Konusunu Oylayın.: Allah’ın mahiyeti ve kemiyeti yoktur, sözünü nasıl anlamalıyız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Allah’ın mahiyeti ve kemiyeti yoktur, sözünü nasıl anlamalıyız?
  1. 28.Ocak.2011, 20:34
    1
    Misafir

    Allah’ın mahiyeti ve kemiyeti yoktur, sözünü nasıl anlamalıyız?

  2. 29.Ocak.2011, 13:31
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Allah’ın mahiyeti ve kemiyeti yoktur, sözünü nasıl anlamalıyız?




    Allah (celle celâluhu) insanın mahiyetine hem iyi hem de kötü duygular koymuştur. Bu itibarla da insan, melek de olabilir, şeytan da O, iradesiyle melekleri geride bırakabilecek bir ruhanîlik kazanabileceği gibi, şeytana bile rahmet okutturacak duruma düşebilir Bu, "İnsanı ahsen-i takvîmde (en güzel surette ve çok güzel şeylerle donatılmış olarak) yarattık." (Tîn sûresi, 95/4) âyetinde çok açık ve net olarak görülmektedir
    Evet, en güzel şekilde yaratılan insanın, aynı zamanda kendisini aşağıların aşağısına götürücü –belli maksat ve hikmetler için mahiyetine konulan– kötü duygulara da açık bir yanı vardır O her zaman bu duyguların tesiriyle esfel-i sâfilîne gidebilir İnsanın esfel-i sâfilîne gitmekten kurtuluşu, –hem Tîn, hem de Asr sûrelerinde ifade edildiği üzere– iman edip salih ameller yapmasından geçer İnsan, iman ve salih amel sayesinde kendisindeki melekleşme duygu ve istidatlarını geliştirirken, şeytanlaştırıcı his ve duygularını da köreltip kökünü kurutmuş olur


    İnsan mahiyetinde, çekirdek gibi hem iyi hem de kötü duyguların fideliği olan bir merkez vardır Bütün insanlar bu dünyaya bu iki merkeze ait duygularla mücehhez olarak gönderilmişlerdir Dolayısıyla insan, iyi bir ailede doğar, iyi muallimler vasatında yetişir ve daha sonra da iradesini meleklik istikametinde kullanırsa, –Mevlâna'nın ifadesiyle– mahiyetini, yaratılış gayesi istikametinde inkişaf ettirerek bu istikamette bir fıtrat-ı sâniye kazanacaktır evet o, mahiyetinde gizli yazılar bulunan bir kâğıt gibidir Onun ikinci bir fıtrat kazanması, işte bu kâğıda niyet, irade, amel, ihlâs, azim, cesaret ve gayret eczasını sürmesi suretiyle olacaktır; böylelikle mahiyetinde mündemiç olan o gizli yazı açığa çıkacak ve o, semâvî bir varlık hâline gelecektir

    Asıl benliği ile ortaya çıkan böyle bir insan, aynı zamanda bütün kötü duygularını da baskı altına almış olacaktır. İhtimal, bir zaman gelecek, insanda, nefse ve şeytana ait duygulardan, onu ömrünün sonuna kadar vazifesini devam ettirsin diye sadece sinir sisteminin tesir ve baskısı kalacaktır. Böyle bir noktaya gelen insanın artık erkân-ı imaniye ve ibadet ü taatin sıhhati mevzuunda hiçbir tereddüt ve şüphesi kalmayacaktır. Karşısına elli bin şeytan bile çıksa –Allah'ın izniyle– vicdanındaki o çok derin ve çok aydın hakikati asla sarsamayacaklardır. Ancak ahir ömre kadar mücadelenin devamı için, nefs-i emmâre veya âsâb, hassasiyet, şiddet, hiddet, öfke türünden bazı şeylerle onun ruh dünyasında bir kısım şerareler meydana getirebilir. Çünkü bu, insanın mahiyetidir ve bunun içinde insanın benliği, nefsi, ruhu, aklı, iyiye-kötüye meyyal olan istidatları ve maddî-mânevî cismaniyetinin mevcudiyeti söz konusudur.

    Zannediyorum bu sualle öğrenilmek istenen şey, insan benliğinin, esrar-ı Hakk'ı aksettirici bir ayna olmasının mahiyetiydi. Evet, mahiyet-i insaniye hem karanlık hem de aydın ise, insanın kendi benliği ile Cenâb-ı Hakk'a, O'nun isim ve sıfatlar âlemine ışık tutması ve Zât-ı Ulûhiyet'i tam ve kusursuz bilmesi, bilip tanıma imkânına ulaşması nasıl mümkün olmaktadır?

    Şöyle ki, insan, "Ben, ben.", "Benim iradem.", "Benim kud­retim.", "Benim iktidarım.", "Benim hayatım." demek suretiyle kendisine bir mahiyet çizer. Bu mahiyetin çizilmesinde bir yönüyle fayda vardır; çünkü insanın, bir yanıyla karanlık benliği, Cenâb-ı Hakk'ın varlığına bir ayna, insan da o aynada müşahit durumundadır. Buna biz, tasavvufî ifadesiyle esrar-ı hôdî (benlik kazanma sırları) diyoruz. Benlik kazanma sırlarıyla kendimize bir tasarruf sahası belirliyoruz. Benlik adına bu dairenin çizilmesi için insanın bütün mahiyetini iyice gözden geçirmesi lâzımdır.

    Bu sayede insan, bilmesi, görmesi, duyması ve dilemesine bakmak suretiyle kendi ef'âl-i ihtiyariye (cüz'î irade) aynasından hayat, sem' u basar, irade, kelâm, kudret, tekvin gibi sıfât-ı ilâhiyeyi görebilir. Çünkü bu sıfatların hepsi birer zıll mahiyetinde insanda da vardır. İnsan, bunlara sahip çıkmakla, kendisine bir mahiyet sınırı çizer; sonra kendi dairesine baktığında görür ki, hayat dediği şey tamamen başkasına ait; onda var olan şeyler bütünüyle emanet.
    Sonra bakar ve anlar ki hayatı gibi diğer evsafı da kendine ait değil. Nasıl ona ait olur ki? Ne doğumuna hükmedebiliyor, ne gelişmesine! Dünyada kendi isteğiyle durmadığı gibi gidişine de asla engel olamıyor. Önce, "Kulağım var, işitmek bana ait." der, sonra görür ki haddizatında ne o mekanizmayı koyan kendisi ne de onu hayat santraline bağlayan. "İşte gözüm; gören benim." deyiverir, fakat sonra biraz düşündüğünde, ne gözü bu şekilde yerleştirenin, ne de görmeye müsait şekli verenin kendisi olmadığını hemen anlayıverir. Zira göze o tümsekliği veren kendisi olmadığı gibi, gözün tabakalarının oluşmasında da bir dahli yoktur onun.

    İşte insan, bu şekilde kendine ait saydığı âzâ ve duyu organlarını, zâhir ve bâtın latîfelerini düşünerek, bunlar üzerinde kendisinin hiçbir etkisinin olmadığının farkına varır. Ve sonuç itibarıyla bunların hepsinin Zât-ı Ulûhiyete ait olduğunu itiraf etme mecburiyetinde kalır. Böylece, daha evvel "Benim" deyip kendi nefsine izafe ettiği benliğinden sıyrılır ve benlikten vazgeçme sırlarını kavrar. Neticede benliğine ait her şeyin O'nun mülkü olduğunu düşünür ve hâlis tevhide erer.

    Bu mahiyetiyle insan benliği, bir bakıma Cenâb-ı Hakk'ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur yani prizmadır. Çünkü Zât'ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O'nu, "Esmâsıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul." diye tarif ediyoruz; o böyle tarif ediliyorsa şayet, bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap eder.

    Bir yönüyle de biz, mahiyetimiz içindeki hakikatlerle, mahiyetimizdeki muhtelif sıfatları kullanarak Zât-ı Ulûhiyet hakkında değişik malumatlar elde edebiliriz.

    Şöyle ki, biz, bizde bulunan bu sıfatlar, –biraz evvel de arz ettiğimiz gibi– bize ait olmamasıyla, bunların gerçek sahibi olan Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir malumata sahip oluyoruz. Bir filozof, "Bende nâmütenâhîlik düşüncesi var, hâlbuki ben mütenâhîyim, çünkü doğuşum bellidir ve öleceğim. Bende, sonsuzluk düşüncesi olmaması lâzım; çünkü ben sonsuzluğu bilemiyorum. Öyleyse bu, bende bir nâmütenâhînin tecellîsidir." diye düşünür. O, bu sözleriyle mütenâhîden nâmütenâhîye intikal ediyor.

    Hz. Pîr-i Muğan da meseleyi benzer şekilde değerlendirir: Gördüğümüz-göremediğimiz eşya, var olmasıyla Cenâb'ı Hakk'ın varlığına; kaybolup gitmesiyle de O'nun bekâsına delâlet eder. Nasıl ki bir ırmak üzerindeki su kabarcıkları sermedî bir güneşin mevcudiyetini gösterir, akıp giden o ırmağın gelip geçen bütün kabarcıkları bir ayna gibi güneşi gözbebeğinde saklamak suretiyle onun varlığına delâlet ettiği gibi bütün eşya da varlığa ermesiyle Allah'ın varlığına, sonra kaybolup gitmesiyle de O'nun bekâsına delâlet eder. Bütün varlık hayatta kalıp burada durdukları sürece hep O'nun var etmesiyle, sonra da Kayyûmiyetiyle ayakta durur ve O yok edince de yok olur giderler.


  3. 29.Ocak.2011, 13:31
    2
    Editör



    Allah (celle celâluhu) insanın mahiyetine hem iyi hem de kötü duygular koymuştur. Bu itibarla da insan, melek de olabilir, şeytan da O, iradesiyle melekleri geride bırakabilecek bir ruhanîlik kazanabileceği gibi, şeytana bile rahmet okutturacak duruma düşebilir Bu, "İnsanı ahsen-i takvîmde (en güzel surette ve çok güzel şeylerle donatılmış olarak) yarattık." (Tîn sûresi, 95/4) âyetinde çok açık ve net olarak görülmektedir
    Evet, en güzel şekilde yaratılan insanın, aynı zamanda kendisini aşağıların aşağısına götürücü –belli maksat ve hikmetler için mahiyetine konulan– kötü duygulara da açık bir yanı vardır O her zaman bu duyguların tesiriyle esfel-i sâfilîne gidebilir İnsanın esfel-i sâfilîne gitmekten kurtuluşu, –hem Tîn, hem de Asr sûrelerinde ifade edildiği üzere– iman edip salih ameller yapmasından geçer İnsan, iman ve salih amel sayesinde kendisindeki melekleşme duygu ve istidatlarını geliştirirken, şeytanlaştırıcı his ve duygularını da köreltip kökünü kurutmuş olur


    İnsan mahiyetinde, çekirdek gibi hem iyi hem de kötü duyguların fideliği olan bir merkez vardır Bütün insanlar bu dünyaya bu iki merkeze ait duygularla mücehhez olarak gönderilmişlerdir Dolayısıyla insan, iyi bir ailede doğar, iyi muallimler vasatında yetişir ve daha sonra da iradesini meleklik istikametinde kullanırsa, –Mevlâna'nın ifadesiyle– mahiyetini, yaratılış gayesi istikametinde inkişaf ettirerek bu istikamette bir fıtrat-ı sâniye kazanacaktır evet o, mahiyetinde gizli yazılar bulunan bir kâğıt gibidir Onun ikinci bir fıtrat kazanması, işte bu kâğıda niyet, irade, amel, ihlâs, azim, cesaret ve gayret eczasını sürmesi suretiyle olacaktır; böylelikle mahiyetinde mündemiç olan o gizli yazı açığa çıkacak ve o, semâvî bir varlık hâline gelecektir

    Asıl benliği ile ortaya çıkan böyle bir insan, aynı zamanda bütün kötü duygularını da baskı altına almış olacaktır. İhtimal, bir zaman gelecek, insanda, nefse ve şeytana ait duygulardan, onu ömrünün sonuna kadar vazifesini devam ettirsin diye sadece sinir sisteminin tesir ve baskısı kalacaktır. Böyle bir noktaya gelen insanın artık erkân-ı imaniye ve ibadet ü taatin sıhhati mevzuunda hiçbir tereddüt ve şüphesi kalmayacaktır. Karşısına elli bin şeytan bile çıksa –Allah'ın izniyle– vicdanındaki o çok derin ve çok aydın hakikati asla sarsamayacaklardır. Ancak ahir ömre kadar mücadelenin devamı için, nefs-i emmâre veya âsâb, hassasiyet, şiddet, hiddet, öfke türünden bazı şeylerle onun ruh dünyasında bir kısım şerareler meydana getirebilir. Çünkü bu, insanın mahiyetidir ve bunun içinde insanın benliği, nefsi, ruhu, aklı, iyiye-kötüye meyyal olan istidatları ve maddî-mânevî cismaniyetinin mevcudiyeti söz konusudur.

    Zannediyorum bu sualle öğrenilmek istenen şey, insan benliğinin, esrar-ı Hakk'ı aksettirici bir ayna olmasının mahiyetiydi. Evet, mahiyet-i insaniye hem karanlık hem de aydın ise, insanın kendi benliği ile Cenâb-ı Hakk'a, O'nun isim ve sıfatlar âlemine ışık tutması ve Zât-ı Ulûhiyet'i tam ve kusursuz bilmesi, bilip tanıma imkânına ulaşması nasıl mümkün olmaktadır?

    Şöyle ki, insan, "Ben, ben.", "Benim iradem.", "Benim kud­retim.", "Benim iktidarım.", "Benim hayatım." demek suretiyle kendisine bir mahiyet çizer. Bu mahiyetin çizilmesinde bir yönüyle fayda vardır; çünkü insanın, bir yanıyla karanlık benliği, Cenâb-ı Hakk'ın varlığına bir ayna, insan da o aynada müşahit durumundadır. Buna biz, tasavvufî ifadesiyle esrar-ı hôdî (benlik kazanma sırları) diyoruz. Benlik kazanma sırlarıyla kendimize bir tasarruf sahası belirliyoruz. Benlik adına bu dairenin çizilmesi için insanın bütün mahiyetini iyice gözden geçirmesi lâzımdır.

    Bu sayede insan, bilmesi, görmesi, duyması ve dilemesine bakmak suretiyle kendi ef'âl-i ihtiyariye (cüz'î irade) aynasından hayat, sem' u basar, irade, kelâm, kudret, tekvin gibi sıfât-ı ilâhiyeyi görebilir. Çünkü bu sıfatların hepsi birer zıll mahiyetinde insanda da vardır. İnsan, bunlara sahip çıkmakla, kendisine bir mahiyet sınırı çizer; sonra kendi dairesine baktığında görür ki, hayat dediği şey tamamen başkasına ait; onda var olan şeyler bütünüyle emanet.
    Sonra bakar ve anlar ki hayatı gibi diğer evsafı da kendine ait değil. Nasıl ona ait olur ki? Ne doğumuna hükmedebiliyor, ne gelişmesine! Dünyada kendi isteğiyle durmadığı gibi gidişine de asla engel olamıyor. Önce, "Kulağım var, işitmek bana ait." der, sonra görür ki haddizatında ne o mekanizmayı koyan kendisi ne de onu hayat santraline bağlayan. "İşte gözüm; gören benim." deyiverir, fakat sonra biraz düşündüğünde, ne gözü bu şekilde yerleştirenin, ne de görmeye müsait şekli verenin kendisi olmadığını hemen anlayıverir. Zira göze o tümsekliği veren kendisi olmadığı gibi, gözün tabakalarının oluşmasında da bir dahli yoktur onun.

    İşte insan, bu şekilde kendine ait saydığı âzâ ve duyu organlarını, zâhir ve bâtın latîfelerini düşünerek, bunlar üzerinde kendisinin hiçbir etkisinin olmadığının farkına varır. Ve sonuç itibarıyla bunların hepsinin Zât-ı Ulûhiyete ait olduğunu itiraf etme mecburiyetinde kalır. Böylece, daha evvel "Benim" deyip kendi nefsine izafe ettiği benliğinden sıyrılır ve benlikten vazgeçme sırlarını kavrar. Neticede benliğine ait her şeyin O'nun mülkü olduğunu düşünür ve hâlis tevhide erer.

    Bu mahiyetiyle insan benliği, bir bakıma Cenâb-ı Hakk'ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur yani prizmadır. Çünkü Zât'ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O'nu, "Esmâsıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul." diye tarif ediyoruz; o böyle tarif ediliyorsa şayet, bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap eder.

    Bir yönüyle de biz, mahiyetimiz içindeki hakikatlerle, mahiyetimizdeki muhtelif sıfatları kullanarak Zât-ı Ulûhiyet hakkında değişik malumatlar elde edebiliriz.

    Şöyle ki, biz, bizde bulunan bu sıfatlar, –biraz evvel de arz ettiğimiz gibi– bize ait olmamasıyla, bunların gerçek sahibi olan Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir malumata sahip oluyoruz. Bir filozof, "Bende nâmütenâhîlik düşüncesi var, hâlbuki ben mütenâhîyim, çünkü doğuşum bellidir ve öleceğim. Bende, sonsuzluk düşüncesi olmaması lâzım; çünkü ben sonsuzluğu bilemiyorum. Öyleyse bu, bende bir nâmütenâhînin tecellîsidir." diye düşünür. O, bu sözleriyle mütenâhîden nâmütenâhîye intikal ediyor.

    Hz. Pîr-i Muğan da meseleyi benzer şekilde değerlendirir: Gördüğümüz-göremediğimiz eşya, var olmasıyla Cenâb'ı Hakk'ın varlığına; kaybolup gitmesiyle de O'nun bekâsına delâlet eder. Nasıl ki bir ırmak üzerindeki su kabarcıkları sermedî bir güneşin mevcudiyetini gösterir, akıp giden o ırmağın gelip geçen bütün kabarcıkları bir ayna gibi güneşi gözbebeğinde saklamak suretiyle onun varlığına delâlet ettiği gibi bütün eşya da varlığa ermesiyle Allah'ın varlığına, sonra kaybolup gitmesiyle de O'nun bekâsına delâlet eder. Bütün varlık hayatta kalıp burada durdukları sürece hep O'nun var etmesiyle, sonra da Kayyûmiyetiyle ayakta durur ve O yok edince de yok olur giderler.


  4. 29.Ocak.2011, 13:32
    3
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Allah’ın mahiyeti ve kemiyeti yoktur, sözünü nasıl anlamalıyız?

    Evet, O'nun sona erdirmesiyle her şey ve herkes son bulur. Zira bâki kalacak olan sadece O'dur: "Yeryüzünde ve kâinatta bulunan her şey fenâ bulacak, sadece Zât-ı Ulûhiyet'tir ki bâki kalacak." (Rahmân sûresi, 55/26-27) mealindeki âyet-i kerimesi de bu hakikati dile getirmektedir.

    Evet biz, bizdeki bu sıfatların fenâsı ve zevaliyle, Allah'a ait sıfatların kemaline intikal ediyoruz/edebiliriz. Bizdeki sıfatlar eksik ve kusurlu olmalarıyla, asıl Sahibindeki sıfatların tamam olduğunu göstermektedirler. Bunu şöyle açabiliriz:

    Meselâ, bizde, mahiyetimizi devam ettirme, bir yönüyle "kayyum"luk var. Mahiyetimizi devam ettirmek de, hayat için gerekli olan levazımatı tedarik etmeye bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de bizim ef'âl-i ihtiyariyemiz içine giren yeme içme gibi şeylerdir. Ancak yine Hz. Pîr'in beyanıyla, insan ef'âl-i ihtiyariyesinden yeme içme gibi şeylerin öşr-ü mi'şârına (yüzde bir) bile sahip değildir.
    Nasıl sahip olabilir ki? Meselâ, yediğimiz buğdayın yetiştiği toprağı yaratan Allah'tır; buğdayı yaratan Allah'tır; toprakla buğday arasında münasebeti yaratan, buğday içinde ukde'i hayatiyeyi var eden de Allah'tır. Dahası onun nemalanması için toprağı nemlendiren, tohum başını bir rüşeym hâlinde dışarıya çıkarınca güneşle münasebet kurmayı yaratan Allah olduğu gibi daha sonra bize onu tımar fikrini veren de Allah'tır. Sıralayıp sonuna kadar gelelim ve onu bir lokma yapıp ağzımıza götürelim. İhtimal işte biz sadece bu işi yapıyoruz.

    Evet, bu kadar iş içinde bizim ef'âl-i ihtiyariyemiz, onu alıp ağzımıza atmaya yetiyor ancak. Eğer buna da sahip çıkılıyorsa, deriz ki, kolumuza kuvveti veren, yiyeceğimiz şeyin vücudumuza faydalı olmasıyla bizim onu ağzımıza götürmemiz arasındaki münasebeti kuran da Allah'tır. Aslında bir lokmayı ağzımıza koyduğumuzda bile, sanki bizim onda hiçbir dahlimiz yok gibi görünüyor. Zira ağzımıza koyduğumuz bir lokma, eğer Allah, işlettiği bir mekanizma ile tükürük bezlerini çalıştırıp tükürük ifraz ettirmese, ağzımızda taş gibi olur ve yuttuğumuz zaman boğazımızı deler.

    Tükürük bezlerini çalıştıran Allah'tır. Yemek borusuna gönderen, mekanizmayı ayarlayan ve kuran da Allah'tır. Ara sıra nefes borusuna bir şey kaçtığı zaman, meselenin ne kadar komplike olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Daha ağızdayken mideye şifreler gönderilip ona bir kısım usâreler ifraz ettirilmesi, bağırsaklarda ve karaciğerde birçok vazifenin gördürülmesi… gibi meseleler üzerinde durmak da mümkündür. Dolayısıyla insan "Yedim" derken bütün bunları düşünebilse "Yedirildim" demesi daha uygun düşecektir. "Yedim" diyen mü'min de esasında bunu mecazî olarak söylemekte ve "Yedirildim" ifadesini kastetmektedir.

    Görüldüğü gibi insanın ef'âl-i ihtiyariyesinden sadece bir tanesi dahi ele alındığında, onun bir kısım kusur ve eksikliklerinin var olduğu görülecektir. İşte insanın mahiyeti budur ve o, bu çerçevedeki mahiyetiyle vardır. Öyleyse bu işleri insanda var eden kâmil-i mükemmel, kusurdan münezzeh, aczden mukaddes bir Zât-ı Ecell ü A'lâ'nın var olduğunu göstermektedir. Bu suretledir ki, insan, mahiyetindeki her eksiklikle, eksiği olmayan Zât'ı tanıyacaktır. Binaenaleyh, mahiyet-i insaniye, Zât-ı Ulûhiyet'in sıfatlarının parlaklığını nazarımıza arz eden bir ayna mahiyetindedir. Biz her zaman bu mahiyet aynamıza bakarak, pırıl pırıl Zât-ı Ulûhiyet'in sıfatlarını görürüz. Vâkıa sıfatları görmek, makam-ı hayrettir; herkese mukadder olup olmayacağını bilemeyiz ama, Zât-ı Ulûhiyet'i tanımanın yolu da budur.

    Bu arada, mârifetimize yarayan benliğin bir yanı, biraz evvel arz ettiğim gibi, her hareket ve her davranışta, Cenâb'ı Hakk'a ait yönleri düşünerek aczimizi, fakrımızı idrak edip Rabbin nimetleriyle perverde olduğumuz düşüncesiyle şükrümüzü, tefekkürümüzü, araştırmalarımızı daha da derinleştirerek, meselelerin içinde dört erkâna (acz, fakr, şükür, tefekkür) tam riayet etmek suretiyle, Rabbimiz hakkındaki malumatımızı artırabiliriz. Aslında böyle bir yolla, a'lâ-i illiyyîne yükselmek ve insan-ı kâmil mertebesini ihraz etmek her insanın hedefi olmalıdır. Nebilere ait yolda yürüme ve nebiliğe ait bir mânâyı temsil etme insanın girebileceği en önemli bir kapıdır; herkes Allah'ın inayetiyle bu kapıyı zorlayıp açmaya çalışmalıdır.

    Benliğin bir dalında peygamberler ve onların sadık takipçileri vardır. Onlar, yaptıklarını Rab hesabına yapmış, Allah namına işlemiş, Allah namına başlamış ve Allah namına yemiş içmişlerdir. O'nun mübarek adıyla, her şey O'na dayandırılarak yapılmış ve her işe ayrı bir aydınlık kazandırılmıştır.. ve neticede de Allah mârifeti artmıştır.

    Benliğin bir diğer dalında da zenginlik, hodfuruşluk, kendini satma, kendi menfaatlerine iş yapma vardır; orada da birer zakkum gibi nemrutlar, firavunlar meydana gelmiştir. Böyleleri, "Ben ettim.", "Ben yaptım.", "Ben çattım." der, hep aynı nakaratı tekrar edip dururlar; belli bir dönemden sonra Zât-ı Ulûhiyet'e feda edilmesi gereken istidatlar artık feda edilmez. Bu arada, Zât-ı Ulûhiyet'i tanıyanlar arasında dahi Cenâb-ı Hakk'a benzeme gibi yanlış bir felsefeyle hareket edenler vardır.. ve bunların bazıları, "İnsanın gayesi, gayetü'l-gayesi, teşebbüh bi'l-Hâlık'tır." der kendi hezeyanlarıyla temiz düşünceleri bulandırırlar. Biz onu mülâhazaya almak isteyince:

    Yemez, içmez; zaman geçmez, berîdir cümleden Allah,
    Tebeddülden, tagayyürden, elvân ü eşgâlden
    Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

    der tevhid soluklarız.


  5. 29.Ocak.2011, 13:32
    3
    Editör
    Evet, O'nun sona erdirmesiyle her şey ve herkes son bulur. Zira bâki kalacak olan sadece O'dur: "Yeryüzünde ve kâinatta bulunan her şey fenâ bulacak, sadece Zât-ı Ulûhiyet'tir ki bâki kalacak." (Rahmân sûresi, 55/26-27) mealindeki âyet-i kerimesi de bu hakikati dile getirmektedir.

    Evet biz, bizdeki bu sıfatların fenâsı ve zevaliyle, Allah'a ait sıfatların kemaline intikal ediyoruz/edebiliriz. Bizdeki sıfatlar eksik ve kusurlu olmalarıyla, asıl Sahibindeki sıfatların tamam olduğunu göstermektedirler. Bunu şöyle açabiliriz:

    Meselâ, bizde, mahiyetimizi devam ettirme, bir yönüyle "kayyum"luk var. Mahiyetimizi devam ettirmek de, hayat için gerekli olan levazımatı tedarik etmeye bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de bizim ef'âl-i ihtiyariyemiz içine giren yeme içme gibi şeylerdir. Ancak yine Hz. Pîr'in beyanıyla, insan ef'âl-i ihtiyariyesinden yeme içme gibi şeylerin öşr-ü mi'şârına (yüzde bir) bile sahip değildir.
    Nasıl sahip olabilir ki? Meselâ, yediğimiz buğdayın yetiştiği toprağı yaratan Allah'tır; buğdayı yaratan Allah'tır; toprakla buğday arasında münasebeti yaratan, buğday içinde ukde'i hayatiyeyi var eden de Allah'tır. Dahası onun nemalanması için toprağı nemlendiren, tohum başını bir rüşeym hâlinde dışarıya çıkarınca güneşle münasebet kurmayı yaratan Allah olduğu gibi daha sonra bize onu tımar fikrini veren de Allah'tır. Sıralayıp sonuna kadar gelelim ve onu bir lokma yapıp ağzımıza götürelim. İhtimal işte biz sadece bu işi yapıyoruz.

    Evet, bu kadar iş içinde bizim ef'âl-i ihtiyariyemiz, onu alıp ağzımıza atmaya yetiyor ancak. Eğer buna da sahip çıkılıyorsa, deriz ki, kolumuza kuvveti veren, yiyeceğimiz şeyin vücudumuza faydalı olmasıyla bizim onu ağzımıza götürmemiz arasındaki münasebeti kuran da Allah'tır. Aslında bir lokmayı ağzımıza koyduğumuzda bile, sanki bizim onda hiçbir dahlimiz yok gibi görünüyor. Zira ağzımıza koyduğumuz bir lokma, eğer Allah, işlettiği bir mekanizma ile tükürük bezlerini çalıştırıp tükürük ifraz ettirmese, ağzımızda taş gibi olur ve yuttuğumuz zaman boğazımızı deler.

    Tükürük bezlerini çalıştıran Allah'tır. Yemek borusuna gönderen, mekanizmayı ayarlayan ve kuran da Allah'tır. Ara sıra nefes borusuna bir şey kaçtığı zaman, meselenin ne kadar komplike olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Daha ağızdayken mideye şifreler gönderilip ona bir kısım usâreler ifraz ettirilmesi, bağırsaklarda ve karaciğerde birçok vazifenin gördürülmesi… gibi meseleler üzerinde durmak da mümkündür. Dolayısıyla insan "Yedim" derken bütün bunları düşünebilse "Yedirildim" demesi daha uygun düşecektir. "Yedim" diyen mü'min de esasında bunu mecazî olarak söylemekte ve "Yedirildim" ifadesini kastetmektedir.

    Görüldüğü gibi insanın ef'âl-i ihtiyariyesinden sadece bir tanesi dahi ele alındığında, onun bir kısım kusur ve eksikliklerinin var olduğu görülecektir. İşte insanın mahiyeti budur ve o, bu çerçevedeki mahiyetiyle vardır. Öyleyse bu işleri insanda var eden kâmil-i mükemmel, kusurdan münezzeh, aczden mukaddes bir Zât-ı Ecell ü A'lâ'nın var olduğunu göstermektedir. Bu suretledir ki, insan, mahiyetindeki her eksiklikle, eksiği olmayan Zât'ı tanıyacaktır. Binaenaleyh, mahiyet-i insaniye, Zât-ı Ulûhiyet'in sıfatlarının parlaklığını nazarımıza arz eden bir ayna mahiyetindedir. Biz her zaman bu mahiyet aynamıza bakarak, pırıl pırıl Zât-ı Ulûhiyet'in sıfatlarını görürüz. Vâkıa sıfatları görmek, makam-ı hayrettir; herkese mukadder olup olmayacağını bilemeyiz ama, Zât-ı Ulûhiyet'i tanımanın yolu da budur.

    Bu arada, mârifetimize yarayan benliğin bir yanı, biraz evvel arz ettiğim gibi, her hareket ve her davranışta, Cenâb'ı Hakk'a ait yönleri düşünerek aczimizi, fakrımızı idrak edip Rabbin nimetleriyle perverde olduğumuz düşüncesiyle şükrümüzü, tefekkürümüzü, araştırmalarımızı daha da derinleştirerek, meselelerin içinde dört erkâna (acz, fakr, şükür, tefekkür) tam riayet etmek suretiyle, Rabbimiz hakkındaki malumatımızı artırabiliriz. Aslında böyle bir yolla, a'lâ-i illiyyîne yükselmek ve insan-ı kâmil mertebesini ihraz etmek her insanın hedefi olmalıdır. Nebilere ait yolda yürüme ve nebiliğe ait bir mânâyı temsil etme insanın girebileceği en önemli bir kapıdır; herkes Allah'ın inayetiyle bu kapıyı zorlayıp açmaya çalışmalıdır.

    Benliğin bir dalında peygamberler ve onların sadık takipçileri vardır. Onlar, yaptıklarını Rab hesabına yapmış, Allah namına işlemiş, Allah namına başlamış ve Allah namına yemiş içmişlerdir. O'nun mübarek adıyla, her şey O'na dayandırılarak yapılmış ve her işe ayrı bir aydınlık kazandırılmıştır.. ve neticede de Allah mârifeti artmıştır.

    Benliğin bir diğer dalında da zenginlik, hodfuruşluk, kendini satma, kendi menfaatlerine iş yapma vardır; orada da birer zakkum gibi nemrutlar, firavunlar meydana gelmiştir. Böyleleri, "Ben ettim.", "Ben yaptım.", "Ben çattım." der, hep aynı nakaratı tekrar edip dururlar; belli bir dönemden sonra Zât-ı Ulûhiyet'e feda edilmesi gereken istidatlar artık feda edilmez. Bu arada, Zât-ı Ulûhiyet'i tanıyanlar arasında dahi Cenâb-ı Hakk'a benzeme gibi yanlış bir felsefeyle hareket edenler vardır.. ve bunların bazıları, "İnsanın gayesi, gayetü'l-gayesi, teşebbüh bi'l-Hâlık'tır." der kendi hezeyanlarıyla temiz düşünceleri bulandırırlar. Biz onu mülâhazaya almak isteyince:

    Yemez, içmez; zaman geçmez, berîdir cümleden Allah,
    Tebeddülden, tagayyürden, elvân ü eşgâlden
    Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.

    der tevhid soluklarız.





+ Yorum Gönder