Konusunu Oylayın.: İslamda ahlak anlayışı

5 üzerinden 3.67 | Toplam : 3 kişi
İslamda ahlak anlayışı
  1. 15.Şubat.2011, 19:41
    1
    Misafir

    İslamda ahlak anlayışı

  2. 16.Şubat.2011, 15:21
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İslamda ahlak anlayışı




    İslamda Ahlak Anlayışı

    Ahlâk anlayışımızdaki değişme, hayat tarzımızı da büyük ölçüde başkalaştırmaktadır. Kendi aslî değerle­rimizden kaynaklanmayan bir ahlâk anlayışı, toplu­mumuzda tam bir davranış, kılık kıyafet ve dünya görüşü karmaşası meydana getirmiştir. Standart bir Türk insanı tipi yoktur artık...

    Oysa ki, Türk deyince, Yunus Emre gönüllü, Mevlânâ aşklı, Nasreddin Hoca nükteli, Genç Osman yürekli, Osman Gazi kanaatli bi­rini anlamak gerekmez mi?

    Birçok şeyin değiştiğini ve bozulduğunu gösteren ahlâk değişmesi, millî meziyetlerimize patinaj yaptır­makta ve bizi asırlardır düşman tuzaklarına mahkûm etmektedir.

    Halbuki bir zamanlar bu ülkede bir Muhteşem Sü­leyman vardı. İhtişamı, kendisinden büyük Allah ol­duğunu bilmesindendi. O, Allah'ın hükümlerine can­dan bağlı bir inanış içinde askerini yürüttüğü Macar bağlarının koparılan salkımları yerine çil çil altınlar astırırdı. Buna rağmen kendisinden şikayetçi olduğu­nu söyleyen Hıristiyan köylünün atının yularına ya­pışmış cüretkarlığına bakmıştı da;

    "Beni kime şikayet edeceksin?" demişti.

    Hıristiyan köylü kafası çalışan biriydi. Dünya padi­şahının da korkup çekindiği makamı iyi biliyordu:

    "Seni inandığın Allah'ın şeriatine (hükümlerine), Kur'ân'a şikayet edeceğim" deyince, yaşlı gözlerle atından inen padişah, şikayet konusu meseleyi ora­cıkta bizzat halledivermişti.



    Her işini, Allah'ın kitabına göre hüküm ve fetva veren Ebussuud Efendiye teyit ettiren Kanunî, vefa­tında bütün fetvaların kendisiyle birlikte gömülmesi­ni vasiyet etmişti de,
    Koca Şeyhülislâm;
    "Hey koca Hünkâr, sen yaptığın icraatin sıhhatine delil olarak benim verdiğim fetvaları göstereceksin. Ya ben neye dayanayım, hangi vesikayı göstererek kendimi müdafaa edeyim" diye ağlamıştı.



    Devrinde Frengistan'da çıkan dans âdetine müdahele eden ve bu uygunsuzluğun alenen yapılması ha­linde ülkesine de geleceği düşüncesiyle Fransa'ya ül­timatom veren Kanunî, mektupla savaş kazanıyordu. Alman kralına gönderdiği ferman, yenilmiş ve esir ol­muş Fransız kralını ülkesine döndürüyor, işgal edil­miş topraklarını da kurtarıyordu. O kadar güçlüydü ki, bir Batılı kralın doğrudan doğruya kendisine mek­tup yazmasına rıza göstermiyor, onları ancak sadra­zamına eşit tutuyordu. Bu gücün kaynağı, temsil etti­ği ahlâkta idi... Ve tabii, ahlâka kaynaklık eden iman­da...

    Gücünü, dayandığı ahlâk sistemine uygun kullanı­yor, tahripte değil, tamirde; yakıp yıkmakta, yutmak­ta değil, yardımda, imdatta kullanıyordu. İşte bunun için, İspanya istilasından korkan Hollanda, kendisin­den yardım isteyince, hemen Barbaros Hayreddin Pa­şayı görevlendiriyordu.


    Barbaros Hayreddin Paşanın en ufak bir hareketine bile ihtiyaç kalmadan, İspanya saldırgan havasından vazgeçerek, Hollanda'ya çıkmayacağını açıklıyordu. İşin içinde, Osmanlının zayıf da olsa, haklıyı savun­ma ahlâkı vardır. Ve bu ahlâkın şakası yoktur. Gelirse Osmanlı tokadı ile gelir ve kaşınanın hakkını avucuna verir.

    İşte bu Osmanlı namıyla İspanya donanmasının şerrinden kurtuluşu tarihe mal etmek ve kutlamak amacıyla Hollanda'nın bazı yerlerine Barbaros'un röliyefini altın yaldızlı olarak resmetmişlerdir. Altına da, "Altın Türk'ün hatırasına" yazmışlar. Ne yazık ki şimdi bunlardan sadece bir tanesi vardır Leydin şeh­rinde...

    Bayezid-i Veli de bu meded kılma ahlâkı ile, İspan­ya'dan kovulan sürülen Yahudilere kucak açmadı mı? Yersizlerin, yurtsuzların, kimsesizlerin hamisi olmak anlayışı, Osmanlı Cihan Devletinin temel felsefesi de­ğil miydi?

    Bu anlayışla, Osmanlı Afrikadan Güney Asyaya kadar kucak açmıştı. Sadece Müslümanlar değil, her din ve milletten insan bu anlayıştan nasiplenmiştir. Yine bu anlayışladır ki İsveç Kralı Demirbaş Şarl'ı Ruslara teslim etmemek uğruna devlet Moskof ile sa­vaşa tutuşmaktan çekinmemiştir. Çünkü onun gele­neğinde kendisine sığınan acizi zulmünden kaçtığı düşmanına teslim etme haysiyetsizliği yoktur.



    Bırakınız Osmanlının dünya hakimi olduğu asırla­rı, 1700'lü yıllara geliniz. Devletin artık iyice inişe geç­tiği, içten ve dıştan gelen gizli açık saldırılarla iyice yorulduğu zamanlara yani... İşte o devirde Almanya'nın Fransa'ya sınır olan Mülheim şehrinde yerli ahalinin başı, hazıra konucu Fransızlarla derttedir. Bir yıl boyunca ekip biçip topladıkları mahsul; daha güç­lü olan Fransızlar tarafından hemen yağmalanmakta, böylece Alman halkı açlığa ve sefalete mahkûm ol­maktaydı.

    Fransızın anlayacağı tek dilin, Osmanlı korkusu ve tokadı olduğunu iyi bilen Kral, Padişaha müracaat ederek yardım ister. İç ve dış bir sürü gaile ile sarılı Osmanlı tâ Fransız sınırına yardım elini nasıl uzata­caktır?

    Fakat devlet geleneğinde böyle çağrıları karşı­lıksız bırakmak da usulden değildir. Sonunda padi­şah buyurur ki: "Bu Fransız keferesi korkaktır. Orayı bu Frenk belasından kurtarmak için namımız yeter. Üç çuval dolusu yeniçeri elbisesi gönderin Alman kralına, adamları sınıra yakın yerlerde bu elbiseleri giyerek dolaşsınlar ve Fransızlara görünsünler. Bu ka­fidir. Böylece Fransızın şerrinden emin olurlar."

    Gerçekten de bu iş gerçekleşir. Osmanlı askeri kı­lıklı Almanları sınır yakınlarında gören Fransızlar, bir daha böyle bir baskın yapmaya cesaret edemezler. Çünkü bütün civarda, "Osmanlı gelmiş" haberi dalga dalga yayılır. İşte o seneden itibaren şehrin en yüksek binasına bir Osmanlı bayrağı asılır. Ve bu bayrak 1989 yılına kadar orada asılı durur.

    Bir zamanlar üç çuval dolusu asker elbisesiyle ka­zandığımızı, şimdi bütün diplomatik çabalarımızla, askerî gücümüzle, siyasî harekâtımızla kazanamıyo­ruz.

    Demek ki bir zamanlar ruhlu elbiselerimizin ka­zandığını şimdi ruhsuz insanlarımız kazanamıyorlar. Mânâsını ve gayesini unutmuş insanın haysiyeti ve etkisi, ruh köküne bağlı haysiyet erbabının elbisesi kadar bile olamıyor. Bunun içindir ki, uçaklarımız Bosna'ya gidemiyor, askerimiz Nahcivan'a, Azerbay­can'a giremiyor.



    Elbisesiyle savaş kazanan, mektubuyla mağlubu galip eden insanların ahlâkları, din kardeşliği temeli­ne oturuyordu. "Bütün mü'minlerin sadece ve ancak kardeş" saydığı bir dünyanın mensubu olmak, her türlü farkı eriten, birlik ve beraberliği, eşitliği getirip hakim eden bir anlayış doğuruyordu.

    İşte bu ahlâkladır ki Fatih, tebdil-i kıyafet gezdiği bir gün, bir bakkaldan ikinci bir mal almaya kalktı­ğında;

    "Efendi, yandaki komşumda da aynı maldan var­dır. Ben sabah siftahımı yaptım. Lütfen bu malı da on­dan alınız da, o da ilk satışını yapmış olsun" cevabını alır. İkinci dükkandan da aynı durumda aynı cevabı alan Fatih, fethe iyice niyetlenir. Çünkü böyle bir halk ile yapılamayacak fetih olmadığını iyi bilir.

    Fetih müyesser oldukta, Fatih, hapishaneleri de tef­tiş eder. Mahkûmlar arasındaki üç papaz dikkatini çe­ker ve suçlarını sorar. Derler ki:
    "Konstantin bizi bir araştırma yapmakla görevlen­dirdi. Biz de bu araştırmayı yaparak neticesini kendi­sine bildirdik. Çıkardığımız neticeye kızarak bizi hap­settirdi."

    Neydi bu papazların araştırmasından çıkan netice? Bizarısın içine düştüğü ahlâkî çöküntünün derinliği ve bu hal ile devletin fazlaca bir ömrünün kalmadı­ğı... Fatih Sultan Mehmed, aynı araştırmayı bir de kendisi için yapmaları kaydıyla papazları serbest bıraktırır. Üç beş yer dolaşıp gelirler ve derler ki: "Eğer senin teban bu ahlâk üzere yaşamaya devam ederler­se, devletin ebed müddet olur."

    Bu üç papaz memleketin sadece mahkemelerini dolaşırlar. Gördükleri şunlardır:
    Bir adam, at satın almıştır. Eğer bir gün içinde atta bir hastalık veya başka bir kusur görünürse iade ede­bilecektir. Gerçekten de at alındığı gün hastalanır. Sa­tın alan kişi hemen mahkemeye koşar, satışı iptal etti­rip parasını almak ister. Fakat o da nesi, mahkeme ka­palıdır. Çünkü, hakim bir yakınının cenazesine git­miştir. Bir gün sonra hakim bulunur, amma at da öl­müştür. Mahkeme hakimi kendini suçlu bulur. Eğer makamını terk edip gitmeseydi, atı alan adam böyle bir zarara girmeyecekti. Ve atın parasını kendi cebin­den tazmin eder.

    Bu olaydan anlaşıldığı üzere o devre hakim olan ahlâk anlayışı sonucu, mahkeme en sakin yerlerden biridir, müşterisi kesattır ve bu sebeple de tek hakim kapıyı kapatıp bir başka işine gidebilmektedir. Şimdi­lerde yaygın ahlâkın doğurduğu ufunetli ortamın mahkemelerine bakınız: Hangi gün boş ve sakindir?

    Bir başka şehirde de tarla davasına şahit olurlar. Bugünün ahlâk anlayışından bakılınca innılamaya­cak kadar harika olan olayın özeti şudur:
    Tarlayı satın alan kişi, çift sürerken bir küp dolusu altın bulur. Bunu tarlanın eski sahibine iade etmek is­ter. Der ki: "Ben sadece bu tarlayı satın aldım, içindeki altını değil... Dolayısıyla da bu altın sana ait olmak lâzım gelir."
    Tarlayı satan ise itiraz eder: "Ben bu tarlanın için­deki altından habersizdim. Zaten bilseydim kendim çıkartırdım. Dolayısıyla o da tarlanın sana nasip ol­muş bir mahsulü gibidir ve senindir."

    Her iki taraf da haram yemek korkusuyla altını al­maya razı olmaz. Kadı Efendi ise yaptığı soruşturma sonucu, taraflardan birinin oğluna diğerinin kızını alarak ve bu parayı da onlara vererek meseleyi halle­der.

    Üçüncü şehirde ise bir ithalat olayı vardır. Vene­dik'ten Konya'ya kumaş gelecektir. Türk tüccar para­sını peşin ödemiş, mal gemiyle yola çıkmıştır. Ne var ki, fırtınaya yakalanan gemi batar, kumaşlar da deni­zini dibini boylar. Mahkemenin kararı Venedikli tüc­carı haklı çıkarır. Çünkü parası alınan mal gemiye tes­lim edilmiş, görev yapılmıştır. Nakliye sırasındaki za­yiat alıcıya aittir, satıcıyı bağlamaz.



    İşte böyle bir adaletle içli dışlı olan halk, asırlar sü­ren iç ve dış fitnelere rağmen ayakta kalabilmiş, başka hiç bir millete nasip olmayan uzunlukta bir saltanatı şerefle sürdürebilmiştir. Hem de sonuna kadar...

    Son Sultan Vahdeddin, gönüllü sürgününe çıkar­ken, akıbeti meçhul yolun başında kendini garantiye alacak hiç bir tedbire tevessül etmemiştir. Hazineden götüreceği bir kaç kıymetli tarihi eşya ile rahat bir ge­çim sürdürmeye tenezzül etmemiş, bilakis üzerinde taşıdığı tarihî değeri yüksek şeyleri de bir makbuz karşılığı ilgili memura teslim etme haysiyetini göster­miştir. Sonra olanları bilirsiniz. Yemek ve ilaç paraları bile ödenemez haldeyken Sultan vefat eder de tabutu­na, bakkal kasap haczi gelir.

    Evet, yıllar yılı vatan haini gibi gösterilen Son Sul­tan, millet malının kuruşuna tenezzül etmeyecek bir vatanperverdi. Üstelik de üzerinde taşıdığı halife sıfa­tını, peşinde salyasümük dolaşan cücelere istismar et­tirmeyecek, satmayacak kadar haysiyetli bir vatan­perver...

    Son halife Abdülmecid Efendi de bu konuda takdi­re değer... Çünkü onun tabutu da haczedilmiştir, borç­lan ödeninceye kadar...

    Sultan Vahdeddin Avrupada iken, kendisini Os­manlı hisseden bir Ermeni tüccar, hanım sultanlar için kumaş topları yollar. Beğendiklerinden diledikleri miktarda alabileceklerdir. Nice zamandır yeni bir elbi­se giyememiş olan hanımlar kumaş toplarının başına toplanırlar. Kadınsı bir hassasiyetle kumaşlara bakar, yoklar, değerlendirirler. Çok beğendikleri ve arzula­dıkları her hallerinden bellidir. Ancak getirene ve gönderene çok teşekkür ederek, bütün topları olduğu gibi iade ederler. Gerekçeleri çok asildir:

    "Hanedana, hele de böyle bir vasatta Ermeni bir eski tebadan hediye almak yaraşmaz. Teşekkür ede­riz..."


    Hanedanın bu hali bir soyluluğun ve asaletin ince­liği idi. Bu asalet, "Bizim kavgamız kuru bir cihangir­lik kavgası değildir" diyen ve fakir bir köylünün bı­raktığı kadar şahsî miras bırakan Osman Gazi'nin at­tığı imanlı, ahlâklı temel, en zor ve çözülmüş zaman­larda dahi kendini belli ediyor, farkını ortaya koyu­yordu. Fetihlerin ardındaki gerçek, bu asil ahlâk anla­yışında saklıydı.

    Yavuz Sultan Selim Sapanca bahçelerinden geçmiş­ti, Sina Çölünü ve Suriye'nin, Mısır'ın, Mekke ve Me­dine'nin fatihi, hadimi olmuştu. Çünkü aç karnına askerini geçirdiği Sapanca' nın elma bahçeleri geçilir ge­çilmez atını süratle geriye çevirdi, ağızlarda ve torba­larda elma kontrolü yaptı. "Şükürler olsun" dedi, çünkü ne ağızlar elma çiğniyordu, ne de torbalar elma doluydu. İşte bu askerle cihada gidilirdi. İşte bu ahlâ­ka güvenilirdi.

    İlhamını İslâm inancından alan bu ahlâk, asırları aşa taşa gelmiş. Devlet-i Âliyyenin son zamanlarında bile hükümran olabilmişti. Aydınlarımızın içeriden, düşmanlarımızın dışarıdan yaptıkları hamlelere rağ­men Osmanlı dönemini bile aşabilmiş, kırıntılarını ol­sun yakın zamanlara kadar münferit örnekler halinde muhafaza edebilmiştir.

    1919'un karanlık ve umutsuz günlerinden bir gün Maraş'ta yaşayan Ermenilerin reisi Hırlakyan, Abdal Halil Ağayı çağırır. Halil Ağa davulcuların başkanı­dır. Şehri işgale gelecek Fransız ordusunu karşılamak için davulcuları toplayıp karşılamada çaldırması iste­nir. Halil Ağa istekli görünmez. Hırlakyan ısrar eder. Israrları boşa çıktıkça ücreti artırır. Sonunda bakar ki olmayacak:

    "Halil Ağa" der, "topla adamlarım Fransızları kar­şıla, davulunun içini altınla dolduracağım."

    Halil Ağa hiç önemsemez bu bonkörlüğü ve müt­hiş gerekçesini açıklar. Müthiş güzel ve ulvî gerekçesi­nin onun dilindeki ifadesi şudur:

    "Çalamam ağa, bu din bahsi..."

    İşte toplumun en alt katmanında görünen Abdal Halil Ağanın vatanperverlik ahlâkına, günümüzün nice etiketli, unvanlı üst düzey aydını bile ya zor yeti­şir, ya da yetişemez haldedir. Nedendir?

    Klod Farer, dost bir Fransızdır. Ediptir, mütefekkir­dir. Cumhuriyetin ilanı yıllarında Türkiye'ye gelir ve yeni belirmeye başlayan gelenekten sapma harekatına mani olmaya çalışır. Mustafa Kemal Paşa ile görüşür, düşüncelerini söyler.

    Bir gün Batı Anadoluda bir köy pazarını gezer. Her şey o kadar ucuz ve nefistir ki, bir eşeğin taşıyabilecği kadar çok alışveriş ederek köyden uzaklaşırken, aldıklarının ne kadar ucuz olduğunu ve garip halkın ne kadar fakir olduğunu düşünmektedir. Tam bu sıra­da bir delikanlı nefes nefese ona yetişir ve kendisinin köyde beklendiğini söyler. Kendi kendine mırıldanır:

    "Aldığım bunca güzel şey bu kadar ucuz olamaz­dı. Hele de benim gibi bir yabancıya bu fiyata hiç ve­rilemezdi. Bunu biliyor ve korkuyordum. Korktuğum başıma geldi. Şimdi ya bunları geriye alacaklar, ya da fazla para isteyecekler..."

    Bu düşüncelerle köye döner. Bem beyaz sakallı, nurani yüzlü bir ihtiyar ve arkasındaki bir kaç yaşlı zat kendisini karşılar. Derler ki:

    "Efendi kusura bakma, çok üzgünüz, bizim köyü­müzde şimdiye kadar böyle bir şey olmamıştır. Fakat sizin alışveriş yaptığınız bu genç bir cahillik yapmış ve sizden biraz fazlaca para almış. Şimdi muhayyersi­niz, ister paranızın üstünü geriye alırsınız, isterseniz alışverişten vazgeçer, başkasından alırsınız. Biz bu genç satıcıya gerekli cezayı vereceğiz. Tekrar tekrar özür beyan ederiz, kusura bakmayınız..."

    Fransız yazar, dinledikleri karşısında ne diyeceğini bilemez, duygulanır, gözleri buğulanır. Dönerken, "Bu millet bu hasletleriyle yaşamalı" diye düşünür.




    Meşhur İngiliz tarih felsefecisi Toyrıbee, 1950'li yıl­ların başında Türkiye'ye gelir. Uzmanı olduğu Yunan tarih ve medeniyetinin izlerini araştırmak ve Osmanlı eserleriyle mukayese etmek düşüncesindedir. Özellik­le de bir merakı vardır: Hasta Adam denilen Osmanlı niçin ölmedi? Ölümcül görünen hastadan geriye ne kaldı? Medeniyetiyle tekrar canlanması imkanı var mıdır?

    Kendisine kılavuzluk eden zatla birlikte yine bir Batı Anadolu kasabasında küçük bir köfteci dükkanı­na girerler. Nefis köfteleri atıştırırken de etrafını tetkik eden Toynbee, köftecinin dikkatini çeker. Tanıştırılır­lar. Yamalı ve fakat ter temiz önlüğüyle ve güleryüzüyle kendilerini uğurlayan bu köfteciye bir türlü pa­ra kabul ettiremezler. Toynbee para vermekten ümidi­ni kesince sebebini öğrenmek ister.

    "Bu adam âlim imiş. Âlime hürmet ve hizmet se­vaptır/'

    "Peki, ama ben Müslüman değilim, hem de İngilizim" deyince, köftecinin sözü şu olur:

    "Madem memleketimizi merak etip tâ Avrupalardan gelmiş ya, misafirimizdir. Gavur mavur, farketmez, para almam."

    Toynbee, bu fakir köftecinin mütebessim yüzünü ve yamalı önlüğünü süzer ve der ki:

    "Medeniyetinizin en güzel izahını bu köftecinin söz ve davranışlarında buldum. Artık daha fazla gez­memize lüzum yoktur, dönebiliriz..."

    Venediklilerin teklif ettiği 50.000 altın rüşveti red­deden osmanlı paşası, kendisini tebrik edenlere ne güzel der:

    "Teşekkür ederim, amma ben henüz 50.000 altına kadar namusluyum."

    Nerede o iyi insanlar? İyi atlara binip bir bilinmez diyara mı gittiler? Bir başka nesille yeniden gelmekteler mi?

    Günümüz ahlâk anlayışıyla eski ahlâkımız arasın­daki mesafe bir uçuruma dönüşmekte.

    Şâirin dediği gibi:
    Hezar gıpta o tarz-ı kadhim efendisine
    Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine.

    Tarihî kökleri Allah'ın Resulüne dayanan ve yaşa­yan bir Kur'ân olmak idealinden ibaret bulunan ahlâ­kımıza bugün bütün dünya hasret. Bu hasreti dindire­cek altın neslin ayak seslerini işitmekle müteselliyiz bu gün. Tez gelişler ola ve ahlâk farkı çabuk kapana İNŞAALLAH!..


  3. 16.Şubat.2011, 15:21
    2
    Hadimul Müslimin



    İslamda Ahlak Anlayışı

    Ahlâk anlayışımızdaki değişme, hayat tarzımızı da büyük ölçüde başkalaştırmaktadır. Kendi aslî değerle­rimizden kaynaklanmayan bir ahlâk anlayışı, toplu­mumuzda tam bir davranış, kılık kıyafet ve dünya görüşü karmaşası meydana getirmiştir. Standart bir Türk insanı tipi yoktur artık...

    Oysa ki, Türk deyince, Yunus Emre gönüllü, Mevlânâ aşklı, Nasreddin Hoca nükteli, Genç Osman yürekli, Osman Gazi kanaatli bi­rini anlamak gerekmez mi?

    Birçok şeyin değiştiğini ve bozulduğunu gösteren ahlâk değişmesi, millî meziyetlerimize patinaj yaptır­makta ve bizi asırlardır düşman tuzaklarına mahkûm etmektedir.

    Halbuki bir zamanlar bu ülkede bir Muhteşem Sü­leyman vardı. İhtişamı, kendisinden büyük Allah ol­duğunu bilmesindendi. O, Allah'ın hükümlerine can­dan bağlı bir inanış içinde askerini yürüttüğü Macar bağlarının koparılan salkımları yerine çil çil altınlar astırırdı. Buna rağmen kendisinden şikayetçi olduğu­nu söyleyen Hıristiyan köylünün atının yularına ya­pışmış cüretkarlığına bakmıştı da;

    "Beni kime şikayet edeceksin?" demişti.

    Hıristiyan köylü kafası çalışan biriydi. Dünya padi­şahının da korkup çekindiği makamı iyi biliyordu:

    "Seni inandığın Allah'ın şeriatine (hükümlerine), Kur'ân'a şikayet edeceğim" deyince, yaşlı gözlerle atından inen padişah, şikayet konusu meseleyi ora­cıkta bizzat halledivermişti.



    Her işini, Allah'ın kitabına göre hüküm ve fetva veren Ebussuud Efendiye teyit ettiren Kanunî, vefa­tında bütün fetvaların kendisiyle birlikte gömülmesi­ni vasiyet etmişti de,
    Koca Şeyhülislâm;
    "Hey koca Hünkâr, sen yaptığın icraatin sıhhatine delil olarak benim verdiğim fetvaları göstereceksin. Ya ben neye dayanayım, hangi vesikayı göstererek kendimi müdafaa edeyim" diye ağlamıştı.



    Devrinde Frengistan'da çıkan dans âdetine müdahele eden ve bu uygunsuzluğun alenen yapılması ha­linde ülkesine de geleceği düşüncesiyle Fransa'ya ül­timatom veren Kanunî, mektupla savaş kazanıyordu. Alman kralına gönderdiği ferman, yenilmiş ve esir ol­muş Fransız kralını ülkesine döndürüyor, işgal edil­miş topraklarını da kurtarıyordu. O kadar güçlüydü ki, bir Batılı kralın doğrudan doğruya kendisine mek­tup yazmasına rıza göstermiyor, onları ancak sadra­zamına eşit tutuyordu. Bu gücün kaynağı, temsil etti­ği ahlâkta idi... Ve tabii, ahlâka kaynaklık eden iman­da...

    Gücünü, dayandığı ahlâk sistemine uygun kullanı­yor, tahripte değil, tamirde; yakıp yıkmakta, yutmak­ta değil, yardımda, imdatta kullanıyordu. İşte bunun için, İspanya istilasından korkan Hollanda, kendisin­den yardım isteyince, hemen Barbaros Hayreddin Pa­şayı görevlendiriyordu.


    Barbaros Hayreddin Paşanın en ufak bir hareketine bile ihtiyaç kalmadan, İspanya saldırgan havasından vazgeçerek, Hollanda'ya çıkmayacağını açıklıyordu. İşin içinde, Osmanlının zayıf da olsa, haklıyı savun­ma ahlâkı vardır. Ve bu ahlâkın şakası yoktur. Gelirse Osmanlı tokadı ile gelir ve kaşınanın hakkını avucuna verir.

    İşte bu Osmanlı namıyla İspanya donanmasının şerrinden kurtuluşu tarihe mal etmek ve kutlamak amacıyla Hollanda'nın bazı yerlerine Barbaros'un röliyefini altın yaldızlı olarak resmetmişlerdir. Altına da, "Altın Türk'ün hatırasına" yazmışlar. Ne yazık ki şimdi bunlardan sadece bir tanesi vardır Leydin şeh­rinde...

    Bayezid-i Veli de bu meded kılma ahlâkı ile, İspan­ya'dan kovulan sürülen Yahudilere kucak açmadı mı? Yersizlerin, yurtsuzların, kimsesizlerin hamisi olmak anlayışı, Osmanlı Cihan Devletinin temel felsefesi de­ğil miydi?

    Bu anlayışla, Osmanlı Afrikadan Güney Asyaya kadar kucak açmıştı. Sadece Müslümanlar değil, her din ve milletten insan bu anlayıştan nasiplenmiştir. Yine bu anlayışladır ki İsveç Kralı Demirbaş Şarl'ı Ruslara teslim etmemek uğruna devlet Moskof ile sa­vaşa tutuşmaktan çekinmemiştir. Çünkü onun gele­neğinde kendisine sığınan acizi zulmünden kaçtığı düşmanına teslim etme haysiyetsizliği yoktur.



    Bırakınız Osmanlının dünya hakimi olduğu asırla­rı, 1700'lü yıllara geliniz. Devletin artık iyice inişe geç­tiği, içten ve dıştan gelen gizli açık saldırılarla iyice yorulduğu zamanlara yani... İşte o devirde Almanya'nın Fransa'ya sınır olan Mülheim şehrinde yerli ahalinin başı, hazıra konucu Fransızlarla derttedir. Bir yıl boyunca ekip biçip topladıkları mahsul; daha güç­lü olan Fransızlar tarafından hemen yağmalanmakta, böylece Alman halkı açlığa ve sefalete mahkûm ol­maktaydı.

    Fransızın anlayacağı tek dilin, Osmanlı korkusu ve tokadı olduğunu iyi bilen Kral, Padişaha müracaat ederek yardım ister. İç ve dış bir sürü gaile ile sarılı Osmanlı tâ Fransız sınırına yardım elini nasıl uzata­caktır?

    Fakat devlet geleneğinde böyle çağrıları karşı­lıksız bırakmak da usulden değildir. Sonunda padi­şah buyurur ki: "Bu Fransız keferesi korkaktır. Orayı bu Frenk belasından kurtarmak için namımız yeter. Üç çuval dolusu yeniçeri elbisesi gönderin Alman kralına, adamları sınıra yakın yerlerde bu elbiseleri giyerek dolaşsınlar ve Fransızlara görünsünler. Bu ka­fidir. Böylece Fransızın şerrinden emin olurlar."

    Gerçekten de bu iş gerçekleşir. Osmanlı askeri kı­lıklı Almanları sınır yakınlarında gören Fransızlar, bir daha böyle bir baskın yapmaya cesaret edemezler. Çünkü bütün civarda, "Osmanlı gelmiş" haberi dalga dalga yayılır. İşte o seneden itibaren şehrin en yüksek binasına bir Osmanlı bayrağı asılır. Ve bu bayrak 1989 yılına kadar orada asılı durur.

    Bir zamanlar üç çuval dolusu asker elbisesiyle ka­zandığımızı, şimdi bütün diplomatik çabalarımızla, askerî gücümüzle, siyasî harekâtımızla kazanamıyo­ruz.

    Demek ki bir zamanlar ruhlu elbiselerimizin ka­zandığını şimdi ruhsuz insanlarımız kazanamıyorlar. Mânâsını ve gayesini unutmuş insanın haysiyeti ve etkisi, ruh köküne bağlı haysiyet erbabının elbisesi kadar bile olamıyor. Bunun içindir ki, uçaklarımız Bosna'ya gidemiyor, askerimiz Nahcivan'a, Azerbay­can'a giremiyor.



    Elbisesiyle savaş kazanan, mektubuyla mağlubu galip eden insanların ahlâkları, din kardeşliği temeli­ne oturuyordu. "Bütün mü'minlerin sadece ve ancak kardeş" saydığı bir dünyanın mensubu olmak, her türlü farkı eriten, birlik ve beraberliği, eşitliği getirip hakim eden bir anlayış doğuruyordu.

    İşte bu ahlâkladır ki Fatih, tebdil-i kıyafet gezdiği bir gün, bir bakkaldan ikinci bir mal almaya kalktı­ğında;

    "Efendi, yandaki komşumda da aynı maldan var­dır. Ben sabah siftahımı yaptım. Lütfen bu malı da on­dan alınız da, o da ilk satışını yapmış olsun" cevabını alır. İkinci dükkandan da aynı durumda aynı cevabı alan Fatih, fethe iyice niyetlenir. Çünkü böyle bir halk ile yapılamayacak fetih olmadığını iyi bilir.

    Fetih müyesser oldukta, Fatih, hapishaneleri de tef­tiş eder. Mahkûmlar arasındaki üç papaz dikkatini çe­ker ve suçlarını sorar. Derler ki:
    "Konstantin bizi bir araştırma yapmakla görevlen­dirdi. Biz de bu araştırmayı yaparak neticesini kendi­sine bildirdik. Çıkardığımız neticeye kızarak bizi hap­settirdi."

    Neydi bu papazların araştırmasından çıkan netice? Bizarısın içine düştüğü ahlâkî çöküntünün derinliği ve bu hal ile devletin fazlaca bir ömrünün kalmadı­ğı... Fatih Sultan Mehmed, aynı araştırmayı bir de kendisi için yapmaları kaydıyla papazları serbest bıraktırır. Üç beş yer dolaşıp gelirler ve derler ki: "Eğer senin teban bu ahlâk üzere yaşamaya devam ederler­se, devletin ebed müddet olur."

    Bu üç papaz memleketin sadece mahkemelerini dolaşırlar. Gördükleri şunlardır:
    Bir adam, at satın almıştır. Eğer bir gün içinde atta bir hastalık veya başka bir kusur görünürse iade ede­bilecektir. Gerçekten de at alındığı gün hastalanır. Sa­tın alan kişi hemen mahkemeye koşar, satışı iptal etti­rip parasını almak ister. Fakat o da nesi, mahkeme ka­palıdır. Çünkü, hakim bir yakınının cenazesine git­miştir. Bir gün sonra hakim bulunur, amma at da öl­müştür. Mahkeme hakimi kendini suçlu bulur. Eğer makamını terk edip gitmeseydi, atı alan adam böyle bir zarara girmeyecekti. Ve atın parasını kendi cebin­den tazmin eder.

    Bu olaydan anlaşıldığı üzere o devre hakim olan ahlâk anlayışı sonucu, mahkeme en sakin yerlerden biridir, müşterisi kesattır ve bu sebeple de tek hakim kapıyı kapatıp bir başka işine gidebilmektedir. Şimdi­lerde yaygın ahlâkın doğurduğu ufunetli ortamın mahkemelerine bakınız: Hangi gün boş ve sakindir?

    Bir başka şehirde de tarla davasına şahit olurlar. Bugünün ahlâk anlayışından bakılınca innılamaya­cak kadar harika olan olayın özeti şudur:
    Tarlayı satın alan kişi, çift sürerken bir küp dolusu altın bulur. Bunu tarlanın eski sahibine iade etmek is­ter. Der ki: "Ben sadece bu tarlayı satın aldım, içindeki altını değil... Dolayısıyla da bu altın sana ait olmak lâzım gelir."
    Tarlayı satan ise itiraz eder: "Ben bu tarlanın için­deki altından habersizdim. Zaten bilseydim kendim çıkartırdım. Dolayısıyla o da tarlanın sana nasip ol­muş bir mahsulü gibidir ve senindir."

    Her iki taraf da haram yemek korkusuyla altını al­maya razı olmaz. Kadı Efendi ise yaptığı soruşturma sonucu, taraflardan birinin oğluna diğerinin kızını alarak ve bu parayı da onlara vererek meseleyi halle­der.

    Üçüncü şehirde ise bir ithalat olayı vardır. Vene­dik'ten Konya'ya kumaş gelecektir. Türk tüccar para­sını peşin ödemiş, mal gemiyle yola çıkmıştır. Ne var ki, fırtınaya yakalanan gemi batar, kumaşlar da deni­zini dibini boylar. Mahkemenin kararı Venedikli tüc­carı haklı çıkarır. Çünkü parası alınan mal gemiye tes­lim edilmiş, görev yapılmıştır. Nakliye sırasındaki za­yiat alıcıya aittir, satıcıyı bağlamaz.



    İşte böyle bir adaletle içli dışlı olan halk, asırlar sü­ren iç ve dış fitnelere rağmen ayakta kalabilmiş, başka hiç bir millete nasip olmayan uzunlukta bir saltanatı şerefle sürdürebilmiştir. Hem de sonuna kadar...

    Son Sultan Vahdeddin, gönüllü sürgününe çıkar­ken, akıbeti meçhul yolun başında kendini garantiye alacak hiç bir tedbire tevessül etmemiştir. Hazineden götüreceği bir kaç kıymetli tarihi eşya ile rahat bir ge­çim sürdürmeye tenezzül etmemiş, bilakis üzerinde taşıdığı tarihî değeri yüksek şeyleri de bir makbuz karşılığı ilgili memura teslim etme haysiyetini göster­miştir. Sonra olanları bilirsiniz. Yemek ve ilaç paraları bile ödenemez haldeyken Sultan vefat eder de tabutu­na, bakkal kasap haczi gelir.

    Evet, yıllar yılı vatan haini gibi gösterilen Son Sul­tan, millet malının kuruşuna tenezzül etmeyecek bir vatanperverdi. Üstelik de üzerinde taşıdığı halife sıfa­tını, peşinde salyasümük dolaşan cücelere istismar et­tirmeyecek, satmayacak kadar haysiyetli bir vatan­perver...

    Son halife Abdülmecid Efendi de bu konuda takdi­re değer... Çünkü onun tabutu da haczedilmiştir, borç­lan ödeninceye kadar...

    Sultan Vahdeddin Avrupada iken, kendisini Os­manlı hisseden bir Ermeni tüccar, hanım sultanlar için kumaş topları yollar. Beğendiklerinden diledikleri miktarda alabileceklerdir. Nice zamandır yeni bir elbi­se giyememiş olan hanımlar kumaş toplarının başına toplanırlar. Kadınsı bir hassasiyetle kumaşlara bakar, yoklar, değerlendirirler. Çok beğendikleri ve arzula­dıkları her hallerinden bellidir. Ancak getirene ve gönderene çok teşekkür ederek, bütün topları olduğu gibi iade ederler. Gerekçeleri çok asildir:

    "Hanedana, hele de böyle bir vasatta Ermeni bir eski tebadan hediye almak yaraşmaz. Teşekkür ede­riz..."


    Hanedanın bu hali bir soyluluğun ve asaletin ince­liği idi. Bu asalet, "Bizim kavgamız kuru bir cihangir­lik kavgası değildir" diyen ve fakir bir köylünün bı­raktığı kadar şahsî miras bırakan Osman Gazi'nin at­tığı imanlı, ahlâklı temel, en zor ve çözülmüş zaman­larda dahi kendini belli ediyor, farkını ortaya koyu­yordu. Fetihlerin ardındaki gerçek, bu asil ahlâk anla­yışında saklıydı.

    Yavuz Sultan Selim Sapanca bahçelerinden geçmiş­ti, Sina Çölünü ve Suriye'nin, Mısır'ın, Mekke ve Me­dine'nin fatihi, hadimi olmuştu. Çünkü aç karnına askerini geçirdiği Sapanca' nın elma bahçeleri geçilir ge­çilmez atını süratle geriye çevirdi, ağızlarda ve torba­larda elma kontrolü yaptı. "Şükürler olsun" dedi, çünkü ne ağızlar elma çiğniyordu, ne de torbalar elma doluydu. İşte bu askerle cihada gidilirdi. İşte bu ahlâ­ka güvenilirdi.

    İlhamını İslâm inancından alan bu ahlâk, asırları aşa taşa gelmiş. Devlet-i Âliyyenin son zamanlarında bile hükümran olabilmişti. Aydınlarımızın içeriden, düşmanlarımızın dışarıdan yaptıkları hamlelere rağ­men Osmanlı dönemini bile aşabilmiş, kırıntılarını ol­sun yakın zamanlara kadar münferit örnekler halinde muhafaza edebilmiştir.

    1919'un karanlık ve umutsuz günlerinden bir gün Maraş'ta yaşayan Ermenilerin reisi Hırlakyan, Abdal Halil Ağayı çağırır. Halil Ağa davulcuların başkanı­dır. Şehri işgale gelecek Fransız ordusunu karşılamak için davulcuları toplayıp karşılamada çaldırması iste­nir. Halil Ağa istekli görünmez. Hırlakyan ısrar eder. Israrları boşa çıktıkça ücreti artırır. Sonunda bakar ki olmayacak:

    "Halil Ağa" der, "topla adamlarım Fransızları kar­şıla, davulunun içini altınla dolduracağım."

    Halil Ağa hiç önemsemez bu bonkörlüğü ve müt­hiş gerekçesini açıklar. Müthiş güzel ve ulvî gerekçesi­nin onun dilindeki ifadesi şudur:

    "Çalamam ağa, bu din bahsi..."

    İşte toplumun en alt katmanında görünen Abdal Halil Ağanın vatanperverlik ahlâkına, günümüzün nice etiketli, unvanlı üst düzey aydını bile ya zor yeti­şir, ya da yetişemez haldedir. Nedendir?

    Klod Farer, dost bir Fransızdır. Ediptir, mütefekkir­dir. Cumhuriyetin ilanı yıllarında Türkiye'ye gelir ve yeni belirmeye başlayan gelenekten sapma harekatına mani olmaya çalışır. Mustafa Kemal Paşa ile görüşür, düşüncelerini söyler.

    Bir gün Batı Anadoluda bir köy pazarını gezer. Her şey o kadar ucuz ve nefistir ki, bir eşeğin taşıyabilecği kadar çok alışveriş ederek köyden uzaklaşırken, aldıklarının ne kadar ucuz olduğunu ve garip halkın ne kadar fakir olduğunu düşünmektedir. Tam bu sıra­da bir delikanlı nefes nefese ona yetişir ve kendisinin köyde beklendiğini söyler. Kendi kendine mırıldanır:

    "Aldığım bunca güzel şey bu kadar ucuz olamaz­dı. Hele de benim gibi bir yabancıya bu fiyata hiç ve­rilemezdi. Bunu biliyor ve korkuyordum. Korktuğum başıma geldi. Şimdi ya bunları geriye alacaklar, ya da fazla para isteyecekler..."

    Bu düşüncelerle köye döner. Bem beyaz sakallı, nurani yüzlü bir ihtiyar ve arkasındaki bir kaç yaşlı zat kendisini karşılar. Derler ki:

    "Efendi kusura bakma, çok üzgünüz, bizim köyü­müzde şimdiye kadar böyle bir şey olmamıştır. Fakat sizin alışveriş yaptığınız bu genç bir cahillik yapmış ve sizden biraz fazlaca para almış. Şimdi muhayyersi­niz, ister paranızın üstünü geriye alırsınız, isterseniz alışverişten vazgeçer, başkasından alırsınız. Biz bu genç satıcıya gerekli cezayı vereceğiz. Tekrar tekrar özür beyan ederiz, kusura bakmayınız..."

    Fransız yazar, dinledikleri karşısında ne diyeceğini bilemez, duygulanır, gözleri buğulanır. Dönerken, "Bu millet bu hasletleriyle yaşamalı" diye düşünür.




    Meşhur İngiliz tarih felsefecisi Toyrıbee, 1950'li yıl­ların başında Türkiye'ye gelir. Uzmanı olduğu Yunan tarih ve medeniyetinin izlerini araştırmak ve Osmanlı eserleriyle mukayese etmek düşüncesindedir. Özellik­le de bir merakı vardır: Hasta Adam denilen Osmanlı niçin ölmedi? Ölümcül görünen hastadan geriye ne kaldı? Medeniyetiyle tekrar canlanması imkanı var mıdır?

    Kendisine kılavuzluk eden zatla birlikte yine bir Batı Anadolu kasabasında küçük bir köfteci dükkanı­na girerler. Nefis köfteleri atıştırırken de etrafını tetkik eden Toynbee, köftecinin dikkatini çeker. Tanıştırılır­lar. Yamalı ve fakat ter temiz önlüğüyle ve güleryüzüyle kendilerini uğurlayan bu köfteciye bir türlü pa­ra kabul ettiremezler. Toynbee para vermekten ümidi­ni kesince sebebini öğrenmek ister.

    "Bu adam âlim imiş. Âlime hürmet ve hizmet se­vaptır/'

    "Peki, ama ben Müslüman değilim, hem de İngilizim" deyince, köftecinin sözü şu olur:

    "Madem memleketimizi merak etip tâ Avrupalardan gelmiş ya, misafirimizdir. Gavur mavur, farketmez, para almam."

    Toynbee, bu fakir köftecinin mütebessim yüzünü ve yamalı önlüğünü süzer ve der ki:

    "Medeniyetinizin en güzel izahını bu köftecinin söz ve davranışlarında buldum. Artık daha fazla gez­memize lüzum yoktur, dönebiliriz..."

    Venediklilerin teklif ettiği 50.000 altın rüşveti red­deden osmanlı paşası, kendisini tebrik edenlere ne güzel der:

    "Teşekkür ederim, amma ben henüz 50.000 altına kadar namusluyum."

    Nerede o iyi insanlar? İyi atlara binip bir bilinmez diyara mı gittiler? Bir başka nesille yeniden gelmekteler mi?

    Günümüz ahlâk anlayışıyla eski ahlâkımız arasın­daki mesafe bir uçuruma dönüşmekte.

    Şâirin dediği gibi:
    Hezar gıpta o tarz-ı kadhim efendisine
    Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine.

    Tarihî kökleri Allah'ın Resulüne dayanan ve yaşa­yan bir Kur'ân olmak idealinden ibaret bulunan ahlâ­kımıza bugün bütün dünya hasret. Bu hasreti dindire­cek altın neslin ayak seslerini işitmekle müteselliyiz bu gün. Tez gelişler ola ve ahlâk farkı çabuk kapana İNŞAALLAH!..





+ Yorum Gönder