Konusunu Oylayın.: Acz ve fakrla ilgili hadisi şerifler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Acz ve fakrla ilgili hadisi şerifler
  1. 06.Şubat.2011, 01:29
    1
    Misafir

    Acz ve fakrla ilgili hadisi şerifler






    Acz ve fakrla ilgili hadisi şerifler Mumsema acz ve fakrla ilgili hadi,si şerifler


  2. 06.Şubat.2011, 01:29
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 07.Şubat.2011, 20:34
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Acz ve fakrla ilgili hadisi şerifler




    İnsanoğluna, vicdanının sürekli duyurduğu, dış âlemin de aralıksız haykırdığı bir hakikat var: aczi ve fakrı.

    Acz; güç yetirememek, elinden gelmemek, söz dinletememek gibi mânâlara geliyor.

    Günlük konuşmalarımızdan üç cümle: “bugün hava çok soğuk.”, “içimde bir sıkıntı var.”, “başım ağrıyor.” Birincisi insanın dış âlem karşısındaki aczini sergilerken, ikincisi kendi öz ruhuna, üçüncüsü de bedenine hâkim olmadığını ilân eder.

    İnsanın aczi ve fakrı için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” tabirlerini kullanır. Mutlak, yâni kendisine bir sınır çizilemeyen acz ve fakr. İnsan saç yapmaktan âcizdir, ama ona ihtiyacı da var; saçın fakiri. Göz, kulak, burun, dudak da yapamıyor; ama bunların da fakiri. Ne kalp yapmak elinden geliyor, ne ciğer ve ne böbrek; hepsinin de fakiri.

    Atlıyoruz diğer organlarını ve dış dünyaya geçiyoruz : Dudağının önünde nöbet bekleyen havadan, toprağa, suya, güneşe, aya kadar nice mahlûkatı yapmaktan âciz ve bunların her birinin de fakiri.

    Ve ebed yurdu: bu acz ve fakrın hayallere sığmaz misalleriyle dolu. Aczin son hududu, iradesizlik. Bir şey isteyebilmekten bile mahrum olmak… İşte insan nutfe hâlinde iken aczin bu en ileri mertebesinde idi.

    İhtiyaç nedir, istemek nedir bilmezdi. Ağız nedir, akıl nedir bilmezdi. Güneş nedir, hava nedir bilmezdi… nutfe olduğunu, rahimde bulunduğunu, annesinin ötesinde uçsuz bucaksız bir kâinat olduğunu bilmezdi. O âlemden faydalanabilmesi için bu rahim menzilinde çok organlarla donanması gerektiğini bilmezdi. Bilse bile bunların yapılması onun için imkânsız idi. İşte insanoğlu bu menzilde mutlak bir acz içinde kıvranırken Allah’ın rahmeti ve inayeti imdadına yetişti.

    Kader Risalesi’nde şöyle harika bir tespit var: “Sual ve cevap, dâi ve sebep ikisi de hak’tandır.” Bu cümlenin yaratılışa bakan yönüne nazar ettiğimizde, karşımızda sonsuz bir inayet tablosu görürüz.

    Rabbimiz bize, ana rahminde, el verdi, ona parmaklar taktı. Yüz verdi, ona gözler, kulaklar taktı. Bizi nice organlarla, duygularla bezetti. Cevaplar ise dış dünyadaydı. Onları yaratan da o idi. Biz, ne suali, ne cevabı tanımazken, dış dünyadaki cevaplara uygun suallerle donatılıyorduk. Gözümüz sual, cevabı ise ışıktı, güneşti. Geldik, o cevabı bu dünyada bulduk. Kulağımız seslerle buluştu, elimiz elmayı tuttu, dilimiz tadına baktı, ayaklarımız yere değdi, ciğerimiz havayla tanıştı… ruhumuza takılan hisler ve duygular da cevaplarını bu âlemde buldular. Sevgi hissi, sevilecek çok şeyle karşılaştı. Korku hissi, dehşetli manzaralar gördü. Şefkat hissi, merhamet celbeden tablolarla buluştu…

    Biz bütün bu cevapların hazırlanmasından sonsuz derecede âcizdik. Aczimize merhamet edildi ve saçımızdan tırnağımıza kadar bütün bedenimizi ve havasından semâsına kadar bütün kâinatı kendimize hizmetkâr bulduk. Bu sonsuz lütuflar bize gaflet vermesin, aczimizi unutturmasın diye rabbimiz, sıkıntıları, çaresizlikleri ve hastalıkları gönderdi.

    Her hasta ayrı bir hoca. Bizleri uyarmakla vazifeli… Felçli adam tutmayan eliyle işaret ediyor: ellerinizi kendi kuvvetinizle kaldırmıyorsunuz! Kör adam bir başka hakikati gösteriyor: görme fiilinin mûcidi siz değilsiniz. Akıl hastası akıllılara ders veriyor: bu ilâhî makineyi güzelce çalıştırmak sizin maharetiniz değil. Sağır adam herkese işittiriyor: kulak fabrikasındaki işitme üretimini siz yapmıyorsunuz.

    Bütün hastalıkları hayâlen alt alta diziniz. Onlara müptelâ olan insanları da yan yana getiriniz. Tümünün dilinden dökülen benzer ifadeleri şu cümlede bulabilirsiniz: “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh.” “havl ve kuvvet ancak Allah’ındır.” Kimsede güç ve kuvvetten yana hiç bir sermaye yok. Kuvvetin her çeşidi ancak Allah’ın lütfu ve ihsanı.

    İnsanın çok zengin olduğu ve bütün mahlûkatı geride bıraktığı bir diğer saha: fakr.

    Fakr: elinde bulunmamak, ihtiyacı olmak. Zenginliğin zıddı.

    Bir adam düşününüz; ayağına bol gelen eski ayakkabılarını sürterek yürüyor. Pantolonu yetmiş yamalı, kumaşın aslını ayırt etmek güç. Üzerinde bir gömlek; düğmeleri dökülmüş, rengi ağarmış. Onu görseniz “ne fakir adam” der ve acırsınız. Hükmünüz doğrudur, acımakta da haklısınız. “acaba bu adamdan daha fakir birisi olabilir mi?” diye düşünürken, birden hayâlinizde giydiklerinin hiçbiri kendi malı olmayan bir diğer fakir canlansın. İşte o ikinci fakir biziz, hepimiz, bütün bir insanlık âlemi.

    Başımız mı bizim, gövdemiz mi, kollarımız mı? Hepsi Hakk’ın mahlûku.

    Bacaklarımız mı bizim, ayaklarımız mı, parmaklarımız mı? Hepsi Rabbimizin ikramı…

    Aklımız mı bizim, kalbimiz mi, hâfızamız mı? Tamamı Allah’ın ihsanı…

    Biz kendimize mâlik olmadığımıza göre, bizden daha fakir kim olabilir?

    Burada bir soru hatıra geliyor: Bu kâinatın en mükemmel meyvesi olan insan, niçin en âciz ve en fakir olarak yaratılmış? Bunun hikmetini şu harika ifadelerde olanca doyuruculuğuyla buluyoruz:

    “Fâtır-ı hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm ve bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir. Tâ ki kudreti nihayetsiz bir kadîr-i rahîm ve gınası nihayetsiz bir ganiyy-i kerîm bir zâtın hadsiz tecelliyatına, câmî, geniş bir âyine olsun.” (Sözler)

    Allah fakiri doyurur, güçsüze yardım eder… herkese ihtiyacı olan şeyleri gereği kadar lûtfeder. Kediye kanat gerekmez, öyleyse o, kanadın fakiri değildir. Yaradılışına bu ihtiyaç konulmamıştır. Ağaç da yürümek istemez. Onun da böyle bir ihtiyacı yoktur. Taşlar da büyümek istemezler…

    Bütün bu mahlûkatın akla da ihtiyaçları yoktur. Bu noktada insanlardan zengindirler. O Rahman-ı Rahîm, her fakir mahlûkunun, tabiri câizse, cebini doldurmuş. Bu dünya hayatını güzelce geçirmesi için gerekli bütün organları, hassas bir ölçüyle ve gereği kadar, ona lütfetmiş… bu taksimatta fakirler daha kârlı çıkmışlar.

    En fakir ve en âciz olan insan, yaratılışının gereği olarak, sadece hayatla yetinmemiş, akıl da istemiş. Dünya ile yetinmemiş, cennete talip olmuş. Cenâb-ı Hakk, taşın imdadına Rezzak ismiyle yetişmiyor. Zira, taşın rızka ihtiyacı yok. Ama kuşa rızık ihsan ediyor. Muhtaç olan kuştur. Ve görünüşte taş, kuştan daha zengindir. Fakat, Allah katında o fakirlik daha makbûl olmuş ve rezzak isminin tecellisiyle şeref ve rütbe noktasında, kuş, taşı çok gerilerde bırakmış.

    Diğer isimler de bu misâle göre düşünüldüğünde, Allah’ın bütün isimlerinin tecellisine muhtaç olan insanoğlunun, mahlûkat içinde en fakir, en âciz, ama en şerefli olduğu açıkça anlaşılır.

    Bu mânâyı zevkedebilen ârif insanlar “fakr” ile fahretmişler.

    Kul aczini bildiği nisbette Rabbına sığınır; fakrını bildiği ölçüde o’na dua ve niyazda bulunur.

    “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” Âyet-i kerimesi, kendisine yapılan bu kadar ihsandan gâfil olarak, her şey ona hizmet etmeye mecbur imişçesine bir gurur ve kibir içinde yaşayan, önünü görmediği halde istikbâlini garanti zanneden, ölüm ötesi için Rabbine yalvarıp yakarmayan insanların, Allah katında hiçbir değer taşımadıklarını ifade buyuruyor.

    Aczini bilmek, fakrını bilmek, kısacası, haddini bilmek, ne büyük saadet…
    not:kardeşim umarım bunlar yeterlidir her nekadar isteğini yerine getirmezsekte...


  4. 07.Şubat.2011, 20:34
    2
    Özel Üye



    İnsanoğluna, vicdanının sürekli duyurduğu, dış âlemin de aralıksız haykırdığı bir hakikat var: aczi ve fakrı.

    Acz; güç yetirememek, elinden gelmemek, söz dinletememek gibi mânâlara geliyor.

    Günlük konuşmalarımızdan üç cümle: “bugün hava çok soğuk.”, “içimde bir sıkıntı var.”, “başım ağrıyor.” Birincisi insanın dış âlem karşısındaki aczini sergilerken, ikincisi kendi öz ruhuna, üçüncüsü de bedenine hâkim olmadığını ilân eder.

    İnsanın aczi ve fakrı için Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “acz-i mutlak” ve “fakr-ı mutlak” tabirlerini kullanır. Mutlak, yâni kendisine bir sınır çizilemeyen acz ve fakr. İnsan saç yapmaktan âcizdir, ama ona ihtiyacı da var; saçın fakiri. Göz, kulak, burun, dudak da yapamıyor; ama bunların da fakiri. Ne kalp yapmak elinden geliyor, ne ciğer ve ne böbrek; hepsinin de fakiri.

    Atlıyoruz diğer organlarını ve dış dünyaya geçiyoruz : Dudağının önünde nöbet bekleyen havadan, toprağa, suya, güneşe, aya kadar nice mahlûkatı yapmaktan âciz ve bunların her birinin de fakiri.

    Ve ebed yurdu: bu acz ve fakrın hayallere sığmaz misalleriyle dolu. Aczin son hududu, iradesizlik. Bir şey isteyebilmekten bile mahrum olmak… İşte insan nutfe hâlinde iken aczin bu en ileri mertebesinde idi.

    İhtiyaç nedir, istemek nedir bilmezdi. Ağız nedir, akıl nedir bilmezdi. Güneş nedir, hava nedir bilmezdi… nutfe olduğunu, rahimde bulunduğunu, annesinin ötesinde uçsuz bucaksız bir kâinat olduğunu bilmezdi. O âlemden faydalanabilmesi için bu rahim menzilinde çok organlarla donanması gerektiğini bilmezdi. Bilse bile bunların yapılması onun için imkânsız idi. İşte insanoğlu bu menzilde mutlak bir acz içinde kıvranırken Allah’ın rahmeti ve inayeti imdadına yetişti.

    Kader Risalesi’nde şöyle harika bir tespit var: “Sual ve cevap, dâi ve sebep ikisi de hak’tandır.” Bu cümlenin yaratılışa bakan yönüne nazar ettiğimizde, karşımızda sonsuz bir inayet tablosu görürüz.

    Rabbimiz bize, ana rahminde, el verdi, ona parmaklar taktı. Yüz verdi, ona gözler, kulaklar taktı. Bizi nice organlarla, duygularla bezetti. Cevaplar ise dış dünyadaydı. Onları yaratan da o idi. Biz, ne suali, ne cevabı tanımazken, dış dünyadaki cevaplara uygun suallerle donatılıyorduk. Gözümüz sual, cevabı ise ışıktı, güneşti. Geldik, o cevabı bu dünyada bulduk. Kulağımız seslerle buluştu, elimiz elmayı tuttu, dilimiz tadına baktı, ayaklarımız yere değdi, ciğerimiz havayla tanıştı… ruhumuza takılan hisler ve duygular da cevaplarını bu âlemde buldular. Sevgi hissi, sevilecek çok şeyle karşılaştı. Korku hissi, dehşetli manzaralar gördü. Şefkat hissi, merhamet celbeden tablolarla buluştu…

    Biz bütün bu cevapların hazırlanmasından sonsuz derecede âcizdik. Aczimize merhamet edildi ve saçımızdan tırnağımıza kadar bütün bedenimizi ve havasından semâsına kadar bütün kâinatı kendimize hizmetkâr bulduk. Bu sonsuz lütuflar bize gaflet vermesin, aczimizi unutturmasın diye rabbimiz, sıkıntıları, çaresizlikleri ve hastalıkları gönderdi.

    Her hasta ayrı bir hoca. Bizleri uyarmakla vazifeli… Felçli adam tutmayan eliyle işaret ediyor: ellerinizi kendi kuvvetinizle kaldırmıyorsunuz! Kör adam bir başka hakikati gösteriyor: görme fiilinin mûcidi siz değilsiniz. Akıl hastası akıllılara ders veriyor: bu ilâhî makineyi güzelce çalıştırmak sizin maharetiniz değil. Sağır adam herkese işittiriyor: kulak fabrikasındaki işitme üretimini siz yapmıyorsunuz.

    Bütün hastalıkları hayâlen alt alta diziniz. Onlara müptelâ olan insanları da yan yana getiriniz. Tümünün dilinden dökülen benzer ifadeleri şu cümlede bulabilirsiniz: “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh.” “havl ve kuvvet ancak Allah’ındır.” Kimsede güç ve kuvvetten yana hiç bir sermaye yok. Kuvvetin her çeşidi ancak Allah’ın lütfu ve ihsanı.

    İnsanın çok zengin olduğu ve bütün mahlûkatı geride bıraktığı bir diğer saha: fakr.

    Fakr: elinde bulunmamak, ihtiyacı olmak. Zenginliğin zıddı.

    Bir adam düşününüz; ayağına bol gelen eski ayakkabılarını sürterek yürüyor. Pantolonu yetmiş yamalı, kumaşın aslını ayırt etmek güç. Üzerinde bir gömlek; düğmeleri dökülmüş, rengi ağarmış. Onu görseniz “ne fakir adam” der ve acırsınız. Hükmünüz doğrudur, acımakta da haklısınız. “acaba bu adamdan daha fakir birisi olabilir mi?” diye düşünürken, birden hayâlinizde giydiklerinin hiçbiri kendi malı olmayan bir diğer fakir canlansın. İşte o ikinci fakir biziz, hepimiz, bütün bir insanlık âlemi.

    Başımız mı bizim, gövdemiz mi, kollarımız mı? Hepsi Hakk’ın mahlûku.

    Bacaklarımız mı bizim, ayaklarımız mı, parmaklarımız mı? Hepsi Rabbimizin ikramı…

    Aklımız mı bizim, kalbimiz mi, hâfızamız mı? Tamamı Allah’ın ihsanı…

    Biz kendimize mâlik olmadığımıza göre, bizden daha fakir kim olabilir?

    Burada bir soru hatıra geliyor: Bu kâinatın en mükemmel meyvesi olan insan, niçin en âciz ve en fakir olarak yaratılmış? Bunun hikmetini şu harika ifadelerde olanca doyuruculuğuyla buluyoruz:

    “Fâtır-ı hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm ve bir acz ve hadsiz cesim bir fakr dercetmiştir. Tâ ki kudreti nihayetsiz bir kadîr-i rahîm ve gınası nihayetsiz bir ganiyy-i kerîm bir zâtın hadsiz tecelliyatına, câmî, geniş bir âyine olsun.” (Sözler)

    Allah fakiri doyurur, güçsüze yardım eder… herkese ihtiyacı olan şeyleri gereği kadar lûtfeder. Kediye kanat gerekmez, öyleyse o, kanadın fakiri değildir. Yaradılışına bu ihtiyaç konulmamıştır. Ağaç da yürümek istemez. Onun da böyle bir ihtiyacı yoktur. Taşlar da büyümek istemezler…

    Bütün bu mahlûkatın akla da ihtiyaçları yoktur. Bu noktada insanlardan zengindirler. O Rahman-ı Rahîm, her fakir mahlûkunun, tabiri câizse, cebini doldurmuş. Bu dünya hayatını güzelce geçirmesi için gerekli bütün organları, hassas bir ölçüyle ve gereği kadar, ona lütfetmiş… bu taksimatta fakirler daha kârlı çıkmışlar.

    En fakir ve en âciz olan insan, yaratılışının gereği olarak, sadece hayatla yetinmemiş, akıl da istemiş. Dünya ile yetinmemiş, cennete talip olmuş. Cenâb-ı Hakk, taşın imdadına Rezzak ismiyle yetişmiyor. Zira, taşın rızka ihtiyacı yok. Ama kuşa rızık ihsan ediyor. Muhtaç olan kuştur. Ve görünüşte taş, kuştan daha zengindir. Fakat, Allah katında o fakirlik daha makbûl olmuş ve rezzak isminin tecellisiyle şeref ve rütbe noktasında, kuş, taşı çok gerilerde bırakmış.

    Diğer isimler de bu misâle göre düşünüldüğünde, Allah’ın bütün isimlerinin tecellisine muhtaç olan insanoğlunun, mahlûkat içinde en fakir, en âciz, ama en şerefli olduğu açıkça anlaşılır.

    Bu mânâyı zevkedebilen ârif insanlar “fakr” ile fahretmişler.

    Kul aczini bildiği nisbette Rabbına sığınır; fakrını bildiği ölçüde o’na dua ve niyazda bulunur.

    “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” Âyet-i kerimesi, kendisine yapılan bu kadar ihsandan gâfil olarak, her şey ona hizmet etmeye mecbur imişçesine bir gurur ve kibir içinde yaşayan, önünü görmediği halde istikbâlini garanti zanneden, ölüm ötesi için Rabbine yalvarıp yakarmayan insanların, Allah katında hiçbir değer taşımadıklarını ifade buyuruyor.

    Aczini bilmek, fakrını bilmek, kısacası, haddini bilmek, ne büyük saadet…
    not:kardeşim umarım bunlar yeterlidir her nekadar isteğini yerine getirmezsekte...





+ Yorum Gönder