Konusunu Oylayın.: Günümüz hukukunda Yargıtay, Danıştay var. İslam hukukunda kaç mahkeme olurdu?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Günümüz hukukunda Yargıtay, Danıştay var. İslam hukukunda kaç mahkeme olurdu?
  1. 10.Şubat.2011, 07:27
    1
    Misafir

    Günümüz hukukunda Yargıtay, Danıştay var. İslam hukukunda kaç mahkeme olurdu?






    Günümüz hukukunda Yargıtay, Danıştay var. İslam hukukunda kaç mahkeme olurdu? Mumsema Günümüz hukukunda Yargıtay, Danıştay var. İslam hukukunda kaç mahkeme olurdu?


  2. 10.Şubat.2011, 07:27
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Günümüz hukukunda Yargıtay, Danıştay var. İslam hukukunda kaç mahkeme olurdu?


    Benzer Konular

    - İslam hukukunda nafaka

    - İslam hukukunda idam cezası var mı?

    - İslam Hukukunda Suç ve Ceza

    - İslam hukukunda boşanma ve sonuçları

    - İslam Hukukunda Devlet Aleyhine Cürümler

  3. 10.Şubat.2011, 21:59
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Günümüz hukukunda Yargıtay, Danıştay var. İslam hukukunda kaç mahkeme olurdu?




    Bilindiği üzere, hukukun kendisi ayrıdır, hukuk sistemi ayrıdır. Bizim şu andaki hukuk sistemimiz zaman içerisinde belli süreçlerden geçerek bu hale gelmiştir. Bu sebeple, İslam hukukunun hâkim olduğu Abbasî, Osmanlı devletlerinde, şimdiki hukukun bütün kurumlarına muadil bir kurumlaşmaktan söz etmek mümkün değildir.

    Osmanlı Devleti’nde dini ve mezhebi ne olursa olsun herkes kanunlar önünde eşitti. Davalara kadılar bakardı. Kadılar, medrese öğrenimi görmüş güvenilir kişilerdi. Mahkemeye gelen davaları hukuk kurallarına göre inceler ve karar verirlerdi. Yüksek davalara kazaskerler bakardı. Kadılar da yetki bakımından kazaskerlere bağlıydılar. Kadıların verdiği kararlara itiraz olduğunda bu kararı ancak kazaskerler bozabilirdi. Yüksek devlet memurları arasındaki davalara da kazaskerler bakardı. Buna göre “Kazaskerler” mahkemeleri bu günkü yüksek mahkemelerin muadili olarak değerlendirilebilir.

    Osmanlı’da Adalet ve Yargı Sistemini biraz daha açarsak;

    İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasi’nin 1876’da kabul edilmesiyle de kişilerin hak ve özgürlükleri yeniden düzenlendi. Ve anayasacılığa geçildi. Böylelikle yasama yetkisi Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan’a, yürütme yetkisi de padişaha ve bakanlar kuruluna verildi.

    Osmanlı devletinde her vilayet, sancak ve kazada ihtiyaç dairesinde bir veya bir kaç hakim bulunurdu. Tek hakimin görev yaptığı bu usule şer‘iye mahkemeleri denirdi. Tanzimat’tan önce Osmanlı devletinde şer’iye mahkemeleri, Cemaat mahkemeleri ve konsolosluk mahkemeleri olmak üzere üç çeşit mahkeme vardı. Müslüman halk arasında çıkan her türlü anlaşmazlıklar ile Osmanlı teb’ası ile yabancı devletler teb’ası arasında meydana gelen medeni hukukla ilgili olmayan anlaşmazlıklara şer’iye mahkemelerinde bakılırdı. Bunlar tek hakimle il ve ilçelerde yargı görevini yerine getirirlerdi. Cemaat mahkemeleri, Osmanlı devletinin Müslüman olmayan halkının din ve mezhep yönünden bağlı bulundukları cemaatlerin mahkemeleri idi. Bunlar kendi cemaatlerine bağlı kimseler arasında çıkan medeni hukuka ilişkin anlaşmazlıkları kendi örf ve adetlerine göre çözümlerlerdi. Konsolosluk mahkemeleri ise, kapitülasyonlardan faydalanan yabancı devletlere mensup kimseler arasında çıkan anlaşmazlıklara bakıyorlardı.

    Osmanlı adliye teşkilatında, başka bir ifade ile şer’iye mahkemelerinde, yargılamada çabukluk ve ucuzluk en belirgin özellik olarak göze çarpmaktadır. Hükmün sebebi ve şartları tamamıyla bulunduktan sonra hakimin hüküm vermeyi geriye bırakması mümkün değildi. Aksi takdirde görevinden alınması söz konusu olabilirdi. Çünkü geciken adaletin zulüm olduğu kabul edilmekteydi. Hakim, hükmünü ancak tarafların sulh olmalarından ümitli olduğu veya yeteri kadar araştırma yapamayıp kendisinde karar verecek kanaat hakim olmadığı zamanlarda geciktirebilirdi.

    Yargılamalar aleni idi. Bir başka ifadeyle, yargılamada bulunup yargılamayı dinlemek isteyenler bundan men edilemezdi. Hakim yargılama esnasında özellikle alim kişileri bulundurup bunlarla istişare edebilirdi. Ayrıca hakimin yalnız bulunması onu rüşvet vb. töhmetlere maruz bırakabilirdi. Bu sebeple muhakemenin yapılış tarzını gözetlemekle yükümlü şuhûd’ül-hâl adını taşıyan müderris, ayan gibi şehrin ileri gelenlerinden seçilen beş-altı kişilik bir grup her zaman mahkemelerde bulunurdu. Hakim davaya bakarken bu kişilere danışır, özellikle hukukun örfî yönleri ve mahallî adetler konusunda bu kişiler hakime yardımcı olurlardı. Ayrıca müftüler her ne kadar adalet dağıtanlar arasında olmasalar da, verdikleri fetvalar ile, davaların mahkemeye gelmeden halledilmesini sağlıyorlardı. Böylece hakimlerin işlerini kolaylaştırıyor, ayrıca davaların yığılmasını engellediği gibi, adaletin gecikmesinin de önüne geçilmiş oluyordu.

    Osmanlı devletinde hakim olabilmek için, yerli yerinde hüküm verebilen, anlayışı kuvvetli, dürüst ve güvenilir, şahsiyet sahibi, sağlam iradeli, hukuki meselelere ve yargılama usulüne vakıf ve davaları İslam hukukuna göre çözebilecek ilmi yeterliliğe sahip olması gerekirdi. Hakimler bulundukları yerde adaletin temsilcisi olduklarından devletin siyasi ve idari meselelerine karışmazlardı. Osmanlı devletinde genel olarak hakimlerin bağımsız ve oldukları söylenebilir. Nitekim Fatih’in bir ustabaşı ile aralarındaki davada hakim Fatih’in aleyhine karar verebilmiştir. Şüphesiz Osmanlı devletinin son devirlerine kadar ki huzur ve sükunu, hukuka hakkıyla riayet eden, hatır ve gönüle bakmadan hiçbir makamın tesir ve nüfuzuna kapılmayan, padişahın hukuka aykırı emirlerine itaat etmeyen hakimlerin varlığı sayesinde olmuştur.

    Osmanlı yargı sisteminin genel olarak tek dereceli olduğu söylenebilir. Bununla birlikte devletin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan veya mahalli hakimlerin vermiş olduğu kararların hukuka veya örfe aykırı olduğunu iddia edenler, valilerden veya askeri sınıftan şikayeti olan herkes ırk, dil, din, sınıf ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin Divân-ı Hümâyûn’a başvurabilirlerdi. Divan-ı Hümayun her ne kadar bir yürütme organı gibi görev yapsa da, aynı zamanda burada yargılama da yapıldığını belirtmek gerekir. Hakimin kararı hukuka uygun ise onanır, değil ise yeniden ilgili mahkemeye gönderilerek davaya tekrar bakılması sağlanırdı. (Bilgi ve kaynaklar için bk. Osman Kaşıkçı, "Adalet, Hukuk ve Yargı", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı V, No. 23-24, Jan. 1999)

    SİE



  4. 10.Şubat.2011, 21:59
    2
    Silent and lonely rains



    Bilindiği üzere, hukukun kendisi ayrıdır, hukuk sistemi ayrıdır. Bizim şu andaki hukuk sistemimiz zaman içerisinde belli süreçlerden geçerek bu hale gelmiştir. Bu sebeple, İslam hukukunun hâkim olduğu Abbasî, Osmanlı devletlerinde, şimdiki hukukun bütün kurumlarına muadil bir kurumlaşmaktan söz etmek mümkün değildir.

    Osmanlı Devleti’nde dini ve mezhebi ne olursa olsun herkes kanunlar önünde eşitti. Davalara kadılar bakardı. Kadılar, medrese öğrenimi görmüş güvenilir kişilerdi. Mahkemeye gelen davaları hukuk kurallarına göre inceler ve karar verirlerdi. Yüksek davalara kazaskerler bakardı. Kadılar da yetki bakımından kazaskerlere bağlıydılar. Kadıların verdiği kararlara itiraz olduğunda bu kararı ancak kazaskerler bozabilirdi. Yüksek devlet memurları arasındaki davalara da kazaskerler bakardı. Buna göre “Kazaskerler” mahkemeleri bu günkü yüksek mahkemelerin muadili olarak değerlendirilebilir.

    Osmanlı’da Adalet ve Yargı Sistemini biraz daha açarsak;

    İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasi’nin 1876’da kabul edilmesiyle de kişilerin hak ve özgürlükleri yeniden düzenlendi. Ve anayasacılığa geçildi. Böylelikle yasama yetkisi Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan’a, yürütme yetkisi de padişaha ve bakanlar kuruluna verildi.

    Osmanlı devletinde her vilayet, sancak ve kazada ihtiyaç dairesinde bir veya bir kaç hakim bulunurdu. Tek hakimin görev yaptığı bu usule şer‘iye mahkemeleri denirdi. Tanzimat’tan önce Osmanlı devletinde şer’iye mahkemeleri, Cemaat mahkemeleri ve konsolosluk mahkemeleri olmak üzere üç çeşit mahkeme vardı. Müslüman halk arasında çıkan her türlü anlaşmazlıklar ile Osmanlı teb’ası ile yabancı devletler teb’ası arasında meydana gelen medeni hukukla ilgili olmayan anlaşmazlıklara şer’iye mahkemelerinde bakılırdı. Bunlar tek hakimle il ve ilçelerde yargı görevini yerine getirirlerdi. Cemaat mahkemeleri, Osmanlı devletinin Müslüman olmayan halkının din ve mezhep yönünden bağlı bulundukları cemaatlerin mahkemeleri idi. Bunlar kendi cemaatlerine bağlı kimseler arasında çıkan medeni hukuka ilişkin anlaşmazlıkları kendi örf ve adetlerine göre çözümlerlerdi. Konsolosluk mahkemeleri ise, kapitülasyonlardan faydalanan yabancı devletlere mensup kimseler arasında çıkan anlaşmazlıklara bakıyorlardı.

    Osmanlı adliye teşkilatında, başka bir ifade ile şer’iye mahkemelerinde, yargılamada çabukluk ve ucuzluk en belirgin özellik olarak göze çarpmaktadır. Hükmün sebebi ve şartları tamamıyla bulunduktan sonra hakimin hüküm vermeyi geriye bırakması mümkün değildi. Aksi takdirde görevinden alınması söz konusu olabilirdi. Çünkü geciken adaletin zulüm olduğu kabul edilmekteydi. Hakim, hükmünü ancak tarafların sulh olmalarından ümitli olduğu veya yeteri kadar araştırma yapamayıp kendisinde karar verecek kanaat hakim olmadığı zamanlarda geciktirebilirdi.

    Yargılamalar aleni idi. Bir başka ifadeyle, yargılamada bulunup yargılamayı dinlemek isteyenler bundan men edilemezdi. Hakim yargılama esnasında özellikle alim kişileri bulundurup bunlarla istişare edebilirdi. Ayrıca hakimin yalnız bulunması onu rüşvet vb. töhmetlere maruz bırakabilirdi. Bu sebeple muhakemenin yapılış tarzını gözetlemekle yükümlü şuhûd’ül-hâl adını taşıyan müderris, ayan gibi şehrin ileri gelenlerinden seçilen beş-altı kişilik bir grup her zaman mahkemelerde bulunurdu. Hakim davaya bakarken bu kişilere danışır, özellikle hukukun örfî yönleri ve mahallî adetler konusunda bu kişiler hakime yardımcı olurlardı. Ayrıca müftüler her ne kadar adalet dağıtanlar arasında olmasalar da, verdikleri fetvalar ile, davaların mahkemeye gelmeden halledilmesini sağlıyorlardı. Böylece hakimlerin işlerini kolaylaştırıyor, ayrıca davaların yığılmasını engellediği gibi, adaletin gecikmesinin de önüne geçilmiş oluyordu.

    Osmanlı devletinde hakim olabilmek için, yerli yerinde hüküm verebilen, anlayışı kuvvetli, dürüst ve güvenilir, şahsiyet sahibi, sağlam iradeli, hukuki meselelere ve yargılama usulüne vakıf ve davaları İslam hukukuna göre çözebilecek ilmi yeterliliğe sahip olması gerekirdi. Hakimler bulundukları yerde adaletin temsilcisi olduklarından devletin siyasi ve idari meselelerine karışmazlardı. Osmanlı devletinde genel olarak hakimlerin bağımsız ve oldukları söylenebilir. Nitekim Fatih’in bir ustabaşı ile aralarındaki davada hakim Fatih’in aleyhine karar verebilmiştir. Şüphesiz Osmanlı devletinin son devirlerine kadar ki huzur ve sükunu, hukuka hakkıyla riayet eden, hatır ve gönüle bakmadan hiçbir makamın tesir ve nüfuzuna kapılmayan, padişahın hukuka aykırı emirlerine itaat etmeyen hakimlerin varlığı sayesinde olmuştur.

    Osmanlı yargı sisteminin genel olarak tek dereceli olduğu söylenebilir. Bununla birlikte devletin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan veya mahalli hakimlerin vermiş olduğu kararların hukuka veya örfe aykırı olduğunu iddia edenler, valilerden veya askeri sınıftan şikayeti olan herkes ırk, dil, din, sınıf ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin Divân-ı Hümâyûn’a başvurabilirlerdi. Divan-ı Hümayun her ne kadar bir yürütme organı gibi görev yapsa da, aynı zamanda burada yargılama da yapıldığını belirtmek gerekir. Hakimin kararı hukuka uygun ise onanır, değil ise yeniden ilgili mahkemeye gönderilerek davaya tekrar bakılması sağlanırdı. (Bilgi ve kaynaklar için bk. Osman Kaşıkçı, "Adalet, Hukuk ve Yargı", Yeni Türkiye Dergisi Cumhuriyet Özel Sayısı V, No. 23-24, Jan. 1999)

    SİE






+ Yorum Gönder