Konusunu Oylayın.: Tövbeleri Kabul Etmek Allah’n Bir Lütfudur.

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Tövbeleri Kabul Etmek Allah’n Bir Lütfudur.
  1. 12.Mart.2011, 07:57
    1
    Misafir

    Tövbeleri Kabul Etmek Allah’n Bir Lütfudur.

  2. 04.Ağustos.2013, 07:57
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Tövbeleri Kabul Etmek Allah’n Bir Lütfudur.




    İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de tevfe bahsidir. Önce bil ki, tevbeyi kabul etmek, günahlardan dolayı gelecek olan azabı kaldırmaktır ki, bu aklen Allah Teâlâ üzerine gerekli değildir. Belki tevbeleri kabul etmek Allah'ın bir ihsanıdır. Mutezile ise bu görüşe de muhaliftir. Tevbe edenin tevbesinin kabul edilmesine gelince bir görüşe göre, ümit edilir, fakat kesin değildir. Allah Teâlâ'nın;
    “Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder.” [544]sözü de buna delil olmaktadır. Allah Teâlâ tevbenin kabul edilmesini kendi dilemesine bağlamıştır. Bu sebeple Allah ve Resulünün, tevbeleri halis olması­na rağmen, savaşta Hz. Peygamberle birlikte savaşmaktan geri ka­lan, harbe katılmayanların tevbelerinin kabulünü tehir etmişlerdir. Küfürden dolayı yapılan tevbe böyle değildir. Bu türlü tevbe kesinlikle kabul edilir. Sahabe ve selefin icmaı ile bu hususu biliyoruz. Zira onlar namazlarını ve diğer ibadetlerini kabul ettiği gibi günah­larından dolayı tevbelerini kabul ettiği için, Allah'a yaklaşırlar. Yi­ne Sahabe ve selef, kâfirin tevbesinin kesinlikle kabul edileceğini söylüyorlar. Konevi de aynı görüşü zikretmiştir.
    Bu konuda şöyle demek de mümkündür: Ehl-i Sünnet âlimlerinin, tevbe edenin tevbesinin kabulünün kesin olmadığını söylemeleri, şartlarını haiz olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmadığı için­dir. Zira şartlarını toplamayan tevbeler çoktur. Küfürden dönmekse böyle değildir. Bunda zahirî yönden sadece ikrara itibar edilir. İşin derinliklerini Allah bilir. Bu sebepten selef âlimleri Allah Teâlâ'nın:
    “İnsanlardan bir kısmı inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık, derler.” [545] âyetinden korkarlardı. Esasta sözün umu­mî mânasına itibar edilip hususî sebeplere itibar edilmez. Bu âyetin münafıklar hakkında indiğini ileri sürerek itiraz ve sual lâzım gel­mez. Allah Teâlâ'nın:
    “Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.” âyetinin mânası ise Allah tevbe etmek isteyeni tevbeye muvaffak kılar, demektir. Başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Allah tevbeleri kabul eder ve sadakaları (zekât ve öşür) alır.” [546]
    Bu âyet müminler hakkında buyurulmuştur. Allah'ın verdiği haber ise hak olup vaadi de doğrudur. Bunu inkâr etmekse küfürdür. Ni­tekim bazı âlimler de böyle hükmetmişlerdir.
    Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem de tevbe konusunda şöyle buyuruyor:
    “Günahından tevbe eden, günahsız gibidir.” [547]
    Hz. Peygamber ile birlikte savaşa katılmaktan geri kalanların, tevbelerinin kabulünün tehir edilmesi ise Hz. Peygamber onların kalblerindeki düşünceyi bilmediği ve Allah'a karşı edebi muhafaza etmek içindir. Bu konuda Hz. Peygamber kendi başına hüküm ver­memiş, Allah'tan bir emir gelmesini beklemiştir. Allah Teâlâ'nın, on­ların tevbelerinin kabulünü açıklamayı tehir etmesinin sebebi on­ları bir daha böyle bir işe dönmekten menetmek için olsa gerektir.
    “Umdet'ün-Nesefî”de şöyle deniliyor: “Başka büyük günaha de­vam etse de büyük bir günahtan ötürü tevbe edenin tevbesi kabul edilir. Ve tevbe ettiği günahtan ötürü azab edilmez.” Mûtezile'den Ebû Hâşim bu görüşü kabul etmemektedir. Kitapta sonra şöyle de­vam ediliyor: Büyük günahlardan tevbe etmek, küçük günahlardan tevbe etme yerine geçmez. Ehl-i Sünnet'e göre, büyük günahlardan tevbe eden kişinin küçük günahları sebebiyle azab edilmesi caizdir. Haricîlere göre ise tevbesiz öldüğü takdirde Allah'a karşı isyan eden kişi, bu isyanı ister küçük olsun, ister büyük olsun, kâfirdir; Cehennem'de devamlı olarak kalacaktır. Mutezile bu meselede daha geniş düşünerek şöyle demiştir. Eğer işlediği günah büyük ise imandan çıkar, fakat küfre girmez. Ancak böyle bir günahkâr Cehennem ateşinde devamlı olarak kalacaktır. Eğer işlediği günah küçük ise, ve büyük günahlardan sakınmışsa bundan ötürü bir müminin azab edilmesi caiz değildir. Eğer küçük günahlarla birlikte büyük günah­ları da işlemişse affedilmesi caiz değildir. Onların bütün bu görüş­lerini Allah Teâlâ'nın şu ayeti reddetmektedir.
    “Şirkten başka bütün günahları dilediği kimselerden mağfiret eder.” Bu âyette Allah Te­âlâ'nın bazı günahkârların günahlarını tevbesiz olarak affedeceği­ne işaret vardır. Biz bunun herkes hakkında bu tâyin edilmiş olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak herkes için, Allah azab mı edecek, yoksa af mı edecek olduğunu belirlenmiş olarak bilemiyoruz. Çünkü âyet böyle bir noktayı teyid etmiyor. Ancak bazı hadisler buna de­lâlet etmektedir. Bunlardan biri de: Her ne kadar zina da etse, hır­sızlık da yapsa “Lâ ilahe illellah, diyen Cennete girer” hadisidir. Sa­habe ve Tâbiûn'un çoğunluğu ile Ehl-i Sünnet vel Cemaat'ın görüşü de budur.
    Sonra bize göre, küfür ile küfür dışındaki günahların, affedil­me ve edilmemesi noktasındaki fark Şeyh Ebû Mansûr el-Mâtüridinin “Tevhîd” kitabında zikrettiği şu husustur: Şüphesiz küfür ina­nılan bir yoldur. Zira mezhep ebedi inançla inanılır. Bu sebeple kâ­fir ebediyyen azab edilir. Diğer günahlarsa ebedî olarak işlenmediği için, bunların cezası da affedilmediği takdirde belli zamanlar için­dir. Bu hüküm âsi olanlar içindir. Asî olmayan iyiler hakkında ise Tahavî şöyle diyor: “Müminlerden iyi olanların affedilmelerini ve Allah'ın rahmeti ile Cennete konulmalarını ümid ederiz.”
    Burada ümid kelimesi kullanılmasının sebebi şimdiki durumda iyilikleri göründüğü ve ileride ne olacakları belli olmadığı içindir. İyi amellerse mükafatı gerektirmez. Belki mükâfat Allah'ın rahmeti ve ihsanının eseridir. Nitekim Hz. Peygamber sallellahu aleyhi ve
    “Sizden biri Cennet'e kendi ameli ile girmeyecektir.” Kendisine Sen de mi yâ Resûlellah? sorusu sorulunca:
    “Evet, ben de, ancak Al­lah beni rahmeti ile örterse bu müstesna buyurdu[548]
    “Yaptığınız ameller sebebiyle Cennet'e girin.” [549] âyetine aykırı değildir; Çünkü Allah Teâlâ'nın Cennete sokmak suretiyle ihsanda bu­lunacağı kimseler ancak iyi amelde bulunanlar olacaktır. Bu şekilde Allah Teâlâ kulunu bir bakıma yaptığı iyi iş sebebiyle Cennet'e sokmuş olur. Bazıları da bu âyetin mânasını şöyle tevil ederek ha­dis-i şerif ile telif etmeğe çalışmışlardır: Cennette taatlara göre de­receler vardır. Bu âyetin takdiri şöyledir. Cennetteki derecelerinize girin. Derece amelin eseri, girmekse yalnız Allah'ın fazlıdır. Çünkü Allah Teâlâ üzerine hiç bir şey vacib olmaz. Cennette ebediyyen kalmaksa niyete bağlıdır. Yine mümin ebedi inanca sahib olduğu için Cennette ebedî olarak kalacaktır. Nitekim kâfirlerin Cehennemde kalması da yalnız Allah'ın adaleti ile olacaktır. Cehennem tabaka­larının en aşağısına ve en yakıcısına gitmeleri durumlarının deği­şikliğine bağlıdır. Ebediyyen kalmaları ise müminlerde olduğu gibi ebedî inançları ve niyetleri sebebiyledir.
    Sonra bize göre, büyük günahların şefaat aracılığı olmaksızın tevbesiz olarak affedilmesi bize göre caizdir. Şefaatla affedilmesi ise daha evlâdır. Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem de:
    “Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahipleri içindir.” [550]
    Bunun ise Cehennem ateşine girmeden önce vuku bulması da Cehennem ateşine girdikten sonra vuku bulması da muhtemeldir. Mûtezîle'nin bu şefaati, derece yükseltmesi ile kayıtlandırması, şefaatin büyük günah sahiplerine tahsis edilmesine aykırıdır. Mûtezile'ye göre af mümkün olmayınca şefaatta fayda yoktur. Bu konuda:
    “Onlara şefaatçıların şefaati fayda vermez.” [551]âyetini delil ge­tiriyorlar. Bununla beraber bu âyet, müfessirlerin ittifakı ile kâfir­ler hakkında inmiş olmasına rağmen, Mutezile bu âyeti dâvalarına delil olarak getirmişlerdir. Bizim âlimlerimiz ise aksine bu âyetle şefaatin müminler için sabit olduğunu istidlal ediyorlar. Çünkü bu âyette kâfirlere şefaatin fayda vermeyeceğini zikretmesi onları teh-did içindir. Eğer kâfirlerden başkasına da şefaat fayda vermeyecek olsaydı, kendilerini kötüleme babında kâfirleri tahsis ederek zikret­mekte bir fayda olmazdı.
    Sonra bil ki, şüphesiz iyilikler kötülükleri yok eder. Allah Teâlâ bu noktayı bir âyetle beyan buyuruyor. Ancak bu kötülüklerin yok edilmesi küçük günahlara mahsustur. İyilikler ise küfrün dışında diğer günahlarla yok olmaz. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Kim inanmayıp küfr ederse onun bütün amelleri yok olur.” [552]
    Fasıklık ise mutlak mânada küfür, demek değildir. Amellerin yok edilmesi noktasında küfre ilhak edilemezler. Mutezile bu görüşe de muhaliftir:
    “Zerre kadar amel işleyen onun karşılığını görecektir[553] âyeti, iyi amel işleyip hayır da yaptıktan sonra kâfir olarak ölen kimsenin öldükten sonra yaptığı bu iyiliğin mükâfatını görecek, manasını ifa­de eder, denilemez. Bu görüş ittifakla batıldır. Zira biz deriz ki; bu âyetin manası kâfir âhirette değil de bu iyiliğin mükâfatını dünya hayatında görür, demektir. Nitekim müminler de âhirette günah ve ayıplardan beri olabilmek için dünyada iken irtikab ettiği bazı kö­tülüklerin cezasını yine bu dünyada bazı belâ ve musibetler sebe­biyle çeker.


  3. 04.Ağustos.2013, 07:57
    2
    Editör



    İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de tevfe bahsidir. Önce bil ki, tevbeyi kabul etmek, günahlardan dolayı gelecek olan azabı kaldırmaktır ki, bu aklen Allah Teâlâ üzerine gerekli değildir. Belki tevbeleri kabul etmek Allah'ın bir ihsanıdır. Mutezile ise bu görüşe de muhaliftir. Tevbe edenin tevbesinin kabul edilmesine gelince bir görüşe göre, ümit edilir, fakat kesin değildir. Allah Teâlâ'nın;
    “Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder.” [544]sözü de buna delil olmaktadır. Allah Teâlâ tevbenin kabul edilmesini kendi dilemesine bağlamıştır. Bu sebeple Allah ve Resulünün, tevbeleri halis olması­na rağmen, savaşta Hz. Peygamberle birlikte savaşmaktan geri ka­lan, harbe katılmayanların tevbelerinin kabulünü tehir etmişlerdir. Küfürden dolayı yapılan tevbe böyle değildir. Bu türlü tevbe kesinlikle kabul edilir. Sahabe ve selefin icmaı ile bu hususu biliyoruz. Zira onlar namazlarını ve diğer ibadetlerini kabul ettiği gibi günah­larından dolayı tevbelerini kabul ettiği için, Allah'a yaklaşırlar. Yi­ne Sahabe ve selef, kâfirin tevbesinin kesinlikle kabul edileceğini söylüyorlar. Konevi de aynı görüşü zikretmiştir.
    Bu konuda şöyle demek de mümkündür: Ehl-i Sünnet âlimlerinin, tevbe edenin tevbesinin kabulünün kesin olmadığını söylemeleri, şartlarını haiz olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmadığı için­dir. Zira şartlarını toplamayan tevbeler çoktur. Küfürden dönmekse böyle değildir. Bunda zahirî yönden sadece ikrara itibar edilir. İşin derinliklerini Allah bilir. Bu sebepten selef âlimleri Allah Teâlâ'nın:
    “İnsanlardan bir kısmı inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık, derler.” [545] âyetinden korkarlardı. Esasta sözün umu­mî mânasına itibar edilip hususî sebeplere itibar edilmez. Bu âyetin münafıklar hakkında indiğini ileri sürerek itiraz ve sual lâzım gel­mez. Allah Teâlâ'nın:
    “Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.” âyetinin mânası ise Allah tevbe etmek isteyeni tevbeye muvaffak kılar, demektir. Başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Allah tevbeleri kabul eder ve sadakaları (zekât ve öşür) alır.” [546]
    Bu âyet müminler hakkında buyurulmuştur. Allah'ın verdiği haber ise hak olup vaadi de doğrudur. Bunu inkâr etmekse küfürdür. Ni­tekim bazı âlimler de böyle hükmetmişlerdir.
    Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem de tevbe konusunda şöyle buyuruyor:
    “Günahından tevbe eden, günahsız gibidir.” [547]
    Hz. Peygamber ile birlikte savaşa katılmaktan geri kalanların, tevbelerinin kabulünün tehir edilmesi ise Hz. Peygamber onların kalblerindeki düşünceyi bilmediği ve Allah'a karşı edebi muhafaza etmek içindir. Bu konuda Hz. Peygamber kendi başına hüküm ver­memiş, Allah'tan bir emir gelmesini beklemiştir. Allah Teâlâ'nın, on­ların tevbelerinin kabulünü açıklamayı tehir etmesinin sebebi on­ları bir daha böyle bir işe dönmekten menetmek için olsa gerektir.
    “Umdet'ün-Nesefî”de şöyle deniliyor: “Başka büyük günaha de­vam etse de büyük bir günahtan ötürü tevbe edenin tevbesi kabul edilir. Ve tevbe ettiği günahtan ötürü azab edilmez.” Mûtezile'den Ebû Hâşim bu görüşü kabul etmemektedir. Kitapta sonra şöyle de­vam ediliyor: Büyük günahlardan tevbe etmek, küçük günahlardan tevbe etme yerine geçmez. Ehl-i Sünnet'e göre, büyük günahlardan tevbe eden kişinin küçük günahları sebebiyle azab edilmesi caizdir. Haricîlere göre ise tevbesiz öldüğü takdirde Allah'a karşı isyan eden kişi, bu isyanı ister küçük olsun, ister büyük olsun, kâfirdir; Cehennem'de devamlı olarak kalacaktır. Mutezile bu meselede daha geniş düşünerek şöyle demiştir. Eğer işlediği günah büyük ise imandan çıkar, fakat küfre girmez. Ancak böyle bir günahkâr Cehennem ateşinde devamlı olarak kalacaktır. Eğer işlediği günah küçük ise, ve büyük günahlardan sakınmışsa bundan ötürü bir müminin azab edilmesi caiz değildir. Eğer küçük günahlarla birlikte büyük günah­ları da işlemişse affedilmesi caiz değildir. Onların bütün bu görüş­lerini Allah Teâlâ'nın şu ayeti reddetmektedir.
    “Şirkten başka bütün günahları dilediği kimselerden mağfiret eder.” Bu âyette Allah Te­âlâ'nın bazı günahkârların günahlarını tevbesiz olarak affedeceği­ne işaret vardır. Biz bunun herkes hakkında bu tâyin edilmiş olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak herkes için, Allah azab mı edecek, yoksa af mı edecek olduğunu belirlenmiş olarak bilemiyoruz. Çünkü âyet böyle bir noktayı teyid etmiyor. Ancak bazı hadisler buna de­lâlet etmektedir. Bunlardan biri de: Her ne kadar zina da etse, hır­sızlık da yapsa “Lâ ilahe illellah, diyen Cennete girer” hadisidir. Sa­habe ve Tâbiûn'un çoğunluğu ile Ehl-i Sünnet vel Cemaat'ın görüşü de budur.
    Sonra bize göre, küfür ile küfür dışındaki günahların, affedil­me ve edilmemesi noktasındaki fark Şeyh Ebû Mansûr el-Mâtüridinin “Tevhîd” kitabında zikrettiği şu husustur: Şüphesiz küfür ina­nılan bir yoldur. Zira mezhep ebedi inançla inanılır. Bu sebeple kâ­fir ebediyyen azab edilir. Diğer günahlarsa ebedî olarak işlenmediği için, bunların cezası da affedilmediği takdirde belli zamanlar için­dir. Bu hüküm âsi olanlar içindir. Asî olmayan iyiler hakkında ise Tahavî şöyle diyor: “Müminlerden iyi olanların affedilmelerini ve Allah'ın rahmeti ile Cennete konulmalarını ümid ederiz.”
    Burada ümid kelimesi kullanılmasının sebebi şimdiki durumda iyilikleri göründüğü ve ileride ne olacakları belli olmadığı içindir. İyi amellerse mükafatı gerektirmez. Belki mükâfat Allah'ın rahmeti ve ihsanının eseridir. Nitekim Hz. Peygamber sallellahu aleyhi ve
    “Sizden biri Cennet'e kendi ameli ile girmeyecektir.” Kendisine Sen de mi yâ Resûlellah? sorusu sorulunca:
    “Evet, ben de, ancak Al­lah beni rahmeti ile örterse bu müstesna buyurdu[548]
    “Yaptığınız ameller sebebiyle Cennet'e girin.” [549] âyetine aykırı değildir; Çünkü Allah Teâlâ'nın Cennete sokmak suretiyle ihsanda bu­lunacağı kimseler ancak iyi amelde bulunanlar olacaktır. Bu şekilde Allah Teâlâ kulunu bir bakıma yaptığı iyi iş sebebiyle Cennet'e sokmuş olur. Bazıları da bu âyetin mânasını şöyle tevil ederek ha­dis-i şerif ile telif etmeğe çalışmışlardır: Cennette taatlara göre de­receler vardır. Bu âyetin takdiri şöyledir. Cennetteki derecelerinize girin. Derece amelin eseri, girmekse yalnız Allah'ın fazlıdır. Çünkü Allah Teâlâ üzerine hiç bir şey vacib olmaz. Cennette ebediyyen kalmaksa niyete bağlıdır. Yine mümin ebedi inanca sahib olduğu için Cennette ebedî olarak kalacaktır. Nitekim kâfirlerin Cehennemde kalması da yalnız Allah'ın adaleti ile olacaktır. Cehennem tabaka­larının en aşağısına ve en yakıcısına gitmeleri durumlarının deği­şikliğine bağlıdır. Ebediyyen kalmaları ise müminlerde olduğu gibi ebedî inançları ve niyetleri sebebiyledir.
    Sonra bize göre, büyük günahların şefaat aracılığı olmaksızın tevbesiz olarak affedilmesi bize göre caizdir. Şefaatla affedilmesi ise daha evlâdır. Hz. Peygamber sallellahu aleyhi vesellem de:
    “Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahipleri içindir.” [550]
    Bunun ise Cehennem ateşine girmeden önce vuku bulması da Cehennem ateşine girdikten sonra vuku bulması da muhtemeldir. Mûtezîle'nin bu şefaati, derece yükseltmesi ile kayıtlandırması, şefaatin büyük günah sahiplerine tahsis edilmesine aykırıdır. Mûtezile'ye göre af mümkün olmayınca şefaatta fayda yoktur. Bu konuda:
    “Onlara şefaatçıların şefaati fayda vermez.” [551]âyetini delil ge­tiriyorlar. Bununla beraber bu âyet, müfessirlerin ittifakı ile kâfir­ler hakkında inmiş olmasına rağmen, Mutezile bu âyeti dâvalarına delil olarak getirmişlerdir. Bizim âlimlerimiz ise aksine bu âyetle şefaatin müminler için sabit olduğunu istidlal ediyorlar. Çünkü bu âyette kâfirlere şefaatin fayda vermeyeceğini zikretmesi onları teh-did içindir. Eğer kâfirlerden başkasına da şefaat fayda vermeyecek olsaydı, kendilerini kötüleme babında kâfirleri tahsis ederek zikret­mekte bir fayda olmazdı.
    Sonra bil ki, şüphesiz iyilikler kötülükleri yok eder. Allah Teâlâ bu noktayı bir âyetle beyan buyuruyor. Ancak bu kötülüklerin yok edilmesi küçük günahlara mahsustur. İyilikler ise küfrün dışında diğer günahlarla yok olmaz. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “Kim inanmayıp küfr ederse onun bütün amelleri yok olur.” [552]
    Fasıklık ise mutlak mânada küfür, demek değildir. Amellerin yok edilmesi noktasında küfre ilhak edilemezler. Mutezile bu görüşe de muhaliftir:
    “Zerre kadar amel işleyen onun karşılığını görecektir[553] âyeti, iyi amel işleyip hayır da yaptıktan sonra kâfir olarak ölen kimsenin öldükten sonra yaptığı bu iyiliğin mükâfatını görecek, manasını ifa­de eder, denilemez. Bu görüş ittifakla batıldır. Zira biz deriz ki; bu âyetin manası kâfir âhirette değil de bu iyiliğin mükâfatını dünya hayatında görür, demektir. Nitekim müminler de âhirette günah ve ayıplardan beri olabilmek için dünyada iken irtikab ettiği bazı kö­tülüklerin cezasını yine bu dünyada bazı belâ ve musibetler sebe­biyle çeker.





+ Yorum Gönder