Konusunu Oylayın.: Şii mezhebi hak mıdır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Şii mezhebi hak mıdır?
  1. 11.Mart.2011, 09:03
    1
    Misafir

    Şii mezhebi hak mıdır?

  2. 11.Mart.2011, 14:16
    2
    MaxiMilyan
    SÜPER EDİTÖR

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2007
    Üye No: 56
    Mesaj Sayısı: 417
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 6
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Hatay İskenderun

    Cevap: Şii mezhebi hak mıdır?




    Şii mezhebi hak mıdır?

    Soru

    Şiiler müslüman sayılabilir mi?
    Cevap

    Değerli Kardeşimiz;

    İslam'ın ve İmanın şartları bellidir. Buna göre ismi ne olursa olsun şartları uygun olan herkes Müslümandır. Bir isim adı altında bir fırkayı veya bir mezhebi küfürle itham etmek doğru değildir.

    ----------------
    Hak bir mezhep olmayan ve ehl-i sünnet içinde kabul edilmeyen Şianın doğuşu ve fikirleri ile ilgili bazı bilgiler şöyledir;

    En büyük hidayet meşalesi olan Kur'ân-ı Azimüşşân'ın nâzil olmasıyla bütün insanlık âleminde yepyeni bir devir başlamıştı. İnsanlar kalp ve ruhlarının tabiî ihtiyacı olan "Hak Din"e kavuşma sevinci içinde idiler. Şirkten tevhide, zulmetten nura, hurafelerden hakikate, cehaletten bilgiye kavuşmuşlardı. Kur'an'ın hayattar prensipleri onları her an maddi ve mânevi yüceliğe doğru götürüyordu. Dünün bedevî insanları, artık âleme medeniyet dersi verecek hâle gelmişlerdi. Müslümanlar göz kamaştıracak bir gayret ve himmetle, bütün insanlık âlemine iman ve irfan nurlarını neşrediyorlardı. Yapılan bütün zulüm ve işkencelere, hile ve ihanetlere, oynanan bütün oyunlara rağmen, bu hidayet nurunun altına giren insanlar, günden güne artıyor ve kuvvetleniyorlardı. Artık hak din büyük bir ışıkla ile parlıyor, terakki ve teâli ediyordu. İslâmîyet’ gönüllerde taht kura kura yayılıyor; imanın küfre, Hakk'ın batıla, tevhidin şirke ve adaletin zulme galip geleceğinin işaretleri ufukta görünüyordu.

    Nitekim, öyle de oldu. Resul-i Ekrem Efendimizin döneminde İslâmîyet’ Mekke, Medine, Hicaz ve civar bölgelerde mutlak hakimiyetini kurdu. Artık cehalet ve zulmet devri, yerini saadet ve nûr devrine bırakmıştı.

    Hz. Ebûbekir ve Ömer (ra) devirlerinde kısa zaman içerisinde yapılan eşsiz fetihlerle Suriye, Mısır, Irak ve İran'ın fethine başarılı olundu.

    Bu harikulâde gelişme, İslâm düşmanlarının, bilhassa Yahudilerin(1) haset ve kinlerini kabarttı.
    Yahudiler tarih boyunca nifak ve ayrılık çıkarmada ve hak ehlini bölüp parçalamada maharetli olan dessas bir millettir. İlâhi iradeye her devirde karşı çıkmış, kendi peygamberlerini bile öldürmekten çekinmemişlerdir. Bunlar her çeşit ihtilâli tezgâhlayan ve bütün ifsat komitelerini sevk ve idare eden, beşerin huzur, ahlâk ve itikadını bozmayı baş gaye edinen muzır bir millettir. Münâfıklık ve riyakârlıkta hiçbir kavim bunlara ulaşamamıştır. Bunlara, "insanlık âleminin nefs-i emmâresi" denilse yeridir. Kur'an'ın: “Duribet aleyhümü’z-zilletü ve’l meskenet” ifadesiyle, Yahudiler, kıyâmete kadar üzerlerinden silip atamayacakları bir zillet ve meskenet damgasını yemişlerdir.

    Yahudiler, İslâmîyet’in kısa zamanda gösterdiği büyük gelişme karşısında dehşete kapılıyor ve beyinleri çatlayacak gibi oluyordu. Üstelik birçok Yahudi cemaatlerinin İslâm'a girişi de onları büsbütün çıldırtıyordu. İslâmîyet’in bu hızlı ve parlak yayılışı mutlaka durdurulmalıydı. Bu gidişle İslâmîyet’ bütün dünyaya yayılacak ve Yahudilik yeryüzünden silinip gidecekti. Birkaç bin senelik Yahudi varlığı artık son bulmuş olacaktı. Yahudiler vaktiyle, yani İslâmîyet’ten 6.5 asır önce de Hıristiyanlığın zuhuru ile böyle bir "yok oluş tehlikesi" geçirmişlerdi. Önce, Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak için büyük gayret göstermişler, daha sonra bu yeni dinin mensuplarını kuvvetle mağlup edemeyeceklerini anlayınca hile ve desise yoluna başvurmuşlardı. Şöyle ki:

    Hıristiyanlığın esas temellerini yıkarak onun yerine kendi uydurma hurâfelerini ikame etmek üzere alim ve feylesof bir Yahudi olan Saul'u sahneye çıkardılar. Bu zeki Yahudi beyi, güya Hıristiyanlığı kabul ederek Pavlos ismini aldı ve kiliseye çekilerek uzun müddet inziva hayatı yaşadı. Hıristiyan dininin icaplarını harfiyen yerine getiriyor ve gitgide halkın itimadını kazanıyordu. Sonunda Hıristiyanların sevgi ve hoş görüsüne o derece sahip oldu ki, kendisine bir havari gibi hürmet etmeye başladılar. Pavlos, bu sevgiyi, Hıristiyanlığı bozmakta çok dessas bir şekilde kullanmasını bildi. Hz. İsa (as) ile görüştüğüne ve O'ndan talimat aldığına halkı inandırmayı başardı. Kesif ve plânlı gayretleri sonunda, Hıristiyanların hem itikat, hem de ibadetlerini lıakikatten saptırmaya ve birtakım bâtıl mezhep ve fırkaları ortaya çıkarmaya muvaffak oldu. Artık "tevhit”in yerini "teslis" almış, yani Hıristiyanlar bir tek Mabud'a bedel, Hz. İsa ve Hz. Meryem'e de ilâhlık isnat etmeye başlamışlardı.

    Fakat, Yahudilerin İslâmîyet’in hızla yayılışı karşısında maruz kaldıkları tehlike, eskisinden çok daha büyüktü. Yahudilerin bu yeni dine karşı koymaları imkânsızdı. Çünkü, İslâmîyet’in gelişme kabiliyeti fevkalâde idi. Zira, İslâm dini akla, mantığa muvafık olduğundan kalplere tesir ediyor; sadece Yemen Yahudilerinin değil, bütün İsrailoğullarının, doğup yükselmekte olan bu İslâm güneşi karşısında eriyecekleri muhakkak görünüyordu. Öyle ise, ne pahasına olursa olsun buna mani olunmalıydı.

    Vaktiyle, Hıristiyanlara karşı tezgâhlanan oyunun, şimdi Müslümanlara karşı oynanması lâzımdı. Uzun müzakerelerde bulundular ve sonunda Medine'de İbn-i Sebe'yi sahneye çıkardılar(2).

    İbn-i Sebe, tahribat programını başlıca iki esas üzerine kurdu. İlk olarak, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmakla, İslâm'ın gelişmesine engel olacak; ikinci safhada İslâmî inanç ve itikada hurâfeler katarak, onlar arasına, kıyâmete kadar sürecek bir fikir ayrılığı sokacaktı. Bu iki hedefin gerçekleşmesi için komiteler kuracak ve onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birlik ruhunu, muhabbet, uhuvvet gibi mânevi bağları zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Her bir ifsat merhalesinin arkasından hemen durum değerlendirmesi yapılacak, plânlanan hedeflerle alınan neticeler kontrol edilecek, değişen ve gelişen şartlar altında yeni hedeflerin gerçekleşmesi için yeni plânlar yapılacak ve uygulama sahasına sokulacaktı.

    İbn-i Sebe ve arkadaşları halkı etkileyebilmek için samimî bir Müslüman, erdemli bir mümin kılığına girme kararı aldılar. Bu safta da, İbn-i Sebe, rolünü emsâlsiz bir biçimde oynamayı başardı. Sabah namazlarında herkesten önce mescide gidiyor, yatsıda herkesten sonra mescidi terk ediyordu. Çokça namaz kılıyor, ekseri günler oruç tutuyor ve daima zikirle meşgul oluyordu. Gittiği her yerde çekici ve câzip konuşmalar yapıyor ve kendisini İslâm'ın en hâlis ve sâdık bir fedaisi gibi gösteriyordu. Sahabelerle, bilhassa Hz. Ali ile bol bol sohbet ediyor, onlara itimat telkin ediyordu. Bir taraftan fazilet ve takvâsını halka gösterirken, diğer taraftan da etrafıyla uyum sağlayamayan dışlanmış kimseleri buluyor ve onlarla gizliden gizliye diyalog kuruyordu. Bu tiplerin bir kısmını makam ve mevki hırsından, bir kısmını kişisel garazdan, bir diğer kısmı da soy-sop üstünlüğü damarından yakalayıp kendine bağlıyor ve onları birer problem-insan haline getiriyordu.
    yazının devamı için tıkla


  3. 11.Mart.2011, 14:16
    2
    SÜPER EDİTÖR



    Şii mezhebi hak mıdır?

    Soru

    Şiiler müslüman sayılabilir mi?
    Cevap

    Değerli Kardeşimiz;

    İslam'ın ve İmanın şartları bellidir. Buna göre ismi ne olursa olsun şartları uygun olan herkes Müslümandır. Bir isim adı altında bir fırkayı veya bir mezhebi küfürle itham etmek doğru değildir.

    ----------------
    Hak bir mezhep olmayan ve ehl-i sünnet içinde kabul edilmeyen Şianın doğuşu ve fikirleri ile ilgili bazı bilgiler şöyledir;

    En büyük hidayet meşalesi olan Kur'ân-ı Azimüşşân'ın nâzil olmasıyla bütün insanlık âleminde yepyeni bir devir başlamıştı. İnsanlar kalp ve ruhlarının tabiî ihtiyacı olan "Hak Din"e kavuşma sevinci içinde idiler. Şirkten tevhide, zulmetten nura, hurafelerden hakikate, cehaletten bilgiye kavuşmuşlardı. Kur'an'ın hayattar prensipleri onları her an maddi ve mânevi yüceliğe doğru götürüyordu. Dünün bedevî insanları, artık âleme medeniyet dersi verecek hâle gelmişlerdi. Müslümanlar göz kamaştıracak bir gayret ve himmetle, bütün insanlık âlemine iman ve irfan nurlarını neşrediyorlardı. Yapılan bütün zulüm ve işkencelere, hile ve ihanetlere, oynanan bütün oyunlara rağmen, bu hidayet nurunun altına giren insanlar, günden güne artıyor ve kuvvetleniyorlardı. Artık hak din büyük bir ışıkla ile parlıyor, terakki ve teâli ediyordu. İslâmîyet’ gönüllerde taht kura kura yayılıyor; imanın küfre, Hakk'ın batıla, tevhidin şirke ve adaletin zulme galip geleceğinin işaretleri ufukta görünüyordu.

    Nitekim, öyle de oldu. Resul-i Ekrem Efendimizin döneminde İslâmîyet’ Mekke, Medine, Hicaz ve civar bölgelerde mutlak hakimiyetini kurdu. Artık cehalet ve zulmet devri, yerini saadet ve nûr devrine bırakmıştı.

    Hz. Ebûbekir ve Ömer (ra) devirlerinde kısa zaman içerisinde yapılan eşsiz fetihlerle Suriye, Mısır, Irak ve İran'ın fethine başarılı olundu.

    Bu harikulâde gelişme, İslâm düşmanlarının, bilhassa Yahudilerin(1) haset ve kinlerini kabarttı.
    Yahudiler tarih boyunca nifak ve ayrılık çıkarmada ve hak ehlini bölüp parçalamada maharetli olan dessas bir millettir. İlâhi iradeye her devirde karşı çıkmış, kendi peygamberlerini bile öldürmekten çekinmemişlerdir. Bunlar her çeşit ihtilâli tezgâhlayan ve bütün ifsat komitelerini sevk ve idare eden, beşerin huzur, ahlâk ve itikadını bozmayı baş gaye edinen muzır bir millettir. Münâfıklık ve riyakârlıkta hiçbir kavim bunlara ulaşamamıştır. Bunlara, "insanlık âleminin nefs-i emmâresi" denilse yeridir. Kur'an'ın: “Duribet aleyhümü’z-zilletü ve’l meskenet” ifadesiyle, Yahudiler, kıyâmete kadar üzerlerinden silip atamayacakları bir zillet ve meskenet damgasını yemişlerdir.

    Yahudiler, İslâmîyet’in kısa zamanda gösterdiği büyük gelişme karşısında dehşete kapılıyor ve beyinleri çatlayacak gibi oluyordu. Üstelik birçok Yahudi cemaatlerinin İslâm'a girişi de onları büsbütün çıldırtıyordu. İslâmîyet’in bu hızlı ve parlak yayılışı mutlaka durdurulmalıydı. Bu gidişle İslâmîyet’ bütün dünyaya yayılacak ve Yahudilik yeryüzünden silinip gidecekti. Birkaç bin senelik Yahudi varlığı artık son bulmuş olacaktı. Yahudiler vaktiyle, yani İslâmîyet’ten 6.5 asır önce de Hıristiyanlığın zuhuru ile böyle bir "yok oluş tehlikesi" geçirmişlerdi. Önce, Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak için büyük gayret göstermişler, daha sonra bu yeni dinin mensuplarını kuvvetle mağlup edemeyeceklerini anlayınca hile ve desise yoluna başvurmuşlardı. Şöyle ki:

    Hıristiyanlığın esas temellerini yıkarak onun yerine kendi uydurma hurâfelerini ikame etmek üzere alim ve feylesof bir Yahudi olan Saul'u sahneye çıkardılar. Bu zeki Yahudi beyi, güya Hıristiyanlığı kabul ederek Pavlos ismini aldı ve kiliseye çekilerek uzun müddet inziva hayatı yaşadı. Hıristiyan dininin icaplarını harfiyen yerine getiriyor ve gitgide halkın itimadını kazanıyordu. Sonunda Hıristiyanların sevgi ve hoş görüsüne o derece sahip oldu ki, kendisine bir havari gibi hürmet etmeye başladılar. Pavlos, bu sevgiyi, Hıristiyanlığı bozmakta çok dessas bir şekilde kullanmasını bildi. Hz. İsa (as) ile görüştüğüne ve O'ndan talimat aldığına halkı inandırmayı başardı. Kesif ve plânlı gayretleri sonunda, Hıristiyanların hem itikat, hem de ibadetlerini lıakikatten saptırmaya ve birtakım bâtıl mezhep ve fırkaları ortaya çıkarmaya muvaffak oldu. Artık "tevhit”in yerini "teslis" almış, yani Hıristiyanlar bir tek Mabud'a bedel, Hz. İsa ve Hz. Meryem'e de ilâhlık isnat etmeye başlamışlardı.

    Fakat, Yahudilerin İslâmîyet’in hızla yayılışı karşısında maruz kaldıkları tehlike, eskisinden çok daha büyüktü. Yahudilerin bu yeni dine karşı koymaları imkânsızdı. Çünkü, İslâmîyet’in gelişme kabiliyeti fevkalâde idi. Zira, İslâm dini akla, mantığa muvafık olduğundan kalplere tesir ediyor; sadece Yemen Yahudilerinin değil, bütün İsrailoğullarının, doğup yükselmekte olan bu İslâm güneşi karşısında eriyecekleri muhakkak görünüyordu. Öyle ise, ne pahasına olursa olsun buna mani olunmalıydı.

    Vaktiyle, Hıristiyanlara karşı tezgâhlanan oyunun, şimdi Müslümanlara karşı oynanması lâzımdı. Uzun müzakerelerde bulundular ve sonunda Medine'de İbn-i Sebe'yi sahneye çıkardılar(2).

    İbn-i Sebe, tahribat programını başlıca iki esas üzerine kurdu. İlk olarak, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmakla, İslâm'ın gelişmesine engel olacak; ikinci safhada İslâmî inanç ve itikada hurâfeler katarak, onlar arasına, kıyâmete kadar sürecek bir fikir ayrılığı sokacaktı. Bu iki hedefin gerçekleşmesi için komiteler kuracak ve onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birlik ruhunu, muhabbet, uhuvvet gibi mânevi bağları zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Her bir ifsat merhalesinin arkasından hemen durum değerlendirmesi yapılacak, plânlanan hedeflerle alınan neticeler kontrol edilecek, değişen ve gelişen şartlar altında yeni hedeflerin gerçekleşmesi için yeni plânlar yapılacak ve uygulama sahasına sokulacaktı.

    İbn-i Sebe ve arkadaşları halkı etkileyebilmek için samimî bir Müslüman, erdemli bir mümin kılığına girme kararı aldılar. Bu safta da, İbn-i Sebe, rolünü emsâlsiz bir biçimde oynamayı başardı. Sabah namazlarında herkesten önce mescide gidiyor, yatsıda herkesten sonra mescidi terk ediyordu. Çokça namaz kılıyor, ekseri günler oruç tutuyor ve daima zikirle meşgul oluyordu. Gittiği her yerde çekici ve câzip konuşmalar yapıyor ve kendisini İslâm'ın en hâlis ve sâdık bir fedaisi gibi gösteriyordu. Sahabelerle, bilhassa Hz. Ali ile bol bol sohbet ediyor, onlara itimat telkin ediyordu. Bir taraftan fazilet ve takvâsını halka gösterirken, diğer taraftan da etrafıyla uyum sağlayamayan dışlanmış kimseleri buluyor ve onlarla gizliden gizliye diyalog kuruyordu. Bu tiplerin bir kısmını makam ve mevki hırsından, bir kısmını kişisel garazdan, bir diğer kısmı da soy-sop üstünlüğü damarından yakalayıp kendine bağlıyor ve onları birer problem-insan haline getiriyordu.
    yazının devamı için tıkla


  4. 11.Mart.2011, 15:55
    3
    ehli-sunnet
    Feseyekfikehumullah

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Eylül.2010
    Üye No: 79032
    Mesaj Sayısı: 2,015
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Uzaklardan..

    Cevap: Şii mezhebi hak mıdır?

    Bize Göre onlar hak değil onlara göre biz hak değiliz


  5. 11.Mart.2011, 15:55
    3
    Feseyekfikehumullah
    Bize Göre onlar hak değil onlara göre biz hak değiliz





+ Yorum Gönder