Konusunu Oylayın.: Geçmiş dinlerde de bayanlara örtünme emri verilmiş miydi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Geçmiş dinlerde de bayanlara örtünme emri verilmiş miydi?
  1. 29.Ocak.2011, 22:48
    1
    Misafir

    Geçmiş dinlerde de bayanlara örtünme emri verilmiş miydi?






    Geçmiş dinlerde de bayanlara örtünme emri verilmiş miydi? Mumsema Geçmiş dinlerde de bayanlara örtünme emri verilmiş miydi?


  2. 29.Ocak.2011, 22:48
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 30.Ocak.2011, 00:31
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Geçmiş dinlerde de bayanlara örtünme emri verilmiş miydi?




    Semavi Dinlerde Örtünme
    İnsanı ve varlıksal boyutlarını yakından tanıma, günümüzde de büyük bir istekle sürdürülen çok geniş ve kapsamlı bir konudur. Biyoloji, Psikoloji, Sosyoloji ve Tarih gibi çok farklı ilim dallarının her biri özel bir bakış açısıyla insanın çeşitli boyutlarını araştırma konusu yaparak, çok yeni ve değerli buluşlar sağlamışlardır. Ama bütün bu çalışmalara rağmen insan hakkında araştırmaları sürdürülen çok sayıda soru vardır.
    Meşhur İngiliz bilgini L. Aubrey de şöyle diyor: “Neden uzaklara gidelim ki? Henüz kendimizi bile tanıyamıyoruz, ne olduğumuzu bilemiyoruz! Tabiat ile var olan ilişkilerimiz hakkında gerçek bir bilgiye sahip değiliz. [1]
    Bu yüzden bilim ilerledikçe insan bizzat kendisini tanımak konusunda aciz olduğunun farkına varmaktadır. Bu yüzden insanı ve mutluluk yolunu tanımak için alemlerin Rabbinin ve insanın gerçek yaratıcısının dergahına yönelmeli, vahiy ekolünün bakış açısıyla insanı yeniden tanımalı ve vahyin hidayet öğretilerini hayatımızın en önemli ödevi edinmeliyiz.
    Yaratılış ve Yasama Sistemlerinin Uyumu

    İnsan ve evrenin yaratıcısı tarafından Peygamber aracılığı ile insana sunulan vahiy ekolünün hüküm ve emirleri insanın farklı boyutlarını göz önünde bulundurarak onun doğal ve yaratışsal ihtiyaçlarına cevap vermiş ve neticede insanın gelişimsel süreciyle uyumluluk içinde bulunmuştur. Ayrıca insani değerlerin yücelmesi boyutunda da alim bir kılavuz, hatta insanın farklı boyutlarını en iyi ortaya çıkaran ve yön veren bir yol gösterici olmuştur.
    Başka bir deyişle insanı, varlık aleminin efendisi ve yaratılışın şaheseri karar kılan Allah onun kabiliyetlerinin filizlenmesi ve gelişmesi için de bir takım kanunlar ve yasalar koymuş, bunu elçileri vasıtasıyla insanlara bildirmiştir. İşte bu emir ve yasaların tümünü biz “din” diye tanımlamaktayız.
    Evrenin ve bu evrenin bir parçası olan insanın “O’ndan” ve “O’na” diye tabir edebileceğimiz özelliği göz önünde bulundurulduğu takdirde açık bir dille söylenebilir ki insanın saadet ve mutluluğunu sadece ve sadece bu ilahi öğretiler ve kanunlar temin edebilir. Şehit Mutahhari bu konuda şöyle söylemektedir: “Evrenin “O’ndan” (inna lillah) ve “O’na” (inna ileyhi raciun) diye ifade edebileceğimiz iki yönü vardır. Evrendeki varlıklar da uyumlu bir sistem içinde bir yöne ve bir merkeze doğru bir gelişim seyri içindedir. Hiçbir varlığın yaratılışı abes, gereksiz ve hedefsiz değildir. Bütün varlıklar arasında çok özel bir yücelik ve azamete sahip olan insanın da çok özel bir görevi ve misyonu vardır. Bu yüzden de insan kendini ve içinde yaşadığı toplumu geliştirmek ve terbiye etmek sorumluluğunu taşımaktadır. Evren adeta insanın okuludur ve Allah her insana doğru niyeti ve çabası ölçüsünde ödül verecektir. [2]
    Başka bir yerde ise şöyle söylemektedir: “Allah insanı sadece kendisine ibadet etsin, emirlerine uysun diye yaratmıştır. O halde insanın görevi sadece Allah’ın emirlerine itaat etmektir. ”[3]
    Dini hükümler hiç şüphesiz fıtri/yaratışsal ve tabiat ile uyum içindedir. İnsanın yaratılış ile dini emirler arasında iki yönlü karşılıklı bir ilişki vardır. Yani bir taraftan fıtri yol gösterimler insanı vahiy ekolünün hüküm ve emirlerine uymaya çağırmakta ve diğer yandan da dini hükümler bizleri fıtri yol gösterimlere tabi olmaya davet etmektedir.
    Bu çok açık ve hissedilir bir gerçektir. Çünkü her insan geçici isteklerini tatmin ederek yatıştırdığında kendinde maneviyatına yönelme sezgisinin varlığını açıkça hissetmekte, ve genelde Allah’a ve emirlerine oranla derin bir aşk duymaktadır. Kur’an da bizzat bizlere şöyle buyurmaktadır: “Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler. ”[4]
    Gördüğünüz gibi bu ayet-i şerife de hanif ve sağlam din, Allah’ın herkesin varlığında karar kıldığı genel ve fıtri yol gösterimler ile uyum içinde olduğu ifade edilerek hatta bu ikisi eşit olarak tanımlanmıştır.
    >Kur’an-ı Kerim’in bu öğretisi esasınca hak dini batıl ve sapık ekollerden ayırmada en önemli ölçülerden biri hüküm ve emirlerinin insanların içindeki yaratılış sesiyle uyum içinde olmasıdır.
    Fıtratın bu deruni sesinin kökeni, uyulduğu zaman insanı kurtuluşa sevk eden, yüz çevrildiği zaman ise insanın hüsrana uğramasına neden olan ilahi ilhamlardır. Kur’an-ı Kerim bu konuda da şöyle buyurmaktadır:
    “Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyetini ilham edene and olsun ki, kendini tezkiye eden kurtuluşa ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır. ”[5]
    Yukarıdaki ayet-i şerifede fıtratın deruni ilhamları esasınca nefsi tezkiye etmenin insanın kurtuluşuna sebep olacağı, bunu görmezlikten gelmenin ise insanın hüsranına neden olacağı açık bir şekilde beyan edilmiştir.
    Başka bir ayette ise ilahi sınırları çiğnemenin insanın hüsrana uğrama nedeni olduğu ifade edilmiştir.
    “Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz, kendine yazık etmiş olur. ”[6]
    Yukarıdaki iki ayete dikkat edildiğinde fıtrat ve ilahi emirler arasındaki uyum açık bir şekilde ortaya çıkmakta ve insana fıtrat veya ilahi sınırlara tabi olunduğunda kurtuluşa ereceği, fıtri yönelimler ile ilahi sınırları görmezlikten geldiği takdirde ise hüsrana uğrayacağı hatırlatılmaktadır.
    Ayrıca Peygamberlerin amaç ve metotlarından biri de bu fıtri hususları hatırlatmak olmuştur. Allah-u Teala defalarca Peygamber (s.a.a)’i bu görevini yerine getirmeye çağırarak şöyle buyurmuştur:
    “Sen hatırlat ver! Esasen sen sadece bir hatırlatıcısın.”[7]
    Hakeza:
    “Hatırlat; doğrusu Hatırlatmada İman edenlere fayda verir. ”[8]
    Kur’an-ı Kerim sadece Peygamberlerin değil, bütün ilahi ayetlerin görevinin akıl ve iman sahibi kimseler için hatırlatma olduğunu bildirmektedir. Söylenmesi gerekir ki “zikir” ve “tezekkür” (hatırlama ve hatırlatma) kelimesinin türevleri Kur’an’daki ayet-i şerifelerde üç yüze yakın yerde zikr edilmiştir. Bu kadar çok tekrar edilmesi zikir ve tezekkürün (hatırlama ve hatırlatmanın) önemini gözler önüne sermektedir.
    İşte kadına örtünme emri de insanlardaki yaratılış gereği akıl ve kalbin kadınları kendisine davet ettiği çok önemli bir husustur.
    Fizyologlar ve psikologlar cinsel ahlakın, özellikle de utanma duygusu ve örtünün kökeni hususunda uzun uzadıya tartışmış, bir çok gerçekleri tespit etmeye çalışmıştır. Haya ve örtünün fıtri kökenini inkar eden batılı bilginlere cevap olarak dişi hayvanlardaki utanma duygusunun tümüyle iç güdüsel ve doğal olduğunu kabul edip, kadınların utanma ve iffet duygusunun başka nedenlere bağlanmasına ve bunun sonradan kazanılmış veya zorla kabullendirilmiş bir husus olduğuna inanmanın mümkün olmadığı hatırlatılmıştır. Böylece kadının örtünme duygusunun da kalp veya akıl fıtratından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
    İki Yönlü Delil

    Örtünmenin fıtri bir eğilim olduğu ve ilahi hükümler ile fıtri hükümlerin uyum içinde olduğu gerçeğinden yola çıkarak şu neticeleri almak mümkündür:
    Tüm semavi dinler kadın için örtüyü farz ve gerekli kabul etmiş, insanlık toplumunu örtünmeye davet etmiştir. Çünkü:
    1- Örtünme duygusu doğal olarak kadınların fıtratına yerleştirilmiştir.
    2- İlahi dinlerin emir ve hükümleri, insanın fıtratı ile uyumludur.
    O halde tüm ilahi dinlerde kadının örtünmesi farz kabul edilmiştir.
    Görüldüğü gibi bu delil de, örtünün fıtri oluşundan hareket etmiş ve şer’i farz oluşu da algılanmıştır. Ama bu delili tersinden almak da mümkündür. Yani ilahi dinlerde örtünün şer’i açıdan farz oluşundan, bunun fıtri bir duygu olduğunu algılamak da olasıdır. Başka bir tabirle semavi dinlerdeki meşruiyeti, örtünün fıtri delili olarak kabul etmek ve şöyle demek mümkündür:
    1- Bütün semavi dinler Allah tarafından kadının örtünmesini farz olarak kabul etmiştir.
    2- İlahi dinlerin emir ve hükümleri insanın fıtri yapısıyla uyumludur.
    Bundan da Allah'ın örtünme duygusunu kadının fıtratına yerleştirdiği sonucunu alıyoruz.
    Bu önemli ve temel nükte esasınca söylemek gerekir ki doğru bir yasa sürekli olarak insan fıtratıyla uyum içinde olmalıdır. Zira içgüdüsel ihtiyaçlar, fıtri zevkler ve doğal yaratılışlar göz önünde bulundurulmadan koyulan kanunlar, her ne kadar yüksek bir makamdan, her ne kadar şiddetli ve korkutucu yaptırımlar birlikte ifade edilmiş olsa da süreklilik kazanamaz. [9] Yani bir müddet yaygınlaşsa da sonunda toplumdan silinip gidecektir. Dolayısıyla vahiy ekolleri örtünmenin farz olduğunu ifade ediyorsa bu, o hususun insan fıtratına aykırı olmadığının, hatta insani zevk ve tabiat ile uyum içinde bulunduğunun en açık delilidir.
    Zerdüşt, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dinine göre kadınların örtülmesi farzdır. Bu dinlerin mukaddes kitaplarında yer alan emirler, bu ilahi din mensuplarının pratik hayatlarındaki yerleşmiş olan normlar, uyguladıkları dini merasimler ve adap da bunun büyük şahidi konumundadır.
    Bu konuya bir çok düşünürler de işaret etmiştir. Bu konuda sadece bir örnek olarak Allame Nakdi’nin “Caygah-i zen nezd-i ümmetha-i kablez İslam” adlı kitabından şu alıntıyı yapmakla yetiniyoruz:
    “İslam’dan önce yaşayan İran Mecusileri (Zerdüştler), Brahmanlar, Budistler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Araplar arasında kadınların örtünmesi yaygın bir adet haline gelmişti.
    İranlı kadınların bazısı örtülü, bazısı ise örtüsüz idi. Elbette o zamanlar kadına büyük baskılar yapılıyor ve bütün hayatını dört duvar arasında geçirmesi isteniyordu. Brahmanlar arasında ise özel bir örtü şekli vardı. Kadının evinden çıkmaya ve dinlerinin kendisine belirttiği yabancıları tanımaya hakkı yoktu. Budistler arasında da örtü aynı şekilde idi. Günümüzde de Hintliler arasında bunun kalıntıları göze çarpmaktadır. Yahudiler hususunda ise Tevrat’ta “Tekvin seferi”, 24. Bab, 64. Ayet; 13. Bab, 38 ve 65. ayetler; 3. Bab 14 ve 47. ayetlerde örtünün farz olduğu belirtilmiştir.
    Hıristiyanlık ise kadınlar hakkında, “Akıllı, evinde oturan, iffetli ve itaatkar kimseler olmalıdır.” diyen Timoteus’a, Pavlus’un söylediği sözlerden de ilk başta Hıristiyanlıkta da örtünmenin farz olduğu anlaşılmaktadır. Araplarda ise bazı erkekler kadınlarını örtünmeye, diğer bazıları ise süslenmeye teşvik ediyordu. Ama Arapça şiirlerden de anlaşıldığı üzere Aristokrat sınıf nezdinde kadınların örtünmesi yaygındı.
    Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere her ne kadar sadece bazı Arap kadınları örtünmüş olsa da örtü, İslam daha gelmeden önce de Araplar arasında yaygındı. ”
    Buradan da anlaşıldığı üzere örtünme bütün semavi dinlerde var idi. İleride Hıristiyanlık ve Yahudilikte örtünmeyi ayrıca ele alacağız.
    Dinlerin Mensuplarının Pratik Uygulaması

    Bir ümmetin örf, adet, gelenek, adap ve tek kelime ile sireti (tutum ve davranışları), onların kültürel boyutlarını göstermektedir. Zamanla bir takım adet ve gelenekler her ne kadar değişse veya terk edilse de tarihi kökeni ilk dönemlerden kalma bir takım uygulamalara ulaşılarak elde edilen sonuçlar vesilesiyle onun kültürel ve dinsel köklerini de elde etmek mümkündür.
    Bu bölümde ilk önce siretin ne olduğunu öğrenmeye çalışacak, sonra siretin delil olup olmadığını açıklayacağız. Çünkü ileride, örtü hususunda dinlerin mensuplarının pratik uygulamaları ve siretleri bir delil olarak sunulacaktır.
    Usul-i Fıkıh (fıkıh metodolojisi) alimleri sireti şöyle tanımlamaktadırlar: “Şeriata uyan veya akıl sahibi kimselerin bir işi yapma veya terk etme hususundaki sürekli adetleri ve pratik uygulamaları siret olarak adlandırılmaktadır. Siret iki kısımdır:
    1- Akıl sahiplerinin sireti ki bunda bütün akıl sahibi insanların bir işi yapma veya terk etme hususunda ittifakı ölçüdür.
    2- Müteşerria (şeriata uyanların) sireti ki bunda da bir dinin mensupları sürekli olarak bir işi yapma veya yapmama hususunda uyumlu hareket etmeleri ölçü kabul edilir.
    Usul alimleri siretin delil olduğu konusunda şöyle söylemişlerdir:
    Müteşerria’nın (şeriata uyanların) bir işi yapma veya terk etme hususundaki sireti gerçekte bir tür icma ve hatta icmanın en önemlisidir. Çünkü siret, alim veya alim olmayan herkesin sergilediği ameli bir icmadır. Oysa fetvadaki icmalar sadece alimler tarafından beyan edilen sözlü icmadır.
    “Peygamber (s.a.a) veya Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) döneminde bizzat kendilerinin de amel ederek onayladığı bir siretin varlığı hakkında ilim sahibi olunursa şüphesiz o siret kesin bir delil kabul edilmelidir.”[10]
    Bu esas üzere örneğin Müslümanların pratik sireti Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları nezdinde de sergilenmek şartıyla o siretin İslam dinindeki meşruiyetini göstermektedir.
    Bu konuya Üstad Haşeminejad’ın “el-Meretu Reyhanetun” adlı kitabından şu alıntıyı yaparak son veriyoruz: “Örtü (hicap) üç kısımdır:
    1- Korku örtüsü (başkalarından korkarak örtünmek)
    2- Taklide dayalı örtü (anne veya nineleri taklit ederek giyilen örtü)
    3- İman örtüsü
    Komşular veya çevrenin baskısıyla giyilen örtü, korkunun yok oluşuyla da ortadan kalkmaktadır.
    Taklide dayalı örtü ise taklit ettiği kimsenin ortadan gitmesiyle, örneğin anne ve nine veya başkalarının olmayışıyla sona ermektedir.
    İman örtüsü ise her zaman bakidir ve asla yok olmaz. ”[11]
    Şimdi de Yahudilik ve Hıristiyanlıkta hicabın varlığını ele alıp incelemeye çalışacağız. İlahi din mensuplarının hiç birisi örtüyü korkudan veya birilerini taklit ederek tercih etmiş değillerdir. Aksine iman ve inanç ile örtünmeye sarılmışlardır ve bu yüzden de kolayca iman örtüsünü terk etmeye yanaşmazlar.
    [1] - L. Aubrey, Mutluluk, s. 33

    [2] - Şehid Mutahhari, Cihanbini-i Tevhidi, s. 22

    [3] - Bu konuda, “Cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” ayetini de şahit olarak göstermiştir. Şehit Mutahhari, “İnsan der Kur’an”, s. 12

    [4] - Rum Suresi, 30. ayet

    [5] - Şems Suresi, 7-10. ayetler

    [6] - Talak suresi, 1. ayet

    [7] - Gaşiye suresi, 21. ayet

    [8] - Zariyat suresi, 55. ayet

    [9] - Filozofların tabiriyle tabiata aykırı ve determinist uygulamalar asla kalıcı olamaz.

    [10] - Muhammed Rıza el-Muzaffer, Usul’ul Fıkıh, c. 2, s. 171-174

    [11] - Haşiminejad, el-Meretu Reyhanetun, s. 126


    arşivden...


  4. 30.Ocak.2011, 00:31
    2
    Silent and lonely rains



    Semavi Dinlerde Örtünme
    İnsanı ve varlıksal boyutlarını yakından tanıma, günümüzde de büyük bir istekle sürdürülen çok geniş ve kapsamlı bir konudur. Biyoloji, Psikoloji, Sosyoloji ve Tarih gibi çok farklı ilim dallarının her biri özel bir bakış açısıyla insanın çeşitli boyutlarını araştırma konusu yaparak, çok yeni ve değerli buluşlar sağlamışlardır. Ama bütün bu çalışmalara rağmen insan hakkında araştırmaları sürdürülen çok sayıda soru vardır.
    Meşhur İngiliz bilgini L. Aubrey de şöyle diyor: “Neden uzaklara gidelim ki? Henüz kendimizi bile tanıyamıyoruz, ne olduğumuzu bilemiyoruz! Tabiat ile var olan ilişkilerimiz hakkında gerçek bir bilgiye sahip değiliz. [1]
    Bu yüzden bilim ilerledikçe insan bizzat kendisini tanımak konusunda aciz olduğunun farkına varmaktadır. Bu yüzden insanı ve mutluluk yolunu tanımak için alemlerin Rabbinin ve insanın gerçek yaratıcısının dergahına yönelmeli, vahiy ekolünün bakış açısıyla insanı yeniden tanımalı ve vahyin hidayet öğretilerini hayatımızın en önemli ödevi edinmeliyiz.
    Yaratılış ve Yasama Sistemlerinin Uyumu

    İnsan ve evrenin yaratıcısı tarafından Peygamber aracılığı ile insana sunulan vahiy ekolünün hüküm ve emirleri insanın farklı boyutlarını göz önünde bulundurarak onun doğal ve yaratışsal ihtiyaçlarına cevap vermiş ve neticede insanın gelişimsel süreciyle uyumluluk içinde bulunmuştur. Ayrıca insani değerlerin yücelmesi boyutunda da alim bir kılavuz, hatta insanın farklı boyutlarını en iyi ortaya çıkaran ve yön veren bir yol gösterici olmuştur.
    Başka bir deyişle insanı, varlık aleminin efendisi ve yaratılışın şaheseri karar kılan Allah onun kabiliyetlerinin filizlenmesi ve gelişmesi için de bir takım kanunlar ve yasalar koymuş, bunu elçileri vasıtasıyla insanlara bildirmiştir. İşte bu emir ve yasaların tümünü biz “din” diye tanımlamaktayız.
    Evrenin ve bu evrenin bir parçası olan insanın “O’ndan” ve “O’na” diye tabir edebileceğimiz özelliği göz önünde bulundurulduğu takdirde açık bir dille söylenebilir ki insanın saadet ve mutluluğunu sadece ve sadece bu ilahi öğretiler ve kanunlar temin edebilir. Şehit Mutahhari bu konuda şöyle söylemektedir: “Evrenin “O’ndan” (inna lillah) ve “O’na” (inna ileyhi raciun) diye ifade edebileceğimiz iki yönü vardır. Evrendeki varlıklar da uyumlu bir sistem içinde bir yöne ve bir merkeze doğru bir gelişim seyri içindedir. Hiçbir varlığın yaratılışı abes, gereksiz ve hedefsiz değildir. Bütün varlıklar arasında çok özel bir yücelik ve azamete sahip olan insanın da çok özel bir görevi ve misyonu vardır. Bu yüzden de insan kendini ve içinde yaşadığı toplumu geliştirmek ve terbiye etmek sorumluluğunu taşımaktadır. Evren adeta insanın okuludur ve Allah her insana doğru niyeti ve çabası ölçüsünde ödül verecektir. [2]
    Başka bir yerde ise şöyle söylemektedir: “Allah insanı sadece kendisine ibadet etsin, emirlerine uysun diye yaratmıştır. O halde insanın görevi sadece Allah’ın emirlerine itaat etmektir. ”[3]
    Dini hükümler hiç şüphesiz fıtri/yaratışsal ve tabiat ile uyum içindedir. İnsanın yaratılış ile dini emirler arasında iki yönlü karşılıklı bir ilişki vardır. Yani bir taraftan fıtri yol gösterimler insanı vahiy ekolünün hüküm ve emirlerine uymaya çağırmakta ve diğer yandan da dini hükümler bizleri fıtri yol gösterimlere tabi olmaya davet etmektedir.
    Bu çok açık ve hissedilir bir gerçektir. Çünkü her insan geçici isteklerini tatmin ederek yatıştırdığında kendinde maneviyatına yönelme sezgisinin varlığını açıkça hissetmekte, ve genelde Allah’a ve emirlerine oranla derin bir aşk duymaktadır. Kur’an da bizzat bizlere şöyle buyurmaktadır: “Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler. ”[4]
    Gördüğünüz gibi bu ayet-i şerife de hanif ve sağlam din, Allah’ın herkesin varlığında karar kıldığı genel ve fıtri yol gösterimler ile uyum içinde olduğu ifade edilerek hatta bu ikisi eşit olarak tanımlanmıştır.
    >Kur’an-ı Kerim’in bu öğretisi esasınca hak dini batıl ve sapık ekollerden ayırmada en önemli ölçülerden biri hüküm ve emirlerinin insanların içindeki yaratılış sesiyle uyum içinde olmasıdır.
    Fıtratın bu deruni sesinin kökeni, uyulduğu zaman insanı kurtuluşa sevk eden, yüz çevrildiği zaman ise insanın hüsrana uğramasına neden olan ilahi ilhamlardır. Kur’an-ı Kerim bu konuda da şöyle buyurmaktadır:
    “Kişiye ve onu şekillendirene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyetini ilham edene and olsun ki, kendini tezkiye eden kurtuluşa ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır. ”[5]
    Yukarıdaki ayet-i şerifede fıtratın deruni ilhamları esasınca nefsi tezkiye etmenin insanın kurtuluşuna sebep olacağı, bunu görmezlikten gelmenin ise insanın hüsranına neden olacağı açık bir şekilde beyan edilmiştir.
    Başka bir ayette ise ilahi sınırları çiğnemenin insanın hüsrana uğrama nedeni olduğu ifade edilmiştir.
    “Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz, kendine yazık etmiş olur. ”[6]
    Yukarıdaki iki ayete dikkat edildiğinde fıtrat ve ilahi emirler arasındaki uyum açık bir şekilde ortaya çıkmakta ve insana fıtrat veya ilahi sınırlara tabi olunduğunda kurtuluşa ereceği, fıtri yönelimler ile ilahi sınırları görmezlikten geldiği takdirde ise hüsrana uğrayacağı hatırlatılmaktadır.
    Ayrıca Peygamberlerin amaç ve metotlarından biri de bu fıtri hususları hatırlatmak olmuştur. Allah-u Teala defalarca Peygamber (s.a.a)’i bu görevini yerine getirmeye çağırarak şöyle buyurmuştur:
    “Sen hatırlat ver! Esasen sen sadece bir hatırlatıcısın.”[7]
    Hakeza:
    “Hatırlat; doğrusu Hatırlatmada İman edenlere fayda verir. ”[8]
    Kur’an-ı Kerim sadece Peygamberlerin değil, bütün ilahi ayetlerin görevinin akıl ve iman sahibi kimseler için hatırlatma olduğunu bildirmektedir. Söylenmesi gerekir ki “zikir” ve “tezekkür” (hatırlama ve hatırlatma) kelimesinin türevleri Kur’an’daki ayet-i şerifelerde üç yüze yakın yerde zikr edilmiştir. Bu kadar çok tekrar edilmesi zikir ve tezekkürün (hatırlama ve hatırlatmanın) önemini gözler önüne sermektedir.
    İşte kadına örtünme emri de insanlardaki yaratılış gereği akıl ve kalbin kadınları kendisine davet ettiği çok önemli bir husustur.
    Fizyologlar ve psikologlar cinsel ahlakın, özellikle de utanma duygusu ve örtünün kökeni hususunda uzun uzadıya tartışmış, bir çok gerçekleri tespit etmeye çalışmıştır. Haya ve örtünün fıtri kökenini inkar eden batılı bilginlere cevap olarak dişi hayvanlardaki utanma duygusunun tümüyle iç güdüsel ve doğal olduğunu kabul edip, kadınların utanma ve iffet duygusunun başka nedenlere bağlanmasına ve bunun sonradan kazanılmış veya zorla kabullendirilmiş bir husus olduğuna inanmanın mümkün olmadığı hatırlatılmıştır. Böylece kadının örtünme duygusunun da kalp veya akıl fıtratından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
    İki Yönlü Delil

    Örtünmenin fıtri bir eğilim olduğu ve ilahi hükümler ile fıtri hükümlerin uyum içinde olduğu gerçeğinden yola çıkarak şu neticeleri almak mümkündür:
    Tüm semavi dinler kadın için örtüyü farz ve gerekli kabul etmiş, insanlık toplumunu örtünmeye davet etmiştir. Çünkü:
    1- Örtünme duygusu doğal olarak kadınların fıtratına yerleştirilmiştir.
    2- İlahi dinlerin emir ve hükümleri, insanın fıtratı ile uyumludur.
    O halde tüm ilahi dinlerde kadının örtünmesi farz kabul edilmiştir.
    Görüldüğü gibi bu delil de, örtünün fıtri oluşundan hareket etmiş ve şer’i farz oluşu da algılanmıştır. Ama bu delili tersinden almak da mümkündür. Yani ilahi dinlerde örtünün şer’i açıdan farz oluşundan, bunun fıtri bir duygu olduğunu algılamak da olasıdır. Başka bir tabirle semavi dinlerdeki meşruiyeti, örtünün fıtri delili olarak kabul etmek ve şöyle demek mümkündür:
    1- Bütün semavi dinler Allah tarafından kadının örtünmesini farz olarak kabul etmiştir.
    2- İlahi dinlerin emir ve hükümleri insanın fıtri yapısıyla uyumludur.
    Bundan da Allah'ın örtünme duygusunu kadının fıtratına yerleştirdiği sonucunu alıyoruz.
    Bu önemli ve temel nükte esasınca söylemek gerekir ki doğru bir yasa sürekli olarak insan fıtratıyla uyum içinde olmalıdır. Zira içgüdüsel ihtiyaçlar, fıtri zevkler ve doğal yaratılışlar göz önünde bulundurulmadan koyulan kanunlar, her ne kadar yüksek bir makamdan, her ne kadar şiddetli ve korkutucu yaptırımlar birlikte ifade edilmiş olsa da süreklilik kazanamaz. [9] Yani bir müddet yaygınlaşsa da sonunda toplumdan silinip gidecektir. Dolayısıyla vahiy ekolleri örtünmenin farz olduğunu ifade ediyorsa bu, o hususun insan fıtratına aykırı olmadığının, hatta insani zevk ve tabiat ile uyum içinde bulunduğunun en açık delilidir.
    Zerdüşt, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dinine göre kadınların örtülmesi farzdır. Bu dinlerin mukaddes kitaplarında yer alan emirler, bu ilahi din mensuplarının pratik hayatlarındaki yerleşmiş olan normlar, uyguladıkları dini merasimler ve adap da bunun büyük şahidi konumundadır.
    Bu konuya bir çok düşünürler de işaret etmiştir. Bu konuda sadece bir örnek olarak Allame Nakdi’nin “Caygah-i zen nezd-i ümmetha-i kablez İslam” adlı kitabından şu alıntıyı yapmakla yetiniyoruz:
    “İslam’dan önce yaşayan İran Mecusileri (Zerdüştler), Brahmanlar, Budistler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Araplar arasında kadınların örtünmesi yaygın bir adet haline gelmişti.
    İranlı kadınların bazısı örtülü, bazısı ise örtüsüz idi. Elbette o zamanlar kadına büyük baskılar yapılıyor ve bütün hayatını dört duvar arasında geçirmesi isteniyordu. Brahmanlar arasında ise özel bir örtü şekli vardı. Kadının evinden çıkmaya ve dinlerinin kendisine belirttiği yabancıları tanımaya hakkı yoktu. Budistler arasında da örtü aynı şekilde idi. Günümüzde de Hintliler arasında bunun kalıntıları göze çarpmaktadır. Yahudiler hususunda ise Tevrat’ta “Tekvin seferi”, 24. Bab, 64. Ayet; 13. Bab, 38 ve 65. ayetler; 3. Bab 14 ve 47. ayetlerde örtünün farz olduğu belirtilmiştir.
    Hıristiyanlık ise kadınlar hakkında, “Akıllı, evinde oturan, iffetli ve itaatkar kimseler olmalıdır.” diyen Timoteus’a, Pavlus’un söylediği sözlerden de ilk başta Hıristiyanlıkta da örtünmenin farz olduğu anlaşılmaktadır. Araplarda ise bazı erkekler kadınlarını örtünmeye, diğer bazıları ise süslenmeye teşvik ediyordu. Ama Arapça şiirlerden de anlaşıldığı üzere Aristokrat sınıf nezdinde kadınların örtünmesi yaygındı.
    Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere her ne kadar sadece bazı Arap kadınları örtünmüş olsa da örtü, İslam daha gelmeden önce de Araplar arasında yaygındı. ”
    Buradan da anlaşıldığı üzere örtünme bütün semavi dinlerde var idi. İleride Hıristiyanlık ve Yahudilikte örtünmeyi ayrıca ele alacağız.
    Dinlerin Mensuplarının Pratik Uygulaması

    Bir ümmetin örf, adet, gelenek, adap ve tek kelime ile sireti (tutum ve davranışları), onların kültürel boyutlarını göstermektedir. Zamanla bir takım adet ve gelenekler her ne kadar değişse veya terk edilse de tarihi kökeni ilk dönemlerden kalma bir takım uygulamalara ulaşılarak elde edilen sonuçlar vesilesiyle onun kültürel ve dinsel köklerini de elde etmek mümkündür.
    Bu bölümde ilk önce siretin ne olduğunu öğrenmeye çalışacak, sonra siretin delil olup olmadığını açıklayacağız. Çünkü ileride, örtü hususunda dinlerin mensuplarının pratik uygulamaları ve siretleri bir delil olarak sunulacaktır.
    Usul-i Fıkıh (fıkıh metodolojisi) alimleri sireti şöyle tanımlamaktadırlar: “Şeriata uyan veya akıl sahibi kimselerin bir işi yapma veya terk etme hususundaki sürekli adetleri ve pratik uygulamaları siret olarak adlandırılmaktadır. Siret iki kısımdır:
    1- Akıl sahiplerinin sireti ki bunda bütün akıl sahibi insanların bir işi yapma veya terk etme hususunda ittifakı ölçüdür.
    2- Müteşerria (şeriata uyanların) sireti ki bunda da bir dinin mensupları sürekli olarak bir işi yapma veya yapmama hususunda uyumlu hareket etmeleri ölçü kabul edilir.
    Usul alimleri siretin delil olduğu konusunda şöyle söylemişlerdir:
    Müteşerria’nın (şeriata uyanların) bir işi yapma veya terk etme hususundaki sireti gerçekte bir tür icma ve hatta icmanın en önemlisidir. Çünkü siret, alim veya alim olmayan herkesin sergilediği ameli bir icmadır. Oysa fetvadaki icmalar sadece alimler tarafından beyan edilen sözlü icmadır.
    “Peygamber (s.a.a) veya Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) döneminde bizzat kendilerinin de amel ederek onayladığı bir siretin varlığı hakkında ilim sahibi olunursa şüphesiz o siret kesin bir delil kabul edilmelidir.”[10]
    Bu esas üzere örneğin Müslümanların pratik sireti Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları nezdinde de sergilenmek şartıyla o siretin İslam dinindeki meşruiyetini göstermektedir.
    Bu konuya Üstad Haşeminejad’ın “el-Meretu Reyhanetun” adlı kitabından şu alıntıyı yaparak son veriyoruz: “Örtü (hicap) üç kısımdır:
    1- Korku örtüsü (başkalarından korkarak örtünmek)
    2- Taklide dayalı örtü (anne veya nineleri taklit ederek giyilen örtü)
    3- İman örtüsü
    Komşular veya çevrenin baskısıyla giyilen örtü, korkunun yok oluşuyla da ortadan kalkmaktadır.
    Taklide dayalı örtü ise taklit ettiği kimsenin ortadan gitmesiyle, örneğin anne ve nine veya başkalarının olmayışıyla sona ermektedir.
    İman örtüsü ise her zaman bakidir ve asla yok olmaz. ”[11]
    Şimdi de Yahudilik ve Hıristiyanlıkta hicabın varlığını ele alıp incelemeye çalışacağız. İlahi din mensuplarının hiç birisi örtüyü korkudan veya birilerini taklit ederek tercih etmiş değillerdir. Aksine iman ve inanç ile örtünmeye sarılmışlardır ve bu yüzden de kolayca iman örtüsünü terk etmeye yanaşmazlar.
    [1] - L. Aubrey, Mutluluk, s. 33

    [2] - Şehid Mutahhari, Cihanbini-i Tevhidi, s. 22

    [3] - Bu konuda, “Cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” ayetini de şahit olarak göstermiştir. Şehit Mutahhari, “İnsan der Kur’an”, s. 12

    [4] - Rum Suresi, 30. ayet

    [5] - Şems Suresi, 7-10. ayetler

    [6] - Talak suresi, 1. ayet

    [7] - Gaşiye suresi, 21. ayet

    [8] - Zariyat suresi, 55. ayet

    [9] - Filozofların tabiriyle tabiata aykırı ve determinist uygulamalar asla kalıcı olamaz.

    [10] - Muhammed Rıza el-Muzaffer, Usul’ul Fıkıh, c. 2, s. 171-174

    [11] - Haşiminejad, el-Meretu Reyhanetun, s. 126


    arşivden...


  5. 30.Ocak.2011, 00:34
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Geçmiş dinlerde de bayanlara örtünme emri verilmiş miydi?

    Tesettür, kadın ve erkeğin namazda ve namaz dışında avret mahallini örtmesi demektir.
    Cenab-ı Hak buyuruyor:
    "Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek bir elbise, bir de giyinip süsleneceğiniz elbise indirdik. Takva elbisesi ise, o hepsinden daha hayırlıdır. Bu Allah'ın ayetlerindendir. Ta ki iyice düşünsünler." (Araf, 7/26)
    "Şeytan Adem ile Havva'nın avret yerlerini açmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: 'Rabbinizin size bu ağaca yaklaşmanızı yasaklamış olması yalnızca sizin iki melek olmanız ve ebedi yaşayanlardan bulunmamanız içindir ve Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim' diye yemin etti. Böylece onları aldattı, ağacI tattıkları anda ise avret yerleri kendilerine beliriverdi ve üstlerine cennet yapraklarından yamalar örtmeye başladılar. Rableri seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın da size düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" Dediler ki "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız." (Araf, 7/20-23)
    "Ey Adem Oğulları! Şeytan ana ve babanızı, avret yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini soyarak nasıl cennetden çıkardıysa, sakın size de bir fitne (tuzak) kurmasın. Çünkü o da, kabilesinden olanlar da sizi, sizin kendilerini görmeyeceğiniz yerlerden muhakkak görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yaptık." (Araf, 7/27)
    Allah, Hz. Adem (as) ve Hz.Havva'nın çıplaklığını örtmüştü, yasağın ihlalinden sonra ise örtüyü kaldırmış, çıplaklıklarının utancını gidermede onları kendi çabalarıyla bırakmıştı. Kur'an'a göre Hz. Adem (as) ile Hz.Havva, örtünme güdüleri ve bu yüzden örtünme çabalarıyla birlikte yeryüzüne indirilmişlerdi.
    İnsanlar yeryüzündeki görevlerini unutarak dinlerinden saptıkça, kadının örtünme olgusuda saptırılmıştır.
    Yahudiler, tesettürü kadına zulmetme ve buyurma aracı olarak gördüler. Talmut'a göre, başına örtü örtmeden sokaklarda dolaşan bir kadını kocası mehir ödemeden boşama hakkına sahiptir. Talmut müfessirleri kadının kaburga kemiğinden yaratıldığı kabulünü olduğu gibi, onun örtülü oluşunu da mütevazi, alçak başlı ve haddini bilir olması gerekliliğiyle açıklıyorlardı. Böylece kadının örtünmüşlüğü bu inanışla ezilmişliği ifade eden bir araç olmaktan ileri geçmiyordu.
    Tahrif edilmiş İncil'de ise, "Kadınların örtünmelerini, erkeklerin kadınlar karşısındaki üstünlüğünü ifade etmesiyle açıklamıştır. " Pavlus'a göre, "son derece alımlı bir şey olan kadının uzun saçı, ona örtülmesi için verilmiştir." (İncil, Korintoslulara Mektuplar : 39)
    Bu konudaki görüşlerini Korintoslular'a yazdığı bir mektupta açıklayan Pavlus, Tarsus'lu ve Yahudi kökenli bir havaridir. Pavlus'a göre her erkeğin başı Hz.İsa (as)'yı, bir kadının başı ise kocasını temsil etmektedir. Bu yüzden, başına bir şey koyarak ibadet eden erkek ile başına bir şey koymadan ibadet eden kadın, başlarını kirletmektedir. "Çünkü böyle bir kadın, saçları kökünden kazınmış bir kadının ta kendisidir. Bir kadın başını örtmüyorsa, saçını kestirsin. Ama saçını kısa kestirmek veya kazıtmak, bir kadın için aynı şekilde utanç verici bir şeydir. Kadın başını da örtmelidir. Erkek tanrının kopyası ve onun yansımış ışığı olduğu için, başını örtmez. Ama kadın örtünmeli, çünkü o erkeğin yansımış ışığıdır. Başlangıçta erkek kadından yaratılmadı, tersine kadın erkekten yaratıldı. Kadın, erkek için yaratıldı. Ama, erkek kadın için yaratılmadı. Kadın bu sebepten de başının üzerine bir şeyler örtmelidir. Meleklerden ötürü, onlara karşı koruyucu bir güç olarak ve şimdi siz kendinizi yargılayın, kadının örtünmeden tanrıya ibadeti yakışır mı?" (İncil, Korintoslulara Mektuplar : 393)
    Başörtüsü Yahudiler için, putperest kadınlarda olmayan bir ar ve namus simgesi idi. ayrıca, ibadet ederlerken de başlarının örtülü olmasına dikkat ediyorlardı. Hatta sabah duasını tallit denilen, ipek ya da yünden yapılmış kenarları püsküllü dörtgen biçiminde özel bir kumaş örtüyü örtme geleneği Yahudiler de devam etmektedir.
    Başörtüsü Hristiyan kadınlar arasında yaygındı. Başörtüsünün dindar Hristiyanlar için taşıdığı anlam, Hristiyan bilgini, Tetulinin kadınların başlarını örtmeye çağrısında tanımını bulmaktadır:
    "Bakire, yalvarırım başını bir örtüyle ört! İffetli edep silahına sarıl, etrafını hicab duvarıyla çevir, cinsiyetine ne kendi bakışlarının, ne de gelip geçen bakışlarının sızmayacağı bir duvar ör, kadınlara ait bu giysiyi bakireliğini korumak için taşı."
    Hristiyan toplumlarda başörtüsü, asırlar boyu kadının evli olduğunu gösteren işaretti. Evli olan bir kadının başı şöyle örtülürdü: saçını içine toplamış olduğu ağın üzerine, yüzünü de kapatan bir baş örtüsü örter, bu baş örtüsü kalçaya kadar iner, bazen önden açık bırakılır veya çene altında bir iğne ile tutturulurdu.
    Rabbi Dr. Menachem M. Brayer (Yeshiva Üniversitesi Kitabı Mukaddes Literatürü Profesörü) kitabında Haham literatüründe topluma çıkan Yahudi kadının bazı zamanlar tek gözü hariç bütün yüzü kapatan baş örtüsü takmasının gelenek olduğunu söyler (1). İlk çağdaki bazı meşhur Rabbilerin sözlerini nakleder:
    “Başı açık dışarı çıkmak İsrail’in kızlarına yakışmaz. anet kendi hanımını saçı görünecek şekilde bırakan erkeğe olsun... Kendini güzel göstermek için saçını açık bırakan kadın yoksulluk getirir.”
    Dinin hukuk, saçı açık bir kadın “mahrem” olarak düşünüldüğü için başı açık evli bir kadın yanındayken şükretmeyi veya dua etmeyi yasaklar (2). Dr. Brayer şunları de ekler: “Tannatik dönemde kadının başını örtmemesi, iffetini aşağılama olarak algılanır. Başı açık bir kadın yüz zuzimle cezalandırılırdı” Dr. Brayer Yahudi kadının başörtüsünün, onun iffetinin bir sembolü olarak düşünülmediğini de açıklar, bazı zamanlar başörütüsü iffetin sembolünden çok zenginliğin ve farklılığın bir sembolü olarak kullanılırdı. Başörtüsü şerefli bir kadının saygınlığını ve üstünlüğünü ifade ettiği gibi kocasının kutsal mülkü olarak kadının erişilmezliğini de ifade ederdi (3).
    Başörtüsü bir kadının saygınlığını ve sosyal konumunu ifade ederdi. Düşük sınıflardan kadınlar çoğu zaman yüksek sınıf izlenimi vermek için başörtüsü takarlardı. Başörtüsü soyluluğun bir alameti oldğundan dolayı eski İsrailde fahişelerin başlarını kapamalarına izin verilmezdi. Fakat fahişelerde çoğunlukla saygın görünmek için özel bir baş örtüsü takarlardı (4). Avrupadaki Yahudi kadınları, etrafındaki seküler kültürle kaynaşmaya başladığı on dokuzuncu asra kadar baş örtüsü takmaya devam etti. On Dokuzuncu asırda, Avrupa yaşam tarzı birçoğunu başı açık sokağa çıkmaya zorladı. Bazı Yahudi kadını, saçı örtmenin başka bir yolu olarak başörtüsünü perukla değiştirmeyi daha uygun buldu. Bu gün sinagog dışında çoğu dindar Yahudi kadını başını örtmez (5). Hassidism (6) mezhebi gibi onlardan bazıları hala peruk kullanır (7).
    Hristiyan geleneklerinde durum nasıl?
    Katolik rahibelerin bin yıldan beri başlarını kapadığı bilinmektedir, fakat hepsi bu kadar değil. St. Paul İncil'de başörtüsüne dair bazı ilginç açıklamalarda bulunur:
    “Fakat bilmenizi isterim ki, her erkeğin başı Mesih ve kadını başı erkek, ve Mesihin başı Tanrıdır. Başı örtülü olarak dua eden yahut peygamberlik eden her erkek başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir ve aynı şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek yahut tıraş olmak ayıp ise örtünsün. Çünkü erkek Allah'ın sureti ve izzeti olduğu için, başını örtmemelidir; fakat kadın erkeğin izzetidir. Çünkü erkek kadından değil fakat kadın erkektendir; çünkü erkek kadın için değil fakat kadın erkek için yaratıldı. Bunun için melekler sebebinden kadın başı üzerinde hakimiyet alametine malik olur.” (Korintoslulara birinci Mektup 11:3-10)
    St. Paul’un kadını örtme mantığı, tanrının sureti ve yüceltilmesinin simgesi olan erkeğin, kendisi için ve kendisinden yaratılan kadın üzerindeki otoritesini simgeler.St. Tertullian meşhur tezi ‘On The Veiling of Virgins”da “Genç kadınlar, sokaklarda başınızı örtün, kiliselerde de başınızı örtmelisiniz, yabancılar arasında da başınızı örtersiniz, sonra kendi erkek kardeşlerininz arasında da başınızı örtersiniz...” yazar. Bu günkü Katolik kilise kanunları arasında kadınlar kilisede iken başlarını örtmelerini gerektiren kanun var (8). Amis ve Mennonitler (9) gibi bazı Hristiyan mezhepleri günümüze kadar kadınlarının başlarını örttürürler. Kendi kilise önderlerinden nakledilen sebepler St. Paul tarafından Kitabı Mukaddes'te takdim edilen aynı mantıktır: “Kadınların başlarını örtmeleri erkek ve tanrıya kulluğunun bir sembolüdür.” (10).
    Yukarıdaki delillerden İslamın başörtüsünü icat etmediği ortaya çıkar. Fakat İslam başörtüsünü onaylar. İslam inanan erkek ve kadınların bakışlarını sakınmalarını ve iffetlerini korumaların, inanan kadınlarında baş örtülerini boyunları ile yakalarını kapayacak şekilde uzatmalarını ister:
    "Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, ırzlarını, korusunlar... Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine koyup örtsünler."(Nur, 24/30-31)
    Kur'an başörtüsünün iffet için gerekli olduğunu hala açıkça ifade eder. Fakat iffet neden önemlidir? Kur'an bunu da açıklar:
    "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken örtülerini üstlerine alsın ki; tanınıp inciltilmesinler."(Ahzab, 33/59)
    Hepsi bu... iffet kadını tacizlerden korumak için, daha açıkça iffet kalkandır.
    Böylece İslamda başörtüsünün tek amacının korunma için olduğu ortaya çıkar. Hristiyan geleneklerindekinin aksine İslamdaki başörtüsü ne erkeğin kadın üzerindeki otoritesini nede kadının erkeğe kulluğunu simgeler. Yahudi geleneklerinin aksine de o ne zenginliğin ne de şerefli kadınların farklılık alametidir. Baş örtüsü bütün kadınları korumaya yönelik iffetin sembolüdür. İslamın felsefesi; güvende olmak üzülmekten daha iyidir. Kur'an kadınların vücudu ve itibarını korumayla o kadar ilgilenir ki, yanlışlıkla muhsan bir kadını iffetsizlikle suçlayan erkeği ağır şekilde cezalandırır:
    "İffetli kadınlara zina isnat edip de, (bu suçlarını ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir."(Nur, 24/4)
    Kur'an'ın bu sert tutumunu tahrif edilmiş İncil'in tecavüz için verdiği gevşek laubali tutumuyla kıyaslayın:
    “Eğer bir adam, kız olan nişanlanmamış genç bir kadın bulursa ve onu tutup onunla yatarsa, ve onlar bulunurlarsa; o zaman onunla yatmış olan adam genç kadının babasına elli şekel gümüş verecektir ve kadın onun karısı olacaktır, çünkü onu alçaltmıştır; bütün ömrünce onu boşayamayacaktır.” (Tesniye, 22: 28-29)
    Burada şu basit soruyu sormalıyız: Gerçekten ceza gören kim? Sadece tecavüzden dolayı para cezası ödeyen erkek mi, yoksa kendisine tecavüz eden adamla evlenmeye zorlanan ve ölünceye kadar onunla birlikte yaşamak zorunda kalan kız mı? Sorulması gereken bir soru da: Hangisi kadın için daha uygun? Kur'an'ın sert tutumu mu, yoksa Kitabı Mukaddes'in laubali tutumu mu?
    Özellikle Batı'da bazı kimseler kadının korunması için iffet tezini alaya almaya başladılar. Onlara göre en iyi koruma, eğitim, medeni davranışlar geliştirilmesi ve kendi nefsine hakim olmakla olur. Biz de, bunlar güzel fakat yeterli değil deriz: “Eğer ‘medeniyet’ yeterli bir koruma ise o zaman neden kadınlar kuzey Amerikada tek başına boş bir park sahasının karşısı bile olsa karanlık bir sokağa çıkmaya cesaret edemiyor? Eğer eğtim çözüm ise, Queen gibi saygın bir üniversite çoğunlukla kampüsteki bayan öğrenciler için ‘walk hom service’sine sahip? Eğer ‘kendi nefsine hakim olmak’ çözüm ise neden iş yerlerindeki cinsel taciz olayları her gün gazetelerde yer alıyor? Geçen birkaç yıllık sürede cinsel tacizden suçlananlar arasında: Donanma görevliler, Yöneticiler, Üniversite Profesorleri, Yargıtay hakimleri ve Amerikanın başbakanı var! Queen Üniversitesi Kadınlar Bürosu dekanının aşağıdaki beyanatını okuduğum zaman gözlerime inanamadım:
    “Kanada da her altı dakikada bir kadın cinsel tacize uğruyor, her üç kadından biri hayatlarının herhangi bir döneminde cinsel tacize uğruyor, her dört kadından biri tecavüze uğrama riski veya tecavüz saldırısıyla karşı karşıya, lise veya üniversiteye giden her sekiz kadından biri cinsel tacize uğruyor ve yapılan bir çalışmaya göre üniversite çağındaki erkeklerin yüzde altmışı eğer yakalanmayacaklarından emin olurlarsa cinsel taciz yapacaklarını beyan etmişler.”
    Yaşadığımız toplumda bazı şeyler çok yanlış. Toplumun yaşam biçimi ve kültüründe bazı radikal değişiklikler gerekli. giyimde, konuşmada ve davranışlarda hem erkekler hem de kadınlar için iffet kültürüne aşırı derecede ihtiyaç var. Aksi takdirde iç karartıcı istatistikler gündün güne daha kötüye giderek artacak ve maalesef sadece kadınlar bu uygulamanın cezasını ödeyecekler. Aslında hepimiz acı çekeriz, fakat K. Gibran’ın dediği gibi: ‘Darbeyi alan kimse onu sayan gibi değil.’ (11). Bunun için genç kızları sadece iffetli elbiselerinden dolayı okuldan atan Fransa gibi toplumlar sonunda kendilerine zarar verir.
    Aynı başörtüsünü Katolik rahibeler takınca, erkeklerin otoritesini gösteren ‘yüce’ bir simge, Müslüman kadınlar tarafından koruma amacıyla takıldığı zaman “baskı”nın alameti olarak aşağılanması bu günkü toplumumuzun en büyük çelişkilerinden biridir...
    Dipnotlar:

    1. Menachem M. Brayer, The Jewish Woman in Rabbinic Literature: A Psychosocila Perspective (Hoboken, N.;: Ktav Publishing House, 1986) p. 223
    2. Ibid, pp. 316-317. Also see Swidler, op. Cit., pp. 121-123
    3. Ibid., p. 139
    4. Susan W. Schneider, Jewish and Female (New York: Simon & Schuster, 1984) p. 237
    5. Ibid., pp. 238-239
    6. 18. asırda Polonya’da ve komşu memleketlerde peyda olan bir Yahudi hal mistiği ki en mühim temelleri dua sevgi ve sevinçtir. Ç.N.
    7. Alexandra Wright, “Dudaism” in Holm and Bowker, ed., op. Cit., pp. 128-129
    8. Clara M. Henning, “Cannon Law and the Battle of the Sexes” in Rosemary R. Ruether, ed., Religion and Sexism: İmagers of Woman in the Jewish and Christian Traditions (New York: Simon and Schuster, 1974) p. 272
    9. 1540 senesinde Hollanda ve Kuzey batı Almanyada vaftiz hakkındaki fikirlerinin umumi protestan telakkilerinden farklı olduğu için hususi bir cereyan şeklinde organize edilmiş, sonra bilhassa Amerikaya göçmeye mecbur olmuş bir cemaat. Her cemiyet kendi idaresi altında yaşıyor; hepsinden yüksek bir reisleri yoktur. Yalnız büyükleri vaftiz edilmektedir; İsanınn emirlerini kelime kelime icra etmek içcin ne askere gidiyorlar nede and içiyorlar. Başka cemaat ve dinlere karşı müsamaha ve tolerans gösteriyorlar. Ç.N.
    10. Donald B. Kryabill, The Riddle o the Amish Culture (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1989) p. 56
    11. Khalil Gibran, Thoughts and Meditations (New York: Bantam Books, 1960) p. 28
    12. The Times, Nov, 18, 1993
    s
    SİE


  6. 30.Ocak.2011, 00:34
    3
    Silent and lonely rains
    Tesettür, kadın ve erkeğin namazda ve namaz dışında avret mahallini örtmesi demektir.
    Cenab-ı Hak buyuruyor:
    "Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek bir elbise, bir de giyinip süsleneceğiniz elbise indirdik. Takva elbisesi ise, o hepsinden daha hayırlıdır. Bu Allah'ın ayetlerindendir. Ta ki iyice düşünsünler." (Araf, 7/26)
    "Şeytan Adem ile Havva'nın avret yerlerini açmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: 'Rabbinizin size bu ağaca yaklaşmanızı yasaklamış olması yalnızca sizin iki melek olmanız ve ebedi yaşayanlardan bulunmamanız içindir ve Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim' diye yemin etti. Böylece onları aldattı, ağacI tattıkları anda ise avret yerleri kendilerine beliriverdi ve üstlerine cennet yapraklarından yamalar örtmeye başladılar. Rableri seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın da size düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" Dediler ki "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız." (Araf, 7/20-23)
    "Ey Adem Oğulları! Şeytan ana ve babanızı, avret yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini soyarak nasıl cennetden çıkardıysa, sakın size de bir fitne (tuzak) kurmasın. Çünkü o da, kabilesinden olanlar da sizi, sizin kendilerini görmeyeceğiniz yerlerden muhakkak görürler. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yaptık." (Araf, 7/27)
    Allah, Hz. Adem (as) ve Hz.Havva'nın çıplaklığını örtmüştü, yasağın ihlalinden sonra ise örtüyü kaldırmış, çıplaklıklarının utancını gidermede onları kendi çabalarıyla bırakmıştı. Kur'an'a göre Hz. Adem (as) ile Hz.Havva, örtünme güdüleri ve bu yüzden örtünme çabalarıyla birlikte yeryüzüne indirilmişlerdi.
    İnsanlar yeryüzündeki görevlerini unutarak dinlerinden saptıkça, kadının örtünme olgusuda saptırılmıştır.
    Yahudiler, tesettürü kadına zulmetme ve buyurma aracı olarak gördüler. Talmut'a göre, başına örtü örtmeden sokaklarda dolaşan bir kadını kocası mehir ödemeden boşama hakkına sahiptir. Talmut müfessirleri kadının kaburga kemiğinden yaratıldığı kabulünü olduğu gibi, onun örtülü oluşunu da mütevazi, alçak başlı ve haddini bilir olması gerekliliğiyle açıklıyorlardı. Böylece kadının örtünmüşlüğü bu inanışla ezilmişliği ifade eden bir araç olmaktan ileri geçmiyordu.
    Tahrif edilmiş İncil'de ise, "Kadınların örtünmelerini, erkeklerin kadınlar karşısındaki üstünlüğünü ifade etmesiyle açıklamıştır. " Pavlus'a göre, "son derece alımlı bir şey olan kadının uzun saçı, ona örtülmesi için verilmiştir." (İncil, Korintoslulara Mektuplar : 39)
    Bu konudaki görüşlerini Korintoslular'a yazdığı bir mektupta açıklayan Pavlus, Tarsus'lu ve Yahudi kökenli bir havaridir. Pavlus'a göre her erkeğin başı Hz.İsa (as)'yı, bir kadının başı ise kocasını temsil etmektedir. Bu yüzden, başına bir şey koyarak ibadet eden erkek ile başına bir şey koymadan ibadet eden kadın, başlarını kirletmektedir. "Çünkü böyle bir kadın, saçları kökünden kazınmış bir kadının ta kendisidir. Bir kadın başını örtmüyorsa, saçını kestirsin. Ama saçını kısa kestirmek veya kazıtmak, bir kadın için aynı şekilde utanç verici bir şeydir. Kadın başını da örtmelidir. Erkek tanrının kopyası ve onun yansımış ışığı olduğu için, başını örtmez. Ama kadın örtünmeli, çünkü o erkeğin yansımış ışığıdır. Başlangıçta erkek kadından yaratılmadı, tersine kadın erkekten yaratıldı. Kadın, erkek için yaratıldı. Ama, erkek kadın için yaratılmadı. Kadın bu sebepten de başının üzerine bir şeyler örtmelidir. Meleklerden ötürü, onlara karşı koruyucu bir güç olarak ve şimdi siz kendinizi yargılayın, kadının örtünmeden tanrıya ibadeti yakışır mı?" (İncil, Korintoslulara Mektuplar : 393)
    Başörtüsü Yahudiler için, putperest kadınlarda olmayan bir ar ve namus simgesi idi. ayrıca, ibadet ederlerken de başlarının örtülü olmasına dikkat ediyorlardı. Hatta sabah duasını tallit denilen, ipek ya da yünden yapılmış kenarları püsküllü dörtgen biçiminde özel bir kumaş örtüyü örtme geleneği Yahudiler de devam etmektedir.
    Başörtüsü Hristiyan kadınlar arasında yaygındı. Başörtüsünün dindar Hristiyanlar için taşıdığı anlam, Hristiyan bilgini, Tetulinin kadınların başlarını örtmeye çağrısında tanımını bulmaktadır:
    "Bakire, yalvarırım başını bir örtüyle ört! İffetli edep silahına sarıl, etrafını hicab duvarıyla çevir, cinsiyetine ne kendi bakışlarının, ne de gelip geçen bakışlarının sızmayacağı bir duvar ör, kadınlara ait bu giysiyi bakireliğini korumak için taşı."
    Hristiyan toplumlarda başörtüsü, asırlar boyu kadının evli olduğunu gösteren işaretti. Evli olan bir kadının başı şöyle örtülürdü: saçını içine toplamış olduğu ağın üzerine, yüzünü de kapatan bir baş örtüsü örter, bu baş örtüsü kalçaya kadar iner, bazen önden açık bırakılır veya çene altında bir iğne ile tutturulurdu.
    Rabbi Dr. Menachem M. Brayer (Yeshiva Üniversitesi Kitabı Mukaddes Literatürü Profesörü) kitabında Haham literatüründe topluma çıkan Yahudi kadının bazı zamanlar tek gözü hariç bütün yüzü kapatan baş örtüsü takmasının gelenek olduğunu söyler (1). İlk çağdaki bazı meşhur Rabbilerin sözlerini nakleder:
    “Başı açık dışarı çıkmak İsrail’in kızlarına yakışmaz. anet kendi hanımını saçı görünecek şekilde bırakan erkeğe olsun... Kendini güzel göstermek için saçını açık bırakan kadın yoksulluk getirir.”
    Dinin hukuk, saçı açık bir kadın “mahrem” olarak düşünüldüğü için başı açık evli bir kadın yanındayken şükretmeyi veya dua etmeyi yasaklar (2). Dr. Brayer şunları de ekler: “Tannatik dönemde kadının başını örtmemesi, iffetini aşağılama olarak algılanır. Başı açık bir kadın yüz zuzimle cezalandırılırdı” Dr. Brayer Yahudi kadının başörtüsünün, onun iffetinin bir sembolü olarak düşünülmediğini de açıklar, bazı zamanlar başörütüsü iffetin sembolünden çok zenginliğin ve farklılığın bir sembolü olarak kullanılırdı. Başörtüsü şerefli bir kadının saygınlığını ve üstünlüğünü ifade ettiği gibi kocasının kutsal mülkü olarak kadının erişilmezliğini de ifade ederdi (3).
    Başörtüsü bir kadının saygınlığını ve sosyal konumunu ifade ederdi. Düşük sınıflardan kadınlar çoğu zaman yüksek sınıf izlenimi vermek için başörtüsü takarlardı. Başörtüsü soyluluğun bir alameti oldğundan dolayı eski İsrailde fahişelerin başlarını kapamalarına izin verilmezdi. Fakat fahişelerde çoğunlukla saygın görünmek için özel bir baş örtüsü takarlardı (4). Avrupadaki Yahudi kadınları, etrafındaki seküler kültürle kaynaşmaya başladığı on dokuzuncu asra kadar baş örtüsü takmaya devam etti. On Dokuzuncu asırda, Avrupa yaşam tarzı birçoğunu başı açık sokağa çıkmaya zorladı. Bazı Yahudi kadını, saçı örtmenin başka bir yolu olarak başörtüsünü perukla değiştirmeyi daha uygun buldu. Bu gün sinagog dışında çoğu dindar Yahudi kadını başını örtmez (5). Hassidism (6) mezhebi gibi onlardan bazıları hala peruk kullanır (7).
    Hristiyan geleneklerinde durum nasıl?
    Katolik rahibelerin bin yıldan beri başlarını kapadığı bilinmektedir, fakat hepsi bu kadar değil. St. Paul İncil'de başörtüsüne dair bazı ilginç açıklamalarda bulunur:
    “Fakat bilmenizi isterim ki, her erkeğin başı Mesih ve kadını başı erkek, ve Mesihin başı Tanrıdır. Başı örtülü olarak dua eden yahut peygamberlik eden her erkek başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir ve aynı şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek yahut tıraş olmak ayıp ise örtünsün. Çünkü erkek Allah'ın sureti ve izzeti olduğu için, başını örtmemelidir; fakat kadın erkeğin izzetidir. Çünkü erkek kadından değil fakat kadın erkektendir; çünkü erkek kadın için değil fakat kadın erkek için yaratıldı. Bunun için melekler sebebinden kadın başı üzerinde hakimiyet alametine malik olur.” (Korintoslulara birinci Mektup 11:3-10)
    St. Paul’un kadını örtme mantığı, tanrının sureti ve yüceltilmesinin simgesi olan erkeğin, kendisi için ve kendisinden yaratılan kadın üzerindeki otoritesini simgeler.St. Tertullian meşhur tezi ‘On The Veiling of Virgins”da “Genç kadınlar, sokaklarda başınızı örtün, kiliselerde de başınızı örtmelisiniz, yabancılar arasında da başınızı örtersiniz, sonra kendi erkek kardeşlerininz arasında da başınızı örtersiniz...” yazar. Bu günkü Katolik kilise kanunları arasında kadınlar kilisede iken başlarını örtmelerini gerektiren kanun var (8). Amis ve Mennonitler (9) gibi bazı Hristiyan mezhepleri günümüze kadar kadınlarının başlarını örttürürler. Kendi kilise önderlerinden nakledilen sebepler St. Paul tarafından Kitabı Mukaddes'te takdim edilen aynı mantıktır: “Kadınların başlarını örtmeleri erkek ve tanrıya kulluğunun bir sembolüdür.” (10).
    Yukarıdaki delillerden İslamın başörtüsünü icat etmediği ortaya çıkar. Fakat İslam başörtüsünü onaylar. İslam inanan erkek ve kadınların bakışlarını sakınmalarını ve iffetlerini korumaların, inanan kadınlarında baş örtülerini boyunları ile yakalarını kapayacak şekilde uzatmalarını ister:
    "Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, ırzlarını, korusunlar... Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine koyup örtsünler."(Nur, 24/30-31)
    Kur'an başörtüsünün iffet için gerekli olduğunu hala açıkça ifade eder. Fakat iffet neden önemlidir? Kur'an bunu da açıklar:
    "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken örtülerini üstlerine alsın ki; tanınıp inciltilmesinler."(Ahzab, 33/59)
    Hepsi bu... iffet kadını tacizlerden korumak için, daha açıkça iffet kalkandır.
    Böylece İslamda başörtüsünün tek amacının korunma için olduğu ortaya çıkar. Hristiyan geleneklerindekinin aksine İslamdaki başörtüsü ne erkeğin kadın üzerindeki otoritesini nede kadının erkeğe kulluğunu simgeler. Yahudi geleneklerinin aksine de o ne zenginliğin ne de şerefli kadınların farklılık alametidir. Baş örtüsü bütün kadınları korumaya yönelik iffetin sembolüdür. İslamın felsefesi; güvende olmak üzülmekten daha iyidir. Kur'an kadınların vücudu ve itibarını korumayla o kadar ilgilenir ki, yanlışlıkla muhsan bir kadını iffetsizlikle suçlayan erkeği ağır şekilde cezalandırır:
    "İffetli kadınlara zina isnat edip de, (bu suçlarını ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir."(Nur, 24/4)
    Kur'an'ın bu sert tutumunu tahrif edilmiş İncil'in tecavüz için verdiği gevşek laubali tutumuyla kıyaslayın:
    “Eğer bir adam, kız olan nişanlanmamış genç bir kadın bulursa ve onu tutup onunla yatarsa, ve onlar bulunurlarsa; o zaman onunla yatmış olan adam genç kadının babasına elli şekel gümüş verecektir ve kadın onun karısı olacaktır, çünkü onu alçaltmıştır; bütün ömrünce onu boşayamayacaktır.” (Tesniye, 22: 28-29)
    Burada şu basit soruyu sormalıyız: Gerçekten ceza gören kim? Sadece tecavüzden dolayı para cezası ödeyen erkek mi, yoksa kendisine tecavüz eden adamla evlenmeye zorlanan ve ölünceye kadar onunla birlikte yaşamak zorunda kalan kız mı? Sorulması gereken bir soru da: Hangisi kadın için daha uygun? Kur'an'ın sert tutumu mu, yoksa Kitabı Mukaddes'in laubali tutumu mu?
    Özellikle Batı'da bazı kimseler kadının korunması için iffet tezini alaya almaya başladılar. Onlara göre en iyi koruma, eğitim, medeni davranışlar geliştirilmesi ve kendi nefsine hakim olmakla olur. Biz de, bunlar güzel fakat yeterli değil deriz: “Eğer ‘medeniyet’ yeterli bir koruma ise o zaman neden kadınlar kuzey Amerikada tek başına boş bir park sahasının karşısı bile olsa karanlık bir sokağa çıkmaya cesaret edemiyor? Eğer eğtim çözüm ise, Queen gibi saygın bir üniversite çoğunlukla kampüsteki bayan öğrenciler için ‘walk hom service’sine sahip? Eğer ‘kendi nefsine hakim olmak’ çözüm ise neden iş yerlerindeki cinsel taciz olayları her gün gazetelerde yer alıyor? Geçen birkaç yıllık sürede cinsel tacizden suçlananlar arasında: Donanma görevliler, Yöneticiler, Üniversite Profesorleri, Yargıtay hakimleri ve Amerikanın başbakanı var! Queen Üniversitesi Kadınlar Bürosu dekanının aşağıdaki beyanatını okuduğum zaman gözlerime inanamadım:
    “Kanada da her altı dakikada bir kadın cinsel tacize uğruyor, her üç kadından biri hayatlarının herhangi bir döneminde cinsel tacize uğruyor, her dört kadından biri tecavüze uğrama riski veya tecavüz saldırısıyla karşı karşıya, lise veya üniversiteye giden her sekiz kadından biri cinsel tacize uğruyor ve yapılan bir çalışmaya göre üniversite çağındaki erkeklerin yüzde altmışı eğer yakalanmayacaklarından emin olurlarsa cinsel taciz yapacaklarını beyan etmişler.”
    Yaşadığımız toplumda bazı şeyler çok yanlış. Toplumun yaşam biçimi ve kültüründe bazı radikal değişiklikler gerekli. giyimde, konuşmada ve davranışlarda hem erkekler hem de kadınlar için iffet kültürüne aşırı derecede ihtiyaç var. Aksi takdirde iç karartıcı istatistikler gündün güne daha kötüye giderek artacak ve maalesef sadece kadınlar bu uygulamanın cezasını ödeyecekler. Aslında hepimiz acı çekeriz, fakat K. Gibran’ın dediği gibi: ‘Darbeyi alan kimse onu sayan gibi değil.’ (11). Bunun için genç kızları sadece iffetli elbiselerinden dolayı okuldan atan Fransa gibi toplumlar sonunda kendilerine zarar verir.
    Aynı başörtüsünü Katolik rahibeler takınca, erkeklerin otoritesini gösteren ‘yüce’ bir simge, Müslüman kadınlar tarafından koruma amacıyla takıldığı zaman “baskı”nın alameti olarak aşağılanması bu günkü toplumumuzun en büyük çelişkilerinden biridir...
    Dipnotlar:

    1. Menachem M. Brayer, The Jewish Woman in Rabbinic Literature: A Psychosocila Perspective (Hoboken, N.;: Ktav Publishing House, 1986) p. 223
    2. Ibid, pp. 316-317. Also see Swidler, op. Cit., pp. 121-123
    3. Ibid., p. 139
    4. Susan W. Schneider, Jewish and Female (New York: Simon & Schuster, 1984) p. 237
    5. Ibid., pp. 238-239
    6. 18. asırda Polonya’da ve komşu memleketlerde peyda olan bir Yahudi hal mistiği ki en mühim temelleri dua sevgi ve sevinçtir. Ç.N.
    7. Alexandra Wright, “Dudaism” in Holm and Bowker, ed., op. Cit., pp. 128-129
    8. Clara M. Henning, “Cannon Law and the Battle of the Sexes” in Rosemary R. Ruether, ed., Religion and Sexism: İmagers of Woman in the Jewish and Christian Traditions (New York: Simon and Schuster, 1974) p. 272
    9. 1540 senesinde Hollanda ve Kuzey batı Almanyada vaftiz hakkındaki fikirlerinin umumi protestan telakkilerinden farklı olduğu için hususi bir cereyan şeklinde organize edilmiş, sonra bilhassa Amerikaya göçmeye mecbur olmuş bir cemaat. Her cemiyet kendi idaresi altında yaşıyor; hepsinden yüksek bir reisleri yoktur. Yalnız büyükleri vaftiz edilmektedir; İsanınn emirlerini kelime kelime icra etmek içcin ne askere gidiyorlar nede and içiyorlar. Başka cemaat ve dinlere karşı müsamaha ve tolerans gösteriyorlar. Ç.N.
    10. Donald B. Kryabill, The Riddle o the Amish Culture (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1989) p. 56
    11. Khalil Gibran, Thoughts and Meditations (New York: Bantam Books, 1960) p. 28
    12. The Times, Nov, 18, 1993
    s
    SİE





+ Yorum Gönder