehâdet kelimesini getiremiyor, diye sızlanır. Durumu ciddi bulan Resûlüllah Hazretleri, Alkama’nın annesini çağırtır.
    – Oğluna karşı darılmışlığın var mı, seni kırmış mıydı? diye sorar.
    Yaşlı kadıncağız önce söylemek istemezse de, sonunda itiraf eder:
    – Bir defasında karısının yüzünden beni kırmış, haksız yere beni incitmişti. Hâlâ gönlümde o sert sözlerinin kırıklığı vardır.
    Bunun üzerine kadını merhamete getirmeyi düşünen Resûlüllah:
    – Öyle ise odun toplatacağım, oğlunu burada yakacağım. Zira ben burada yakmasam, Allahü Teâlâ âhirette Cehennem’de yakacak. Ama sen hakkını helâl edersen, yanmaktan kurtulur, Allah da afveder, buyurur.
    Oğlunun yanmasından korkan kadıncağız, hemen orada hakkını helâl edince Efendimiz emreder:
    – Gidin Alkama’ya bakın, dili çözülmüş mü, kelime-i şehâdeti getirebiliyor mu?
    Koşuşanlar evin yakınına vardıklarında, içerden Alkama’nın kelime-i şehâdet getirdiğini duyarlar. Böylece son nefesini şehâdet kelimesiyle veren Alkama’nın cenaze namazında bulunan Efendimiz, oradaki evlâdları şöyle ikaz eder:
    – Ana-babaya itaatsızlık, onların gönlünü kırıp bedduâsını almak âhiretten önce dünyada karşılığı gelen bir büyük günahtır. İşte Alkama’nın hali bu mevzuda bir ibrettir. Sizi büyütüp besleyen ana-babanızın gönlünü kırmayın, kalbini yaralamayın. Sonra aynı âkıbete uğrar, kelime-i şehâdetten mahrûm ölürsünüz...
    Vak’ayı nakleden Tenbîhü’l-Gafilîn kitabında, ana-babasına iyilik edip hürmet gösteremeyenin kendi evlâdından da iyilik ve hürmet görmeyeceği hususu da şöyle bir olayla anlatılır:
    İhtiyar anasının titreyen ellerinden lokmaların döküldüğünü istihzâ ile seyreden bir oğul, şefkatle, hürmetle ona yardım etme yerine tutar, sofrasını ayırır, çorbasını da ağaçtan oyduğu bir çanağa koyarak önüne sürer. Durumu dikkatle takip eden küçük çocuğu ise, bunu hafızasına nakşeder.
    Aradan zaman geçer, kendisi de ihtiyarlar. Günün birinde kendi oğlunun da ağaçtan çanak oyduğunu görerek sorar:
    – Oğlum bu çanağı ne için oyuyorsun?
    – Baba senin için. Hani sen nineme oymuştun da çorbasını koyup önüne sürmüştün. Şimdi ben de senin çorbanı bu çanağa koyup önüne süreceğim.
    – Oğlum ayıp değil mi, babana böyle yapman?
    – Neden ayıp olsun baba? Hiç ayıp olsaydı, sen yapar mıydın bunu anana? Önce sen yaptın, ben de senden gördüğümü tekrar ediyorum. Bunda ayıplanacak ne var?
    Düşünmeye başlayan yaşlı babanın dilinden çaresiz şu cümleler dökülür:
    – Etme bulma dünyasıdır bu. Ne ekersen onu biçersin, demişler. İşte ben de ne ekmişsem onu biçmekteyim. Ana-babama ettiğim itaatsizlik ve hürmetsizliğin karşılığını aynen şimdi görmekteyim. Demek itaatsızlık, hürmetsizlik etmişim ki, şimdi oğlumdan onu biçmiş oluyorum.
    Gerçekten ana-babasına saygı göstermeyen, evlâdından da saygı görmemektedir. Yaşanan vak’alar bunun canlı şahididir.
    2 - Misafirin ev sahibi hakkındaki duâsına gelince:
    Bu duâ, memnuniyetin, ya da memnuniyetsizliğin neticesidir. Her ikisi de hisli ve duygulu halde yapılan duâdır ki, makbûliyetinden şüphe edilmez. Bu sebeble İbrahim Aleyhisselâm misafire karşı büyük alâka gösterip duâsını almayı şiar edinmiş; misafir ağırlamakta mü’minlere örnek olmuştur. Bu husustaki titizliği o dereceye varmış ki, misafirsiz sofraya oturmayan yüce Peygamber, bazan yolların kesiştiği yerlerde misafir beklemiş, alıp götürerek birlikte yemek yemiş, kendi karnını da ancak misafirle doyurabilmiştir.
    Bunu rehber alan atalarımız, “misafir on kısmetle gelir, dokuzunu eve bırakır, birini yeyip gider” demişler, misafirin sebeb olduğu berekete işarette bulunmuşlardır.
    Misafirin duâsını almak nasıl büyük bir kazançsa, bedduâsını almak da öyle bir büyük kayıptır. Mümkün olduğu kadarıyla misafire ikram ve hürmette bulunmalı, bedduâsını değil, duâsını almalıdır.
    Misafir kabûlünde haremlik selâmlığa itina göstermeli, misafir kabûl edeceğim diye âile mahremiyetini zorlayan bir huzursuzluğa girmemelidir. Bunun içindir ki, inşa edilen evler, alınan dâireler, mümkün oldukça, misafirin kalabileceği hesaba göre yapılmalıdır.
    3 - Makbûl üç duânın üçüncüsü olan mazlumun duâsına gelince:
    Mazlumun gönlünden feryad halinde yükselen duâlar, zalimi yıkacağı gibi, zalime yardımcı durumunda olanları da yıkabilir. Bu sebebledir ki, bir diğer hadîste “zalime yardımcı olmayınız” buyurulmuş, zalim olmak şöyle dursun, yardımcı olmak bile menedilmiştir. Bu husus âyet-i kerîmede de anlatılmış, “Zalime yardımcı olmayın, sonra Cehennem ateşi sizi yalamasın” şeklinde ikâz yapılmıştır. Demek ki, zalimin tarafında bulunmak sûretiyle zalime yardımcı olanlar Cehennem ateşinin yalamasından kurtulamazlar. Mazlumun duâsı sebebiyle İlâhî azabla cezalanırlar. Bu âyet-i kerîmeyi işiten bir mü’min terzi, zalim bir hükümdara elbise diktiği için üzülmüş, tevbe, istiğfar etmek ihtiyacında kalmıştır.

    Ahmet şahin





+ Yorum Gönder