Konusunu Oylayın.: Musibetle nimeti aynı ruh hâli ile karşılamak mümkün müdür?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Musibetle nimeti aynı ruh hâli ile karşılamak mümkün müdür?
  1. 23.Şubat.2011, 00:47
    1
    Misafir

    Musibetle nimeti aynı ruh hâli ile karşılamak mümkün müdür?






    Musibetle nimeti aynı ruh hâli ile karşılamak mümkün müdür? Mumsema Musibetle nimeti aynı ruh hâli ile karşılamak mümkün müdür?


  2. 23.Şubat.2011, 00:47
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 23.Şubat.2011, 00:49
    2
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Musibetle nimeti aynı ruh hâli ile karşılamak mümkün müdür?




    Daha fazlası da mümkündür. O da nimete üzülmek ve musibete sevinmektir. Çünkü nimetin hesabı, musibetin ise sevabı vardır. Ayrıca, Allah Teâlâ'yı seven, O'nun kendisi için tercihi musibet ise, musibeti nefsinin tercihi olan nimetten üstün tutar ve ona sevinir. Allah Teâlâ'yı dost, nefsi düşman bilen bir kimse, Allah Teâlâ'yı memnun etmeyi nefsini memnun etmekten önemli bulur.
    Feth el-Musilî'nin ayağı taşa çarptı ve bir tırnağı yerin­den çıktı. Kendisi kanayan parmağına bakıp güldü. Yanın­daki, "Acı duymuyor musun?" diye sordu. O şu cevabı verdi: "Sevabın lezzeti bana acıyı unutturdu."
    Şakîk el-Belhî şöyle demiştir: "Musibetin sevabını bi­len, ondan kurtulmak istemez."
    Sehl et-Tusterî'nin ciddî bir hastalığı vardı. Fakat, te­davi olmuyordu. Sebebi sorulunca da şöyle derdi: "Sevgili­nin tokadı acı vermez."
    Serî es-Sakafî şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'yı seven, be­lânın elemini duymaz."
    Bir zat şöyle demiştir: "Ben yalnızca Allah Teâlâ'nın sevdiği şeyi severim. Onun için, kendisi cehennemi sevseydi, ben de cehennemi sevip onu cennete tercih ederdim."
    Bişr şunu söylemiştir: "Bağdat'ta bir gence yüz sopa vurdular. Fakat kendisi ne sesini çıkardı, ne de rahatsızlık belirtisi gösterdi. Ben kendisine:
    -" O sopalardan hiç acı duymadın mı?" diye sordum. Genç adam:
    -" Hayır! Acı duymadım. Çünkü ben âşığım, beni sev­gimden dolayı dövdüler." dedi."
    Bişr şunu da söylemiştir: "Abadan'da cüzamlı ve gözle­ri görmeyen bir adam gördüm. Ona hâlinden şikâyetçi olup olmadığını sordum. Şu cevabı verdi: "Benimle Rabbimin arasına girmek isteyen bu fuzulî adam kimdir? Bil ki, Rabbim beni parça parça doğrasa, O'na sadece sevgim artar."
    (Bu söz, başka bir zatın şu beytini akla getiriyor:
    Seni sevdiğim için lime lime de doğrasan beni
    Bir lahza kalbim başkasına meyletmez, bırakmaz seni.)
    Cüzamlı ve kör bir adam zikrediyor ve sık sık, "Pek çok kulunu mübtelâ kıldığı hastalıktan bana afiyet veren Allah'a hamd olsun!" diyordu. Merak eden bir adam, ken­disine az mı musibet verildiğini sordu. O şu cevabı verdi: "En büyük musibet küfür ve inkâr musibetidir. Allah Teâlâ bana bu musibetten afiyet vermiştir. Kendisine şük­retmek için bundan daha büyük afiyet olmaz."
    Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Fakirlik ve zenginlik birer binektir. Kabre ulaşmak için onlardan hangisine bindiğime aldırmam."
    Urve İbni Zübeyir, kangren olan bacağı kesildiği za­man şunu söylemiştir: "Bir bacağımı alırken birini bana bı­rakan Allah'a hamd olsun. Allah'ım! Bir bacağımı aldınsa birini de bıraktın; birine belâ verdinse, diğerine de afiyet verdin. Sana şükürler olsun!"
    Bir zat şöyle demiştir: "Gâfil insanlar Allah Teâlâ'ya itâ­at etselerdi, karşılığında vücudumun makaslarla parçalan­masına razı olurdum."
    Sahâbî İmrân İbni Husayin (ra), otuz sene yerde hasta yatmıştır. Onu bu hâlde gören Mutrif ağlayın­ca, kendisi şunu söylemiştir: "Ağlama! Çünkü kendim için sevdiğim şey, Allah Teâlâ'nın benim için sevdiği şeydir. O da bu hastalıktır."
    Abdullah İbni Sâib şunu anlatmıştır: "Sa'd İbni Ebi Vakkas (ra), son döneminde gözlerini kaybet­mişti. Bu hâlde iken bir ara Mekke'ye geldi. Duâsı kabul olan bir sahâbi olduğu için, onu ziyaret edenler kendisin­den duâ istediler, o da her isteyene duâ etti. Ben de kendi­sine, 'Ey amca! Sen başkalarına duâ ediyorsun ve onlar bu­nun faydasını görüyorlar. Niye gözlerinin açılaması için de duâ etmiyorsun?’ dedim. Sa'd tebessüm etti ve, 'Yavrum! Allah Teâlâ'nın takdiri benim yanımda gözlerimden daha kıymetlidir.’ karşılığını verdi."


  4. 23.Şubat.2011, 00:49
    2
    Administrator



    Daha fazlası da mümkündür. O da nimete üzülmek ve musibete sevinmektir. Çünkü nimetin hesabı, musibetin ise sevabı vardır. Ayrıca, Allah Teâlâ'yı seven, O'nun kendisi için tercihi musibet ise, musibeti nefsinin tercihi olan nimetten üstün tutar ve ona sevinir. Allah Teâlâ'yı dost, nefsi düşman bilen bir kimse, Allah Teâlâ'yı memnun etmeyi nefsini memnun etmekten önemli bulur.
    Feth el-Musilî'nin ayağı taşa çarptı ve bir tırnağı yerin­den çıktı. Kendisi kanayan parmağına bakıp güldü. Yanın­daki, "Acı duymuyor musun?" diye sordu. O şu cevabı verdi: "Sevabın lezzeti bana acıyı unutturdu."
    Şakîk el-Belhî şöyle demiştir: "Musibetin sevabını bi­len, ondan kurtulmak istemez."
    Sehl et-Tusterî'nin ciddî bir hastalığı vardı. Fakat, te­davi olmuyordu. Sebebi sorulunca da şöyle derdi: "Sevgili­nin tokadı acı vermez."
    Serî es-Sakafî şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'yı seven, be­lânın elemini duymaz."
    Bir zat şöyle demiştir: "Ben yalnızca Allah Teâlâ'nın sevdiği şeyi severim. Onun için, kendisi cehennemi sevseydi, ben de cehennemi sevip onu cennete tercih ederdim."
    Bişr şunu söylemiştir: "Bağdat'ta bir gence yüz sopa vurdular. Fakat kendisi ne sesini çıkardı, ne de rahatsızlık belirtisi gösterdi. Ben kendisine:
    -" O sopalardan hiç acı duymadın mı?" diye sordum. Genç adam:
    -" Hayır! Acı duymadım. Çünkü ben âşığım, beni sev­gimden dolayı dövdüler." dedi."
    Bişr şunu da söylemiştir: "Abadan'da cüzamlı ve gözle­ri görmeyen bir adam gördüm. Ona hâlinden şikâyetçi olup olmadığını sordum. Şu cevabı verdi: "Benimle Rabbimin arasına girmek isteyen bu fuzulî adam kimdir? Bil ki, Rabbim beni parça parça doğrasa, O'na sadece sevgim artar."
    (Bu söz, başka bir zatın şu beytini akla getiriyor:
    Seni sevdiğim için lime lime de doğrasan beni
    Bir lahza kalbim başkasına meyletmez, bırakmaz seni.)
    Cüzamlı ve kör bir adam zikrediyor ve sık sık, "Pek çok kulunu mübtelâ kıldığı hastalıktan bana afiyet veren Allah'a hamd olsun!" diyordu. Merak eden bir adam, ken­disine az mı musibet verildiğini sordu. O şu cevabı verdi: "En büyük musibet küfür ve inkâr musibetidir. Allah Teâlâ bana bu musibetten afiyet vermiştir. Kendisine şük­retmek için bundan daha büyük afiyet olmaz."
    Abdullah İbni Mes'ûd (ra) şöyle demiştir: "Fakirlik ve zenginlik birer binektir. Kabre ulaşmak için onlardan hangisine bindiğime aldırmam."
    Urve İbni Zübeyir, kangren olan bacağı kesildiği za­man şunu söylemiştir: "Bir bacağımı alırken birini bana bı­rakan Allah'a hamd olsun. Allah'ım! Bir bacağımı aldınsa birini de bıraktın; birine belâ verdinse, diğerine de afiyet verdin. Sana şükürler olsun!"
    Bir zat şöyle demiştir: "Gâfil insanlar Allah Teâlâ'ya itâ­at etselerdi, karşılığında vücudumun makaslarla parçalan­masına razı olurdum."
    Sahâbî İmrân İbni Husayin (ra), otuz sene yerde hasta yatmıştır. Onu bu hâlde gören Mutrif ağlayın­ca, kendisi şunu söylemiştir: "Ağlama! Çünkü kendim için sevdiğim şey, Allah Teâlâ'nın benim için sevdiği şeydir. O da bu hastalıktır."
    Abdullah İbni Sâib şunu anlatmıştır: "Sa'd İbni Ebi Vakkas (ra), son döneminde gözlerini kaybet­mişti. Bu hâlde iken bir ara Mekke'ye geldi. Duâsı kabul olan bir sahâbi olduğu için, onu ziyaret edenler kendisin­den duâ istediler, o da her isteyene duâ etti. Ben de kendi­sine, 'Ey amca! Sen başkalarına duâ ediyorsun ve onlar bu­nun faydasını görüyorlar. Niye gözlerinin açılaması için de duâ etmiyorsun?’ dedim. Sa'd tebessüm etti ve, 'Yavrum! Allah Teâlâ'nın takdiri benim yanımda gözlerimden daha kıymetlidir.’ karşılığını verdi."





+ Yorum Gönder