Konusunu Oylayın.: Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir insan peygamber seviye

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir insan peygamber seviye
  1. 12.Mart.2011, 21:35
    1
    Misafir

    Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir insan peygamber seviye






    Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir insan peygamber seviye Mumsema Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir insan peygamber seviyesine çıkarken diğeri en düşük mertebeye düşüyor? Ruh nasıl kirlenir?


  2. 12.Mart.2011, 21:35
    1
    cabir akdağ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    cabir akdağ
    Misafir



  3. 12.Mart.2011, 23:41
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir insan peygamber




    İnsan irade sahibi bir varlık olduğu için iradesini nerede ve nasıl kullanırsa o şekilde yaratılıyor. Evet yaratan Allah'tır. Ancak o yaratmayı isteyen, insandır.

    Örneğin: Felç olmuş bir hastaya, dünyanın değişik yerlerini tehlikeleriyle ve iyilikleriyle anlatalım ve "sen nereyi istersen seni oraya götüreceğiz" diyelim. O da bir çok yerden salgın hastalığın olduğu bir yeri istesin. Eğer oraya götürmesek bize: Hani istediğim yere götürecektiniz, diye itiraz edecektir. Biz de onu istediği yere götürsek, o da direncinin düşük olmasından dolayı hastalansa ve bize şöyle bir itirazda bulunsa: Beni götüren sizsiniz. Eğer götürmeydiniz ben hastalanmazdım.

    Siz bu itiraza ne cevap verirdiniz. Her halde: "Evet doğru. Biz götürmeseydik sen hastalanmazdın. Ancak sen istemeseydin biz de götürmezdik."

    Bunun gibi, bize istediğimizi seçme hakkını veren Allah. Bizim istediğimizi yaratan da Allah. Allah yaratmasaydı ben bunu yapmazdım bahanemize: Sen istenmeseydin Allah da yaratmazdı, diye cevap verilecektir.

    Unutmayalım ki, her şeyimizi yaratan Allah, -istediğimiz şekilde kullanabileceğimiz- özgür irademizi de yaratmıştır. Biz istesek de bu özgürlüğümüzü devredemeyiz, görevinden alamayız, pasif bir konuma sokamayız. Yani kendimizi bir robot haline dönüştüremeyiz.

    Bu özgür iradenin varlığını zerre kadar aklı olan inkâr etmez, edemez. Herkes çok net olarak biliyor ki, insanda irade dışı çalışan mekanizmalar yanında, insanın özgür iradesine bağlı olarak çalışan mekanizmalar da vardır. Örneğin insanın midesi, kan dolaşımı, sindirim sistemi gibi mekanizmalar bizim irademizin dışında çalışırken, elimizi kaldırmak, yemek yemek, konuşmak, susma hakkını kullanmak, yürümek, durmak, oturup kalkmak ve benzeri bir çok söz ve eylemler, bizim özgür irademize bağlı olarak gerçekleşir.

    Yeryüzü halifesi ve evrendeki varlıkların efendisi olarak yaratılan, müspet-menfi her söz ve davranıştan ötürü hesaba çekilen insanın, bir robot olduğunu iddia etmek, kâinatın şahadetiyle, sonsuz ilim, kudret, hikmet, adalet sahibi olan yüce Yaratıcıya büyük bir bühtan, bir iftiradır.

    “Dinde zorlama yoktur”(Bakara, 2/256), “Dileyen iman etsin, dileyen küfre girsin”(Kehf, 18/29) mealindeki ayetler, bütün insanlığa hitap eden İslam’ın, insanları zorla değil, özgür iradeleriyle tercih yapmalarına imkân veren hürriyet-perver bir din olduğunun göstergesidir.

    Allah âdildir, zulmetmez. Bunu kabul etmek Allah’a imanın başında gelen bir husustur.
    Öyleyse, Allah imtihana tabi tuttuğu kulları hakkında, âdil muamelede bulunmak için, mutlaka onlara kalp, akıl, duygu vb. unsurları verdiği gibi, özgür bir iradeyi de vermiştir.

    İnsan kendi cüz’i iradesiyle neyi diliyorsa, Allah onu yaratıyor. Bu da İlâhî iradenin bir başka tecellisidir. Cenâb-ı Hakk, irade sahibi bir mahlûk yaratmayı, o kendi iradesini hangi yönde kullanırsa, o sahada önünü açmayı, hayır olsun, şer olsun, o ne dilerse onu yaratmayı irade buyurmuştur.

    O’nun ihsan ettiği irade sıfatını, O’na isyanda kullananlar için ezelî irade, bir ebedî Cehennem takdir etmiştir. Geliniz o azap diyarına uğramamak için irademizi hayırda kullanalım. Böyle yaparsak Cennetleri çok gerilerde bırakan rızaya kavuşuruz.

    İkinci soruya gelince; ruh selim fıtratı gereği ulvî şeylerden lezzet aldığı doğrudur. Ancak, ruha bağlı olarak çalışan akıl, kalp gibi nefis de vardır. Ruh olmazsa bunların hiç biri çalışmaz.

    Âdil bir imtihanın gerçekleşmesi için, Allah insanlar için sonuna kadar kullanabilecekleri bir özgür alan yaratmıştır. Ancak imtihanın gereği olarak kişi bu alanı nasıl kullanmak isterse o yöne temayülü artar ve bu temayüllerin kesafet kazanması sonucu olarak da bir çeşit alışkanlık ve bu alışkanlıktan hasıl olan bir nevi sevgi hatta bazen aşk derecesine varan bir bağlılık söz konusu olur.

    Örneğin esrar, eroin gibi uyuşturucu maddelerin kullanılması, prensip olarak insan ruhunun hoş görmediği şeylerdir. Çünkü, insan akıllı, özgürlükçü bir varlıktır. Aklını başından alan, özgür iradesini yok eden, kendisini bir robot haline getiren maddelerden uzak kalması yaratışının bir gereğidir.

    Ancak, herhangi bir sebepten ötürü bir anlık bir gafletin çökmesiyle, bir anlık bir sıkıntıdan kurtulmak ümidiyle bu maddeleri kullanmaya başlayan kimse, bunu tekrar ettikçe, aklını da iradesini kaybetmekten zevk almaya başlar. Çünkü, akıl ve irade insana sorumluluk yükler. Geçici bir süreliğine de olsa, bu sorumluluktan kurtulmak için hayvanlaşmayı tercih edenler, zamanla bir alışkanlık kazanır ve bu çirkin işi güzel görmeye başlar..

    Böylece duyguları aklına, nefsi kalbine, hayvanî zevkler insanî zevklerine, sonra da kazandığı yapay kişiliği asıl kişiliğine, vicdanına hâkim olmaya başlar.

    Bu yeni kimlikle hem aklı, hem kalbi hem de ruhu geçirdiği buhranın sonucu olarak -önceden nefret ettiği- bu çirkin halleri sevmeye başlar. Bu gayrı insanî kimlik, tövbe ile, bu işlerden uzak durmakla, yeni güzel çevreler edinmekle değiştirilmezse, yapay da olsa aslî kimlik gibi kullanılmaya aday olacaktır.

    “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir”(Mutaffifîn, 83/14) mealindeki ayette kalplerin kirleneceği hususu açıkça vurgulanmıştır. Ruh ise, insanın bünyesinde yer alan her türlü biyolojik, psikolojik ve benzeri fonksiyonları icra eden mekanizmaların motor gücü hükmündedir.

    Hayat akımını her tarafa ulaştıran ruh, başına şuur takılmış, vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrîdir. Kalp, akıl, nefis mekanizmalarıyla bu kadar iç içe olan ruhun onların faaliyetlerinden müspet veya menfi olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Onun için Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde hareket eden bir kimsenin ruhu -fıtrat-ı asliyesini koruduğu için- elmas, altın bir mücevher konumunda iken, bu emir ve yasaklara riayet etmeyen, istikamet çizgisini kaybeden bir kimsenin ruhu -fıtrat-ı asliyesini kaybettiği için- kömür, bakır derekesine sukut eder. Ebu Bekir Sıddîk’ın ruhu ile Müseyleme-i kezzabın ruhu arasındaki fark bu sırdan ileri gelir.

    Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, insanın özünü teşkil eden ruhtur, insandaki bütün mekanizmaların hareket amiri ruhtur, insanın kişiliğini oluşturan bütün donanımların üst kimliği ruhtur. Elbette böyle bir ruhun cennet gibi bir mükâfatı olduğu gibi, cehennem gibi bir mücazatı da olacaktır.


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  4. 12.Mart.2011, 23:41
    2
    Editör



    İnsan irade sahibi bir varlık olduğu için iradesini nerede ve nasıl kullanırsa o şekilde yaratılıyor. Evet yaratan Allah'tır. Ancak o yaratmayı isteyen, insandır.

    Örneğin: Felç olmuş bir hastaya, dünyanın değişik yerlerini tehlikeleriyle ve iyilikleriyle anlatalım ve "sen nereyi istersen seni oraya götüreceğiz" diyelim. O da bir çok yerden salgın hastalığın olduğu bir yeri istesin. Eğer oraya götürmesek bize: Hani istediğim yere götürecektiniz, diye itiraz edecektir. Biz de onu istediği yere götürsek, o da direncinin düşük olmasından dolayı hastalansa ve bize şöyle bir itirazda bulunsa: Beni götüren sizsiniz. Eğer götürmeydiniz ben hastalanmazdım.

    Siz bu itiraza ne cevap verirdiniz. Her halde: "Evet doğru. Biz götürmeseydik sen hastalanmazdın. Ancak sen istemeseydin biz de götürmezdik."

    Bunun gibi, bize istediğimizi seçme hakkını veren Allah. Bizim istediğimizi yaratan da Allah. Allah yaratmasaydı ben bunu yapmazdım bahanemize: Sen istenmeseydin Allah da yaratmazdı, diye cevap verilecektir.

    Unutmayalım ki, her şeyimizi yaratan Allah, -istediğimiz şekilde kullanabileceğimiz- özgür irademizi de yaratmıştır. Biz istesek de bu özgürlüğümüzü devredemeyiz, görevinden alamayız, pasif bir konuma sokamayız. Yani kendimizi bir robot haline dönüştüremeyiz.

    Bu özgür iradenin varlığını zerre kadar aklı olan inkâr etmez, edemez. Herkes çok net olarak biliyor ki, insanda irade dışı çalışan mekanizmalar yanında, insanın özgür iradesine bağlı olarak çalışan mekanizmalar da vardır. Örneğin insanın midesi, kan dolaşımı, sindirim sistemi gibi mekanizmalar bizim irademizin dışında çalışırken, elimizi kaldırmak, yemek yemek, konuşmak, susma hakkını kullanmak, yürümek, durmak, oturup kalkmak ve benzeri bir çok söz ve eylemler, bizim özgür irademize bağlı olarak gerçekleşir.

    Yeryüzü halifesi ve evrendeki varlıkların efendisi olarak yaratılan, müspet-menfi her söz ve davranıştan ötürü hesaba çekilen insanın, bir robot olduğunu iddia etmek, kâinatın şahadetiyle, sonsuz ilim, kudret, hikmet, adalet sahibi olan yüce Yaratıcıya büyük bir bühtan, bir iftiradır.

    “Dinde zorlama yoktur”(Bakara, 2/256), “Dileyen iman etsin, dileyen küfre girsin”(Kehf, 18/29) mealindeki ayetler, bütün insanlığa hitap eden İslam’ın, insanları zorla değil, özgür iradeleriyle tercih yapmalarına imkân veren hürriyet-perver bir din olduğunun göstergesidir.

    Allah âdildir, zulmetmez. Bunu kabul etmek Allah’a imanın başında gelen bir husustur.
    Öyleyse, Allah imtihana tabi tuttuğu kulları hakkında, âdil muamelede bulunmak için, mutlaka onlara kalp, akıl, duygu vb. unsurları verdiği gibi, özgür bir iradeyi de vermiştir.

    İnsan kendi cüz’i iradesiyle neyi diliyorsa, Allah onu yaratıyor. Bu da İlâhî iradenin bir başka tecellisidir. Cenâb-ı Hakk, irade sahibi bir mahlûk yaratmayı, o kendi iradesini hangi yönde kullanırsa, o sahada önünü açmayı, hayır olsun, şer olsun, o ne dilerse onu yaratmayı irade buyurmuştur.

    O’nun ihsan ettiği irade sıfatını, O’na isyanda kullananlar için ezelî irade, bir ebedî Cehennem takdir etmiştir. Geliniz o azap diyarına uğramamak için irademizi hayırda kullanalım. Böyle yaparsak Cennetleri çok gerilerde bırakan rızaya kavuşuruz.

    İkinci soruya gelince; ruh selim fıtratı gereği ulvî şeylerden lezzet aldığı doğrudur. Ancak, ruha bağlı olarak çalışan akıl, kalp gibi nefis de vardır. Ruh olmazsa bunların hiç biri çalışmaz.

    Âdil bir imtihanın gerçekleşmesi için, Allah insanlar için sonuna kadar kullanabilecekleri bir özgür alan yaratmıştır. Ancak imtihanın gereği olarak kişi bu alanı nasıl kullanmak isterse o yöne temayülü artar ve bu temayüllerin kesafet kazanması sonucu olarak da bir çeşit alışkanlık ve bu alışkanlıktan hasıl olan bir nevi sevgi hatta bazen aşk derecesine varan bir bağlılık söz konusu olur.

    Örneğin esrar, eroin gibi uyuşturucu maddelerin kullanılması, prensip olarak insan ruhunun hoş görmediği şeylerdir. Çünkü, insan akıllı, özgürlükçü bir varlıktır. Aklını başından alan, özgür iradesini yok eden, kendisini bir robot haline getiren maddelerden uzak kalması yaratışının bir gereğidir.

    Ancak, herhangi bir sebepten ötürü bir anlık bir gafletin çökmesiyle, bir anlık bir sıkıntıdan kurtulmak ümidiyle bu maddeleri kullanmaya başlayan kimse, bunu tekrar ettikçe, aklını da iradesini kaybetmekten zevk almaya başlar. Çünkü, akıl ve irade insana sorumluluk yükler. Geçici bir süreliğine de olsa, bu sorumluluktan kurtulmak için hayvanlaşmayı tercih edenler, zamanla bir alışkanlık kazanır ve bu çirkin işi güzel görmeye başlar..

    Böylece duyguları aklına, nefsi kalbine, hayvanî zevkler insanî zevklerine, sonra da kazandığı yapay kişiliği asıl kişiliğine, vicdanına hâkim olmaya başlar.

    Bu yeni kimlikle hem aklı, hem kalbi hem de ruhu geçirdiği buhranın sonucu olarak -önceden nefret ettiği- bu çirkin halleri sevmeye başlar. Bu gayrı insanî kimlik, tövbe ile, bu işlerden uzak durmakla, yeni güzel çevreler edinmekle değiştirilmezse, yapay da olsa aslî kimlik gibi kullanılmaya aday olacaktır.

    “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir”(Mutaffifîn, 83/14) mealindeki ayette kalplerin kirleneceği hususu açıkça vurgulanmıştır. Ruh ise, insanın bünyesinde yer alan her türlü biyolojik, psikolojik ve benzeri fonksiyonları icra eden mekanizmaların motor gücü hükmündedir.

    Hayat akımını her tarafa ulaştıran ruh, başına şuur takılmış, vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrîdir. Kalp, akıl, nefis mekanizmalarıyla bu kadar iç içe olan ruhun onların faaliyetlerinden müspet veya menfi olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Onun için Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde hareket eden bir kimsenin ruhu -fıtrat-ı asliyesini koruduğu için- elmas, altın bir mücevher konumunda iken, bu emir ve yasaklara riayet etmeyen, istikamet çizgisini kaybeden bir kimsenin ruhu -fıtrat-ı asliyesini kaybettiği için- kömür, bakır derekesine sukut eder. Ebu Bekir Sıddîk’ın ruhu ile Müseyleme-i kezzabın ruhu arasındaki fark bu sırdan ileri gelir.

    Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, insanın özünü teşkil eden ruhtur, insandaki bütün mekanizmaların hareket amiri ruhtur, insanın kişiliğini oluşturan bütün donanımların üst kimliği ruhtur. Elbette böyle bir ruhun cennet gibi bir mükâfatı olduğu gibi, cehennem gibi bir mücazatı da olacaktır.


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder