Konusunu Oylayın.: Peygamberimizin mekke dönemi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Peygamberimizin mekke dönemi
  1. 06.Şubat.2011, 18:50
    1
    Misafir

    Peygamberimizin mekke dönemi






    Peygamberimizin mekke dönemi Mumsema peygamberimizin mekke dönemi


  2. 06.Şubat.2011, 18:50
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 15.Haziran.2013, 13:48
    2
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Peygamberimizin mekke dönemi




    İslamın MEKKE DEVRİ (dönemi)

    Mekke Cahiliye ortamında Hz. İbrahim'in soyundan gelen ve onun Hanif dinini takip eden bir aileden doğan Hz. Muhammed'in, kırk yaşında putperest toplumu gerçek dine davet etmesi için peygamberlikle görevlendirilmesiyle birlikte ona inanan ve inanmayan insanların 13 yıl boyunca kendi dinlerinin savaşımını verdikleri ve nihayet azınlık-güçsüz müslümanların kendi yurtları olan Mekke'den Medine'ye hicret etmeleriyle kapanan bir dönemin adı; Miladî 610-623 yılları arasında geçen İslâmî tebliğin ilk dönemi. Mekke döneminin sonu, aynı zamanda Hicrî yılın başlangıcıdır.

    Hz. Muhammed'in peygamberlikten önceki hayatı Mekke Dönemi içerisinde değerlendirilmez; Mekke Dönemi Hz. Peygamber'in peygamberliğiyle başlar. Toplumunun cahilî yaşantısından uzak kalmak ve gerçeği düşünmek için yılın belli dönemlerinde şehirden uzaklaşan peygamberimiz yine böyle bir durumda Hıra Mağarasında iken Cebrail (a.s.)'ın okuduğu,

    "Oku, Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı... " diye başlayan Alâk suresinin ilk ayetlerini dinledi ve peygamberlikle görevlendirildi. Daha önce bir kitap verilmemiş putperest bir topluma kendisine gelen bu gerçeği anlatma görevi ile görevlendirildi. Kendisi o toplumda sevilen, güvenilen, asil ve emin biriydi. Ona, "güvenilen Muhammed" anlamına gelen "Muhammedül Emin" deniyordu. En değerli emanetler başkasına değil ona bırakılıyordu. Eşi Hz. Hatice Hz. Peygamber'in karşılaştığı bu durumu amcası Varaka b. Nevfel'e anlattı. İlâhî kitaplardan haberdar olan Varaka; "Ona gelen, daha önceki peygamberlere gelen Cibril-i Emindir, O peygamberdir. Keşke kavmi onu bu şehirden çıkardığı zaman hayatta olsam da ona yardım etsem" dedi. Varaka'nın söylediği aynen gerçekleşti.

    Daha sonra peygamberimiz (s.a.s), Mekke'den çıkarıldı. "Ey örtüsüne bürünen! Kalk (toplumunu) korkut; Rabbini büyük bil, elbiseni de temiz tut" (el-Müddessir, 74/14) ayetleriyle birlikte Hz. Muhammed'in zorlu "Mekke Dönemi" başladı. Hz. Peygamber önce en yakın çevresini uyardı. Kendisine ilk inananlar; hanımı Hatice, kendi evinde kalan yeğeni Ali, azadlısı Zeyd, yakın arkadaşları Ebû Bekir, Osman, Talha.... oldu. Çevresinde toplanan bu müslümanlar da ona yardımcı olarak, herkes kendi güvendiği yakın çevresini yeni dinle tanıştırdı. Kendisine dinin ulaştırıldığı insanlardan temiz yaratılışlılar, zulme, haksızlığa, ahlâksızlığa karşı olanlar bu dine inanıyor; yerleşik düzenin nimetlerinden aşırı yararlanan hırslı, zalim, merhametsiz, ahlâken zayıf Mekke ileri gelenleri bu dine düşman oluyorlardı. Çünkü bu yeni din onların düzenini temelden değiştirmek için gelmişti. Onlar, dua etmek istedikleri zaman hiçbir şey duymayan, görmeyen, kendisine bile yararı dokunmayan, elleriyle yonttukları putlara, heykellere el açarken; yeni gelen din şunu söylüyordu: "Her şeyi yaratan, işiten, gören, dua ettiğiniz zaman size yardım edecek olan tek Allah'a yönelin; o putları terkedin. " Onlar insanları efendi-köle, zengin-fakir, yöneten-yönetilen, soylu-soysuz, sosyete-normal vatandaş, siyah-beyaz kadın-erkek şeklinde gruplara bölüp bir kısmım diğerlerine üstün tutarken; yeni din, bütün insanların tek bir candan yaratıldığını, üstünlüğün ancak kalplerdeki iyilik duygusu ve Allah korkusuyla elde edilebileceğini ilân ediyordu. Onlar, kız çocuklarını utanç verici bir leke olarak görürken, yeni din; kadınlara iyi davranılmasını emrediyordu. Onlar zayıf insanları köleleştirip pazarlarda satarken, kölesini bir hayvan gibi görür zevki için ona işkence yaparken, yeni din; "köleleriniz kardeşlerinizdir, kendi yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinizden onlara da giydirin; başınıza bir siyah köle bile emir seçilirse ona itaat edin" diyordu. Kısaca yeni din toplumu her türlü bağdan kurtarıp, inananlara Allah'ın önünde kardeş olarak secde etmelerini emrediyordu.

    İslâm Mekke'de önceleri gizlice yayıldı. Güvenilir dostlar arasında konuşuldu ve kendisine bir taban oluşturdu. Bu dönem üç yıl sürdü. Davet gizli olmasına rağmen bu yeni dinin haberi kulaktan kulağa öyle yayıldı ki Mekke'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı. Hatta Mekke dışına da taştı ve civar köylerden birinde oturan Ebû Zer el Gıfarî de bu yeni dini duydu ve hemen Mekke'ye gelerek Hz. Peygamber'i bulup müslüman oldu.

    "Yakın akrabanı uyar, müminlerin sana tâbi olanlarına himaye kanatlarını indir. Şayet sana karşı çıkarlarsa onlara şöyle de: Ben sizin yaptıklarınızdan tamamen uzağım." (eş-Şuarâ, 26/214-216) ayetleriyle birlikte açık davet dönemi başladı. Hz. Peygamber ailesi olan Haşimoğullarını bir yemeye davet etti ve kendisine gelen gerçeği onlara açıkladı. Ancak müşrikler alay ederek dağılıp gittiler. Hz. Peygamber, başka bir gün Safâ tepesine çıkarak bütün Mekkelilere toplanmaları için çağrı yaptı. Toplandıklarında onlara şöyle sordu: "Ey Kureyş! Size; Şu tepenin arkasında bir düşman ordusu var ve hemen üzerinize saldıracak' desem inanır mısınız?" Verdikleri cevap: "Evet inanırız, çünkü senin yalanını duymadık" oldu "O halde haberiniz olsun ki, ileride büyük bir azap günü var..." Topluluktan bir ses yükseldi: "Günümüzü zehir ettin! Bizi bunun için mi çağırdın?..." Ve toplantı yine dağıldı.

    Yeni dinle eski din arasında şiddetli bir mücadele başladı. Artık Mekke'de Lâ ilâhe illallah demek büyük bir suçtu. Aileler parçalandı. Bu mücadele sadece şehirde değil evlerde de vardı. Baba müşrik, çocuk müslüman; koca müslüman, eş müşrik. Ardından, evden kovulmalar, boşanmalar, evlâtlıktan reddedilmeler, hapsetmeler, baskılar, dayak, işkenceler başladı. Bu ortamda Peygamber'in önderliğindeki müslümanlar, Erkam b. Ebil-Erkam'ın * evini kendilerine merkez yaptılar ve geceleri orada buluşmaya başladılar. Orada yeni din öğreniliyor; yeni gelen ayetler ezberleniyor; namaz kılınıyor; evinden kovulan, aç kalan, işkenceye uğrayan müslümanlara kanat geriliyordu. Ama en çok da sabır öğretiliyordu. Çünkü bir günlük değildi işkence.
    _______________
    Mekke Dönemi İslâmi tebliğin ilk ve zorlu dönemiydi. Bu tebliğin yöntemini bizzat Allah Teâlâ koyuyor, Hz. Peygamber de Allah'ın gözetimi ile aşama aşama bu görevi yürütüyordu. Dolayısıyla Allah Resulunun bu yönteminden alınacak önemli dersler vardır:

    1) Hz. Peygamber müşrikleri öncelikle tek Allah'a kulluğa çağırıyor; onun dışındaki bütün bağlardan kurtulmalarını söylüyordu. Allah'a tam bir teslimiyet olduktan sonra Allah'tan gelecek olan emirleri kabul etmek zor olmazdı. Bu yüzden Hz. Peygamber "Lâ ilâhe illallah" mesajını öne çıkardı. Çünkü toplumun en büyük sapkınlığı birden fazla ilâha tapma idi. Birçok ilâha ibadet eden topluma İslâm'ın getirdiği mesaj şuydu: "Sizin dediğiniz gibi birden çok ilâh yoktur; tek bir ilâh vardır, o da Allah Teâlâ'dır." Buradan hareketle diyebiliriz ki, bir davetçi davet edeceği toplumun en önemli hastalığını tespit edip yoğunluğu/önceliği o hastalığa vermelidir.

    2) Resulullah'a indirilen ayetler kâfirlerin en zayıf noktalarını yakalıyor, ellerini kollarını bağlıyor, inatçı olmayanların inanmaları için ona da hiç bir neden bırakmıyordu. Meselâ, kâinat olaylarını örnek veriyor ve yontulmuş taşlara ibadet edenlere; "Her gün görüp durduğunuz bu kadar olağanüstü olayları yaratan Allah'a boyun eğin" diyordu. Bu, müslümanların her dönemde kullanmaları gereken bir usuldür.

    3) Hz. Peygamberin getirdiği mesaj toplumda kabul edilen en güzel, en çekici bir şekilde sunuluyordu. Kur'an-ı Kerim şiirin revaçta olduğu bu topluma insan yeteneğini geride bırakan bir şiir üslûbuyla indirildi.

    4) Davet, öncelikle yakınlardan, güvenilir temiz insanlardan başlanarak açıklandı. İlk anda bütün bir topluma sunulmadı. Bu da bir davanın yayılabilmesi için öncelikle kendisine sağlam bir zemin hazırlaması, öncü elemanlarını hazırlaması gerektiğini öğretiyor. Hz. Peygamber, Mekke'de fıtratı bozulmamış insanları diğerlerinden ayrı tutarak davette önceliği onlara verdi. Davetçi, tanıdığı ve güvendiği insanlara gitmeli, uzun vadeli yola güvenilir olamayan tanımadığı insanlarla çıkmamalı.

    5) Müslümanlar zayıf oldukları dönemlerde kâfirlerin tüm baskılarına sabrettiler. Allah onlara bir müddet savaşma izni vermedi. Medine'de sağlam bir zemin hazırlandıktan sonra onlara savaş izni verildi. Gerçi müslümanlar Medine'de azınlıktılar ama artık bir cephede toplanabilmişlerdi. Mekke'de ise darmadağın ve güçsüzdüler. Savaş imkânları yoktu. Bir davanın hazırlık ve örgütlenme safhasında düşmanla fiilî çatışmaya girmeyip her türlü hazırlığını tamamlamak gerektiği sonucunu Resulullahın bu uygulamasından çıkarabiliriz.

    6) Resulullah gizli davet döneminde dirençli elemanları çevresinde topladıktan sonra açık davet dönemini başlattı. Bu dönemde karşı tarafın bütün baskı ve işkencelerine rağmen inancından taviz vermedi. Zira bu dönem açık davet, gizli örgütlenme dönemiydi. Gündüz kâfirlerin karşısına çıkıp; "Sizin taptıklarınız kendilerine bile fayda veremez. Gelin bu yanlış yoldan vazgeçin" diye onların yanlışlığını yüzlerine vuruyor; geceleyin Erkam'ın evinde gizlice toplanıp çalışma programı hazırlıyor, davetin elemanlarına taktikler veriyordu. Bu uygulama bize, İslâm dâvetinin temel özelliklerinden birini öğretiyor: Davet açık, örgütlenme gizli yapılır. Davet için de örgütlenme için de kâfirlerden izin alınmaz.

    7) Müşrikler parlemantoları durumunda olan Darün-Nedve'de toplanırlar karar alırlardı. Peygamberimize yaptıkları tekliflerin biri şuydu: "Bu davadan vazgeç, seni "Reis yapalım." Resulullah taktik gereği bunu yapabilir, gücü elinde topladıktan sonra da getirdiği dini benimsetebilirdi. Ama İslâm açık bir din olduğu için Resulullah bu yola başvurmadı; işkencelere rağmen hakkı söyledi. Daru'n Nedve'de bir yer kapma yerine Darul-Erkam'da kendi meclisini oluşturdu. O halde İslâm davetçileri kâfirlerin kontrolündeki bir harekete katılmamalı, kendi hareketlerinin programını kendileri oluşturmalıdırlar.

    8) Müslümanların güçlü olanları Mekke'de güçsüzlerle tam bir dayanışma ortaya koymuş malını-mülkünü ortaya dökmüştü. İslâm'a inananlar kardeş oldular; dünya nimetleri, zenginlikler belli ellerde, kasalarda toplanmadı. Tek gaye vardı; Allah'ın dini egemen olsun. O halde her dönemde bir davaya iman edenler kardeş olduklarının bilincinde olmalı, varlıkta ve yoklukta eşit olabilmeliler. Hedefe ulaşılana kadar dünyalıklardan vazgeçilebilmelidir.

    9) Hz. Peygamber, Mekke'de hiç bir insana konumundan dolayı öncelik vermedi. Köleleri de zengin efendileri de yanına aldı; çocukları da kadınları da. Ancak İslâm'ın güçlenmesi için ileri gelen eşrafın müslüman olması için de uğraştı, hatta dua etti. Peygamberimizin bu davranışından yola çıkarak şu hükme varılabilir: Davetçi toplumunun yetenekli, üst düzey insanlarını kendi davasına kazandırmak için öncelikler verebilir. Bu da onun müstekbirlere meylettiği anlamına gelmez.

    10) Hz. Peygamber'e inanan müslümanlarla aileleri arasında büyük çatışmalar meydana geldi. Aile bağları yerine inanç bağı gözönünde bulunduruldu. Bu örneği benimseyen müslümanlar her zaman ve her yerde, inanç bağıyla asabiyet karşı karşıya kaldığı zaman tercihini inançtan yana koymalı varlıklı ailenin çocuğu olan Mus'ab b. Umeyr gibi gerektiğinde ailesini terkedebilmelidir.

    11) Müslümanların bir kısmının işkence ortamından kurtulup daha iyi bir ortamda bulunmak için Habeşistan'a hicret etmesinden şu sonuç çıkarılabilir: Müslümanlar, gerektiğinde müslüman olmasa dahi adâletli, haksızlık yapmayan insan haklarına saygı duyan bir ülkeye iltica edebilirler. Bunu yapmaları o ülkeyi dost edindikleri anlamına gelmez.

    12) Hz. Peygamber, Taif seferi dönüşünde Mekke'ye müşrik olan Mut'im'in himayesinde girdi. Bu da Hz. Peygamber'in müşriklerin emrine girdiğini göstermez. Hz. Peygamber, dininden hiç bir taviz vermediği halde Mut'im ona bir insan olarak sahip çıkmış, Peygamber'den dini ile ilgili bedel istememiştir. Bu sadece karşılıksız yapılan bir yardımdır. Bunun yanında Hz. Ebû Bekir'in benzer bir olayı vardır. İbn Daine Hz. Ebû Bekir'i himayesine alır. Ancak gizliden gizliye ibadetinde serbest olduğunu, ama açıktan açığa Kur'an okuyamayacağını söyler. O zaman Hz. Ebû Bekir onun himayesine ihtiyacı olmadığını, kendisine Allah'ın yeteceğini bildirir. Eğer Hz. Ebû Bekir olayında olduğu gibi müşrikler himaye karşılığında müslümanın inancından, ibadetlerinden vazgeçmesini isterlerse o zaman onların himayesi reddedilir. Günümüzde de kapalı yerlerde (mescitlerde, evlerde) Allah'a ibadeti serbest bırakan kâfirler İslâm'ın toplum hayatına girmesini engelliyorlar. Bunu yaptıklarından dolayı müslümanlarla onların arasında bir düşmanlığın olması gerekir.

    Mekke dönemi, günümüz müslümanlarının ders alacakları birçok örnekle doludur.

    Mekke döneminde inen Kur'an ayetleri daha ziyade inanç temellerini konu edinir. Mekke döneminde kâfirlerin baskısı altında ezilen, hiç bir güvencesi olmayan insanlara hukukî emirler verilmedi. Meselâ bir tesettür ayeti yoktu o dönemde. Çünkü müşriklerin insafına kalan zayıf müslüman hanımların tesettürleri çekip çıkarılabilir ve müslümanlar buna karşı birşey yapamazlardı. Allah müslümanlara uygulanma imkânı olan emirleri veriyordu. Namazı bile gizlice kılan müslümanlara Allah ezan okumalarını emretmedi. Mekke, imanın olgunlaşması, gerçekten inanan insanların ortaya çıkması için bir imtihan dönemiydi. Ama artık İslâm tamamlandı. Günümüzde de müslümanların baskı altında olduğu yerleri Mekke Dönemi ile kıyaslayarak İslâm'ın hukuki emirlerini yok saymak mümkün değildir. İslâm'ın ilk geliş dönemiyle bu dönem bir tutulmaz. Kur'an tamamlanmıştır; müslümanlara farz kılınan yükümlülükler kıyamete kadar geçerliliğini sürdürecektir. Müslümanlara düşen, baskı altında ezildikleri Mekke Dönemini andıran zemin ve zamanlarda bütün güçleriyle İslâmı yaşamaya çalışmak ve bir an önce Medine Dönemini hazırlamaya çalışmaktır. Nefsine uyup, "Mekke döneminde yaşıyoruz" diyerek İslâmî yükümlülüklerden kaçmak çözüm değildir.

    Fedâkâr KIZMAZ


  4. 15.Haziran.2013, 13:48
    2
    Administrator



    İslamın MEKKE DEVRİ (dönemi)

    Mekke Cahiliye ortamında Hz. İbrahim'in soyundan gelen ve onun Hanif dinini takip eden bir aileden doğan Hz. Muhammed'in, kırk yaşında putperest toplumu gerçek dine davet etmesi için peygamberlikle görevlendirilmesiyle birlikte ona inanan ve inanmayan insanların 13 yıl boyunca kendi dinlerinin savaşımını verdikleri ve nihayet azınlık-güçsüz müslümanların kendi yurtları olan Mekke'den Medine'ye hicret etmeleriyle kapanan bir dönemin adı; Miladî 610-623 yılları arasında geçen İslâmî tebliğin ilk dönemi. Mekke döneminin sonu, aynı zamanda Hicrî yılın başlangıcıdır.

    Hz. Muhammed'in peygamberlikten önceki hayatı Mekke Dönemi içerisinde değerlendirilmez; Mekke Dönemi Hz. Peygamber'in peygamberliğiyle başlar. Toplumunun cahilî yaşantısından uzak kalmak ve gerçeği düşünmek için yılın belli dönemlerinde şehirden uzaklaşan peygamberimiz yine böyle bir durumda Hıra Mağarasında iken Cebrail (a.s.)'ın okuduğu,

    "Oku, Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı... " diye başlayan Alâk suresinin ilk ayetlerini dinledi ve peygamberlikle görevlendirildi. Daha önce bir kitap verilmemiş putperest bir topluma kendisine gelen bu gerçeği anlatma görevi ile görevlendirildi. Kendisi o toplumda sevilen, güvenilen, asil ve emin biriydi. Ona, "güvenilen Muhammed" anlamına gelen "Muhammedül Emin" deniyordu. En değerli emanetler başkasına değil ona bırakılıyordu. Eşi Hz. Hatice Hz. Peygamber'in karşılaştığı bu durumu amcası Varaka b. Nevfel'e anlattı. İlâhî kitaplardan haberdar olan Varaka; "Ona gelen, daha önceki peygamberlere gelen Cibril-i Emindir, O peygamberdir. Keşke kavmi onu bu şehirden çıkardığı zaman hayatta olsam da ona yardım etsem" dedi. Varaka'nın söylediği aynen gerçekleşti.

    Daha sonra peygamberimiz (s.a.s), Mekke'den çıkarıldı. "Ey örtüsüne bürünen! Kalk (toplumunu) korkut; Rabbini büyük bil, elbiseni de temiz tut" (el-Müddessir, 74/14) ayetleriyle birlikte Hz. Muhammed'in zorlu "Mekke Dönemi" başladı. Hz. Peygamber önce en yakın çevresini uyardı. Kendisine ilk inananlar; hanımı Hatice, kendi evinde kalan yeğeni Ali, azadlısı Zeyd, yakın arkadaşları Ebû Bekir, Osman, Talha.... oldu. Çevresinde toplanan bu müslümanlar da ona yardımcı olarak, herkes kendi güvendiği yakın çevresini yeni dinle tanıştırdı. Kendisine dinin ulaştırıldığı insanlardan temiz yaratılışlılar, zulme, haksızlığa, ahlâksızlığa karşı olanlar bu dine inanıyor; yerleşik düzenin nimetlerinden aşırı yararlanan hırslı, zalim, merhametsiz, ahlâken zayıf Mekke ileri gelenleri bu dine düşman oluyorlardı. Çünkü bu yeni din onların düzenini temelden değiştirmek için gelmişti. Onlar, dua etmek istedikleri zaman hiçbir şey duymayan, görmeyen, kendisine bile yararı dokunmayan, elleriyle yonttukları putlara, heykellere el açarken; yeni gelen din şunu söylüyordu: "Her şeyi yaratan, işiten, gören, dua ettiğiniz zaman size yardım edecek olan tek Allah'a yönelin; o putları terkedin. " Onlar insanları efendi-köle, zengin-fakir, yöneten-yönetilen, soylu-soysuz, sosyete-normal vatandaş, siyah-beyaz kadın-erkek şeklinde gruplara bölüp bir kısmım diğerlerine üstün tutarken; yeni din, bütün insanların tek bir candan yaratıldığını, üstünlüğün ancak kalplerdeki iyilik duygusu ve Allah korkusuyla elde edilebileceğini ilân ediyordu. Onlar, kız çocuklarını utanç verici bir leke olarak görürken, yeni din; kadınlara iyi davranılmasını emrediyordu. Onlar zayıf insanları köleleştirip pazarlarda satarken, kölesini bir hayvan gibi görür zevki için ona işkence yaparken, yeni din; "köleleriniz kardeşlerinizdir, kendi yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinizden onlara da giydirin; başınıza bir siyah köle bile emir seçilirse ona itaat edin" diyordu. Kısaca yeni din toplumu her türlü bağdan kurtarıp, inananlara Allah'ın önünde kardeş olarak secde etmelerini emrediyordu.

    İslâm Mekke'de önceleri gizlice yayıldı. Güvenilir dostlar arasında konuşuldu ve kendisine bir taban oluşturdu. Bu dönem üç yıl sürdü. Davet gizli olmasına rağmen bu yeni dinin haberi kulaktan kulağa öyle yayıldı ki Mekke'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı. Hatta Mekke dışına da taştı ve civar köylerden birinde oturan Ebû Zer el Gıfarî de bu yeni dini duydu ve hemen Mekke'ye gelerek Hz. Peygamber'i bulup müslüman oldu.

    "Yakın akrabanı uyar, müminlerin sana tâbi olanlarına himaye kanatlarını indir. Şayet sana karşı çıkarlarsa onlara şöyle de: Ben sizin yaptıklarınızdan tamamen uzağım." (eş-Şuarâ, 26/214-216) ayetleriyle birlikte açık davet dönemi başladı. Hz. Peygamber ailesi olan Haşimoğullarını bir yemeye davet etti ve kendisine gelen gerçeği onlara açıkladı. Ancak müşrikler alay ederek dağılıp gittiler. Hz. Peygamber, başka bir gün Safâ tepesine çıkarak bütün Mekkelilere toplanmaları için çağrı yaptı. Toplandıklarında onlara şöyle sordu: "Ey Kureyş! Size; Şu tepenin arkasında bir düşman ordusu var ve hemen üzerinize saldıracak' desem inanır mısınız?" Verdikleri cevap: "Evet inanırız, çünkü senin yalanını duymadık" oldu "O halde haberiniz olsun ki, ileride büyük bir azap günü var..." Topluluktan bir ses yükseldi: "Günümüzü zehir ettin! Bizi bunun için mi çağırdın?..." Ve toplantı yine dağıldı.

    Yeni dinle eski din arasında şiddetli bir mücadele başladı. Artık Mekke'de Lâ ilâhe illallah demek büyük bir suçtu. Aileler parçalandı. Bu mücadele sadece şehirde değil evlerde de vardı. Baba müşrik, çocuk müslüman; koca müslüman, eş müşrik. Ardından, evden kovulmalar, boşanmalar, evlâtlıktan reddedilmeler, hapsetmeler, baskılar, dayak, işkenceler başladı. Bu ortamda Peygamber'in önderliğindeki müslümanlar, Erkam b. Ebil-Erkam'ın * evini kendilerine merkez yaptılar ve geceleri orada buluşmaya başladılar. Orada yeni din öğreniliyor; yeni gelen ayetler ezberleniyor; namaz kılınıyor; evinden kovulan, aç kalan, işkenceye uğrayan müslümanlara kanat geriliyordu. Ama en çok da sabır öğretiliyordu. Çünkü bir günlük değildi işkence.
    _______________
    Mekke Dönemi İslâmi tebliğin ilk ve zorlu dönemiydi. Bu tebliğin yöntemini bizzat Allah Teâlâ koyuyor, Hz. Peygamber de Allah'ın gözetimi ile aşama aşama bu görevi yürütüyordu. Dolayısıyla Allah Resulunun bu yönteminden alınacak önemli dersler vardır:

    1) Hz. Peygamber müşrikleri öncelikle tek Allah'a kulluğa çağırıyor; onun dışındaki bütün bağlardan kurtulmalarını söylüyordu. Allah'a tam bir teslimiyet olduktan sonra Allah'tan gelecek olan emirleri kabul etmek zor olmazdı. Bu yüzden Hz. Peygamber "Lâ ilâhe illallah" mesajını öne çıkardı. Çünkü toplumun en büyük sapkınlığı birden fazla ilâha tapma idi. Birçok ilâha ibadet eden topluma İslâm'ın getirdiği mesaj şuydu: "Sizin dediğiniz gibi birden çok ilâh yoktur; tek bir ilâh vardır, o da Allah Teâlâ'dır." Buradan hareketle diyebiliriz ki, bir davetçi davet edeceği toplumun en önemli hastalığını tespit edip yoğunluğu/önceliği o hastalığa vermelidir.

    2) Resulullah'a indirilen ayetler kâfirlerin en zayıf noktalarını yakalıyor, ellerini kollarını bağlıyor, inatçı olmayanların inanmaları için ona da hiç bir neden bırakmıyordu. Meselâ, kâinat olaylarını örnek veriyor ve yontulmuş taşlara ibadet edenlere; "Her gün görüp durduğunuz bu kadar olağanüstü olayları yaratan Allah'a boyun eğin" diyordu. Bu, müslümanların her dönemde kullanmaları gereken bir usuldür.

    3) Hz. Peygamberin getirdiği mesaj toplumda kabul edilen en güzel, en çekici bir şekilde sunuluyordu. Kur'an-ı Kerim şiirin revaçta olduğu bu topluma insan yeteneğini geride bırakan bir şiir üslûbuyla indirildi.

    4) Davet, öncelikle yakınlardan, güvenilir temiz insanlardan başlanarak açıklandı. İlk anda bütün bir topluma sunulmadı. Bu da bir davanın yayılabilmesi için öncelikle kendisine sağlam bir zemin hazırlaması, öncü elemanlarını hazırlaması gerektiğini öğretiyor. Hz. Peygamber, Mekke'de fıtratı bozulmamış insanları diğerlerinden ayrı tutarak davette önceliği onlara verdi. Davetçi, tanıdığı ve güvendiği insanlara gitmeli, uzun vadeli yola güvenilir olamayan tanımadığı insanlarla çıkmamalı.

    5) Müslümanlar zayıf oldukları dönemlerde kâfirlerin tüm baskılarına sabrettiler. Allah onlara bir müddet savaşma izni vermedi. Medine'de sağlam bir zemin hazırlandıktan sonra onlara savaş izni verildi. Gerçi müslümanlar Medine'de azınlıktılar ama artık bir cephede toplanabilmişlerdi. Mekke'de ise darmadağın ve güçsüzdüler. Savaş imkânları yoktu. Bir davanın hazırlık ve örgütlenme safhasında düşmanla fiilî çatışmaya girmeyip her türlü hazırlığını tamamlamak gerektiği sonucunu Resulullahın bu uygulamasından çıkarabiliriz.

    6) Resulullah gizli davet döneminde dirençli elemanları çevresinde topladıktan sonra açık davet dönemini başlattı. Bu dönemde karşı tarafın bütün baskı ve işkencelerine rağmen inancından taviz vermedi. Zira bu dönem açık davet, gizli örgütlenme dönemiydi. Gündüz kâfirlerin karşısına çıkıp; "Sizin taptıklarınız kendilerine bile fayda veremez. Gelin bu yanlış yoldan vazgeçin" diye onların yanlışlığını yüzlerine vuruyor; geceleyin Erkam'ın evinde gizlice toplanıp çalışma programı hazırlıyor, davetin elemanlarına taktikler veriyordu. Bu uygulama bize, İslâm dâvetinin temel özelliklerinden birini öğretiyor: Davet açık, örgütlenme gizli yapılır. Davet için de örgütlenme için de kâfirlerden izin alınmaz.

    7) Müşrikler parlemantoları durumunda olan Darün-Nedve'de toplanırlar karar alırlardı. Peygamberimize yaptıkları tekliflerin biri şuydu: "Bu davadan vazgeç, seni "Reis yapalım." Resulullah taktik gereği bunu yapabilir, gücü elinde topladıktan sonra da getirdiği dini benimsetebilirdi. Ama İslâm açık bir din olduğu için Resulullah bu yola başvurmadı; işkencelere rağmen hakkı söyledi. Daru'n Nedve'de bir yer kapma yerine Darul-Erkam'da kendi meclisini oluşturdu. O halde İslâm davetçileri kâfirlerin kontrolündeki bir harekete katılmamalı, kendi hareketlerinin programını kendileri oluşturmalıdırlar.

    8) Müslümanların güçlü olanları Mekke'de güçsüzlerle tam bir dayanışma ortaya koymuş malını-mülkünü ortaya dökmüştü. İslâm'a inananlar kardeş oldular; dünya nimetleri, zenginlikler belli ellerde, kasalarda toplanmadı. Tek gaye vardı; Allah'ın dini egemen olsun. O halde her dönemde bir davaya iman edenler kardeş olduklarının bilincinde olmalı, varlıkta ve yoklukta eşit olabilmeliler. Hedefe ulaşılana kadar dünyalıklardan vazgeçilebilmelidir.

    9) Hz. Peygamber, Mekke'de hiç bir insana konumundan dolayı öncelik vermedi. Köleleri de zengin efendileri de yanına aldı; çocukları da kadınları da. Ancak İslâm'ın güçlenmesi için ileri gelen eşrafın müslüman olması için de uğraştı, hatta dua etti. Peygamberimizin bu davranışından yola çıkarak şu hükme varılabilir: Davetçi toplumunun yetenekli, üst düzey insanlarını kendi davasına kazandırmak için öncelikler verebilir. Bu da onun müstekbirlere meylettiği anlamına gelmez.

    10) Hz. Peygamber'e inanan müslümanlarla aileleri arasında büyük çatışmalar meydana geldi. Aile bağları yerine inanç bağı gözönünde bulunduruldu. Bu örneği benimseyen müslümanlar her zaman ve her yerde, inanç bağıyla asabiyet karşı karşıya kaldığı zaman tercihini inançtan yana koymalı varlıklı ailenin çocuğu olan Mus'ab b. Umeyr gibi gerektiğinde ailesini terkedebilmelidir.

    11) Müslümanların bir kısmının işkence ortamından kurtulup daha iyi bir ortamda bulunmak için Habeşistan'a hicret etmesinden şu sonuç çıkarılabilir: Müslümanlar, gerektiğinde müslüman olmasa dahi adâletli, haksızlık yapmayan insan haklarına saygı duyan bir ülkeye iltica edebilirler. Bunu yapmaları o ülkeyi dost edindikleri anlamına gelmez.

    12) Hz. Peygamber, Taif seferi dönüşünde Mekke'ye müşrik olan Mut'im'in himayesinde girdi. Bu da Hz. Peygamber'in müşriklerin emrine girdiğini göstermez. Hz. Peygamber, dininden hiç bir taviz vermediği halde Mut'im ona bir insan olarak sahip çıkmış, Peygamber'den dini ile ilgili bedel istememiştir. Bu sadece karşılıksız yapılan bir yardımdır. Bunun yanında Hz. Ebû Bekir'in benzer bir olayı vardır. İbn Daine Hz. Ebû Bekir'i himayesine alır. Ancak gizliden gizliye ibadetinde serbest olduğunu, ama açıktan açığa Kur'an okuyamayacağını söyler. O zaman Hz. Ebû Bekir onun himayesine ihtiyacı olmadığını, kendisine Allah'ın yeteceğini bildirir. Eğer Hz. Ebû Bekir olayında olduğu gibi müşrikler himaye karşılığında müslümanın inancından, ibadetlerinden vazgeçmesini isterlerse o zaman onların himayesi reddedilir. Günümüzde de kapalı yerlerde (mescitlerde, evlerde) Allah'a ibadeti serbest bırakan kâfirler İslâm'ın toplum hayatına girmesini engelliyorlar. Bunu yaptıklarından dolayı müslümanlarla onların arasında bir düşmanlığın olması gerekir.

    Mekke dönemi, günümüz müslümanlarının ders alacakları birçok örnekle doludur.

    Mekke döneminde inen Kur'an ayetleri daha ziyade inanç temellerini konu edinir. Mekke döneminde kâfirlerin baskısı altında ezilen, hiç bir güvencesi olmayan insanlara hukukî emirler verilmedi. Meselâ bir tesettür ayeti yoktu o dönemde. Çünkü müşriklerin insafına kalan zayıf müslüman hanımların tesettürleri çekip çıkarılabilir ve müslümanlar buna karşı birşey yapamazlardı. Allah müslümanlara uygulanma imkânı olan emirleri veriyordu. Namazı bile gizlice kılan müslümanlara Allah ezan okumalarını emretmedi. Mekke, imanın olgunlaşması, gerçekten inanan insanların ortaya çıkması için bir imtihan dönemiydi. Ama artık İslâm tamamlandı. Günümüzde de müslümanların baskı altında olduğu yerleri Mekke Dönemi ile kıyaslayarak İslâm'ın hukuki emirlerini yok saymak mümkün değildir. İslâm'ın ilk geliş dönemiyle bu dönem bir tutulmaz. Kur'an tamamlanmıştır; müslümanlara farz kılınan yükümlülükler kıyamete kadar geçerliliğini sürdürecektir. Müslümanlara düşen, baskı altında ezildikleri Mekke Dönemini andıran zemin ve zamanlarda bütün güçleriyle İslâmı yaşamaya çalışmak ve bir an önce Medine Dönemini hazırlamaya çalışmaktır. Nefsine uyup, "Mekke döneminde yaşıyoruz" diyerek İslâmî yükümlülüklerden kaçmak çözüm değildir.

    Fedâkâr KIZMAZ





+ Yorum Gönder