Konusunu Oylayın.: Allah kulunu, mahlukatı sevmiş de yaratmış ne demektir? Nasıl anlamalıyız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Allah kulunu, mahlukatı sevmiş de yaratmış ne demektir? Nasıl anlamalıyız?
  1. 14.Mart.2011, 20:49
    1
    Misafir

    Allah kulunu, mahlukatı sevmiş de yaratmış ne demektir? Nasıl anlamalıyız?






    Allah kulunu, mahlukatı sevmiş de yaratmış ne demektir? Nasıl anlamalıyız? Mumsema Allah kulunu, mahlukatı sevmiş de yaratmış ne demektir? Nasıl anlamalıyız?


  2. 15.Mart.2011, 00:02
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Allah kulunu, mahlukatı sevmiş de yaratmış ne demektir? Nasıl anlamalıyız?




    Allah hem var etmesiyle, hem varlıkları devam ettirmesiyle hem de onların varlığının devamı için gerekli olan ihtiyaçlarını yaratmasıyla, her mahlukunu sevdiğini göstermektedir.
    Allah, şu kainatın ve varlıkların hal dilleriyle, "kendini tanıtmak, sevdirmek, muhabbetini, şefkat ve merhametini göstermek, manevî cemalini, istiklal ve infirad sahibi olduğunu bildirmek" istiyor.
    Kendini tanıtmak istiyor:
    “Bir hane ustasız olmaz.” gerçeğini bütün akıllar tasdik ederler. Hal böyle olunca, bu kâinatın sahipsiz, sânisiz olduğunu “bozulmamış hiçbir akıl kabul etmez” ve tarih boyunca etmemiştir de. Ancak, bu âlemin yaratılışını Allah’tan bilmeyenler, onu putlara, zamana, tabiata vermişler, ama bu kâinat sarayının sahipsiz ve sânisiz olduğunu (bir kısım muattıladan -ateistten- başka) kimse iddia etmemiştir.
    Tezyinatla kendini sevdirmek istiyor:
    Cenâb-ı Hak bu kâinatı, şu anda gördüğümüz mükemmel haliyle değil de, renksiz, şekilsiz, insanın zevklerine hoş gelmeyen bir başka şekilde de yaratabilirdi. Güneşi soluk, yıldızları sönük, meyveleri tatsız, çiçekleri kokusuz bir âlem de yaratsaydı, yine bu âlemin kendi kendine olamayacağını, bir yaratıcısının bulunduğunu insan aklı ve vicdanı tasdik edecekti. Allah böyle bir kâinatla da kendini insanlara tanıtmış olurdu.
    Böyle olmamış, güneşi parıl parıl, yıldızları pırıl pırıl, meyveleri tatlı ve kokulu, çiçekleri rengarenk bir âlem yaratmış ve insan kalbi bu güzel âlemi sevmiştir. Âlemi sevmesi, onu bu âlemi yaratanı sevmeye götürmüştür. Ve varılan bu son noktadan anlaşılmıştır ki, Allah kendini sevdirmek istiyor. Alemlerden Gani olan Allah’ın kendini bizlere sevdirmesiyle biz kemal bulacağız, O’nu sevmekten biz istifade edeceğiz, biz feyizlenecek ve biz terakki edeceğiz.
    - İhsanat ile ahaliye muhabbetini izhar etmesi,
    - İn'am ve ikramlarla şefkat ve merhametini göstermesi:
    “Tanıtma ve sevdirme” den sonra, “ihsanat ile muhabbetini”, “in'am ve ikramlarla şefkat ve merhametini” göstermesi gelir.
    Bunlar birbirine yakın gibi görünmekle birlikte aralarında şöyle bir fark da var: Meselâ, Allah’ın bize el vermesi, ayak vermesi, göz, kulak vermesi O’nun birer ihsanıdırlar. Güneşiyle bizi aydınlatması, arz küresi üzerinde seyahat ettirmesi, havasıyla ciğerlerimizi temizlemesi de yine O’nun bizlere büyük ihsanlarındandır. Bunlar in’am ve ikramdan daha geniş manalar taşırlar ve daha umumî rahmetleri ders verirler.
    İn’am ve ikram denilince, öncelikle, “rızıklanma” akla gelir. Bu kadar çeşitli nimetlerle bizleri her gün beslemesi bize olan şefkat ve merhametini göstermektedir. Biz bütün bu rızıklara ve bu nimetlere muhtaç olduğumuz halde onları yapacak bir güce sahip değiliz. Bu halimizle Mevla’mızın şefkat ve merhametini beklemekteyiz.
    - Kemalatının eserleriyle manevî cemalini göstermesi:
    Bu kâinat ve içindeki mahlûkatın mükemmelliği, İlâhî isim ve sıfatların kemalini göstermektedir. İnsanın sevgi ve minnettarlık yanında bir de takdir ve tahsin özelliği vardır. Birincisi, insanı şükür ve hamde sevk ederken, ikincisi tesbih ve tekbire götürür. “Kemalatının eserleriyle manevî cemalini göstermek istiyor.” ifadesi bize bu dersleri vermektedir.
    - Her şeyin kendisine has olup istiklal ve infirad sahibi olduğunu göstermek istemesi:
    Allah’ı böylece bilen, tanıyan, seven ve eserlerindeki mükemmelliğe hayran olan insanın, O’na ortak koşmaması için, Cenâb-ı Hak, bu âlemde yarattığı her eser üzerine öyle mühürler vurmuştur ki, “Bütün kâinatı yaratamayan, bir tek eseri vücuda getiremez.” gerçeğini her akıl anlasın, her vicdan tasdik etsin, her kalp kabul etsin.
    Bir çiçeği yapmak için bahçeyi, baharı, havayı, suyu, güneşi ve o çiçekte görev alan bütün elementleri yapmak, yaratmak gerekiyor.
    Allah, insana sayısız nimet ve ihsanlarda bulunmuştur. İnsan birbiri içinde külli nimet dairelerine hak etmediği halde kavuşmuştur.
    Mesela, Allah insanı yoklukta bırakmayıp, varlık nimetine kavuşturmuştur, bu nimetlerin en büyüğüdür. Yine varlık içinde cansız ve camit bırakmayıp, hayat nimetini vermiştir. Hayatlılar içinde ruhsuz bırakmayıp ruh nimetini vermiştir. Ruhlular içinde şuursuz ve akılsız bırakmayıp, akıl ve şuur nimetini ihsan etmiştir. Akıl ve şuurlular içinde insaniyet nimetini bahşetmiştir. İnsaniyet içinde hidayet ve iman nimetini vermiştir.
    Allah, insana aşağıdan yukarı genişleyerek giden nimetler zinciri ihsan etmiştir. Bu nimetlerle insanın ufku ve istifade dairesi sürekli genişleyerek ve katlanarak ilerliyor.

    Birinci ve en temel nimet, vücut ve varlık nimetidir ki, bu nimet diğer bütün nimetlerin aslı ve esası mesabesindedir. Nasıl ki, bina bir temel üstünde duruyor ise, bütün nimetler de varlık temeli üstünde duruyor.

    Varlık nimetini büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Hayat nimeti ile insanı alem-i şehadet denilen bütün kainatla irtibat ve alaka peyda ettirdi. Nimet sahası bütün kainat oldu. Hayat, varlık nimetinden sonra en büyük ve önemli ikinci nimet perdesidir.

    Bu hayat nimetine insaniyet nimetini ekledi ve insanın istifade alanı maddi ve manevi bütün alemleri kuşattı. İnsani vasıfları ile nimet sofrası alabildiğine genişledi. İnsaniyet içindeki şuur ve idrak bu nimetlere ayrı bir değer kattı.

    Bu vücut, hayat, insaniyet nimetlerine İslamiyet nimetini de vererek dairesi ve istifade alanını alemi şehadet ve gaybı içine alarak daha da büyüdü. Adeta bütün mahlukat ve yaratılmışlar insanın büyük ve geniş bir sofrası haline dönüşmüştür. Sadece mahlukat değil, mahlukat ardında asıl tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatları insanın istifade sahasına İslamiyet ile dahil olmuştur..
    Bu sayılan bütün nimetler verilmiş ve herkes bunları görmektedir. Bu kadar nimetleriyle kendini bize tanıttırmak ve sevdiğini göstermek isteyen bir Zatı elbette tanımalıyız ve sevmeliyiz. Ona iman ederek tandığımızı gösterdiğimiz gibi, Ona ibadet ve kulluk ile de sevdiğimizi göstermeliyiz.
    O Zatı sevdiğimizi göstermenin en güzel, en kısa ve en makbul yolu da, Hz. Muahmmed aleyhissalatü vesselamın hayatına uymaktır.
    S.İslamiyet


  3. 15.Mart.2011, 00:02
    2
    Moderatör



    Allah hem var etmesiyle, hem varlıkları devam ettirmesiyle hem de onların varlığının devamı için gerekli olan ihtiyaçlarını yaratmasıyla, her mahlukunu sevdiğini göstermektedir.
    Allah, şu kainatın ve varlıkların hal dilleriyle, "kendini tanıtmak, sevdirmek, muhabbetini, şefkat ve merhametini göstermek, manevî cemalini, istiklal ve infirad sahibi olduğunu bildirmek" istiyor.
    Kendini tanıtmak istiyor:
    “Bir hane ustasız olmaz.” gerçeğini bütün akıllar tasdik ederler. Hal böyle olunca, bu kâinatın sahipsiz, sânisiz olduğunu “bozulmamış hiçbir akıl kabul etmez” ve tarih boyunca etmemiştir de. Ancak, bu âlemin yaratılışını Allah’tan bilmeyenler, onu putlara, zamana, tabiata vermişler, ama bu kâinat sarayının sahipsiz ve sânisiz olduğunu (bir kısım muattıladan -ateistten- başka) kimse iddia etmemiştir.
    Tezyinatla kendini sevdirmek istiyor:
    Cenâb-ı Hak bu kâinatı, şu anda gördüğümüz mükemmel haliyle değil de, renksiz, şekilsiz, insanın zevklerine hoş gelmeyen bir başka şekilde de yaratabilirdi. Güneşi soluk, yıldızları sönük, meyveleri tatsız, çiçekleri kokusuz bir âlem de yaratsaydı, yine bu âlemin kendi kendine olamayacağını, bir yaratıcısının bulunduğunu insan aklı ve vicdanı tasdik edecekti. Allah böyle bir kâinatla da kendini insanlara tanıtmış olurdu.
    Böyle olmamış, güneşi parıl parıl, yıldızları pırıl pırıl, meyveleri tatlı ve kokulu, çiçekleri rengarenk bir âlem yaratmış ve insan kalbi bu güzel âlemi sevmiştir. Âlemi sevmesi, onu bu âlemi yaratanı sevmeye götürmüştür. Ve varılan bu son noktadan anlaşılmıştır ki, Allah kendini sevdirmek istiyor. Alemlerden Gani olan Allah’ın kendini bizlere sevdirmesiyle biz kemal bulacağız, O’nu sevmekten biz istifade edeceğiz, biz feyizlenecek ve biz terakki edeceğiz.
    - İhsanat ile ahaliye muhabbetini izhar etmesi,
    - İn'am ve ikramlarla şefkat ve merhametini göstermesi:
    “Tanıtma ve sevdirme” den sonra, “ihsanat ile muhabbetini”, “in'am ve ikramlarla şefkat ve merhametini” göstermesi gelir.
    Bunlar birbirine yakın gibi görünmekle birlikte aralarında şöyle bir fark da var: Meselâ, Allah’ın bize el vermesi, ayak vermesi, göz, kulak vermesi O’nun birer ihsanıdırlar. Güneşiyle bizi aydınlatması, arz küresi üzerinde seyahat ettirmesi, havasıyla ciğerlerimizi temizlemesi de yine O’nun bizlere büyük ihsanlarındandır. Bunlar in’am ve ikramdan daha geniş manalar taşırlar ve daha umumî rahmetleri ders verirler.
    İn’am ve ikram denilince, öncelikle, “rızıklanma” akla gelir. Bu kadar çeşitli nimetlerle bizleri her gün beslemesi bize olan şefkat ve merhametini göstermektedir. Biz bütün bu rızıklara ve bu nimetlere muhtaç olduğumuz halde onları yapacak bir güce sahip değiliz. Bu halimizle Mevla’mızın şefkat ve merhametini beklemekteyiz.
    - Kemalatının eserleriyle manevî cemalini göstermesi:
    Bu kâinat ve içindeki mahlûkatın mükemmelliği, İlâhî isim ve sıfatların kemalini göstermektedir. İnsanın sevgi ve minnettarlık yanında bir de takdir ve tahsin özelliği vardır. Birincisi, insanı şükür ve hamde sevk ederken, ikincisi tesbih ve tekbire götürür. “Kemalatının eserleriyle manevî cemalini göstermek istiyor.” ifadesi bize bu dersleri vermektedir.
    - Her şeyin kendisine has olup istiklal ve infirad sahibi olduğunu göstermek istemesi:
    Allah’ı böylece bilen, tanıyan, seven ve eserlerindeki mükemmelliğe hayran olan insanın, O’na ortak koşmaması için, Cenâb-ı Hak, bu âlemde yarattığı her eser üzerine öyle mühürler vurmuştur ki, “Bütün kâinatı yaratamayan, bir tek eseri vücuda getiremez.” gerçeğini her akıl anlasın, her vicdan tasdik etsin, her kalp kabul etsin.
    Bir çiçeği yapmak için bahçeyi, baharı, havayı, suyu, güneşi ve o çiçekte görev alan bütün elementleri yapmak, yaratmak gerekiyor.
    Allah, insana sayısız nimet ve ihsanlarda bulunmuştur. İnsan birbiri içinde külli nimet dairelerine hak etmediği halde kavuşmuştur.
    Mesela, Allah insanı yoklukta bırakmayıp, varlık nimetine kavuşturmuştur, bu nimetlerin en büyüğüdür. Yine varlık içinde cansız ve camit bırakmayıp, hayat nimetini vermiştir. Hayatlılar içinde ruhsuz bırakmayıp ruh nimetini vermiştir. Ruhlular içinde şuursuz ve akılsız bırakmayıp, akıl ve şuur nimetini ihsan etmiştir. Akıl ve şuurlular içinde insaniyet nimetini bahşetmiştir. İnsaniyet içinde hidayet ve iman nimetini vermiştir.
    Allah, insana aşağıdan yukarı genişleyerek giden nimetler zinciri ihsan etmiştir. Bu nimetlerle insanın ufku ve istifade dairesi sürekli genişleyerek ve katlanarak ilerliyor.

    Birinci ve en temel nimet, vücut ve varlık nimetidir ki, bu nimet diğer bütün nimetlerin aslı ve esası mesabesindedir. Nasıl ki, bina bir temel üstünde duruyor ise, bütün nimetler de varlık temeli üstünde duruyor.

    Varlık nimetini büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Hayat nimeti ile insanı alem-i şehadet denilen bütün kainatla irtibat ve alaka peyda ettirdi. Nimet sahası bütün kainat oldu. Hayat, varlık nimetinden sonra en büyük ve önemli ikinci nimet perdesidir.

    Bu hayat nimetine insaniyet nimetini ekledi ve insanın istifade alanı maddi ve manevi bütün alemleri kuşattı. İnsani vasıfları ile nimet sofrası alabildiğine genişledi. İnsaniyet içindeki şuur ve idrak bu nimetlere ayrı bir değer kattı.

    Bu vücut, hayat, insaniyet nimetlerine İslamiyet nimetini de vererek dairesi ve istifade alanını alemi şehadet ve gaybı içine alarak daha da büyüdü. Adeta bütün mahlukat ve yaratılmışlar insanın büyük ve geniş bir sofrası haline dönüşmüştür. Sadece mahlukat değil, mahlukat ardında asıl tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatları insanın istifade sahasına İslamiyet ile dahil olmuştur..
    Bu sayılan bütün nimetler verilmiş ve herkes bunları görmektedir. Bu kadar nimetleriyle kendini bize tanıttırmak ve sevdiğini göstermek isteyen bir Zatı elbette tanımalıyız ve sevmeliyiz. Ona iman ederek tandığımızı gösterdiğimiz gibi, Ona ibadet ve kulluk ile de sevdiğimizi göstermeliyiz.
    O Zatı sevdiğimizi göstermenin en güzel, en kısa ve en makbul yolu da, Hz. Muahmmed aleyhissalatü vesselamın hayatına uymaktır.
    S.İslamiyet





+ Yorum Gönder