Konusunu Oylayın.: Neden sema edilir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Neden sema edilir?
  1. 06.Şubat.2011, 18:53
    1
    Misafir

    Neden sema edilir?

  2. 07.Şubat.2011, 17:18
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Neden sema edilir?




    Muhterem kardeşimiz. Sema kelime olarak “işetmek ve dinlemek” mânâlarına gelmektedir. Güzel sesle ve musikî refakatinde coşmak mânâsında da kullanılır. Tasavvufta semâ bir vasıtadır. Semâdan gaye ise, ondan meşru olarak faydalanmak ve bu vesile ile insanlara Hakkın kelâmını dinletmektir.1

    İslâm mutasavvıfları ve İmam Gazalî gibi büyük zatlar semâı Peygamberimizin mübarek sözlerinden şevke gelip dönen Sahabîlere kadar dayandırmaktadırlar. Şöyle ki:

    Hz. Hamza şehit olunca küçük kızı yetim olarak kalmıştı. SAhabîlerden Hz. Ali, Hz. Cafer ve Zeyd bin Sâbit’ten her üçü de bu yetimi himayeleri altına alıp bakmayı arzu ediyorlardı.

    Hepsini de dinleyen Peygamberimiz, Hz. Ali’ye,

    “Yâ Ali, sen bendensin, ben de sendenim” buyurdu.

    Bunun üzerine Hz. Ali sevincinden dönmeye başladı.

    Hz. Cafer de “Senin sûretin ve sîretin (ahlâkın) bana benziyor” buyurdu.

    Bu güzel sözü duyan Hz. Cafer şevkinden dönmeye başladı.

    Hz. Zeyd için de, “Sen bizim kardeşimiz ve âzad edilmiş kölemizsin” buyurunca

    Hz. Zeyd de heyecanından dönmeye başladı. Daha sonra Peygamberimiz “Teyze anne mesabesindedir” buyurarak, kızı Hz. Cafer’e verdi. Hz. Cafer’in hanımı yetim kızın teyzesi idi.2

    Diğer mutasavvıflar gibi, İmam Gazalî de hadisin metninde geçen “hacel” kelimesini “semâ ve raks” mânâsına alarak bu hususta şöyle demektedir:

    “Raks bir sevinme ve sevinçten doğar. Raksın hükmü ise onu tahrik eden sebebe göre hüküm alır. Eğer rakseden adamı şevke getiren meşru ve ulvî bir duygu ise, onun raksı o sevgiyi arttırdığı için güzeldir. Şayet mubah ise raksı da mubahtır. Eğer meşru olmayan, harama vasıta olan bir şeye sevinmişse raksı meşru değildir.”3

    Burada “raks”tan murad “semâ”dır.

    Başta Zunnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdadî ve Şiblî olmak üzere, meşhur evliya ve İslâm mutasavvıfları Allah’ı ve âhireti hatırlatan bir söz duydukları zaman vecde gelip raksetmişlerdir. Semâ yapmışlar ve semâı öven sözler söylemişlerdir.

    “Semâ zamana, mekâna ve ihvana göre değişir” diyen Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri semâ edenleri üç gruba ayırır: avam, zahid ve ârifler.

    Semâı ârif ve zahidler için iyi görürken, avam için hoş görmez. Zunnûn el-Mısrî ise, semâın ilâhî neşveden nasibi olmayan avam için caiz olmadığını söylemekte, riyazet ve mücahedenin meydana gelmesi için zahidlerin yaptıkları semâı mubah görmektedir. Her iki mutasavvıfın da avam için semâı iyi görmemelerinin sebebi, onların semâı gerçek maksadı olan ilâhî vecd ve şevk karşısında yapmamış olmalarıdır.

    İmam Şâfiî ise semâın sadece avam için mekruh olduğunu beyan eder. Ayrıca İmam Gazalî Kutu’l-Kulûb isimli eserinde Ashab-ı Kiramdan bazılarının semâ yaptıklarını söyler, bunlar arasında Abdullah bin Zübeyr’i, Mugîre bin Şûbe’yi ve Hz. Muaviye’yi zikreder.

    Mevlâna Celâleddin Rumî ise semâın hak âşıklarının gıdası olduğunu, onda Canan ile (hakikî dost ile) buluşup kavuşmanın lâtif bir hayali bulunduğunu söyler. Ve semâın manevî hal sahibi olanların gönülleri için bir döşek olduğunu belirtir.4

    Semâın fıkhî cevazı üzerinde âlimler arasında değişik görüşler varsa da, ilâhî aşk, vecd ve cezbeden dolayı semâ yapmanın mubah olduğu hususunda yaygın bir kanaat mevcuttur.

    Mevlânâ’nın semâ yapıp yapmadığına gelince:

    Mevlânâ’nın zamanına yakın asırlarda yazılan bazı kaynaklar semâ yapmadığını zikrederse de, kaynakların ekserîsi Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile buluşmasından sonra onun teşvikiyle semâa başladığını naklederler.

    Bir gün Şems ona, “Semâ buyurunuz. Taleb ve arzu ettiğiniz şeyi semâda bulursunuz. Semâın halka haram olması, hevâ-i nefsi ile meşgul olmasından dolayıdır” der. Mevlânâ bu konuşmadan sonra semâa başlamış ve hayatının sonuna kadar da semâ yapmıştır. Hattâ öyle ki, hoşuna giden mânâlı bir söz duyduğunda, Meram Mescidinde, Ilıca’da, Konya meydanında semâ yapmıştır. O, semâ esnasında Mevlâ’nın azamet ve kudretini İlâhî sanatlar üzerindeki tecellîleri gördüğünü söyler. Bu semâ esnasında sorulan suallere manzum olarak cevap verdiği söylenmektedir.

    Eflâkî’nin Menâkıbü’l-Ârifin isimli eserinde ise ayrıca Mevlânâ semâ yaparken defçilerin def çaldıkları, neyzenlerin Ney üfledikleri de belirtilir. Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sine

    “Dinle neyden çün hikâyet etmede, ayrılıklardan şikâyet etmede” diyerek başlamış ve ney’in çevreye aşk ateşleri saçtığını ifade etmiştir.

    Mesnevî şârihleri neyden maksadın “insan-ı kâmil” olduğunu söylerlerse de, bazı şârihler de ney’i hakikî mânâda kullanmışlardır. Mevlâna bir şiirinde “Âteşes în bânk-ı nây ve nîst bâd. Her ki în âteş nedâret nîst bâd” yani,”Ney’in çıkardığı sesler aşkın ateşleridir. İçine üfürülen maddî bir soluk değildir. Bir kimsede bu (ilâhî aşk ve muhabbet) ateşi olmazsa, o yok olsun daha iyi” demektedir.

    Buna göre, Mevlâna semâ yapmış, ney dinlemiş, fakat ney çalmamıştır.

    Bugün her sene Aralık ayında Konya’da tekrarlanan Mevlâna ihtifalleri ise, Mevlâna’nın fikir ve görüşlerini etrafa yaymak, onun adına kurulan tarikatı dünyaya ilân etmek üzere yapılmaktadır. Bilindiği gibi, Mevlevî tarikatını oğlu Sultan Veled kurmuştur. Sultan Veled de babasının arzu ettiği şekilde yaşamış bir evlattır.

    Arzumuz, Mevlevîliğin sadece isim ve resimden ibaret kalmaması, asırlar önce kurulan bir tarikatın aslına ve ruhuna uygun bir şekilde devam ettirilmesidir.

    1. Tasavvuf ve Tarikatler, s. 64.
    2. Müsned, 1: 108.
    3. İhyâ, 2: 300
    4. Mesnevî-i Şerif Manzum Nahîfî Tercümesi, 1:2.

    Mehmed Paksu
    Helal – Haram


  3. 07.Şubat.2011, 17:18
    2
    Moderatör



    Muhterem kardeşimiz. Sema kelime olarak “işetmek ve dinlemek” mânâlarına gelmektedir. Güzel sesle ve musikî refakatinde coşmak mânâsında da kullanılır. Tasavvufta semâ bir vasıtadır. Semâdan gaye ise, ondan meşru olarak faydalanmak ve bu vesile ile insanlara Hakkın kelâmını dinletmektir.1

    İslâm mutasavvıfları ve İmam Gazalî gibi büyük zatlar semâı Peygamberimizin mübarek sözlerinden şevke gelip dönen Sahabîlere kadar dayandırmaktadırlar. Şöyle ki:

    Hz. Hamza şehit olunca küçük kızı yetim olarak kalmıştı. SAhabîlerden Hz. Ali, Hz. Cafer ve Zeyd bin Sâbit’ten her üçü de bu yetimi himayeleri altına alıp bakmayı arzu ediyorlardı.

    Hepsini de dinleyen Peygamberimiz, Hz. Ali’ye,

    “Yâ Ali, sen bendensin, ben de sendenim” buyurdu.

    Bunun üzerine Hz. Ali sevincinden dönmeye başladı.

    Hz. Cafer de “Senin sûretin ve sîretin (ahlâkın) bana benziyor” buyurdu.

    Bu güzel sözü duyan Hz. Cafer şevkinden dönmeye başladı.

    Hz. Zeyd için de, “Sen bizim kardeşimiz ve âzad edilmiş kölemizsin” buyurunca

    Hz. Zeyd de heyecanından dönmeye başladı. Daha sonra Peygamberimiz “Teyze anne mesabesindedir” buyurarak, kızı Hz. Cafer’e verdi. Hz. Cafer’in hanımı yetim kızın teyzesi idi.2

    Diğer mutasavvıflar gibi, İmam Gazalî de hadisin metninde geçen “hacel” kelimesini “semâ ve raks” mânâsına alarak bu hususta şöyle demektedir:

    “Raks bir sevinme ve sevinçten doğar. Raksın hükmü ise onu tahrik eden sebebe göre hüküm alır. Eğer rakseden adamı şevke getiren meşru ve ulvî bir duygu ise, onun raksı o sevgiyi arttırdığı için güzeldir. Şayet mubah ise raksı da mubahtır. Eğer meşru olmayan, harama vasıta olan bir şeye sevinmişse raksı meşru değildir.”3

    Burada “raks”tan murad “semâ”dır.

    Başta Zunnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdadî ve Şiblî olmak üzere, meşhur evliya ve İslâm mutasavvıfları Allah’ı ve âhireti hatırlatan bir söz duydukları zaman vecde gelip raksetmişlerdir. Semâ yapmışlar ve semâı öven sözler söylemişlerdir.

    “Semâ zamana, mekâna ve ihvana göre değişir” diyen Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri semâ edenleri üç gruba ayırır: avam, zahid ve ârifler.

    Semâı ârif ve zahidler için iyi görürken, avam için hoş görmez. Zunnûn el-Mısrî ise, semâın ilâhî neşveden nasibi olmayan avam için caiz olmadığını söylemekte, riyazet ve mücahedenin meydana gelmesi için zahidlerin yaptıkları semâı mubah görmektedir. Her iki mutasavvıfın da avam için semâı iyi görmemelerinin sebebi, onların semâı gerçek maksadı olan ilâhî vecd ve şevk karşısında yapmamış olmalarıdır.

    İmam Şâfiî ise semâın sadece avam için mekruh olduğunu beyan eder. Ayrıca İmam Gazalî Kutu’l-Kulûb isimli eserinde Ashab-ı Kiramdan bazılarının semâ yaptıklarını söyler, bunlar arasında Abdullah bin Zübeyr’i, Mugîre bin Şûbe’yi ve Hz. Muaviye’yi zikreder.

    Mevlâna Celâleddin Rumî ise semâın hak âşıklarının gıdası olduğunu, onda Canan ile (hakikî dost ile) buluşup kavuşmanın lâtif bir hayali bulunduğunu söyler. Ve semâın manevî hal sahibi olanların gönülleri için bir döşek olduğunu belirtir.4

    Semâın fıkhî cevazı üzerinde âlimler arasında değişik görüşler varsa da, ilâhî aşk, vecd ve cezbeden dolayı semâ yapmanın mubah olduğu hususunda yaygın bir kanaat mevcuttur.

    Mevlânâ’nın semâ yapıp yapmadığına gelince:

    Mevlânâ’nın zamanına yakın asırlarda yazılan bazı kaynaklar semâ yapmadığını zikrederse de, kaynakların ekserîsi Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile buluşmasından sonra onun teşvikiyle semâa başladığını naklederler.

    Bir gün Şems ona, “Semâ buyurunuz. Taleb ve arzu ettiğiniz şeyi semâda bulursunuz. Semâın halka haram olması, hevâ-i nefsi ile meşgul olmasından dolayıdır” der. Mevlânâ bu konuşmadan sonra semâa başlamış ve hayatının sonuna kadar da semâ yapmıştır. Hattâ öyle ki, hoşuna giden mânâlı bir söz duyduğunda, Meram Mescidinde, Ilıca’da, Konya meydanında semâ yapmıştır. O, semâ esnasında Mevlâ’nın azamet ve kudretini İlâhî sanatlar üzerindeki tecellîleri gördüğünü söyler. Bu semâ esnasında sorulan suallere manzum olarak cevap verdiği söylenmektedir.

    Eflâkî’nin Menâkıbü’l-Ârifin isimli eserinde ise ayrıca Mevlânâ semâ yaparken defçilerin def çaldıkları, neyzenlerin Ney üfledikleri de belirtilir. Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sine

    “Dinle neyden çün hikâyet etmede, ayrılıklardan şikâyet etmede” diyerek başlamış ve ney’in çevreye aşk ateşleri saçtığını ifade etmiştir.

    Mesnevî şârihleri neyden maksadın “insan-ı kâmil” olduğunu söylerlerse de, bazı şârihler de ney’i hakikî mânâda kullanmışlardır. Mevlâna bir şiirinde “Âteşes în bânk-ı nây ve nîst bâd. Her ki în âteş nedâret nîst bâd” yani,”Ney’in çıkardığı sesler aşkın ateşleridir. İçine üfürülen maddî bir soluk değildir. Bir kimsede bu (ilâhî aşk ve muhabbet) ateşi olmazsa, o yok olsun daha iyi” demektedir.

    Buna göre, Mevlâna semâ yapmış, ney dinlemiş, fakat ney çalmamıştır.

    Bugün her sene Aralık ayında Konya’da tekrarlanan Mevlâna ihtifalleri ise, Mevlâna’nın fikir ve görüşlerini etrafa yaymak, onun adına kurulan tarikatı dünyaya ilân etmek üzere yapılmaktadır. Bilindiği gibi, Mevlevî tarikatını oğlu Sultan Veled kurmuştur. Sultan Veled de babasının arzu ettiği şekilde yaşamış bir evlattır.

    Arzumuz, Mevlevîliğin sadece isim ve resimden ibaret kalmaması, asırlar önce kurulan bir tarikatın aslına ve ruhuna uygun bir şekilde devam ettirilmesidir.

    1. Tasavvuf ve Tarikatler, s. 64.
    2. Müsned, 1: 108.
    3. İhyâ, 2: 300
    4. Mesnevî-i Şerif Manzum Nahîfî Tercümesi, 1:2.

    Mehmed Paksu
    Helal – Haram





+ Yorum Gönder