Konusunu Oylayın.: Muttaki Kimdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
Muttaki Kimdir?
  1. 11.Mart.2011, 19:54
    1
    Misafir

    Muttaki Kimdir?






    Muttaki Kimdir? Mumsema Muttaki Kimdir?


  2. 11.Mart.2011, 19:54
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 11.Mart.2011, 20:10
    2
    Ecrinim
    Hüvel Baki..

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Aralık.2009
    Üye No: 69122
    Mesaj Sayısı: 8,422
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 141
    Bulunduğu yer: Akdeniz

    Cevap: Muttaki Kimdir?




    Muttaki İnsan :Şahsiyet
    Mekke fethinde müslümanlara karşı direnen tek komutan olan İkrime nin Yermukteki cesareti ve şahadeti; uhud hezimetinin müsebbibi olan Halid b velidin Mute, yemame, yermuk ve benzeri zaferlerine denk komutanlıktan azil esnasındaki zaferi; Ebu zerr in Efendimizden 20 yıl sonra dahi sürdürdüğü zühd ve takvası
    _________________
    İşin özü şu: İslamın istediği her emir, her ahlaki güzellik, müslümanın kişilik özellikleriyle bütünleşmeli. Üzerinde iğreti bir kıyafet gibi durmamalı; eti-kemiği-derisi nasıl duruyorsa üzerinde, öylesine içten, öylesine doğal durmalı..



    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir”1

    Bir kutlu yartılışla yaratıldık; hepimiz. Kutluydu, çümkü Kutsalın en kutsalı, mukaddeslerin en mukaddesi tarafından ifa edilmişti bu yaratma eylemi.
    Yaratmayı dilemişti; her bir kulunu tek tek, ayrı ayrı, özel olarak

    Yaratmayı dilemişti: her bir kulunu kendine mahsus meziyeltlerle, yeteneklerle ve özene bezene

    Yaratmayı dilemişti: kimseye sormadan, bir başka örnekten esinlenmeden, hiçbir varlığı karıştırmadan; tamamen kendi dilediğince..
    Yaratmayı dilemiş ve yaratmıştı
    ****
    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir”
    Her bir varlığı yaratmıştı da insanı bir ayrı yaratmıştı.
    İnsana yeryüzünün halifeliğini verdiğinden ve bütün ötekileri insanın emrine amade kıldığından belki de; onu bir ayrı yaratmıştı.
    Ona akıl, gönül, tercih, irade. gibi bir sürü ek özellik bahşetmişti; diğer canlılara verdiklerinden fazla olarak.
    Bütün bu ek özellikleri de insanların seçimlerine bırakmamış; kendi bildiği ve dilediğince paylaştırmıştı, her bir insan tekine.
    İnsanlık aleminin her bir üyesini tek olarak yaratmış; ona onu var kılacak, ötekilerden ayıracak hususiyetler vermiş; zamanı gelinceye kadar alemi- ervahta bekletmişti. Kendi dilediği an geldiğinde o insanı kendi dilediği anne ve baba vesilesiyle şühud alemine göndermiş; yapıp ettiklerini seyretmiş, sonra da yine kendi belirlediği an geldiğinde onu bu dünyadan alıp götürmüştü…
    ***
    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”
    Her bir insan tekiline verilen özellikler, onun bu alemdeki varlık sebebini gerçekleştirmesi için lazım olan özelliklerdi: tam da yaratıldığı zaman ve mekanla; sosyo-kültürel ortamıyla uygun seçilmiş özelliklerdi bunlar. Çok ince ve insan akılını aşan sonsuz hassas bir hesaplamanın mahsulu olduğu belli bir dağıtımla insanlara verilmişlerdi.
    İnsanoğlu, kendi lisanınca bir insan tekinde arz-ı endam eded bu özelliklerin toplamına “şahsiyet/kişilik özellikleri:karakter” diyecekti.
    ***
    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”
    İslam, insanın Allah teala tarafından özel bir hesap ve planla; külli yaratılış ve takdir içinde özel bir yeri olarak yaratıldığı kabulünden yola çıkmakla öteki dinlerden ayrılır.
    Öncelikle her kulun şahsiyetine ait hususiyetlerden razı olmak vardır. Her Müslüman ferd, hem kendindeki hem de öteki bütün insanlardaki hatta varlıklardaki her türlü özelliği bir lütf-i İlahi ve bir hediye-i Rabbani olarak telakki eder:
    “Elif okudum, ötürü
    Nere çeksem götürü
    Yaratılanı hoş gör
    Yaratandan ötürü”
    deyişi, tam da bunu ifade etmektedir.
    Kimi sert, kimi mülayim, kimi hassas, kimi kaba, kimi nazik, kimi düşünceli, kimi uzak görüşlü, kimi bencil, kimi hodgam, kimi diğergam, kimi neşeli, kimi güzel, kimi siyah, kimi uzun, kimi şişman, kimi sessiz... milyonlarca insanda milyonlarca özelliğin farklı farklı tecellileri olan bu insanların hepsinin varlığı ve özellikleri madem ki O’nun tercihidir; o halde O’nun hatırına hoş görülmeli, hoşça bakılmalıdır..
    ***
    İçinde bulunduğumuz dünya, her şeyiyle mahdut ve her şeyi sınırlama özelliği olan; ilaveten zamanla mukayyet olduğu için de her şeyi eskitme ve yok etme niteliği olan bir yerdir. Bundandır ki insana verilen özellikler de sınırlanır, bir süre sonra da bozulur.
    İslam ise, her ferdinin kendine verilmiş şahsi hususiyetlerde oluşan hastalık ve marazları temizlemek ve her insan tekilini bir ayine-i Rahman kılmak ister. Ona verilen her bir şahsiyet özelliği, esasta Kudret-i İlahiyi göstereceğinden; istenen saf ve temiz haline getirilmesi istenir.
    Bunu yaparken, ondaki kişilik özelliklerine dokunmaz, sadece o özelliklere bulaşmış virüsleri temizler.
    Bunun en güzel örnekleri, sahabe efendilerimizde görünür:
    ***
    Bedir savaşı sonrası idi. Efendimiz sav, alınan esirleri ne yapılması hususunda ashabı ile istişare ediyordu.
    Hz. Ebubueki ra, esirlerin fidye mukabili serbest bırakılmalarını; Hz. Ömer ise esirlerin öldürülmeleri fikrini ileri sürdüler.
    Efendimiz sav, Hz Ebubekkrin görüşünü tercih ettiler ve şöyle buyurdular:
    “Ey Ebubekir, sen bana kadeşim İbrahim ve İsa gibisin. Ey Ömer, sen de bana kardeşim Nuh ve Musa gibisin”
    Geçmişlerine baktığımızda, her iki zatın da cahiliye devrinde de hatırı sayılan iki kişi olduklarını görürüz:
    Ebubekir ibni Ebi Kuhafe, iyi huylu, herkesle geçimi iyi olan, halimliğiyle meşhur, zengin ve cömert biridir.
    Ömer bin Hattap, hassas, titiz, inandığından zerre taviz vermeyen, kılıcı elinde, sert, haşin, kavgacı, kendi kızını öldürecek kadar zalim bir tiptir.
    Bu iki zat iman ettiklerinde şöyle bir tablo ortaya çıkar:
    Cömertliği Müslümanlığı döneminde kendine asıl mecraını bulacak ve Allah yolunda her şeyini infak edecektir. Ancak halim-selim kişiliği, Efendimiz as ın terbiyesi ile düzelecek; Hz Ebubekir, Bedir günü Pegamber as a başvuracak ve karşı tarafta bulunan kendi oğlunu Rasulullaha karşı savaşa geldiği için öldürme izni isteyecektir.
    Öte yandan Hz ömer, bütün haşinliğini tedib edecek; bir aç insan gördüğünde oturup ağlayacak bir kalp inceliğiyle tanışacak; O’nun tavizsizliği Farukiyete; hassasiyeti de adaletine menşe’ olacaktır.
    Birbiriyle en iyi anlaşan iki kişi kimdir dense, tartışmasız Hz Ebubekir ve Hz Ömer denilecektir. Birbirine bu kadar zıt iki şahiyet, birbirinin kardeşi olmak sayesinde birbirini tamamlayan iki güzellik haline gelmiştir.
    Efendimiz sav in Hz Ebubekir'e “Ya Ebubekir, bu kadar halim-selimlik olmaz. Biraz celalli ol” dediği; ya da hz Ömer’e “ey Ömer, bu kadar sertlik fazla. Biraz yumuşa” dediği vaki değildir.
    Ancak bu iki güzide sahabi, Rasul sav in manevi ikliminde arınmış ve kendi kişiliklerindeki hastalıkları temizlemiş; o kişilik özelliklerini övülecek hasletler haline getirmişlerdir.
    ***
    Mekke fethinde müslümanlara karşı direnen tek komutan olan İkrime nin Yermukteki cesareti ve şahadeti; uhud hezimetinin müsebbibi olan Halid b velidin Mute, yemame, yermuk ve benzeri zaferlerine denk komutanlıktan azil esnasındaki zaferi; Ebu zerr in Efendimizden 20 yıl sonra dahi sürdürdüğü zühd ve takvası;
    Bütün bu örnekler, islamın bu insanların kişiliğiyle bütünleşmesi ile ortaya çıkan ve kişilikle bütüneleşitği için de bir ömür zayi olmayan güzellikleri göztermektedir.
    ***
    Şahsiyetten doğan özelik örnekleri:
    İslam, kendi mensuplarının onurlu ve izzetli olmalarını ama gururlu olmamalarını ister.
    Mekke fethinde Mekkeye giren Rasulullah sav in başı devesinin hörgücüne secde ediyor; hiçbir halinde muzaffer komutan havası görünmüyordu.
    Etrafına toplanan Mekke ahalisine “size ne yapacağımıa sanıyorsunuz” dediğine onlar “sen kerim bir Efendisin, kerim bir efendinin oğlusun. Senden iyilikten başka bir şey beklemiyoruz” demişlerdi.
    Kendisine ve eshabına onca kötülüğü reva gören, onları evlerinden yurtlatından eden bu insanlara O’nun davranışı şu olacaktır: “Gidiniz. Hepiniz serbestsiniz”.
    O sav, izzet ve onurunu kazandığı savaşlardan, sahip olduğu mülkten değil; bizzat kendi kişiliğiyşe özdeşleşmiş olan imanında alıyordu.2 Bundandır ki zafer ya da hezimet, O’nun sav tavırlarını değiştirmiyordu..
    ***
    İslam, Allah cc nün sözünde durduğunu3 ve bütün Müslümanların da sözlerinde durmalarını ister.
    Hudeybiye musalahası henüz tamamlanmıştı. Anlaşma tamamlanmış fakat henüz imzalanmamıştı. Tam o sırada bir genç ayaklarındaki zincirleri şakı şakır sürüyerek geldi ve “Ya Rasulallah. İman ettiğim için beni zincirlediler ve ben de kaçıp geldim” dedi..
    Bu gelen Kureyş heyetinin başkanı Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebu Cendel idi.
    Süheyl hemen şöyle dedi: “işte, anlaşma gereği bana iade etmen gereken kimselerin ilki budur”
    Efendimiz as, Ebu Cendel’e karşı içindeki merhameti kalbini bin pare etmesine, ashabının itirazlarına rağmen şöyle buyurdu: “onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz”4
    Önemli olan kendi lehinde ya da aleyhinde olması değildi. O sav, bir kişilik özelliği olarak sözünde duruyordu ve sözünde durma O’nun için bir pazarlık konusu değildi.
    **
    İslam, bireylerinde asla gevşemeyen irade ve bitmeyen bir ümit olmasını ister.
    İrade ve ümit, her insanda farklı seviyelerde olmakla birlikte, kişilik özelliği olarak verilmiş iki haslettir ve İslam bu iki hasletin asla ihmal edilmemesini öğütler.
    Her türlü ümidin bittiği noktada peygamberlerin ümit ışığı olduklarına şahit oluruz: Kızıldeniz kıyısında Hz Musanın ümit dolu duruşunu ve iradesini herkes bilir.
    Hz Habbab’ın bize anlattığı şu hadise de ne kadar mühimdir:
    “Kabenin avlusunda Hz Peygambere sav rastladım. Kabeye yaslanmış, gözlerini kapamış, yarı uzanmış vaziyette dinleniyor gibiydi. Selam verdim. Yanına oturup çektiğimiz sıkıntılardan bahsettim. İstedim ki bir dua etse de biz de kurtulsak..”
    Yerinden doğruldu; alnındaki damar kabarmıştı; belli ki çok rahatsız olmuştu. Bana dedi ki:
    “sizden öncekiler ateşte yakıldılar. Demir taraklarla tarandılar. Hızarla ikiye biçildiler. Yine de sabrettiler ve dönmediler.
    Allah’a yemin olsun ki bir kadın sanadan hadramevete kadar gidecek ve hiçbir korkusu olmayacak. Ama siz acele ediyorsunuz”
    Çok benzer bir tablo, açlıktan karnına iki taş bağladıkları Hendek harbi hazırlıklarında da görülebilir:
    Aç bi-ilaç vaziyette ve düşman korkusuyla hendek kazıyorlardı. Bir kaya parçasından çıkan kıvılcımlara bakıp “İran ve Bizansın hazineleri bize verildi” buyuruyordu.
    Zahiren bakıldığında her şey aleyhte idi, onları rahatlatacak hiçbir güzellik görünmüyordu. Her geçen gün bir öncekinden daha ağır ve zorlu geçiyordu..
    Ama O sav; ümidini asla kaybetmiyordu. Çünkü bir kişilik özelliği olan ümitli olma hasletini, imandan gelen tevekkülle yoğurmuş ve bitmez-tükenmez bir hale getirmişti.
    ***
    İşin özü şu: İslamın istediği her emir, her ahlaki güzellik, müslümanın kişilik özellikleriyle bütünleşmeli. Üzerinde iğreti bir kıyafet gibi durmamalı; eti-kemiği-derisi nasıl duruyorsa üzerinde, öylesine içten, öylesine doğal durmalı..
    Her bir kişilik özelliğini Allahü Tealanın kendisine verilmiş bir ikramı ve emaneti olarak telakki etmeli ve asıl sahibinin yoluna hizmetçi olarak vermeli..
    M. Murat


  4. 11.Mart.2011, 20:10
    2
    Hüvel Baki..



    Muttaki İnsan :Şahsiyet
    Mekke fethinde müslümanlara karşı direnen tek komutan olan İkrime nin Yermukteki cesareti ve şahadeti; uhud hezimetinin müsebbibi olan Halid b velidin Mute, yemame, yermuk ve benzeri zaferlerine denk komutanlıktan azil esnasındaki zaferi; Ebu zerr in Efendimizden 20 yıl sonra dahi sürdürdüğü zühd ve takvası
    _________________
    İşin özü şu: İslamın istediği her emir, her ahlaki güzellik, müslümanın kişilik özellikleriyle bütünleşmeli. Üzerinde iğreti bir kıyafet gibi durmamalı; eti-kemiği-derisi nasıl duruyorsa üzerinde, öylesine içten, öylesine doğal durmalı..



    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir”1

    Bir kutlu yartılışla yaratıldık; hepimiz. Kutluydu, çümkü Kutsalın en kutsalı, mukaddeslerin en mukaddesi tarafından ifa edilmişti bu yaratma eylemi.
    Yaratmayı dilemişti; her bir kulunu tek tek, ayrı ayrı, özel olarak

    Yaratmayı dilemişti: her bir kulunu kendine mahsus meziyeltlerle, yeteneklerle ve özene bezene

    Yaratmayı dilemişti: kimseye sormadan, bir başka örnekten esinlenmeden, hiçbir varlığı karıştırmadan; tamamen kendi dilediğince..
    Yaratmayı dilemiş ve yaratmıştı
    ****
    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir”
    Her bir varlığı yaratmıştı da insanı bir ayrı yaratmıştı.
    İnsana yeryüzünün halifeliğini verdiğinden ve bütün ötekileri insanın emrine amade kıldığından belki de; onu bir ayrı yaratmıştı.
    Ona akıl, gönül, tercih, irade. gibi bir sürü ek özellik bahşetmişti; diğer canlılara verdiklerinden fazla olarak.
    Bütün bu ek özellikleri de insanların seçimlerine bırakmamış; kendi bildiği ve dilediğince paylaştırmıştı, her bir insan tekine.
    İnsanlık aleminin her bir üyesini tek olarak yaratmış; ona onu var kılacak, ötekilerden ayıracak hususiyetler vermiş; zamanı gelinceye kadar alemi- ervahta bekletmişti. Kendi dilediği an geldiğinde o insanı kendi dilediği anne ve baba vesilesiyle şühud alemine göndermiş; yapıp ettiklerini seyretmiş, sonra da yine kendi belirlediği an geldiğinde onu bu dünyadan alıp götürmüştü…
    ***
    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”
    Her bir insan tekiline verilen özellikler, onun bu alemdeki varlık sebebini gerçekleştirmesi için lazım olan özelliklerdi: tam da yaratıldığı zaman ve mekanla; sosyo-kültürel ortamıyla uygun seçilmiş özelliklerdi bunlar. Çok ince ve insan akılını aşan sonsuz hassas bir hesaplamanın mahsulu olduğu belli bir dağıtımla insanlara verilmişlerdi.
    İnsanoğlu, kendi lisanınca bir insan tekinde arz-ı endam eded bu özelliklerin toplamına “şahsiyet/kişilik özellikleri:karakter” diyecekti.
    ***
    “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”
    İslam, insanın Allah teala tarafından özel bir hesap ve planla; külli yaratılış ve takdir içinde özel bir yeri olarak yaratıldığı kabulünden yola çıkmakla öteki dinlerden ayrılır.
    Öncelikle her kulun şahsiyetine ait hususiyetlerden razı olmak vardır. Her Müslüman ferd, hem kendindeki hem de öteki bütün insanlardaki hatta varlıklardaki her türlü özelliği bir lütf-i İlahi ve bir hediye-i Rabbani olarak telakki eder:
    “Elif okudum, ötürü
    Nere çeksem götürü
    Yaratılanı hoş gör
    Yaratandan ötürü”
    deyişi, tam da bunu ifade etmektedir.
    Kimi sert, kimi mülayim, kimi hassas, kimi kaba, kimi nazik, kimi düşünceli, kimi uzak görüşlü, kimi bencil, kimi hodgam, kimi diğergam, kimi neşeli, kimi güzel, kimi siyah, kimi uzun, kimi şişman, kimi sessiz... milyonlarca insanda milyonlarca özelliğin farklı farklı tecellileri olan bu insanların hepsinin varlığı ve özellikleri madem ki O’nun tercihidir; o halde O’nun hatırına hoş görülmeli, hoşça bakılmalıdır..
    ***
    İçinde bulunduğumuz dünya, her şeyiyle mahdut ve her şeyi sınırlama özelliği olan; ilaveten zamanla mukayyet olduğu için de her şeyi eskitme ve yok etme niteliği olan bir yerdir. Bundandır ki insana verilen özellikler de sınırlanır, bir süre sonra da bozulur.
    İslam ise, her ferdinin kendine verilmiş şahsi hususiyetlerde oluşan hastalık ve marazları temizlemek ve her insan tekilini bir ayine-i Rahman kılmak ister. Ona verilen her bir şahsiyet özelliği, esasta Kudret-i İlahiyi göstereceğinden; istenen saf ve temiz haline getirilmesi istenir.
    Bunu yaparken, ondaki kişilik özelliklerine dokunmaz, sadece o özelliklere bulaşmış virüsleri temizler.
    Bunun en güzel örnekleri, sahabe efendilerimizde görünür:
    ***
    Bedir savaşı sonrası idi. Efendimiz sav, alınan esirleri ne yapılması hususunda ashabı ile istişare ediyordu.
    Hz. Ebubueki ra, esirlerin fidye mukabili serbest bırakılmalarını; Hz. Ömer ise esirlerin öldürülmeleri fikrini ileri sürdüler.
    Efendimiz sav, Hz Ebubekkrin görüşünü tercih ettiler ve şöyle buyurdular:
    “Ey Ebubekir, sen bana kadeşim İbrahim ve İsa gibisin. Ey Ömer, sen de bana kardeşim Nuh ve Musa gibisin”
    Geçmişlerine baktığımızda, her iki zatın da cahiliye devrinde de hatırı sayılan iki kişi olduklarını görürüz:
    Ebubekir ibni Ebi Kuhafe, iyi huylu, herkesle geçimi iyi olan, halimliğiyle meşhur, zengin ve cömert biridir.
    Ömer bin Hattap, hassas, titiz, inandığından zerre taviz vermeyen, kılıcı elinde, sert, haşin, kavgacı, kendi kızını öldürecek kadar zalim bir tiptir.
    Bu iki zat iman ettiklerinde şöyle bir tablo ortaya çıkar:
    Cömertliği Müslümanlığı döneminde kendine asıl mecraını bulacak ve Allah yolunda her şeyini infak edecektir. Ancak halim-selim kişiliği, Efendimiz as ın terbiyesi ile düzelecek; Hz Ebubekir, Bedir günü Pegamber as a başvuracak ve karşı tarafta bulunan kendi oğlunu Rasulullaha karşı savaşa geldiği için öldürme izni isteyecektir.
    Öte yandan Hz ömer, bütün haşinliğini tedib edecek; bir aç insan gördüğünde oturup ağlayacak bir kalp inceliğiyle tanışacak; O’nun tavizsizliği Farukiyete; hassasiyeti de adaletine menşe’ olacaktır.
    Birbiriyle en iyi anlaşan iki kişi kimdir dense, tartışmasız Hz Ebubekir ve Hz Ömer denilecektir. Birbirine bu kadar zıt iki şahiyet, birbirinin kardeşi olmak sayesinde birbirini tamamlayan iki güzellik haline gelmiştir.
    Efendimiz sav in Hz Ebubekir'e “Ya Ebubekir, bu kadar halim-selimlik olmaz. Biraz celalli ol” dediği; ya da hz Ömer’e “ey Ömer, bu kadar sertlik fazla. Biraz yumuşa” dediği vaki değildir.
    Ancak bu iki güzide sahabi, Rasul sav in manevi ikliminde arınmış ve kendi kişiliklerindeki hastalıkları temizlemiş; o kişilik özelliklerini övülecek hasletler haline getirmişlerdir.
    ***
    Mekke fethinde müslümanlara karşı direnen tek komutan olan İkrime nin Yermukteki cesareti ve şahadeti; uhud hezimetinin müsebbibi olan Halid b velidin Mute, yemame, yermuk ve benzeri zaferlerine denk komutanlıktan azil esnasındaki zaferi; Ebu zerr in Efendimizden 20 yıl sonra dahi sürdürdüğü zühd ve takvası;
    Bütün bu örnekler, islamın bu insanların kişiliğiyle bütünleşmesi ile ortaya çıkan ve kişilikle bütüneleşitği için de bir ömür zayi olmayan güzellikleri göztermektedir.
    ***
    Şahsiyetten doğan özelik örnekleri:
    İslam, kendi mensuplarının onurlu ve izzetli olmalarını ama gururlu olmamalarını ister.
    Mekke fethinde Mekkeye giren Rasulullah sav in başı devesinin hörgücüne secde ediyor; hiçbir halinde muzaffer komutan havası görünmüyordu.
    Etrafına toplanan Mekke ahalisine “size ne yapacağımıa sanıyorsunuz” dediğine onlar “sen kerim bir Efendisin, kerim bir efendinin oğlusun. Senden iyilikten başka bir şey beklemiyoruz” demişlerdi.
    Kendisine ve eshabına onca kötülüğü reva gören, onları evlerinden yurtlatından eden bu insanlara O’nun davranışı şu olacaktır: “Gidiniz. Hepiniz serbestsiniz”.
    O sav, izzet ve onurunu kazandığı savaşlardan, sahip olduğu mülkten değil; bizzat kendi kişiliğiyşe özdeşleşmiş olan imanında alıyordu.2 Bundandır ki zafer ya da hezimet, O’nun sav tavırlarını değiştirmiyordu..
    ***
    İslam, Allah cc nün sözünde durduğunu3 ve bütün Müslümanların da sözlerinde durmalarını ister.
    Hudeybiye musalahası henüz tamamlanmıştı. Anlaşma tamamlanmış fakat henüz imzalanmamıştı. Tam o sırada bir genç ayaklarındaki zincirleri şakı şakır sürüyerek geldi ve “Ya Rasulallah. İman ettiğim için beni zincirlediler ve ben de kaçıp geldim” dedi..
    Bu gelen Kureyş heyetinin başkanı Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebu Cendel idi.
    Süheyl hemen şöyle dedi: “işte, anlaşma gereği bana iade etmen gereken kimselerin ilki budur”
    Efendimiz as, Ebu Cendel’e karşı içindeki merhameti kalbini bin pare etmesine, ashabının itirazlarına rağmen şöyle buyurdu: “onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz”4
    Önemli olan kendi lehinde ya da aleyhinde olması değildi. O sav, bir kişilik özelliği olarak sözünde duruyordu ve sözünde durma O’nun için bir pazarlık konusu değildi.
    **
    İslam, bireylerinde asla gevşemeyen irade ve bitmeyen bir ümit olmasını ister.
    İrade ve ümit, her insanda farklı seviyelerde olmakla birlikte, kişilik özelliği olarak verilmiş iki haslettir ve İslam bu iki hasletin asla ihmal edilmemesini öğütler.
    Her türlü ümidin bittiği noktada peygamberlerin ümit ışığı olduklarına şahit oluruz: Kızıldeniz kıyısında Hz Musanın ümit dolu duruşunu ve iradesini herkes bilir.
    Hz Habbab’ın bize anlattığı şu hadise de ne kadar mühimdir:
    “Kabenin avlusunda Hz Peygambere sav rastladım. Kabeye yaslanmış, gözlerini kapamış, yarı uzanmış vaziyette dinleniyor gibiydi. Selam verdim. Yanına oturup çektiğimiz sıkıntılardan bahsettim. İstedim ki bir dua etse de biz de kurtulsak..”
    Yerinden doğruldu; alnındaki damar kabarmıştı; belli ki çok rahatsız olmuştu. Bana dedi ki:
    “sizden öncekiler ateşte yakıldılar. Demir taraklarla tarandılar. Hızarla ikiye biçildiler. Yine de sabrettiler ve dönmediler.
    Allah’a yemin olsun ki bir kadın sanadan hadramevete kadar gidecek ve hiçbir korkusu olmayacak. Ama siz acele ediyorsunuz”
    Çok benzer bir tablo, açlıktan karnına iki taş bağladıkları Hendek harbi hazırlıklarında da görülebilir:
    Aç bi-ilaç vaziyette ve düşman korkusuyla hendek kazıyorlardı. Bir kaya parçasından çıkan kıvılcımlara bakıp “İran ve Bizansın hazineleri bize verildi” buyuruyordu.
    Zahiren bakıldığında her şey aleyhte idi, onları rahatlatacak hiçbir güzellik görünmüyordu. Her geçen gün bir öncekinden daha ağır ve zorlu geçiyordu..
    Ama O sav; ümidini asla kaybetmiyordu. Çünkü bir kişilik özelliği olan ümitli olma hasletini, imandan gelen tevekkülle yoğurmuş ve bitmez-tükenmez bir hale getirmişti.
    ***
    İşin özü şu: İslamın istediği her emir, her ahlaki güzellik, müslümanın kişilik özellikleriyle bütünleşmeli. Üzerinde iğreti bir kıyafet gibi durmamalı; eti-kemiği-derisi nasıl duruyorsa üzerinde, öylesine içten, öylesine doğal durmalı..
    Her bir kişilik özelliğini Allahü Tealanın kendisine verilmiş bir ikramı ve emaneti olarak telakki etmeli ve asıl sahibinin yoluna hizmetçi olarak vermeli..
    M. Murat





+ Yorum Gönder