Konusunu Oylayın.: İslamda adaletin önemi nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İslamda adaletin önemi nedir?
  1. 15.Şubat.2011, 19:45
    1
    Misafir

    İslamda adaletin önemi nedir?

  2. 16.Şubat.2011, 15:03
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İslamda adaletin önemi nedir?




    İslâm’da Adaletin Önemi

    Bizde “el-’adlü esâsü’l-mülk” denmiştir. “el-’adl”, yani adalet; esas: Temel; mülk: Egemenlik... (Yani emlâk mânasına, taşınamaz mallar mânasına değil) mülk, egemenlik demek. Meliklik, malik olmak; bir toplumun yönetimine sahip olmak demek. “Egemenliğin, hâkimiyetin, idareye sahip olmanın temeli adalettir.” Dinimiz böyle buyuruyor.
    İki âyet-i kerîmede müslümanlara kendilerinin anne babasının ve yakınlarının, akrabasının bile aleyhinde olsa, adaletten ayrılmamaları tavsiye buyruluyor. İnsanın kendisini aşması, kendisi aleyhine karar verebilmesi başka bir din ve kültürde görülmüş mü? Hâkim, kendi kendisini mahkûm edecek; çünkü Kur’an, “Velev ‘alâ enfüsiküm evi’l-vâlideyni ve’l-akrabîn”: İsterse kendinizin aleyhinde olsun, isterse anne babalarınızın aleyhinde olsun... Yine adaletten, doğruluktan ayrılmayın.”110 diyor. Anne babasını mahkûm edecek bir hâkim, akrabasını mahkûm edebilecek bir kadı, bir adalet mensubu uygulayıcısı olabilmek, bize, bizim kültürümüze mahsus bir şereftir, bizim İslâm ve iman kültürümüzde görülebilen bir şereftir.
    Nitekim Kadı Hızır Çelebi’nin Fatih Sultan Mehmed’i mahkûm ettiğini biliyorsunuz. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmedle İstanbul’un eski sahibi olan ahaliden Rum bir mîmar davalı ve davacı oluyor ve sonuçta kadı efendi kalkıyor, Fatih Sultan Mehmed cennetmekânı mahkum ediyor. Hakikaten hukuk tarihinde böyle olaylar olmuş mudur? Gerçekten bu kadar cesur kararlar veren, sevdiği ve bağlı olduğu hükümdarı mahkûm edebilen hukukçular yaşamış mıdır? Eğer yaşamışsa herhalde onlar da yine ilahî bir dinden feyiz almış, Allah huzurunda hesap vereceğini bilen insanlardır; ancak öyle olabilir. İhtimal olarak varsa, olmuşsa, âhirete inanan, âhiretteki mahkeme-i kübrâya inanan, din gününe, yani “mâliki yevmi’d-dîn”, din gününün maliki Allah’ın huzuruna varılacağını bilen insanlardan çıkabilir böyle jestler.
    “Din”, karşılık demektir; “mâliki yevmi’d-dîn”, yani insanların yaptıkları işlerin, iyi veya kötü, karşılığı ne ise onun verileceği gün.111 Arapçada meşhur bir söz vardır, “kemâ tedînü tüdân” denir, yani “Sen nasıl bir işlem yaparsan, sana öyle karşılık olarak muamele yapılır.” demektir. “Mâliki yevmi’d-dîn” âyet-i kerîmesinin “din gününün sahibi” diye tercümesi doğru değil. “İnsanların yaptıkları âmâlin, ef’âlin, yaşam tarzlarının ve işlerinin, ceza veya mükâfat olarak karşılığının verileceği güne malik olan” diye tercüme edilmeli.
    Sonra, Tin suresinde, “femâ yükezzibüke ba’dü bi’d-dîn. Eleyse’llâhu bi-ahkemi’l-hâkimîn”112 buyrulmuştur. Yani, “Bu kadar gerçeklerden sonra hangi husus sana dini kabul etmemeyi, tekzip etmeyi, yalanlamayı telkin edebilir, işaret edebilir?” Buradaki “din” de yine karşılık mânasına geliyor, yani hakkın yerini bulmasını inkâr etmeye seni ne götürebilir, hangi sebep seni o tarafa itebilir? Mümkün değil böyle bir şey, “Eleyse’llâhu bi-ahkemi’l-hâkimîn”; Allah hâkimler hâkimi, yani adaletliler adaletlisi, en adaletli, hükmü en isabetli olan değil mi? “Ahkemi’l-hâkimîn” “hükmü en isabetli” diye tercüme edilmeli, dinî kim inkâr edebilir sözü de ettiklerini bulmanın gerçekleşeceğini kim inkâr edebilir demek. “Femen ya’mel miskâle zerretin hayran yerahû, ve men ya’mel miskâle zerretin şerran yerahû”:113 “Zerre kadar hayır işleyen karşılığını görecek, mükâfat olarak; zerre kadar şer işleyen cezasını çekecek, ikâb olarak.” Yani azap olarak çekecek diye bildiriliyor.
    Sonra, “Era’eyte’l-lezî yükezzibü bi’d-dîn”114 vs. Burada da “din” gene “karşılık” mânasına.
    Demek ki toplum hayatının temeli, bizim dinimizde çok net olarak görüldüğü üzere adalet. Peygamber Efendimizin hayatından başlayarak, düşman bile olsa haklıya hakkının teslim edilmesi ve hukuka riayet edilmesi emrediliyor bize.
    Mekke-i Mükerreme’nin fethi sırasında Kâbe-i Müşerrefe’nin anahtarı henüz müslüman olmamış bir ailenin elinde idi, teslim etmek istemedi. “Kimseye vermiyorum.” deyince Hz. Ali de zor kullandı ve aldı anahtarı. Kâbe’nin kapısını açtı, namaz kıldılar. O, Peygamber Efendimizin amcazâdesi, “Bu Kâbe’nin anahtarını taşıma vazifesini bana lütfetseniz, bende kalsa, ben muhafaza etsem” diye istedi. Peygamber Efendimizden bu görevin kendi ailesine intikalini istedi. Ama “Emanetleri ehillerine vermenizi ve hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi Allah emrediyor.” âyet-i kerîmesi indi. Onun üzerine Hz. Ali’ye Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Al bu anahtarı, o vermek istemeyen ve senin zorla elinden aldığın adama geri ver.”115 diye hükmetti. Kendi amcazâdesine vermedi anahtarı ve iade etti. Çünkü âyet şöyle buyuruyordu: “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”116 Adam anahtarı tekrar karşısında görünce şaşırdı. Bu, tam adaletli olan ve Allah ne emrederse onu yapma, icabında aleyhinde bile olsa, “pekâlâ” deyip de özür dileyip dönebilme, ahlâk seviyesini gösteren dinin hak din olduğunu anladı, Peygamber Efendimize inandı, müslüman oldu ve müslümanların safına girdi. Bunlar, âyet-i kerîmelerle, hadîs-i şerîflerle, İslâm tarihindeki örnekleriyle adaleti gösteren olaylar ve asırlar boyu bu böyle devam etmiştir. Ecdadımız da bu bakımdan çok şerefli insanlardır. İşte Hızır Çelebi’nin hayatı ve jesti onlardan sadece bir tanesi...
    İslâm tarihi böyle idi. Yani fatih ordular, fütûhât yapacak ordular Rumeli’de ilerlerken, kaçan ahalinin bağlarından geçerken üzümü koparmışsa parasını dalına bağlamıştır ve hak sahibine hakkını vermiştir. Böyle olduğu müddetçe de bunun mükâfatını görmüştür Allah’tan. Bundan ayrıldığı zaman, adaletin içine rüşvet girdiği zaman da cezasını çekmiştir.
    Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Biz iş isteyene iş vermeyiz, talip olana vermeyiz, istediğimize veririz.”117 buyuruyor. Adaletin sarsıldığı, tayinlerin adam kayırma yoluyla yapıldığı zamanlarda artık cemiyet yozlaşmaya başlamıştır, çökmeye başlamıştır. Demek ki toplumların başarısı, yükselmesi, insanların Allah indinde makbul kul olması, Allah’ın lütfuna ermesi, mükâfatına mazhar olması, teyidine mazhar olması adaletledir. Allah’ın tevfîkinin insandan çekilmesi, başının belalara girmesi, burnunun yerlerde sürtmesi de adaletsizliktendir, zulümdendir, haksızlıktandır.
    O bakımdan, sizlere hayatınız boyunca daima Allah’ın rızasını gözetmenizi, her hükmünüzde, “Allah razı olur mu?” diye düşünüp hükmünüzü ona göre vermenizi, sözünüzü öyle söylemenizi temennî ve tavsiye ederim. Çünkü maddî ve mânevî her türlü salah ve felahımız adalet ve doğruluktadır.

    *

    Dipnotlar
    1. 4/Nisâ, 135.
    2. 1/Fâtiha, 4.
    3. 95/Tîn, 8.
    4. 99/Zilzâl, 7-8.
    5. 107/Mâ’ûn, 1.
    6. Taberî, Tefsîr, V, 145; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 517.
    7. 4/Nisâ, 58.
    8. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Ahkâm”, 7; İbn Ebî Şeybe, VI, 419, hadis no: 32541; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, XIII, 250, hadis no: 7320; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 100.


  3. 16.Şubat.2011, 15:03
    2
    Hadimul Müslimin



    İslâm’da Adaletin Önemi

    Bizde “el-’adlü esâsü’l-mülk” denmiştir. “el-’adl”, yani adalet; esas: Temel; mülk: Egemenlik... (Yani emlâk mânasına, taşınamaz mallar mânasına değil) mülk, egemenlik demek. Meliklik, malik olmak; bir toplumun yönetimine sahip olmak demek. “Egemenliğin, hâkimiyetin, idareye sahip olmanın temeli adalettir.” Dinimiz böyle buyuruyor.
    İki âyet-i kerîmede müslümanlara kendilerinin anne babasının ve yakınlarının, akrabasının bile aleyhinde olsa, adaletten ayrılmamaları tavsiye buyruluyor. İnsanın kendisini aşması, kendisi aleyhine karar verebilmesi başka bir din ve kültürde görülmüş mü? Hâkim, kendi kendisini mahkûm edecek; çünkü Kur’an, “Velev ‘alâ enfüsiküm evi’l-vâlideyni ve’l-akrabîn”: İsterse kendinizin aleyhinde olsun, isterse anne babalarınızın aleyhinde olsun... Yine adaletten, doğruluktan ayrılmayın.”110 diyor. Anne babasını mahkûm edecek bir hâkim, akrabasını mahkûm edebilecek bir kadı, bir adalet mensubu uygulayıcısı olabilmek, bize, bizim kültürümüze mahsus bir şereftir, bizim İslâm ve iman kültürümüzde görülebilen bir şereftir.
    Nitekim Kadı Hızır Çelebi’nin Fatih Sultan Mehmed’i mahkûm ettiğini biliyorsunuz. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmedle İstanbul’un eski sahibi olan ahaliden Rum bir mîmar davalı ve davacı oluyor ve sonuçta kadı efendi kalkıyor, Fatih Sultan Mehmed cennetmekânı mahkum ediyor. Hakikaten hukuk tarihinde böyle olaylar olmuş mudur? Gerçekten bu kadar cesur kararlar veren, sevdiği ve bağlı olduğu hükümdarı mahkûm edebilen hukukçular yaşamış mıdır? Eğer yaşamışsa herhalde onlar da yine ilahî bir dinden feyiz almış, Allah huzurunda hesap vereceğini bilen insanlardır; ancak öyle olabilir. İhtimal olarak varsa, olmuşsa, âhirete inanan, âhiretteki mahkeme-i kübrâya inanan, din gününe, yani “mâliki yevmi’d-dîn”, din gününün maliki Allah’ın huzuruna varılacağını bilen insanlardan çıkabilir böyle jestler.
    “Din”, karşılık demektir; “mâliki yevmi’d-dîn”, yani insanların yaptıkları işlerin, iyi veya kötü, karşılığı ne ise onun verileceği gün.111 Arapçada meşhur bir söz vardır, “kemâ tedînü tüdân” denir, yani “Sen nasıl bir işlem yaparsan, sana öyle karşılık olarak muamele yapılır.” demektir. “Mâliki yevmi’d-dîn” âyet-i kerîmesinin “din gününün sahibi” diye tercümesi doğru değil. “İnsanların yaptıkları âmâlin, ef’âlin, yaşam tarzlarının ve işlerinin, ceza veya mükâfat olarak karşılığının verileceği güne malik olan” diye tercüme edilmeli.
    Sonra, Tin suresinde, “femâ yükezzibüke ba’dü bi’d-dîn. Eleyse’llâhu bi-ahkemi’l-hâkimîn”112 buyrulmuştur. Yani, “Bu kadar gerçeklerden sonra hangi husus sana dini kabul etmemeyi, tekzip etmeyi, yalanlamayı telkin edebilir, işaret edebilir?” Buradaki “din” de yine karşılık mânasına geliyor, yani hakkın yerini bulmasını inkâr etmeye seni ne götürebilir, hangi sebep seni o tarafa itebilir? Mümkün değil böyle bir şey, “Eleyse’llâhu bi-ahkemi’l-hâkimîn”; Allah hâkimler hâkimi, yani adaletliler adaletlisi, en adaletli, hükmü en isabetli olan değil mi? “Ahkemi’l-hâkimîn” “hükmü en isabetli” diye tercüme edilmeli, dinî kim inkâr edebilir sözü de ettiklerini bulmanın gerçekleşeceğini kim inkâr edebilir demek. “Femen ya’mel miskâle zerretin hayran yerahû, ve men ya’mel miskâle zerretin şerran yerahû”:113 “Zerre kadar hayır işleyen karşılığını görecek, mükâfat olarak; zerre kadar şer işleyen cezasını çekecek, ikâb olarak.” Yani azap olarak çekecek diye bildiriliyor.
    Sonra, “Era’eyte’l-lezî yükezzibü bi’d-dîn”114 vs. Burada da “din” gene “karşılık” mânasına.
    Demek ki toplum hayatının temeli, bizim dinimizde çok net olarak görüldüğü üzere adalet. Peygamber Efendimizin hayatından başlayarak, düşman bile olsa haklıya hakkının teslim edilmesi ve hukuka riayet edilmesi emrediliyor bize.
    Mekke-i Mükerreme’nin fethi sırasında Kâbe-i Müşerrefe’nin anahtarı henüz müslüman olmamış bir ailenin elinde idi, teslim etmek istemedi. “Kimseye vermiyorum.” deyince Hz. Ali de zor kullandı ve aldı anahtarı. Kâbe’nin kapısını açtı, namaz kıldılar. O, Peygamber Efendimizin amcazâdesi, “Bu Kâbe’nin anahtarını taşıma vazifesini bana lütfetseniz, bende kalsa, ben muhafaza etsem” diye istedi. Peygamber Efendimizden bu görevin kendi ailesine intikalini istedi. Ama “Emanetleri ehillerine vermenizi ve hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi Allah emrediyor.” âyet-i kerîmesi indi. Onun üzerine Hz. Ali’ye Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Al bu anahtarı, o vermek istemeyen ve senin zorla elinden aldığın adama geri ver.”115 diye hükmetti. Kendi amcazâdesine vermedi anahtarı ve iade etti. Çünkü âyet şöyle buyuruyordu: “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”116 Adam anahtarı tekrar karşısında görünce şaşırdı. Bu, tam adaletli olan ve Allah ne emrederse onu yapma, icabında aleyhinde bile olsa, “pekâlâ” deyip de özür dileyip dönebilme, ahlâk seviyesini gösteren dinin hak din olduğunu anladı, Peygamber Efendimize inandı, müslüman oldu ve müslümanların safına girdi. Bunlar, âyet-i kerîmelerle, hadîs-i şerîflerle, İslâm tarihindeki örnekleriyle adaleti gösteren olaylar ve asırlar boyu bu böyle devam etmiştir. Ecdadımız da bu bakımdan çok şerefli insanlardır. İşte Hızır Çelebi’nin hayatı ve jesti onlardan sadece bir tanesi...
    İslâm tarihi böyle idi. Yani fatih ordular, fütûhât yapacak ordular Rumeli’de ilerlerken, kaçan ahalinin bağlarından geçerken üzümü koparmışsa parasını dalına bağlamıştır ve hak sahibine hakkını vermiştir. Böyle olduğu müddetçe de bunun mükâfatını görmüştür Allah’tan. Bundan ayrıldığı zaman, adaletin içine rüşvet girdiği zaman da cezasını çekmiştir.
    Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Biz iş isteyene iş vermeyiz, talip olana vermeyiz, istediğimize veririz.”117 buyuruyor. Adaletin sarsıldığı, tayinlerin adam kayırma yoluyla yapıldığı zamanlarda artık cemiyet yozlaşmaya başlamıştır, çökmeye başlamıştır. Demek ki toplumların başarısı, yükselmesi, insanların Allah indinde makbul kul olması, Allah’ın lütfuna ermesi, mükâfatına mazhar olması, teyidine mazhar olması adaletledir. Allah’ın tevfîkinin insandan çekilmesi, başının belalara girmesi, burnunun yerlerde sürtmesi de adaletsizliktendir, zulümdendir, haksızlıktandır.
    O bakımdan, sizlere hayatınız boyunca daima Allah’ın rızasını gözetmenizi, her hükmünüzde, “Allah razı olur mu?” diye düşünüp hükmünüzü ona göre vermenizi, sözünüzü öyle söylemenizi temennî ve tavsiye ederim. Çünkü maddî ve mânevî her türlü salah ve felahımız adalet ve doğruluktadır.

    *

    Dipnotlar
    1. 4/Nisâ, 135.
    2. 1/Fâtiha, 4.
    3. 95/Tîn, 8.
    4. 99/Zilzâl, 7-8.
    5. 107/Mâ’ûn, 1.
    6. Taberî, Tefsîr, V, 145; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 517.
    7. 4/Nisâ, 58.
    8. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Ahkâm”, 7; İbn Ebî Şeybe, VI, 419, hadis no: 32541; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, XIII, 250, hadis no: 7320; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 100.





+ Yorum Gönder