Konusunu Oylayın.: İlm-i ledün denilen ilme sahip olanların sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İlm-i ledün denilen ilme sahip olanların sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?
  1. 24.Şubat.2011, 15:41
    1
    Misafir

    İlm-i ledün denilen ilme sahip olanların sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?






    İlm-i ledün denilen ilme sahip olanların sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir? Mumsema İlm-i ledün denilen ilme sahip olanların sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?


  2. 24.Şubat.2011, 15:41
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 24.Şubat.2011, 15:43
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: İlm-i ledün denilen ilme sahip olanların sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?




    Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün kabul ederler. İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir. Hz. Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir. Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, olayların iç yüzüne vukufiyeti sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.
    Mutasavvıflar dinî ilimleri biri zahir, di­ğeri bâtın olmak üzere ikiye ayırır; ha­dis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zahir ilimleri, tasavvufa da bâtın ümi adını ve­rirler. Zahirî ilimlerle meşgul olanlara za­hir ulemâsı, rüsum ulemâsı ve ehl-i za­hir, kendilerine de bâtın ulemâsı ve ehl-i bâtın derler.
    Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin manevî ve ahlâkî özünü, varlık ve olayların arka­sındaki sırlan açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak caiz değildir. Çünkü halk bu yüksek ilmi ve ondaki ince mânaları ya anlayamaz ve­ya yanlış anlar. Bu yüzden bâtın ilmi an­cak zeki, yetenekli, istekli ve kalp gözü açık kimselere öğretilir. Bâtın ilmini işaretle değil sözle anlatan İlk süfî Zünnûn el-Mısrî'dir (ö. 245/859). Fakat o bu ilmi sadece kendisine inananlara anlatmaktaydı. Cüneyd-i Bağdadî bu ilmi mahzenlerde ve kapalı kapılar ardında öğretiyordu. Tasavvuf tarihinde bâtın ilminden kürsülerde açık­ça bahseden ilk sûfînin Şiblî olduğu söy­lenir.(1) Bununla beraber bâ­tın ilmi geniş ölçüde her zaman gizli öğ­retilmiş, bu anlayış tarikatlarda da de­vam ettirilmiştir.
    Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm'­dan ayrı ve onun dışında bir ilim değil­dir. Bu ilim esasen nasların derîn ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber tarafından bazı sahâbîlere öğretil­miştir. Nitekim onun. sırdaşı (sâhibü sırri'n-nebî) Huzeyfe b. Yemân'a bazı sırlar tevdi ettiği, ayrıca Ebû Hüreyre'nin, "Hz. Peygamber'den iki ilim öğrendim; birini yaydım, öbürünü saklı tuttum, onu da yaysaydım başımı keserlerdi" dediği ri­vayet edilir(2). Hz. Peygamber'in dinde fakih olması için dua ettiği İbn Abbas'ın ilminin de bâtın ilmi olduğu söylenir.
    Cüneyd-i Bağdadî, Hz. Musa'nın Hızır'­dan öğrendiği "ledün ilmi"(3) ile Hz. Ali'nin (ra) bildiği bâtın ilmi­nin aynı şey olduğunu söyler. Serrâc'a göre Kur'an'ın, hadisin ve İslâm'ın da za­hir ve bâtını vardır. Geniş anlamıyla şe­riat ilmi bu ikisini de ihtiva eder.
    Gazzâli na­maz, oruç, zekât, hac ve Kur'an tilâveti gibi bütün ibadetlerin bir zahirî, bir de bâtınî yönü bulunduğunu ifade ederek zahirî amel-bâtınî amel, zahirî hüküm -bâtınî hüküm, zahirî edep-bâtınî edep, zahirî temizlik-bâtınî temizlik gibi ikili ayırımlar yapar. Meselâ ona göre rükû'un zahirî mânası eğilmek, bâtınî mâna­sı saygı göstermektir. Zahirî mâna be­den, bâtınî mâna ruh gibi olduğundan bâtınî yönü gerçekleşmeyen ibadetler cansız sayılır.
    Kelâmcılar bilgi kaynağı olarak akıl ve beş duyu ile haber-i sâdık içinde dü­şündükleri peygamberlere gelen vahiy ve ilhamı kabul ederler. Gazzâlî, Râzî, Âmidî gibi müteahhir devir kelâmciları mu­tasavvıfların keşf, ilham, bâtın ilmi gibi deyimlerle ifade ettikleri bilgileri de bil­gi kaynağı olarak kabul etmekle birlik­te, bu tür sübjektif bilgileri vehim ve kuruntulardan ayırabilmek için bunların Kitap ve Sünnete uygunluğunu esas al­mışlardır. Kelâmcıların bu görüşü aslın­da süfîlerin, "zahire aykırı düşen her şey bâtıldır" il­kesinin değişik bir şekilde ifade edilme­sinden başka bir şey değildir. Teftâzâninin, "İlhamla ilim hâsıl olursa da bu ilim herkes için bir delil teşkil etmez" sözü bu konuda kelâmcıların ortak gö­rüşlerinin özeti sayılabilir.(4)
    Şu nokta da unutulmamalıdır ki; insan kalbi, Rahmanî ilhamlara alıcı olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır. İkisini birbirinden ayırt edemeyen aldanır ve aldatır. “Keşfiyat te’vîle, rüyalar tabire muhtaçtır” (5) esasını bilmeyen, bu vâdide çok yanılır. Kur’an hakikatlerine ters düşen rüyalar ve ilhamlarla amel edilmez, bu tür keşifler mutlaka tevil edilmelidir.
    1- Câmî, s. 33
    2- Buhârî, "ilim", 42
    3- el-Kehf 18/65
    4- DİA, Batın İlmi Md.
    5- Nursî, Kastamonu lahikası, s. 249


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  4. 24.Şubat.2011, 15:43
    2
    Moderatör



    Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün kabul ederler. İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir. Hz. Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir. Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, olayların iç yüzüne vukufiyeti sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.
    Mutasavvıflar dinî ilimleri biri zahir, di­ğeri bâtın olmak üzere ikiye ayırır; ha­dis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zahir ilimleri, tasavvufa da bâtın ümi adını ve­rirler. Zahirî ilimlerle meşgul olanlara za­hir ulemâsı, rüsum ulemâsı ve ehl-i za­hir, kendilerine de bâtın ulemâsı ve ehl-i bâtın derler.
    Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin manevî ve ahlâkî özünü, varlık ve olayların arka­sındaki sırlan açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak caiz değildir. Çünkü halk bu yüksek ilmi ve ondaki ince mânaları ya anlayamaz ve­ya yanlış anlar. Bu yüzden bâtın ilmi an­cak zeki, yetenekli, istekli ve kalp gözü açık kimselere öğretilir. Bâtın ilmini işaretle değil sözle anlatan İlk süfî Zünnûn el-Mısrî'dir (ö. 245/859). Fakat o bu ilmi sadece kendisine inananlara anlatmaktaydı. Cüneyd-i Bağdadî bu ilmi mahzenlerde ve kapalı kapılar ardında öğretiyordu. Tasavvuf tarihinde bâtın ilminden kürsülerde açık­ça bahseden ilk sûfînin Şiblî olduğu söy­lenir.(1) Bununla beraber bâ­tın ilmi geniş ölçüde her zaman gizli öğ­retilmiş, bu anlayış tarikatlarda da de­vam ettirilmiştir.
    Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm'­dan ayrı ve onun dışında bir ilim değil­dir. Bu ilim esasen nasların derîn ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber tarafından bazı sahâbîlere öğretil­miştir. Nitekim onun. sırdaşı (sâhibü sırri'n-nebî) Huzeyfe b. Yemân'a bazı sırlar tevdi ettiği, ayrıca Ebû Hüreyre'nin, "Hz. Peygamber'den iki ilim öğrendim; birini yaydım, öbürünü saklı tuttum, onu da yaysaydım başımı keserlerdi" dediği ri­vayet edilir(2). Hz. Peygamber'in dinde fakih olması için dua ettiği İbn Abbas'ın ilminin de bâtın ilmi olduğu söylenir.
    Cüneyd-i Bağdadî, Hz. Musa'nın Hızır'­dan öğrendiği "ledün ilmi"(3) ile Hz. Ali'nin (ra) bildiği bâtın ilmi­nin aynı şey olduğunu söyler. Serrâc'a göre Kur'an'ın, hadisin ve İslâm'ın da za­hir ve bâtını vardır. Geniş anlamıyla şe­riat ilmi bu ikisini de ihtiva eder.
    Gazzâli na­maz, oruç, zekât, hac ve Kur'an tilâveti gibi bütün ibadetlerin bir zahirî, bir de bâtınî yönü bulunduğunu ifade ederek zahirî amel-bâtınî amel, zahirî hüküm -bâtınî hüküm, zahirî edep-bâtınî edep, zahirî temizlik-bâtınî temizlik gibi ikili ayırımlar yapar. Meselâ ona göre rükû'un zahirî mânası eğilmek, bâtınî mâna­sı saygı göstermektir. Zahirî mâna be­den, bâtınî mâna ruh gibi olduğundan bâtınî yönü gerçekleşmeyen ibadetler cansız sayılır.
    Kelâmcılar bilgi kaynağı olarak akıl ve beş duyu ile haber-i sâdık içinde dü­şündükleri peygamberlere gelen vahiy ve ilhamı kabul ederler. Gazzâlî, Râzî, Âmidî gibi müteahhir devir kelâmciları mu­tasavvıfların keşf, ilham, bâtın ilmi gibi deyimlerle ifade ettikleri bilgileri de bil­gi kaynağı olarak kabul etmekle birlik­te, bu tür sübjektif bilgileri vehim ve kuruntulardan ayırabilmek için bunların Kitap ve Sünnete uygunluğunu esas al­mışlardır. Kelâmcıların bu görüşü aslın­da süfîlerin, "zahire aykırı düşen her şey bâtıldır" il­kesinin değişik bir şekilde ifade edilme­sinden başka bir şey değildir. Teftâzâninin, "İlhamla ilim hâsıl olursa da bu ilim herkes için bir delil teşkil etmez" sözü bu konuda kelâmcıların ortak gö­rüşlerinin özeti sayılabilir.(4)
    Şu nokta da unutulmamalıdır ki; insan kalbi, Rahmanî ilhamlara alıcı olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır. İkisini birbirinden ayırt edemeyen aldanır ve aldatır. “Keşfiyat te’vîle, rüyalar tabire muhtaçtır” (5) esasını bilmeyen, bu vâdide çok yanılır. Kur’an hakikatlerine ters düşen rüyalar ve ilhamlarla amel edilmez, bu tür keşifler mutlaka tevil edilmelidir.
    1- Câmî, s. 33
    2- Buhârî, "ilim", 42
    3- el-Kehf 18/65
    4- DİA, Batın İlmi Md.
    5- Nursî, Kastamonu lahikası, s. 249


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder