Konusunu Oylayın.: Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?
  1. 06.Mart.2011, 00:37
    1
    Misafir

    Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?






    Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir? Mumsema kur'an-ı kerim e en yakın olan meshep hangisidir?


  2. 06.Mart.2011, 06:51
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?




    Kardeşim öncelikle sana şunu söylemek istiyorum kur'an-ı kerim e en yakın olan meshep hangisidir diye bir soru çok mantıksız bir soru aşağıda Kuranı kerimin metodunu okuyabilirsin...

    KUR’AN METODU
    İnsanlara en doğru yolu göstermek için gönderilmiş olan Kur’an-ı Kerim, yirmi üç yıllık bir zaman içerisinde, tarihte eşine rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir.
    Kur’an, hiçbir düzen ve hiçbir hukuk tanımayan sorumsuz fertlerden, kıyamete kadar her dönemde insanlara örnek olabilecek, derin bir hukuk anlayışına sahip bir topluluğun meydana gelmesini sağlamıştır. Bunu da insanlık tarihi açısından yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirmiştir. Bu kadar kısa bir zaman içerisinde yapılan bu değişiklikte en büyük âmil, şüphesiz ki, Kur’an’ın muhtevası, eşsiz üslubu ve gönüllere nüfuz eden derin manasıdır.
    Bunun yanında hak ve hakikati sunuş biçimi yani, irşad ve tebliğ metodu da bu inkılâbı gerçekleştirmesinde büyük rol oynamıştır. Bir ilaç ne kadar tesirli olursa olsun, hastaya uygun dozajda verilmezse bir faydası görülemez. Bunun gibi, Kur’an’ın getirmiş olduğu evrensel esaslar, ne kadar yüce ve değerli olursa olsun, insanlara münasip bir üslup içinde anlatılmazsa, bundan da istenilen fayda sağlanamaz.
    İşte Kur’an, bu hususta nasıl bir yol takip etmiştir ki, az bir zamanda böyle bir başarıyı sağlayabilmiştir. Biz, burada Kur’an’ın insanları ikna etmede ve hakkı hakikati onlara ulaştırmadaki metodu üzerinde durup ayetler ışığında Kur’an’ın öngördüğü yöntemleri açıklamaya çalışacağız.
    Kur’an’ın Tebliğ Metodu:
    Kur’an insanları nasıl ikna ederek onlara Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettirmeye çalışmıştır? Yine Yüce Allah, Kur’an’da koymuş olduğu prensipleri insanlara benimsetirken nasıl bir yol takip etmiştir? Bu hususta ortaya koyduğu deliller nelerdir? İşte bu gibi sorulara ayetler ışığında cevap verildiğinde Kur’an’ın irşad ve tebliğ metodu da ortaya çıkmış olmaktadır. Kur’an’ın irşad metodunun en özlü bir şekilde şu ayette ifade edildiğini görmekteyiz:
    “(Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125)
    Bu ayetteki “hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna, yani İslam dinine çağır” ifadesi açık ve kesin bir emirdir. Ama kimlerin hikmet ve güzel öğütle Allah’ın yoluna çağırılacağı ayette belirtilmemiştir. Müşrikler, Kitap Ehli, münafıklar ve müslümanlar, acaba bunlardan hangisi bu davetin muhatabıdır? Ayette mefulün zikredilmemesi, hitabın umumî oluşuna işaret etmektedir.(1) Kur’an, tek bir zümreyi hidayete çağırmak için değil, bütün insanları hidayete erdirmek için gönderilmiş bir kitaptır. O halde bütün insanlar bu kapsama girmektedirler.
    Allah yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmayı ve en güzel biçimde mücadele etmeyi emreden bu ayet, İslam’da tebliğ metodunu ortaya koymaktadır.
    Ayetin açık ifadesinden anlaşıldığına göre, Kur’an, hitap edilmek istenen insanları üç grup halinde değerlendirmekte ve bunların her birine ne şekilde hitap edilmesi gerektiği belirtilmektedir:
    1. Allah yoluna hikmetle çağırmak.
    2. Allah yoluna güzel öğütle çağırmak.
    3. En güzel bir biçimde mücadele etmek.



  3. 06.Mart.2011, 06:51
    2
    Editör



    Kardeşim öncelikle sana şunu söylemek istiyorum kur'an-ı kerim e en yakın olan meshep hangisidir diye bir soru çok mantıksız bir soru aşağıda Kuranı kerimin metodunu okuyabilirsin...

    KUR’AN METODU
    İnsanlara en doğru yolu göstermek için gönderilmiş olan Kur’an-ı Kerim, yirmi üç yıllık bir zaman içerisinde, tarihte eşine rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir.
    Kur’an, hiçbir düzen ve hiçbir hukuk tanımayan sorumsuz fertlerden, kıyamete kadar her dönemde insanlara örnek olabilecek, derin bir hukuk anlayışına sahip bir topluluğun meydana gelmesini sağlamıştır. Bunu da insanlık tarihi açısından yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirmiştir. Bu kadar kısa bir zaman içerisinde yapılan bu değişiklikte en büyük âmil, şüphesiz ki, Kur’an’ın muhtevası, eşsiz üslubu ve gönüllere nüfuz eden derin manasıdır.
    Bunun yanında hak ve hakikati sunuş biçimi yani, irşad ve tebliğ metodu da bu inkılâbı gerçekleştirmesinde büyük rol oynamıştır. Bir ilaç ne kadar tesirli olursa olsun, hastaya uygun dozajda verilmezse bir faydası görülemez. Bunun gibi, Kur’an’ın getirmiş olduğu evrensel esaslar, ne kadar yüce ve değerli olursa olsun, insanlara münasip bir üslup içinde anlatılmazsa, bundan da istenilen fayda sağlanamaz.
    İşte Kur’an, bu hususta nasıl bir yol takip etmiştir ki, az bir zamanda böyle bir başarıyı sağlayabilmiştir. Biz, burada Kur’an’ın insanları ikna etmede ve hakkı hakikati onlara ulaştırmadaki metodu üzerinde durup ayetler ışığında Kur’an’ın öngördüğü yöntemleri açıklamaya çalışacağız.
    Kur’an’ın Tebliğ Metodu:
    Kur’an insanları nasıl ikna ederek onlara Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettirmeye çalışmıştır? Yine Yüce Allah, Kur’an’da koymuş olduğu prensipleri insanlara benimsetirken nasıl bir yol takip etmiştir? Bu hususta ortaya koyduğu deliller nelerdir? İşte bu gibi sorulara ayetler ışığında cevap verildiğinde Kur’an’ın irşad ve tebliğ metodu da ortaya çıkmış olmaktadır. Kur’an’ın irşad metodunun en özlü bir şekilde şu ayette ifade edildiğini görmekteyiz:
    “(Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125)
    Bu ayetteki “hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna, yani İslam dinine çağır” ifadesi açık ve kesin bir emirdir. Ama kimlerin hikmet ve güzel öğütle Allah’ın yoluna çağırılacağı ayette belirtilmemiştir. Müşrikler, Kitap Ehli, münafıklar ve müslümanlar, acaba bunlardan hangisi bu davetin muhatabıdır? Ayette mefulün zikredilmemesi, hitabın umumî oluşuna işaret etmektedir.(1) Kur’an, tek bir zümreyi hidayete çağırmak için değil, bütün insanları hidayete erdirmek için gönderilmiş bir kitaptır. O halde bütün insanlar bu kapsama girmektedirler.
    Allah yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmayı ve en güzel biçimde mücadele etmeyi emreden bu ayet, İslam’da tebliğ metodunu ortaya koymaktadır.
    Ayetin açık ifadesinden anlaşıldığına göre, Kur’an, hitap edilmek istenen insanları üç grup halinde değerlendirmekte ve bunların her birine ne şekilde hitap edilmesi gerektiği belirtilmektedir:
    1. Allah yoluna hikmetle çağırmak.
    2. Allah yoluna güzel öğütle çağırmak.
    3. En güzel bir biçimde mücadele etmek.



  4. 06.Mart.2011, 06:52
    3
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?

    1. Allah Yoluna Hikmetle Çağırmak:
    Allah yoluna hikmetle davet edilecek olanlar, gerçeği öğrenmek isteyen, anlayışlı ve olgun insanlardır. Onlara karşı ancak kesin delillerle konuşmak doğru olur ki, o kesin delil de hikmettir. Nitekim ayette geçen hikmet kelimesi başlıca şu manaları taşımaktadır:
    a) Doyurucu, ikna edici, aynı zamanda -karşısındaki insanların kültür seviyesine göre- bilimsel ölçüde delillerle davet etmek.
    b) Gerçeği yansıtır mahiyetteki belgelerle davet etmek.
    c) İnsanlara yarar sağlayacak, akıllara ışık tutacak vicdanlarını harekete geçirecek misallerle davet etmek.
    2. Allah Yoluna Güzel Öğütle Çağırmak:
    Allah yoluna güzel öğütle davet edilecek olanlar ise, sağlam karakterli, güzel huylu, iyi kalpli, zarif ve duyarlı bir vicdana sahip ve öğüt kabul eden insanlardır. Bu tür insanları Allah yoluna, güzel, tatlı, çekici ve doyurucu öğütlerle davet etmek gerekir. Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba davetle, taassupla hareket etmenin bir yararı olmaz. Ancak hikmet, tatlı dil gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkanları yola getirir.
    3. En Güzel Bir Biçimde Mücadele Etmek:
    En güzel bir biçimde mücadele etmek, daha ziyade dinî eğitimden uzak, yabancı kültürün tesiri altında kalıp dine, dindara saygı duymayan; üstelik yıkıcı, bozucu faaliyetlerde bulunan inkârcı veya çok şüpheci inatçılara karşı yapılır. Mücadelenin günün şartlarını, sosyal yapının özelliklerini, muhatabın tutum ve dayanaklarını dikkate alarak sistemli, seviyeli, şuurlu bir şekilde yapılması gereklidir.(2)
    Ayette geçen mücadele kelimesi cedel kökünden müfâale kalıbından mastardır. Aşırı ölçüde tartışma, bir işi sağlam yapma, mücadele eden iki kişiden birinin diğerini fikren mağlup etmesi, güreşmek ve bir insanın arkadaşını sert yere düşürmesi gibi manalara gelmektedir.(3)
    Münakaşalardan müspet bir netice elde etmek oldukça zor bir iştir. Karşılıklı olarak bir takım fikirlerin çatışması sonucunda, genellikle yorgunluktan ve dargınlıktan başka bir şey hasıl olmaz.(4) Bunun için Kur’an, karşı tarafla mutlak olarak mücadele yapmayı pek tavsiye etmemiş, ancak ille de mücadele etmek gerekirse en güzel şekilde yapılmasını istemiştir.(5) Muhatabı kötüleyerek, onun şahsiyetini rencide ederek değil, ona karşı nazik ve anlayışlı davranarak hareket etmeyi, iyi bir netice elde edilmesi bakımından önemli saymaktadır.
    Bu ayetten başka Kur’an’da, tebliğ metodumuzun nasıl olması gerektiğini açıklayan başka ayetler de vardır. O ayetleri de göz önünde bulundurarak Kur’an’ın öngördüğü diğer tebliğ yöntemlerini şöyle açıklayabiliriz:
    4. Şefkat ve Merhametle Davet Etmek:
    Müslümanların merhametli olması, Kur’an’ın emrettiği bir husustur. Davetçi ise, her müslümandan daha çok merhametli olmak zorundadır. Başkalarına karşı şefkatli ve merhametli olmayan bir kişi, onların iyiliğini isteyebilir mi? Hâlbuki davetçi, insanların cehennem ateşinden kurtulup Allah’ın rızasına kavuşması için gayret sarf eden kimsedir. O kendisi için sevdiği bir şeyi başkaları için de sever.(6)
    Kur’an’da Hz. Peygamber’in merhametli olması sebebiyle, insanların O’nun etrafına toplanmış olduğu, aksi halde katı kalpli olmuş olsaydı etrafındakilerin dağılıp gitmiş olacakları belirtilmektedir.
    “(Ey Muhammed!) Sen, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran 3/159)
    Bu ayet, davetçinin merhametli ve güler yüzlü olmasının önemi üzerinde durmaktadır. Soğuk ve katı yürekli insanlardan hiç kimsenin hoşlanmadığı bir gerçektir. Herkes müsamahakâr ve güler yüzlü insanların etrafında toplanır.(7) Güler yüzlü bir çehrenin ve tatlı bir çift sözün her insan üzerinde müspet bir tesir bıraktığını kim inkâr edebilir? Hz. Peygamber’de güler yüz, müsamaha ve merhamet o kadar engindi ki, O’nun hiçbir kimseye bağırıp çağırdığı görülmemiştir. Enes b. Mâlik bu konuda şöyle demektedir: “Hz. Peygamber’e on sene hizmet ettim, bir kere dahi bana (canı sıkılıp) of demedi. Yaptığım bir iş için “niçin böyle yaptın veya şöyle yapsaydın” demedi.” (Buhârî, Edeb, 39; Ebu Davud, Vitr, 32; Edeb, 1; Tirmizî, Bir, 69; Ahmed b.Hanbel, a.g.e., III, 101, 124, 159) İyilik ve müsamaha yönünden Hz. Peygamber’in hayatı eşsiz örneklerle doludur. Burada bir örnek vermek istiyorum:
    Bir gün İslamiyete tam ısınmamış bir bedevî, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek O’ndan bir şeyler istedi. Rasulullah da bu fakir adama yardımda bulundu. Adam kalkıp giderken Hz. Peygamber ona:
    - Seni memnun edebildim mi? dedi. Adam:
    - Hayır memnun değilim, bunlar da bir şey mi sanki! diye söylendi.
    Adamın bu nezaketsiz davranışına karşı orada bulunan Sahabîler, son derece kızdılar ve onun üzerine yürümek istediler. Hz. Peygamber, onlara durmalarını işaret ederek, evine gidip bu adama başka şeyler daha getirip verdi. Tekrar ona:
    - Şimdi seni memnun edebildim mi? diye sordu. Adam da:
    - Evet yardımda bulundun, Allah, ehline ve aşiretine hayır versin, dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber ona:
    - Öyleyse gel, biraz önce kızdırdığın insanlara bu memnuniyetini açıkla da, sana olan düşmanlıklarını gider, dedi.
    Adam içeri girip müslümanların huzurunda Hz. Peygamber’den memnun olduğunu belirtti.(8)


  5. 06.Mart.2011, 06:52
    3
    Editör
    1. Allah Yoluna Hikmetle Çağırmak:
    Allah yoluna hikmetle davet edilecek olanlar, gerçeği öğrenmek isteyen, anlayışlı ve olgun insanlardır. Onlara karşı ancak kesin delillerle konuşmak doğru olur ki, o kesin delil de hikmettir. Nitekim ayette geçen hikmet kelimesi başlıca şu manaları taşımaktadır:
    a) Doyurucu, ikna edici, aynı zamanda -karşısındaki insanların kültür seviyesine göre- bilimsel ölçüde delillerle davet etmek.
    b) Gerçeği yansıtır mahiyetteki belgelerle davet etmek.
    c) İnsanlara yarar sağlayacak, akıllara ışık tutacak vicdanlarını harekete geçirecek misallerle davet etmek.
    2. Allah Yoluna Güzel Öğütle Çağırmak:
    Allah yoluna güzel öğütle davet edilecek olanlar ise, sağlam karakterli, güzel huylu, iyi kalpli, zarif ve duyarlı bir vicdana sahip ve öğüt kabul eden insanlardır. Bu tür insanları Allah yoluna, güzel, tatlı, çekici ve doyurucu öğütlerle davet etmek gerekir. Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba davetle, taassupla hareket etmenin bir yararı olmaz. Ancak hikmet, tatlı dil gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkanları yola getirir.
    3. En Güzel Bir Biçimde Mücadele Etmek:
    En güzel bir biçimde mücadele etmek, daha ziyade dinî eğitimden uzak, yabancı kültürün tesiri altında kalıp dine, dindara saygı duymayan; üstelik yıkıcı, bozucu faaliyetlerde bulunan inkârcı veya çok şüpheci inatçılara karşı yapılır. Mücadelenin günün şartlarını, sosyal yapının özelliklerini, muhatabın tutum ve dayanaklarını dikkate alarak sistemli, seviyeli, şuurlu bir şekilde yapılması gereklidir.(2)
    Ayette geçen mücadele kelimesi cedel kökünden müfâale kalıbından mastardır. Aşırı ölçüde tartışma, bir işi sağlam yapma, mücadele eden iki kişiden birinin diğerini fikren mağlup etmesi, güreşmek ve bir insanın arkadaşını sert yere düşürmesi gibi manalara gelmektedir.(3)
    Münakaşalardan müspet bir netice elde etmek oldukça zor bir iştir. Karşılıklı olarak bir takım fikirlerin çatışması sonucunda, genellikle yorgunluktan ve dargınlıktan başka bir şey hasıl olmaz.(4) Bunun için Kur’an, karşı tarafla mutlak olarak mücadele yapmayı pek tavsiye etmemiş, ancak ille de mücadele etmek gerekirse en güzel şekilde yapılmasını istemiştir.(5) Muhatabı kötüleyerek, onun şahsiyetini rencide ederek değil, ona karşı nazik ve anlayışlı davranarak hareket etmeyi, iyi bir netice elde edilmesi bakımından önemli saymaktadır.
    Bu ayetten başka Kur’an’da, tebliğ metodumuzun nasıl olması gerektiğini açıklayan başka ayetler de vardır. O ayetleri de göz önünde bulundurarak Kur’an’ın öngördüğü diğer tebliğ yöntemlerini şöyle açıklayabiliriz:
    4. Şefkat ve Merhametle Davet Etmek:
    Müslümanların merhametli olması, Kur’an’ın emrettiği bir husustur. Davetçi ise, her müslümandan daha çok merhametli olmak zorundadır. Başkalarına karşı şefkatli ve merhametli olmayan bir kişi, onların iyiliğini isteyebilir mi? Hâlbuki davetçi, insanların cehennem ateşinden kurtulup Allah’ın rızasına kavuşması için gayret sarf eden kimsedir. O kendisi için sevdiği bir şeyi başkaları için de sever.(6)
    Kur’an’da Hz. Peygamber’in merhametli olması sebebiyle, insanların O’nun etrafına toplanmış olduğu, aksi halde katı kalpli olmuş olsaydı etrafındakilerin dağılıp gitmiş olacakları belirtilmektedir.
    “(Ey Muhammed!) Sen, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran 3/159)
    Bu ayet, davetçinin merhametli ve güler yüzlü olmasının önemi üzerinde durmaktadır. Soğuk ve katı yürekli insanlardan hiç kimsenin hoşlanmadığı bir gerçektir. Herkes müsamahakâr ve güler yüzlü insanların etrafında toplanır.(7) Güler yüzlü bir çehrenin ve tatlı bir çift sözün her insan üzerinde müspet bir tesir bıraktığını kim inkâr edebilir? Hz. Peygamber’de güler yüz, müsamaha ve merhamet o kadar engindi ki, O’nun hiçbir kimseye bağırıp çağırdığı görülmemiştir. Enes b. Mâlik bu konuda şöyle demektedir: “Hz. Peygamber’e on sene hizmet ettim, bir kere dahi bana (canı sıkılıp) of demedi. Yaptığım bir iş için “niçin böyle yaptın veya şöyle yapsaydın” demedi.” (Buhârî, Edeb, 39; Ebu Davud, Vitr, 32; Edeb, 1; Tirmizî, Bir, 69; Ahmed b.Hanbel, a.g.e., III, 101, 124, 159) İyilik ve müsamaha yönünden Hz. Peygamber’in hayatı eşsiz örneklerle doludur. Burada bir örnek vermek istiyorum:
    Bir gün İslamiyete tam ısınmamış bir bedevî, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek O’ndan bir şeyler istedi. Rasulullah da bu fakir adama yardımda bulundu. Adam kalkıp giderken Hz. Peygamber ona:
    - Seni memnun edebildim mi? dedi. Adam:
    - Hayır memnun değilim, bunlar da bir şey mi sanki! diye söylendi.
    Adamın bu nezaketsiz davranışına karşı orada bulunan Sahabîler, son derece kızdılar ve onun üzerine yürümek istediler. Hz. Peygamber, onlara durmalarını işaret ederek, evine gidip bu adama başka şeyler daha getirip verdi. Tekrar ona:
    - Şimdi seni memnun edebildim mi? diye sordu. Adam da:
    - Evet yardımda bulundun, Allah, ehline ve aşiretine hayır versin, dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber ona:
    - Öyleyse gel, biraz önce kızdırdığın insanlara bu memnuniyetini açıkla da, sana olan düşmanlıklarını gider, dedi.
    Adam içeri girip müslümanların huzurunda Hz. Peygamber’den memnun olduğunu belirtti.(8)


  6. 06.Mart.2011, 06:52
    4
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?

    İşte Hz.Peygamber’in bu ölçüdeki şefkat ve müsamahası insanları İslamiyete çekiyor ve onlara İslamiyeti benimsetmiş oluyordu. Bütün peygamberler gönderildikleri insanlara karşı hep böyle merhametli ve müsamahakâr davranmışlardır. İşte İslam’ı insanlara anlatan her davetçinin de muhataplarına karşı bu derece şefkatli ve merhametli olması gerekmektedir.
    5.Yumuşak Söz Söylemek ve Muhatabı Güzellikle Savmak:
    Fikir ve inançların değiştirilmesinde insanı etkileyen unsurlardan biri de şüphesiz ki yumuşak söz ve tatlı dildir. Yumuşak söz ve güler yüze karşı insanların büyük zaafı vardır. Güler yüzlü ve yumuşak sözlü insanlar, toplum içinde her zaman sevilir ve sayılırlar. Onlara karşı sıcak bir ilgi, yakın bir alaka, hiç eksik olmaz. İslam davetçisi bu noktada da herkesten çok duyarlı olarak muhataplarına karşı kullanacağı dilin yumuşak olmasına itina göstermelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, bu hususa şöyle işaret etmektedir:
    “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra 17/53)
    Bu ayette de ifade edildiği gibi inkâr eden insanlara dahi en güzel şekilde konuşulması gerekmektedir. Çünkü güzel söz ve yumuşak bir üslup, en katı insanlar üzerinde bile etkili olmakta ve onların yumuşamasını sağlamaktadır.
    Muhatabı daima yumuşak ve tatlı sözlerle irşad etmek lazımdır. Çünkü bir adama bir şeyler öğretmekte onun cahil oluşuna işaret vardır. Cehaleti çok az kimse kabul eder. Bunun için hiddetli kimseler cehalet ve hataları üzerine ikaz edildikleri zaman hemen öfkelenirler. Cehaletlerinin ortaya çıkmaması için bile bile hakka karşı direnip dururlar. İnsan tabiatı hep cehaletini örtmeye meyleder. Çünkü cehalet insanda manevî bir çirkinlik ve yüz karalığıdır. Sahibi daima kınanır. Bunun için cehaletinin meydana çıkmasından insan son derece üzüntü duyar.
    Tebliğ ve irşad esnasında kullanılan kaba ve sert sözleri şeytan vasıta yaparak insanların arasının açılmasına ve birtakım kötülüklerin çıkmasına çalışır. Kaba ve sert sözlerin cevapları daha da kaba ve sert olursa, giderek tartışma kavgaya dönüşür. Bu yüzden beşerî münasebetler iyice bozulmuş olur. İşte yukarıdaki ayette “şeytan insanların arasını bozmak ister” ifadesiyle bu husus belirtilmiştir. Bunun için davetçilerin inkârcılarla güzel konuşması, çıkması muhtemel olan kötülüklerin bertaraf edilmesi için lüzumludur. İnkârcılara karşı güzel konuşulmasını isteyen Kur’an, diğer insanlara karşı güzel konuşulmasını öncelikle istemektedir. Tatlı ve güzel söz, kalplerdeki yaraları iyileştirir, katılıkları giderir ve onları sevgi ve saygı etrafında toplar. Şeytan ise insanların dillerinden yakalamış olduğu kötü sözlerle insanların arasını açar ve düşmanlığı körükler. Konuşulan güzel sözlerle şeytana bu fırsat verilmemiş olur.(10)
    Yüce Allah, Hz. Musa ve Harun’u, Fir’avn’ı davet etmeye gönderirken onlara şöyle demiştir:
    “Fir’avn’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha 20/43-44)
    Yumuşak söz, karşı tarafın kin ve öfkesini tahrik etmez, onların kibir ve gurur hislerini uyandırmaz. Aksine kalpleri yatıştırır, düşünmeyi ve ibret almayı telkin eder. Bunun için Yüce Allah, Fir’avn’a söylenecek yumuşak sözü de şu şekilde tayin etmiştir:
    De ki: (küfürden, azgınlıktan) temizlenmeye senin meylin var mı? Sana Rabbine giden yolu göstereyim ki, O’ndan korkasın.” (Naziat 79/18, 19)
    Burada görülüyor ki, muhataba gayet yumuşak bir tarzda ve her çeşit nezaket kaidelerini içeren bir soru cümlesiyle “temizlenmeye niyetin var mı?” şeklinde hitap edilmektedir. Muhatap kim olursa olsun, isterse burada olduğu gibi, en azılı din düşmanı bile olsun, kullanılacak dilin yumuşak olmasına dikkat çekilmiştir.(11)
    6. Müjdeleyerek Davet Etmek:
    Müjdeleme kelimesi Arapça’da tebşir kavramıyla ifade edilir. Tebşir kelimesi ise, Arapça’da “sevinçli haber vermek, birine bir şeyi müjdeleyerek sevindirmek” gibi anlamlara gelmektedir.(12)
    Kur’an’da tebşîr (müjdelemek) fiili, Allah’a, Hz. Peygamber’e ve Kur’an-ı Kerim’e isnat edilerek kullanıldığı gibi bunun ism-i faili olan mübeşşir de hem geçmiş peygamberler hem de Hz. Muhammed için kullanılmıştır. Bu kullanım tarzına hadislerde de rastlamak mümkündür.(13)
    Beşir kelimesi, ayetlerde daima nezir kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Bu da, birincinin iyi habere, ikincinin ise kötü habere tahsisini ifade eder. Buna göre beşir, “müminlere (veya itaatkâr müminlere) özellikle ahiret mutluluğunu ve cenneti müjdeleyen” manasına gelir.(14)
    Beşir sıfatıyla muttasıf olan peygamberler, Allah’a iman edip onun hüküm ve emirlerine itaat edenlere verilecek mükâfatları bildirir ve müminleri cennet nimetiyle müjdelerler. Peygamberlik görevini yerine getiren Allah’ın dinine davet eden tebliğcilerin de bu görevi yaparlarken insanları nefret ettirmeden en güzel hikmetle, yumuşaklık ve nezaketle davetlerini yapmaları gerekir. Çünkü Hz.Peygamber (sav) bir hadislerinde:
    “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, Cihad, 164) buyurmuştur.
    7. Korkutarak, Sakındırarak ve Uyararak Davet Etmek:
    Korkutma, sakındırma ve uyarma kelimeleri Arapça’da “inzar” kavramıyla ifade edilir. İnzar kelimesi ise, Arapça nezr kökünden if’al kalıbında bir mastar olup sözlükte, “bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak ve dikkatini çekmek” gibi anlamlara gelir. (15) “Sevindirici bir haber vererek müjdelemek” anlamındaki “tebşir”in karşıt anlamlısıdır.(16) Nasıl ki tebşir kavramının içinde mutluluk ve sevinç mevcutsa, inzar kavramının içinde de korkutma mevcuttur.(17) Bu korkutma, işin sonunda olacak şeyleri haber vermek suretiyle uyarıda bulunmak ve bu uyarı ile işin yapılmasına engel olmak demektir.
    İnzar işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran kimseye, münzir veya nezir denir ve “tehlikenin farkında olmayan topluluğa bu tehlike hakkında bilgi veren kimse” diye de tanımlanmaktadır. Nitekim kabile çatışmalarının yoğun olduğu cahiliyye döneminde, baskına gelen düşmanları görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye “nezîr” denmiş; hatta “Ben çıplak uyarıcıyım” sözü, o zamandan beri Araplar arasında bir darbımesel hâline gelmiştir.(18)
    Dinî bir kavram olarak “inzâr”; Yüce Allah’ın peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarması, onları kötü akıbetten sakındırmasıdır. İnzar görevini yerine getirmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr-münzîr” denir.
    İnzar kavramı, Kur’an’da peygamberlerin bir vasfı olarak zikredilmektedir. İnzar kelimesi, fiil olarak Kur’an’da 45 yerde geçmekte ve bu ayetlerde peygamberlerin uyarıcı yönleri hatırlatılmakta ve bunun bir görev olduğu açıklanmaktadır. (19)


  7. 06.Mart.2011, 06:52
    4
    Editör
    İşte Hz.Peygamber’in bu ölçüdeki şefkat ve müsamahası insanları İslamiyete çekiyor ve onlara İslamiyeti benimsetmiş oluyordu. Bütün peygamberler gönderildikleri insanlara karşı hep böyle merhametli ve müsamahakâr davranmışlardır. İşte İslam’ı insanlara anlatan her davetçinin de muhataplarına karşı bu derece şefkatli ve merhametli olması gerekmektedir.
    5.Yumuşak Söz Söylemek ve Muhatabı Güzellikle Savmak:
    Fikir ve inançların değiştirilmesinde insanı etkileyen unsurlardan biri de şüphesiz ki yumuşak söz ve tatlı dildir. Yumuşak söz ve güler yüze karşı insanların büyük zaafı vardır. Güler yüzlü ve yumuşak sözlü insanlar, toplum içinde her zaman sevilir ve sayılırlar. Onlara karşı sıcak bir ilgi, yakın bir alaka, hiç eksik olmaz. İslam davetçisi bu noktada da herkesten çok duyarlı olarak muhataplarına karşı kullanacağı dilin yumuşak olmasına itina göstermelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, bu hususa şöyle işaret etmektedir:
    “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra 17/53)
    Bu ayette de ifade edildiği gibi inkâr eden insanlara dahi en güzel şekilde konuşulması gerekmektedir. Çünkü güzel söz ve yumuşak bir üslup, en katı insanlar üzerinde bile etkili olmakta ve onların yumuşamasını sağlamaktadır.
    Muhatabı daima yumuşak ve tatlı sözlerle irşad etmek lazımdır. Çünkü bir adama bir şeyler öğretmekte onun cahil oluşuna işaret vardır. Cehaleti çok az kimse kabul eder. Bunun için hiddetli kimseler cehalet ve hataları üzerine ikaz edildikleri zaman hemen öfkelenirler. Cehaletlerinin ortaya çıkmaması için bile bile hakka karşı direnip dururlar. İnsan tabiatı hep cehaletini örtmeye meyleder. Çünkü cehalet insanda manevî bir çirkinlik ve yüz karalığıdır. Sahibi daima kınanır. Bunun için cehaletinin meydana çıkmasından insan son derece üzüntü duyar.
    Tebliğ ve irşad esnasında kullanılan kaba ve sert sözleri şeytan vasıta yaparak insanların arasının açılmasına ve birtakım kötülüklerin çıkmasına çalışır. Kaba ve sert sözlerin cevapları daha da kaba ve sert olursa, giderek tartışma kavgaya dönüşür. Bu yüzden beşerî münasebetler iyice bozulmuş olur. İşte yukarıdaki ayette “şeytan insanların arasını bozmak ister” ifadesiyle bu husus belirtilmiştir. Bunun için davetçilerin inkârcılarla güzel konuşması, çıkması muhtemel olan kötülüklerin bertaraf edilmesi için lüzumludur. İnkârcılara karşı güzel konuşulmasını isteyen Kur’an, diğer insanlara karşı güzel konuşulmasını öncelikle istemektedir. Tatlı ve güzel söz, kalplerdeki yaraları iyileştirir, katılıkları giderir ve onları sevgi ve saygı etrafında toplar. Şeytan ise insanların dillerinden yakalamış olduğu kötü sözlerle insanların arasını açar ve düşmanlığı körükler. Konuşulan güzel sözlerle şeytana bu fırsat verilmemiş olur.(10)
    Yüce Allah, Hz. Musa ve Harun’u, Fir’avn’ı davet etmeye gönderirken onlara şöyle demiştir:
    “Fir’avn’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha 20/43-44)
    Yumuşak söz, karşı tarafın kin ve öfkesini tahrik etmez, onların kibir ve gurur hislerini uyandırmaz. Aksine kalpleri yatıştırır, düşünmeyi ve ibret almayı telkin eder. Bunun için Yüce Allah, Fir’avn’a söylenecek yumuşak sözü de şu şekilde tayin etmiştir:
    De ki: (küfürden, azgınlıktan) temizlenmeye senin meylin var mı? Sana Rabbine giden yolu göstereyim ki, O’ndan korkasın.” (Naziat 79/18, 19)
    Burada görülüyor ki, muhataba gayet yumuşak bir tarzda ve her çeşit nezaket kaidelerini içeren bir soru cümlesiyle “temizlenmeye niyetin var mı?” şeklinde hitap edilmektedir. Muhatap kim olursa olsun, isterse burada olduğu gibi, en azılı din düşmanı bile olsun, kullanılacak dilin yumuşak olmasına dikkat çekilmiştir.(11)
    6. Müjdeleyerek Davet Etmek:
    Müjdeleme kelimesi Arapça’da tebşir kavramıyla ifade edilir. Tebşir kelimesi ise, Arapça’da “sevinçli haber vermek, birine bir şeyi müjdeleyerek sevindirmek” gibi anlamlara gelmektedir.(12)
    Kur’an’da tebşîr (müjdelemek) fiili, Allah’a, Hz. Peygamber’e ve Kur’an-ı Kerim’e isnat edilerek kullanıldığı gibi bunun ism-i faili olan mübeşşir de hem geçmiş peygamberler hem de Hz. Muhammed için kullanılmıştır. Bu kullanım tarzına hadislerde de rastlamak mümkündür.(13)
    Beşir kelimesi, ayetlerde daima nezir kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Bu da, birincinin iyi habere, ikincinin ise kötü habere tahsisini ifade eder. Buna göre beşir, “müminlere (veya itaatkâr müminlere) özellikle ahiret mutluluğunu ve cenneti müjdeleyen” manasına gelir.(14)
    Beşir sıfatıyla muttasıf olan peygamberler, Allah’a iman edip onun hüküm ve emirlerine itaat edenlere verilecek mükâfatları bildirir ve müminleri cennet nimetiyle müjdelerler. Peygamberlik görevini yerine getiren Allah’ın dinine davet eden tebliğcilerin de bu görevi yaparlarken insanları nefret ettirmeden en güzel hikmetle, yumuşaklık ve nezaketle davetlerini yapmaları gerekir. Çünkü Hz.Peygamber (sav) bir hadislerinde:
    “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, Cihad, 164) buyurmuştur.
    7. Korkutarak, Sakındırarak ve Uyararak Davet Etmek:
    Korkutma, sakındırma ve uyarma kelimeleri Arapça’da “inzar” kavramıyla ifade edilir. İnzar kelimesi ise, Arapça nezr kökünden if’al kalıbında bir mastar olup sözlükte, “bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak ve dikkatini çekmek” gibi anlamlara gelir. (15) “Sevindirici bir haber vererek müjdelemek” anlamındaki “tebşir”in karşıt anlamlısıdır.(16) Nasıl ki tebşir kavramının içinde mutluluk ve sevinç mevcutsa, inzar kavramının içinde de korkutma mevcuttur.(17) Bu korkutma, işin sonunda olacak şeyleri haber vermek suretiyle uyarıda bulunmak ve bu uyarı ile işin yapılmasına engel olmak demektir.
    İnzar işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran kimseye, münzir veya nezir denir ve “tehlikenin farkında olmayan topluluğa bu tehlike hakkında bilgi veren kimse” diye de tanımlanmaktadır. Nitekim kabile çatışmalarının yoğun olduğu cahiliyye döneminde, baskına gelen düşmanları görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye “nezîr” denmiş; hatta “Ben çıplak uyarıcıyım” sözü, o zamandan beri Araplar arasında bir darbımesel hâline gelmiştir.(18)
    Dinî bir kavram olarak “inzâr”; Yüce Allah’ın peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarması, onları kötü akıbetten sakındırmasıdır. İnzar görevini yerine getirmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr-münzîr” denir.
    İnzar kavramı, Kur’an’da peygamberlerin bir vasfı olarak zikredilmektedir. İnzar kelimesi, fiil olarak Kur’an’da 45 yerde geçmekte ve bu ayetlerde peygamberlerin uyarıcı yönleri hatırlatılmakta ve bunun bir görev olduğu açıklanmaktadır. (19)


  8. 06.Mart.2011, 06:52
    5
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?

    Yüce Allah, Fatiha suresinde kendisini “âlemlerin rabbi” olarak nitelendirmektedir. Çünkü her şeyi yoktan var eden O’dur. Elbette kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitap edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah’tır. İnsanlık tarihi boyunca, hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri uyarmaları için zaman zaman nezirler/peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin uyarılarına kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilerin ibret alacakları şekilde cezalandırmıştır. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur: “Kendinden önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan Ad kavminin kardeşini (Hud’u) hatırla. Hani Ahkaf’taki kavmini;
    “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” diye uyarmıştı.” (Ahkaf 46/21)
    Rasulullah’ın İslam’ı tebliğ görevine ilk defa inzarla başladığını Yüce Allah’ın, “Ey örtüye bürünen, kalk, inzar et.” (Müddessir 74/12) buyruğundan öğreniyoruz. Yine Hz. Peygamber, “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını inzar et.” (Şuarâ 26/214) ilâhî emri gereğince önce yakın akrabalarını uyararak bu inzar görevini sürdürmüştür. Rasulullah, böylece hayatının sonuna kadar, inzar görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir. Bir yandan müşrikleri hak yola davet ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzar etmiş, diğer yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu türlü inzarlar Kur’an’da büyük bir yer tutmaktadır.(20)
    O halde inzar da, tebşir gibi dine davet yöntemlerinden biridir. İslam, iyilik yapıp kötülükten kaçınmayı ve Allah’a teslim olarak bütün davranışlarda ilâhî emirlere uymayı amaçlayan bir dindir. İman, vasıtasız olarak yaşanan ve derin bir iç tecrübeye dayanan bağımsız bir yöneliştir. Bu bakımdan insanlara inanmaları için baskı yapılamaz. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) ayeti de bu esası açıkça dile getirmektedir.
    İslam’ı tebliğ ederken, ne yalnız cehennem ile korkutmak ne de yalnız cennet ile müjdelemek; korku ile ümit arasında dengeli bir hava oluşturup ruh ve vicdanları serinletmeyi ihmal etmemek bu davetin bir parçasını oluşturmaktadır.
    Nitekim Peygamber Efendimiz de inzarı ve tebşiri yerine göre hikmetle kullanmıştır. İnzar ile suç işleyen ve işlediği suçlarından dolayı pişmanlık duyan insanı umutsuzluğa düşürmemek için hemen tebşirlerle onları gelecekten ümitlendirmiştir. Allah’ın pişmanlık duyan kullarına af ve mağfiret ile muamelede bulunacağını, suçlarına samimiyetle tövbe edenlerin tövbelerini kabul edeceğini müjdelemiştir. Bu suretle suçlardan kurtulup salih amel işleyenlere; yaptıkları her iyiliğin mükâfatı, kat kat karşılığının verileceğini tebşir buyurmuşlardır. Böylece inzarı da tebşiri de hikmetle yerinde kullanarak bütün ömürlerini fenalıkta geçirmiş olan insanları, kısa bir zaman içerisinde, iyiliğe yöneltmiştir. Onlar da kıyamete kadar gelecek insanlara örnek olarak canları ve mallarıyla Allah yolunda hizmete koşmuşlardır.
    Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, Ümmet-i Muhammed’i, insanlar içerisinden çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak nitelendirmektedir. En hayırlı ümmet olmanın sebebini ise; iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah’a ve ahiret gününe inanmak olduğunu belirtmektedir.
    İnsanları güzele, doğruya yönlendirirken kullanacağımız tebliğ ve irşad metodu çok önemlidir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bugüne göre ilim ve tekniğin yok denecek seviyede düşük olduğu bir devirde ve çok zor şartlarda İslam’ı insanlara tebliğ etmiştir. İnsanları karanlıktan nura çıkarmış ve insanlık tarihinde eşine rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir. Bu başarıya da ancak Kur’an’ın ön gördüğü tebliğ yöntemini kullanarak ulaşmıştır. Bizler de O’nun gibi başarılı olmak istiyorsak, bu metotları en iyi bir şekilde öğrenip, yaptığımız tebliğ ve irşatta bu metotları kullanmalıyız.


  9. 06.Mart.2011, 06:52
    5
    Editör
    Yüce Allah, Fatiha suresinde kendisini “âlemlerin rabbi” olarak nitelendirmektedir. Çünkü her şeyi yoktan var eden O’dur. Elbette kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitap edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah’tır. İnsanlık tarihi boyunca, hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri uyarmaları için zaman zaman nezirler/peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin uyarılarına kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilerin ibret alacakları şekilde cezalandırmıştır. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur: “Kendinden önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan Ad kavminin kardeşini (Hud’u) hatırla. Hani Ahkaf’taki kavmini;
    “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” diye uyarmıştı.” (Ahkaf 46/21)
    Rasulullah’ın İslam’ı tebliğ görevine ilk defa inzarla başladığını Yüce Allah’ın, “Ey örtüye bürünen, kalk, inzar et.” (Müddessir 74/12) buyruğundan öğreniyoruz. Yine Hz. Peygamber, “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını inzar et.” (Şuarâ 26/214) ilâhî emri gereğince önce yakın akrabalarını uyararak bu inzar görevini sürdürmüştür. Rasulullah, böylece hayatının sonuna kadar, inzar görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir. Bir yandan müşrikleri hak yola davet ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzar etmiş, diğer yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu türlü inzarlar Kur’an’da büyük bir yer tutmaktadır.(20)
    O halde inzar da, tebşir gibi dine davet yöntemlerinden biridir. İslam, iyilik yapıp kötülükten kaçınmayı ve Allah’a teslim olarak bütün davranışlarda ilâhî emirlere uymayı amaçlayan bir dindir. İman, vasıtasız olarak yaşanan ve derin bir iç tecrübeye dayanan bağımsız bir yöneliştir. Bu bakımdan insanlara inanmaları için baskı yapılamaz. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) ayeti de bu esası açıkça dile getirmektedir.
    İslam’ı tebliğ ederken, ne yalnız cehennem ile korkutmak ne de yalnız cennet ile müjdelemek; korku ile ümit arasında dengeli bir hava oluşturup ruh ve vicdanları serinletmeyi ihmal etmemek bu davetin bir parçasını oluşturmaktadır.
    Nitekim Peygamber Efendimiz de inzarı ve tebşiri yerine göre hikmetle kullanmıştır. İnzar ile suç işleyen ve işlediği suçlarından dolayı pişmanlık duyan insanı umutsuzluğa düşürmemek için hemen tebşirlerle onları gelecekten ümitlendirmiştir. Allah’ın pişmanlık duyan kullarına af ve mağfiret ile muamelede bulunacağını, suçlarına samimiyetle tövbe edenlerin tövbelerini kabul edeceğini müjdelemiştir. Bu suretle suçlardan kurtulup salih amel işleyenlere; yaptıkları her iyiliğin mükâfatı, kat kat karşılığının verileceğini tebşir buyurmuşlardır. Böylece inzarı da tebşiri de hikmetle yerinde kullanarak bütün ömürlerini fenalıkta geçirmiş olan insanları, kısa bir zaman içerisinde, iyiliğe yöneltmiştir. Onlar da kıyamete kadar gelecek insanlara örnek olarak canları ve mallarıyla Allah yolunda hizmete koşmuşlardır.
    Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, Ümmet-i Muhammed’i, insanlar içerisinden çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak nitelendirmektedir. En hayırlı ümmet olmanın sebebini ise; iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah’a ve ahiret gününe inanmak olduğunu belirtmektedir.
    İnsanları güzele, doğruya yönlendirirken kullanacağımız tebliğ ve irşad metodu çok önemlidir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bugüne göre ilim ve tekniğin yok denecek seviyede düşük olduğu bir devirde ve çok zor şartlarda İslam’ı insanlara tebliğ etmiştir. İnsanları karanlıktan nura çıkarmış ve insanlık tarihinde eşine rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir. Bu başarıya da ancak Kur’an’ın ön gördüğü tebliğ yöntemini kullanarak ulaşmıştır. Bizler de O’nun gibi başarılı olmak istiyorsak, bu metotları en iyi bir şekilde öğrenip, yaptığımız tebliğ ve irşatta bu metotları kullanmalıyız.


  10. 06.Mart.2011, 21:06
    6
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?

    Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?

    Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Eshab-ı kiramın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. Din bilgilerinde, siyaset, idarecilik ve zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf marifetlerinde birer derya idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resulullahın kalblere işleyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Her birinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farklı idi.

    Tâbiinin ve Tebe-i tâbiinin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin mezheplerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhepleri unutuldu. Bu dört mezhebin imanları Eshab-ı kiramın ortak olan imanıdır. Bunun için dördüne de Ehl-i sünnet denir. İmanları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirlerini severler. Birbirlerine uymayan işlerinde, zaruret olunca, birbirlerini taklit ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheplerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, müslümanlara Allahü teâlânın rahmeti olduğunu, Peygamber efendimiz haber vermiştir. Çünkü, dört mezhep arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman, vücut yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbadetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar.

    Allahü teâlâ dileseydi, Kur’an-ı kerimde her şeyi açıkça bildirirdi. Böylece, mezhepler hasıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her iklim ve şartta, her müslüman için tek bir nizam olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu.

    Resulullahın yolu
    Peygamber efendimizin yolu, Kur’an-ı kerim ile hadis-i şerifler ile ve müctehidlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bu üç vesika ile bir de, İcma-ı ümmet vardır ki, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin sözbirliği olduğu, Redd-ül-Muhtar’da yazılıdır. Bir hüküm üzerinde, dört mezhebin ictihadları arasında icma hasıl olursa, bu icmaya da inanmak gerekir, inanmayan küfre girer. (Mektubat 2/36)

    İslam âlimleri yanlış bir şey üzerinde ittifakta bulunmazlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.) [İ.Ahmed]

    Bu dört vesikaya Edille-i şeriyye denir. Bunların dışında kalan her şey bid’attir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) [İbni Mace]

    Bu ayrılık, usulde, imanda olan ayrılıktır. Eshab-ı kiramdan sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanları bozuldu. Eshab-ı kiramın doğru imanından ayrıldılar. Dalalet fırkaları meydana geldi. Bu bozuk fırkalara, bid’at fırkaları denir. Bunlar, bazı nassları tevil ederek yanıldıkları için kâfir değildir. Fakat, İslamiyet’e zararları, kâfirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar.
    Bid’at fırkalarını, Ehl-i sünnetin dört doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır.

    Mezhep ve rahmet
    Allahü teâlâ ve Resulü, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hali güç olurdu. Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek gerekir. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlayabilenlere, Müctehid denir.

    Dört mezhebin hali, bir şehir halkının haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzetip yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer.

    Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır, derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer.

    Bazısı ise ifadeye, yazının gidişine bakıp, o işi yapma yolunu bulur. Bu da, Şafii mezhebine benzer.

    Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer.

    Dört doğru yol
    İşte şehrin ileri gelenlerinden herbiri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hâli de buna benzer. Her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar affolur. Hatta sevap kazanır. Onlara bu yetkiyi Allahü teâlâ ve Resulü vermiştir.

    Dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Bu, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin mezheplerini küçümsemek değildir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve başkalarının mezheplerini tam olarak bilmiyoruz. O mezhepleri de bilseydik, onlara uymamız da caiz olurdu. Çünkü, hepsinin mezhepleri doğru idi. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, her müslümanın yalnız bunlardan birine uyması gerekir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri, Bir mezhebe tâbi olmayan mülhid olur buyuruyor. (Mebde ve Mead)

    Yusuf Nebhani hazretleri, Şimdi her müslümanın, dört mezhepten birine uyması gerekir buyurduğu gibi, imam-ı Şarani, S.Ahmed Tahtavi hazretleri gibi birçok âlim de, aynı şeyi bildirmişlerdir.
    Kur’an-ı kerimdeki; (Allah’ın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, mezhep imamlarının bildirdiğine uyun!) demektir. [Tahtavi (Dürr-ül-muhtar) haşiyesi, zebayih kısmı]


  11. 06.Mart.2011, 21:06
    6
    Silent and lonely rains
    Kur'an-ı kerime en yakın olan meshep hangisidir?

    Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Eshab-ı kiramın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. Din bilgilerinde, siyaset, idarecilik ve zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf marifetlerinde birer derya idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resulullahın kalblere işleyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Her birinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farklı idi.

    Tâbiinin ve Tebe-i tâbiinin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin mezheplerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhepleri unutuldu. Bu dört mezhebin imanları Eshab-ı kiramın ortak olan imanıdır. Bunun için dördüne de Ehl-i sünnet denir. İmanları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirlerini severler. Birbirlerine uymayan işlerinde, zaruret olunca, birbirlerini taklit ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheplerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, müslümanlara Allahü teâlânın rahmeti olduğunu, Peygamber efendimiz haber vermiştir. Çünkü, dört mezhep arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman, vücut yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbadetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar.

    Allahü teâlâ dileseydi, Kur’an-ı kerimde her şeyi açıkça bildirirdi. Böylece, mezhepler hasıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her iklim ve şartta, her müslüman için tek bir nizam olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu.

    Resulullahın yolu
    Peygamber efendimizin yolu, Kur’an-ı kerim ile hadis-i şerifler ile ve müctehidlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bu üç vesika ile bir de, İcma-ı ümmet vardır ki, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin sözbirliği olduğu, Redd-ül-Muhtar’da yazılıdır. Bir hüküm üzerinde, dört mezhebin ictihadları arasında icma hasıl olursa, bu icmaya da inanmak gerekir, inanmayan küfre girer. (Mektubat 2/36)

    İslam âlimleri yanlış bir şey üzerinde ittifakta bulunmazlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.) [İ.Ahmed]

    Bu dört vesikaya Edille-i şeriyye denir. Bunların dışında kalan her şey bid’attir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) [İbni Mace]

    Bu ayrılık, usulde, imanda olan ayrılıktır. Eshab-ı kiramdan sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanları bozuldu. Eshab-ı kiramın doğru imanından ayrıldılar. Dalalet fırkaları meydana geldi. Bu bozuk fırkalara, bid’at fırkaları denir. Bunlar, bazı nassları tevil ederek yanıldıkları için kâfir değildir. Fakat, İslamiyet’e zararları, kâfirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar.
    Bid’at fırkalarını, Ehl-i sünnetin dört doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır.

    Mezhep ve rahmet
    Allahü teâlâ ve Resulü, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hali güç olurdu. Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek gerekir. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlayabilenlere, Müctehid denir.

    Dört mezhebin hali, bir şehir halkının haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzetip yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer.

    Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır, derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer.

    Bazısı ise ifadeye, yazının gidişine bakıp, o işi yapma yolunu bulur. Bu da, Şafii mezhebine benzer.

    Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer.

    Dört doğru yol
    İşte şehrin ileri gelenlerinden herbiri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hâli de buna benzer. Her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar affolur. Hatta sevap kazanır. Onlara bu yetkiyi Allahü teâlâ ve Resulü vermiştir.

    Dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Bu, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin mezheplerini küçümsemek değildir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve başkalarının mezheplerini tam olarak bilmiyoruz. O mezhepleri de bilseydik, onlara uymamız da caiz olurdu. Çünkü, hepsinin mezhepleri doğru idi. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, her müslümanın yalnız bunlardan birine uyması gerekir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri, Bir mezhebe tâbi olmayan mülhid olur buyuruyor. (Mebde ve Mead)

    Yusuf Nebhani hazretleri, Şimdi her müslümanın, dört mezhepten birine uyması gerekir buyurduğu gibi, imam-ı Şarani, S.Ahmed Tahtavi hazretleri gibi birçok âlim de, aynı şeyi bildirmişlerdir.
    Kur’an-ı kerimdeki; (Allah’ın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, mezhep imamlarının bildirdiğine uyun!) demektir. [Tahtavi (Dürr-ül-muhtar) haşiyesi, zebayih kısmı]





+ Yorum Gönder