Konusunu Oylayın.: Şefaat ya Rasulullah demek şirk mi?

5 üzerinden 4.20 | Toplam : 5 kişi
Şefaat ya Rasulullah demek şirk mi?
  1. 05.Şubat.2011, 02:06
    1
    Misafir

    Şefaat ya Rasulullah demek şirk mi?






    Şefaat ya Rasulullah demek şirk mi? Mumsema Bir cemaat,cahiliye döneminde putperest olarak bildiğimiz insanların aslında Allah' a inandıklarını ve putlarında daha önceden o bölgede yaşamış olan kendilerince (evliya) büyük kabul edilen insanların heykelleri olduklarını iddia ediyor.İnançlarına göre putlara ibadet ederek Allah'a yaklaşıyorlarmış , putların şefaatçi olduğuna inanıyorlarmış.Kanıt olarak ta “Onlara: gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olursan onlar, herhalde, her şeye galip olan, her şeyi hakkıyla bilen Allah yarattı, derler" ayetini gösteriyorlar.
    BURADAN YOLA ÇIKARAK BİRİLERİNİN HATRINA DUAMIZI KABUL ET DEMEYİ,HATTA ŞEFAAT YA RASULULLAH DEMEYİ ŞİRK GÖRÜYORLAR...
    KONUYLA İLGİLİ İKNA EDİCİ KİTABİ BİLGİSİ OLAN VARSA VE BİZİ AYDINLATIRSA SEVİNİRİM.SAYGILAR


  2. 05.Şubat.2011, 02:06
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Bir cemaat,cahiliye döneminde putperest olarak bildiğimiz insanların aslında Allah' a inandıklarını ve putlarında daha önceden o bölgede yaşamış olan kendilerince (evliya) büyük kabul edilen insanların heykelleri olduklarını iddia ediyor.İnançlarına göre putlara ibadet ederek Allah'a yaklaşıyorlarmış , putların şefaatçi olduğuna inanıyorlarmış.Kanıt olarak ta “Onlara: gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olursan onlar, herhalde, her şeye galip olan, her şeyi hakkıyla bilen Allah yarattı, derler" ayetini gösteriyorlar.
    BURADAN YOLA ÇIKARAK BİRİLERİNİN HATRINA DUAMIZI KABUL ET DEMEYİ,HATTA ŞEFAAT YA RASULULLAH DEMEYİ ŞİRK GÖRÜYORLAR...
    KONUYLA İLGİLİ İKNA EDİCİ KİTABİ BİLGİSİ OLAN VARSA VE BİZİ AYDINLATIRSA SEVİNİRİM.SAYGILAR


    Benzer Konular

    - Şefaat veya Ölüyü aracı yapmak, (tevessül) Şirk deyen din cahilleride reddiye

    - Şirk nedir? Şirk ne demek? Şirkin çeşitleri hakkında kısaca bilgi

    - Ezan okunurken 'aziz Allah şefaat ya Resulullah demek şirk midir?

    - Şefaat etmek ne demek?

    - Şefaat istemek şirk midir ?

  3. 05.Şubat.2011, 03:36
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Şefaat ya rasulullah demek şirk mi?




    Günahı sevaplarından fazla olan kişilere de şefaat edilecektir. Ancak şefaat de Allahın zniyle olacaktır. Peygamberimiz “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. Bununla beraber günahı sevabından az olanlara da şefaat edilecektir. Onlarında cennetteki makamlarının artması için şefaat edilecektir.

    Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.

    Peygamberler, evliyâ asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır.. ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.

    Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o gün, Allah Rasulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ"sıyla şefaat edecektir. Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki “ İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez” mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara/2-255).

    Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.. böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların Cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.

    Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.

    Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.

    Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi...

    Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu..

    Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır: “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez” (Müddessir/75-48). Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.

    Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.

    Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur: “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl” (Furkan/25-74). Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!

    Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece Cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz...

    Efendimiz bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar: Allah (cc), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Hz. Nuh’tan şahit ister. O da Ümmet-i Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir: “Sen onları ümmetlere şahit kıldın.. onlar da ellerindeki Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahit olarak gösteriyorum.”

    Evet, âyet öyle diyordu: “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık” (Bakara/2-143).

    Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.

    Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.


  4. 05.Şubat.2011, 03:36
    2
    Özel Üye



    Günahı sevaplarından fazla olan kişilere de şefaat edilecektir. Ancak şefaat de Allahın zniyle olacaktır. Peygamberimiz “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. Bununla beraber günahı sevabından az olanlara da şefaat edilecektir. Onlarında cennetteki makamlarının artması için şefaat edilecektir.

    Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.

    Peygamberler, evliyâ asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır.. ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.

    Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o gün, Allah Rasulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ"sıyla şefaat edecektir. Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki “ İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez” mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara/2-255).

    Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.. böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların Cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.

    Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.

    Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.

    Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi...

    Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu..

    Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır: “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez” (Müddessir/75-48). Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.

    Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.

    Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur: “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl” (Furkan/25-74). Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!

    Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece Cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz...

    Efendimiz bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar: Allah (cc), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Hz. Nuh’tan şahit ister. O da Ümmet-i Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir: “Sen onları ümmetlere şahit kıldın.. onlar da ellerindeki Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahit olarak gösteriyorum.”

    Evet, âyet öyle diyordu: “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık” (Bakara/2-143).

    Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.

    Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.


  5. 05.Şubat.2011, 12:03
    3
    ravza 2
    ALLAH C.C garip bir kulu

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2010
    Üye No: 72957
    Mesaj Sayısı: 2,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 31

    Cevap: Şefaat ya rasulullah demek şirk mi?

    Şefaat ya rasulullah Şefaat ya rasulullah Şefaat ya rasulullah


  6. 05.Şubat.2011, 12:03
    3
    ravza 2 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    ALLAH C.C garip bir kulu
    Şefaat ya rasulullah Şefaat ya rasulullah Şefaat ya rasulullah


  7. 05.Şubat.2011, 20:25
    4
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Şefaat ya rasulullah demek şirk mi?

    ŞEFAAT YA RASULULLAH!...


    Allah'ım bizleri Cümlemizi Efendimiz (s.a.v) in Şefaatine nail eyle!....



    Aşağıdaki Ayet-i Kerime ve Hadisler mutelize fikirleri çürüten
    son noktayı koymuştur....


    _____________________________________

    "Gecenin bir vaktinde sana mahsus bir nafile namaz kılmak üzere uyan, belki böylece Rabbîn seni övülmüş bir makama (makam-ı mahmûda) ulaştırır."(İsrâ, 17/79).

    Kim ezanı duyduğu zaman; "Bu eksiksiz çağrının, dosdoğru kılınan namazın Rabbi olan Allah'ım; Muhammed (s.a.s)e vesileyi ve fazileti ve onu vadettiğin makam-ı mahmuda gönder" diye dua ederse, ona şefaatim gerekir, gerekli olur." (Buhârî, Ezan, 152).


    “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyen kimseler içindir.( Ebu Davud, sünnet,23; Tirmizî, Kıyamet, 11; İbn Mace,Zuhd, 27)


  8. 05.Şubat.2011, 20:25
    4
    Silent and lonely rains
    ŞEFAAT YA RASULULLAH!...


    Allah'ım bizleri Cümlemizi Efendimiz (s.a.v) in Şefaatine nail eyle!....



    Aşağıdaki Ayet-i Kerime ve Hadisler mutelize fikirleri çürüten
    son noktayı koymuştur....


    _____________________________________

    "Gecenin bir vaktinde sana mahsus bir nafile namaz kılmak üzere uyan, belki böylece Rabbîn seni övülmüş bir makama (makam-ı mahmûda) ulaştırır."(İsrâ, 17/79).

    Kim ezanı duyduğu zaman; "Bu eksiksiz çağrının, dosdoğru kılınan namazın Rabbi olan Allah'ım; Muhammed (s.a.s)e vesileyi ve fazileti ve onu vadettiğin makam-ı mahmuda gönder" diye dua ederse, ona şefaatim gerekir, gerekli olur." (Buhârî, Ezan, 152).


    “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyen kimseler içindir.( Ebu Davud, sünnet,23; Tirmizî, Kıyamet, 11; İbn Mace,Zuhd, 27)


  9. 30.Aralık.2011, 11:52
    5
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Şefaat ya rasulullah demek şirk mi?

    Hz. Peygamber’in (sav), Allah (cc) katında ümmeti için şefaatçi kılınacağı kesindir. Bunun anlamı, Müslümanların günahlarından bir kısmının da onun hatırına ve onun talebi üzerine Allah (cc) tarafından bağışlanacağıdır. Ama elbette Allah (cc) onun kime şefaat etmesine izin verirse o da ancak ona şefaat edebilecektir. Buna göre bir müminin bunu arzulaması ve bunun için “Ah! Keşke bana da şefaat etsen ya Rasulellah!” anlamında “şafaat ya Rasulellah!” diye seslenmesi ve bu temennisini sesli olarak dile getirmesi caizdir. Nitekim biz Tahiyyat okurken, “Selam sana ey Nebi!” diyoruz. Bununla onun bizi duyduğunu ve bize cevap verebileceğini kastetmiyoruz, sadece temennimizi, arzumuzu ve tahassürümüzü dile getiriyoruz. Bu anlamda “şefaat ya Rasulellah!” demekte de bir sakınca olmamalıdır. Ancak Allah’ın (cc) özel alanına dokunan hususlarda dikkatli ve ihtiyatlı olmak her zaman daha iyidir. Bazen sakıncalı durumlara düşme tehlikesi olduğu yerlerde, sakıncasız şeyleri de terketmek gerekir. Eğer böyle bir ifadeyi kullanan insan, Hz. Peygamber’in o anda kendisini duyabileceğini ve ona imdad edebileceğini sanıyorsa tehlikeli bir inanca sapmış demektir. Çünkü ibadet sadece Allah’a yapılır ve sadece Allah (cc)’tan yardım dilenir. İnsanların bu noktada çok hata etme istidadında olduklarını bildiği için Allah (cc) namazlarımazda bizden günde 17, ya da 40 kez şu sözü alır: “Allah’ım (cc), sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz”. Bu konuda Allah (cc) kimsenin kendine ortak kılınmasını istememekte ve böyle bir şey olursa bunun şirk olacağını, şirki ise asla affetmeyeceğini söylemektedir. Mülteka adlı fıkıh kitabımızın nikâh bölümünde şöyle bir fetva zikredilir: “Bir erkekle bir kadın tek başlarına kendi nikâhlarını kıysalar ve ‘Allah (cc) ve Rasulü şahit ki, ben seni eş olarak aldım, ben de kabul ettim’ deseler küfre girmiş olurlar. Çünkü bu sözleriyle Allah’la (cc) beraber Peygamber’in de kendilerini duyabileceğine ve şahit olabileceğine inandıklarını anlatmış olurlar ki, bu mümkün değildir. Meseleyi bununla beraber düşündüğümüz zaman “Şefaat ya Rasulellah!” sözünün bir temenni olmaktan başka bir mana ile söylenmesinin caiz olamayacağını anlamış oluruz. Allahü alem

    Prof Dr Faruk Beşer


  10. 30.Aralık.2011, 11:52
    5
    Moderatör
    Hz. Peygamber’in (sav), Allah (cc) katında ümmeti için şefaatçi kılınacağı kesindir. Bunun anlamı, Müslümanların günahlarından bir kısmının da onun hatırına ve onun talebi üzerine Allah (cc) tarafından bağışlanacağıdır. Ama elbette Allah (cc) onun kime şefaat etmesine izin verirse o da ancak ona şefaat edebilecektir. Buna göre bir müminin bunu arzulaması ve bunun için “Ah! Keşke bana da şefaat etsen ya Rasulellah!” anlamında “şafaat ya Rasulellah!” diye seslenmesi ve bu temennisini sesli olarak dile getirmesi caizdir. Nitekim biz Tahiyyat okurken, “Selam sana ey Nebi!” diyoruz. Bununla onun bizi duyduğunu ve bize cevap verebileceğini kastetmiyoruz, sadece temennimizi, arzumuzu ve tahassürümüzü dile getiriyoruz. Bu anlamda “şefaat ya Rasulellah!” demekte de bir sakınca olmamalıdır. Ancak Allah’ın (cc) özel alanına dokunan hususlarda dikkatli ve ihtiyatlı olmak her zaman daha iyidir. Bazen sakıncalı durumlara düşme tehlikesi olduğu yerlerde, sakıncasız şeyleri de terketmek gerekir. Eğer böyle bir ifadeyi kullanan insan, Hz. Peygamber’in o anda kendisini duyabileceğini ve ona imdad edebileceğini sanıyorsa tehlikeli bir inanca sapmış demektir. Çünkü ibadet sadece Allah’a yapılır ve sadece Allah (cc)’tan yardım dilenir. İnsanların bu noktada çok hata etme istidadında olduklarını bildiği için Allah (cc) namazlarımazda bizden günde 17, ya da 40 kez şu sözü alır: “Allah’ım (cc), sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz”. Bu konuda Allah (cc) kimsenin kendine ortak kılınmasını istememekte ve böyle bir şey olursa bunun şirk olacağını, şirki ise asla affetmeyeceğini söylemektedir. Mülteka adlı fıkıh kitabımızın nikâh bölümünde şöyle bir fetva zikredilir: “Bir erkekle bir kadın tek başlarına kendi nikâhlarını kıysalar ve ‘Allah (cc) ve Rasulü şahit ki, ben seni eş olarak aldım, ben de kabul ettim’ deseler küfre girmiş olurlar. Çünkü bu sözleriyle Allah’la (cc) beraber Peygamber’in de kendilerini duyabileceğine ve şahit olabileceğine inandıklarını anlatmış olurlar ki, bu mümkün değildir. Meseleyi bununla beraber düşündüğümüz zaman “Şefaat ya Rasulellah!” sözünün bir temenni olmaktan başka bir mana ile söylenmesinin caiz olamayacağını anlamış oluruz. Allahü alem

    Prof Dr Faruk Beşer


  11. 30.Aralık.2011, 13:17
    6
    islamyolu
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Mayıs.2011
    Üye No: 87477
    Mesaj Sayısı: 2,615
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Şefaat ya rasulullah demek şirk mi?

    ben anlamıyorum. Diğer Tarafta Ölüden yardım isteme şirk tir deniliyor bilmem bidat tır deniliyor. Şefaat ya rasullullah dediginiz zaman caiz dir oluyor. ne çok çelişki var böyle. Peki şefaat Lugatta Aracı demek. ya Rasullullah bize aracı ol. Cennete girmemize yardım et Anlamındada eeeeee Peygamberimiz (Salllahu Aleyhi ve sellem) efendimiz hayatta degil. ondanda yardım istiyorsunuz. Normalde Yardım istemeye şirk veya bidat diyorsanız buna neden bidat veya şirk demiyorsunuz. zaten diyenlerde çoğunlukta varda. diğer konuya verdiginiz cevapta ölüden Medet umulmaz diyorsunuz. Peki Hadisi şeriflerde Peygamberler , Alimler , Melekler , şehitler , çocuklarda şefaat etmeyecekmi. kısaca Açıklamak istedigim. Yetiş ya Muhammed (Sallahu Aleyhi ve sellem) dedigimiz zaman hemen şirk damgası vurulurken , Şefaat ya Rasullullah demek te neden vurmadınız. ikisindede Peygamberimiz (Sallahu Aleyhi ve sellem) efendimize sesleniyoruz. bir ikincisi bakıyorum Sorularla islamiyet sitesinde hep örnekler getiriyorsunuz. Peki Ölüden Medet umma Bölümünü neden oradan getirmiyorsunuz. onuda oradan getirin ozaman. İşinize geleni Alıp işinize geleni atmayın.. hadisi şeriflerdede bu şekil yapılıyor.


  12. 30.Aralık.2011, 13:17
    6
    islamyolu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    ben anlamıyorum. Diğer Tarafta Ölüden yardım isteme şirk tir deniliyor bilmem bidat tır deniliyor. Şefaat ya rasullullah dediginiz zaman caiz dir oluyor. ne çok çelişki var böyle. Peki şefaat Lugatta Aracı demek. ya Rasullullah bize aracı ol. Cennete girmemize yardım et Anlamındada eeeeee Peygamberimiz (Salllahu Aleyhi ve sellem) efendimiz hayatta degil. ondanda yardım istiyorsunuz. Normalde Yardım istemeye şirk veya bidat diyorsanız buna neden bidat veya şirk demiyorsunuz. zaten diyenlerde çoğunlukta varda. diğer konuya verdiginiz cevapta ölüden Medet umulmaz diyorsunuz. Peki Hadisi şeriflerde Peygamberler , Alimler , Melekler , şehitler , çocuklarda şefaat etmeyecekmi. kısaca Açıklamak istedigim. Yetiş ya Muhammed (Sallahu Aleyhi ve sellem) dedigimiz zaman hemen şirk damgası vurulurken , Şefaat ya Rasullullah demek te neden vurmadınız. ikisindede Peygamberimiz (Sallahu Aleyhi ve sellem) efendimize sesleniyoruz. bir ikincisi bakıyorum Sorularla islamiyet sitesinde hep örnekler getiriyorsunuz. Peki Ölüden Medet umma Bölümünü neden oradan getirmiyorsunuz. onuda oradan getirin ozaman. İşinize geleni Alıp işinize geleni atmayın.. hadisi şeriflerdede bu şekil yapılıyor.


  13. 30.Aralık.2011, 15:51
    7
    _müberra_
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Aralık.2010
    Üye No: 81861
    Mesaj Sayısı: 389
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 4
    Yaş: 48

    Cevap: Şefaat ya rasulullah demek şirk mi?

    galus Nickli Üyeden Alıntı
    Günahı sevaplarından fazla olan kişilere de şefaat edilecektir. Ancak şefaat de Allahın zniyle olacaktır. Peygamberimiz “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. Bununla beraber günahı sevabından az olanlara da şefaat edilecektir. Onlarında cennetteki makamlarının artması için şefaat edilecektir.

    Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.

    Peygamberler, evliyâ asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır.. ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.

    Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o gün, Allah Rasulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ"sıyla şefaat edecektir. Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki “ İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez” mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara/2-255).

    Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.. böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların Cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.

    Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.

    Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.

    Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi...

    Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu..

    Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır: “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez” (Müddessir/75-48). Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.

    Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.

    Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur: “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl” (Furkan/25-74). Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!

    Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece Cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz...

    Efendimiz bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar: Allah (cc), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Hz. Nuh’tan şahit ister. O da Ümmet-i Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir: “Sen onları ümmetlere şahit kıldın.. onlar da ellerindeki Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahit olarak gösteriyorum.”

    Evet, âyet öyle diyordu: “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık” (Bakara/2-143).

    Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.

    Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.

    __________________
    bakınız bu yazı iyi okunduğu takdirde , şefaat konusunda farklı tüm görüşler arasına noktayı koyacak nitelikde ,çok güzel tasvir edilip,özetlenip anlatılmış
    paylaşım için sağolun


  14. 30.Aralık.2011, 15:51
    7
    Devamlı Üye
    galus Nickli Üyeden Alıntı
    Günahı sevaplarından fazla olan kişilere de şefaat edilecektir. Ancak şefaat de Allahın zniyle olacaktır. Peygamberimiz “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. Bununla beraber günahı sevabından az olanlara da şefaat edilecektir. Onlarında cennetteki makamlarının artması için şefaat edilecektir.

    Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.

    Peygamberler, evliyâ asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır.. ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.

    Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o gün, Allah Rasulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” manâsına “şefaat-ı uzmâ"sıyla şefaat edecektir. Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki “ İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez” mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara/2-255).

    Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.. böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların Cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.

    Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.

    Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.

    Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi...

    Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu..

    Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu manâ ile alâkalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır: “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez” (Müddessir/75-48). Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır.

    Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.

    Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur: “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl” (Furkan/25-74). Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve muttakîler önünde bize, imamlık pâyesi ihsan eyle!

    Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece Cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (cc) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, muttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz...

    Efendimiz bir hadîslerinde, âhiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar: Allah (cc), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Hz. Nuh’tan şahit ister. O da Ümmet-i Muhammedi şahit gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir: “Sen onları ümmetlere şahit kıldın.. onlar da ellerindeki Kitapta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahit olarak gösteriyorum.”

    Evet, âyet öyle diyordu: “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık” (Bakara/2-143).

    Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir.

    Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir.

    __________________
    bakınız bu yazı iyi okunduğu takdirde , şefaat konusunda farklı tüm görüşler arasına noktayı koyacak nitelikde ,çok güzel tasvir edilip,özetlenip anlatılmış
    paylaşım için sağolun


  15. 30.Aralık.2011, 17:02
    8
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Şefaat ya rasulullah demek şirk mi?

    Alıntı
    ben anlamıyorum. Diğer Tarafta Ölüden yardım isteme şirk tir deniliyor bilmem bidat tır deniliyor. Şefaat ya rasullullah dediginiz zaman caiz dir oluyor. ne çok çelişki var böyle. Peki şefaat Lugatta Aracı demek. ya Rasullullah bize aracı ol. Cennete girmemize yardım et Anlamındada eeeeee Peygamberimiz (Salllahu Aleyhi ve sellem) efendimiz hayatta degil. ondanda yardım istiyorsunuz. Normalde Yardım istemeye şirk veya bidat diyorsanız buna neden bidat veya şirk demiyorsunuz. zaten diyenlerde çoğunlukta varda. diğer konuya verdiginiz cevapta ölüden Medet umulmaz diyorsunuz. Peki Hadisi şeriflerde Peygamberler , Alimler , Melekler , şehitler , çocuklarda şefaat etmeyecekmi. kısaca Açıklamak istedigim. Yetiş ya Muhammed (Sallahu Aleyhi ve sellem) dedigimiz zaman hemen şirk damgası vurulurken , Şefaat ya Rasullullah demek te neden vurmadınız. ikisindede Peygamberimiz (Sallahu Aleyhi ve sellem) efendimize sesleniyoruz. bir ikincisi bakıyorum Sorularla islamiyet sitesinde hep örnekler getiriyorsunuz. Peki Ölüden Medet umma Bölümünü neden oradan getirmiyorsunuz. onuda oradan getirin ozaman. İşinize geleni Alıp işinize geleni atmayın.. hadisi şeriflerdede bu şekil yapılıyor.
    Alıntı
    Sorularla islamiyet sitesinde hep örnekler getiriyorsunuz. Peki Ölüden Medet umma Bölümünü neden oradan getirmiyorsunuz. onuda oradan getirin ozaman. İşinize geleni Alıp işinize geleni atmayın.. hadisi şeriflerdede bu şekil yapılıyor.
    onuda oradan sen getir Sana tek bir soru soracam acaba hadis-i şerifler hakkında ne kadar bilgin var


  16. 30.Aralık.2011, 17:02
    8
    Moderatör
    Alıntı
    ben anlamıyorum. Diğer Tarafta Ölüden yardım isteme şirk tir deniliyor bilmem bidat tır deniliyor. Şefaat ya rasullullah dediginiz zaman caiz dir oluyor. ne çok çelişki var böyle. Peki şefaat Lugatta Aracı demek. ya Rasullullah bize aracı ol. Cennete girmemize yardım et Anlamındada eeeeee Peygamberimiz (Salllahu Aleyhi ve sellem) efendimiz hayatta degil. ondanda yardım istiyorsunuz. Normalde Yardım istemeye şirk veya bidat diyorsanız buna neden bidat veya şirk demiyorsunuz. zaten diyenlerde çoğunlukta varda. diğer konuya verdiginiz cevapta ölüden Medet umulmaz diyorsunuz. Peki Hadisi şeriflerde Peygamberler , Alimler , Melekler , şehitler , çocuklarda şefaat etmeyecekmi. kısaca Açıklamak istedigim. Yetiş ya Muhammed (Sallahu Aleyhi ve sellem) dedigimiz zaman hemen şirk damgası vurulurken , Şefaat ya Rasullullah demek te neden vurmadınız. ikisindede Peygamberimiz (Sallahu Aleyhi ve sellem) efendimize sesleniyoruz. bir ikincisi bakıyorum Sorularla islamiyet sitesinde hep örnekler getiriyorsunuz. Peki Ölüden Medet umma Bölümünü neden oradan getirmiyorsunuz. onuda oradan getirin ozaman. İşinize geleni Alıp işinize geleni atmayın.. hadisi şeriflerdede bu şekil yapılıyor.
    Alıntı
    Sorularla islamiyet sitesinde hep örnekler getiriyorsunuz. Peki Ölüden Medet umma Bölümünü neden oradan getirmiyorsunuz. onuda oradan getirin ozaman. İşinize geleni Alıp işinize geleni atmayın.. hadisi şeriflerdede bu şekil yapılıyor.
    onuda oradan sen getir Sana tek bir soru soracam acaba hadis-i şerifler hakkında ne kadar bilgin var


  17. 09.Ağustos.2013, 01:11
    9
    Misafir

    Cevap: Şefaat ya Rasulullah demek şirk mi?

    Selamun aleykum

    Hadisi serif ile desteklenen " diger Nebiler sefaat hakkini dunyada kullanmistir Peygamber asv ise bunu ahirete saklamistir" hukmunu Maide 118 bozmaktadir, bu yuzden bu hadisin iftira oldugunu dusunenlerdenim. En iyisini sani cok Yuce olan Allah bilir.


  18. 09.Ağustos.2013, 01:11
    9
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Selamun aleykum

    Hadisi serif ile desteklenen " diger Nebiler sefaat hakkini dunyada kullanmistir Peygamber asv ise bunu ahirete saklamistir" hukmunu Maide 118 bozmaktadir, bu yuzden bu hadisin iftira oldugunu dusunenlerdenim. En iyisini sani cok Yuce olan Allah bilir.


  19. 06.Şubat.2016, 21:24
    10
    Misafir

    Cevap: Şefaat ya Rasulullah demek şirk mi?

    maide suresi 116,117,118 ayetlerini sırasıyla oku


  20. 06.Şubat.2016, 21:24
    10
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    maide suresi 116,117,118 ayetlerini sırasıyla oku





+ Yorum Gönder