Konusunu Oylayın.: Kitabımızda ayet fazlası neden kaynaklanıyor?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kitabımızda ayet fazlası neden kaynaklanıyor?
  1. 24.Ocak.2011, 12:43
    1
    Misafir

    Kitabımızda ayet fazlası neden kaynaklanıyor?

  2. 24.Ocak.2011, 13:56
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kitabımızda ayet fazlası neden kaynaklanıyor?




    Ayetin fazla olmasındaki kastın nedir açarmısın biraz...


  3. 24.Ocak.2011, 13:56
    2
    Editör



    Ayetin fazla olmasındaki kastın nedir açarmısın biraz...


  4. 24.Ocak.2011, 15:36
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kitabımızda ayet fazlası neden kaynaklanıyor?

    Alıntı
    Ayetin fazla olmasındaki kastın nedir açarmısın biraz...
    Kardeşin bu sorudan kastı sanırım müteşabih ayetler.
    bilgi için verilen yazıyı okuyabilirsiniz
    biraz uzun ama oldukça aydınlatıcı...

    _______________________

    Birbirine benzeyen birey ve cüzleri bulunan şeyler, kendisinde karışıklık ve iltibas bulunan şey; Kur'an-ı Kerim'de manâsı kapalı, bir çok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen ayet veya kelimeler. Bunlara müteşabihât denir. Bunların hangi manâya geldikleri yalnız kendilerinden anlaşılmaz. Başka harici bir delile ihtiyaç gösterirler. "Müteşabih"in karşıtı "muhkem"dir. Allah'ın sıfatları, kıyametin durumu, Cennet nimetleri, Cehennem azabı vs. hakkındaki lafızlar müteşabihtir.

    Müteşabih Ayetleri Anlamak

    Kur’ân’a dair ilimlerin en önemlilerinden biri de Kur’ân-ı Kerim’deki müteşâbih âyetler meselesidir. Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede Kur’ân’daki âyetlerin, bir itibara göre “Muhkem ve Müteşabih” olarak iki kısma ayırır. “Sana bu kitabı indiren O’dur. Kitabın bir kısım âyetleri muhkem olup bunlar onun esasını teşkil ederler. Diğer kısımlar ise müteşabihtirler. Kalplerinde eğrilik olan kimseler onun sadece müteşabihleri ile meşgul olurlar. Bundan maksatları, sırf fitne çıkarmak ve kendi anlayışlarına göre yorumlamaktır. Halbuki onların gerçek mânâlarını yalnız Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onların mânâlarını anlamaya çalışmakla beraber, asıl maksat ve mânâlarını Allah Tealâ’ya havale edip; ‘Allah’ın maksadı ne ise biz ona inandık. Gerek muhkemi, gerek müteşabihi hepsi Rabbimiz tarafından gönderilmiştir...’ derler. Bunu ancak kamil ve öz akıl sahipleri düşünebilirler... Ve onlar sözlerini şu duayla bitirirler: ‘Ey bizim yüce Rabbimiz! Doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi yanlışa saptırma, yüce katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz sonsuz lütuf sahibi olan ancak Sensin.’” Önce bu âyet-i kerimede varid olan muhkem ve müteşabih kelimelerinin mânâları üzerinde duralım. Şibh: Dilde ‘misil’, yani benzer demektir.

    Bu kökten gelen teşabüh ve iştibah mastarları, biri diğerine benzediğinden ötürü, “birbirine karışma ve tereddüde yol açma” mânâsına gelir. Müteşabih teşabühten ism-i fâil olup bu vasfa haiz olan kelimeye denir. Bu yönüyle “müteşabihât: mütemasilât ve müşkilat” anlamına gelir. Bunun mukabili “muhkem: sağlam, kesin, vâzıh ve net” demektir. Müteşabih lafzı (Zümer, 39/23) âyetinde de geçmektedir. Ancak bu âyeti anlamada müfessirlerin ihtilafı yoktur. Bu âyet, Kur’ân âyetlerinin hak ve gerçek olma, i’caz vasfını taşıma, belâgatta mükemmel olmada birini diğerine tercih etme güçlüğü yönünden birbirine müteşabih yani benzer olduklarını bildirir. Farklı görüşler demin zikrettiğimiz Âl-i İmrân, 7 âyetinde geçen müteşabih kelimesi hakkında ortaya çıkmaktadır.

    Kur’ân ilimlerine dair yazılan kitaplarda terim olarak bu iki kelimenin aşağı yukarı aynı maksadı ifade eden değişik tarifleri yapılmıştır. Kısaca muhkem: “Tek mânâsı olan”, müteşabih ise: “Birden fazla mânâya gelebilen”, yahut muhkem: “Anlaşılması için başka bir delile ihtiyacı olmayan”, müteşabih: “Anlaşılması için kendi dışında bir delile ihtiyaç hissettiren” demektir.1 Âlimlerin görüşleri işin sonunda şuna raci olur: Muhkem, herhangi bir müphemlik, bir kapalılık olmaksızın, mânâsına açıkça delâlet eden; müteşabih ise, mânâsına racih, yani ağır basan bir delâleti bulunmayan kelimedir. Böylece usul-i fıkıhta ‘nas’ ve ‘zahir’ denilen kısım muhkem kısmına dahildir. Zira ‘nas’: ‘Maksada bizzat kendi sıgası ile delâlet eden’, ‘zahir’ ise: ‘başka bir karineye ihtiyaç duyulmaksızın bizzat kendi ibaresi ile maksada delâlet etmekle beraber mefhumu esas maksat olmayan kelimeye denir. Mücmel, müevvel, müşkil ise müteşabih kısmına dahildir. Zira mücmel; tafsil edilmeye, açıklanmaya muhtaçtır. Müevvel; ancak te’vil edildikten sonra delâlet ettiği mânâ bilinen kelimedir. Müşkil ise; müphemlik ihtiva edip delâleti gizli olan kelimeye denir.’2 Âyetin, ‘Verrâsihûn’ kelimesinin başındaki ‘vav’ın atıf veya istinaf işlevi bildirmesi çok önemli bir mânâ farkı ortaya çıkarmaktadır. Atıf içindir diyenler, rasih âlimlerin de müteşabihlerin yorumunu yapabileceklerini ileri sürerler. İstinaf içindir diyenler müteşabihlerin mânâlarını yalnız Allah’ın bildiğini, rasih âlimlerin ise yorumlamayıp sadece “Allah ne murad etmişse inandık” deyip teslimiyet göstermeleri gerektiğini ileri sürerler. Demin zikrettiğimiz ikinci görüşü şöyle ifade etmek daha isabetlidir: “Rasih âlimler müteşabihleri yorumlar, bununla beraber teslimiyet gösterir ve ‘Amenna, Rabbimiz ne murad etmişse inandık’ derler.” İbnu Abbas (r.a) ve Mücahid’den bu görüş nakledilir.3 Mücahid: “Rasih âlimler, te’villerini bilir ve bununla beraber ‘Amenna’ derler” der. Dahhak: “Rasih âlimler müteşabihlerin te’villerini bilirler. Şayet bilmeselerdi nâsihini ve mensûhunu, helâl ve haramını, muhkem ve müteşabihini de bilemezlerdi.”

    Bu fikri benimseyen en önemli isim İmam el-Eş’arî olup ona göre Âl-i İmrân, 7 âyetinde vakıf yeri ‘Verrâsihûne fi’l ilmi’ kelimesindedir. Bu görüşü açıklayan Ebu İshak eş-Şirazî (Ö. 476/1088) şöyle der: “Allah Tealâ’nın Kur’ân’da ilmini yalnız Kendisine mahsus kıldığı kısım yoktur. Allah, âlimleri Kur’ân’a muttali eylemiştir. Zira Allah bu cümleyi, âlimleri övmek üzere beyan buyurmuştur. Şayet onlar da bilemeselerdi avama dahil olurlardı.”4 Nevevî, ‘Şerhu Sahih-i Müslim’de bu mânâyı tercih edip der ki: “En doğru izah budur. Zira Allah’ın mahlukatının bilemeyecekleri şekilde onlara hitap etmesi akıldan uzak bir iştir. Bu görüşe katılan daha birçok zat vardır. Selefin ekserisinin müteşabihlerin te’villerinin bilinemeyeceği fikrinde oldukları nakledilir. Onların bundan maksatları şu idi: “Müteşabihlerin kesin mânâlarını bilmek, onlardan ‘murad-ı ilâhi budur’ demek doğru değildir. Yoksa onlar âlimlerin o âyetleri te’vil etmeye teşebbüs etmeleri doğru değildir, o âyetlerden hiçbir şey anlamamız mümkün değildir” demek istememişlerdir. Zira bu kabil âyetler hakkında kendileri tarafından yapılmış izahlar nakledilmiştir. Müteşabihleri bir itibarla, hakiki müteşabih ve izafî müteşabih olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hakiki müteşabihleri anlamak hayli zor, âdeta imkânsızdır. Bazı sûrelerin başındaki hurûf-u mukatta’a bu kısma girer. Buna rağmen müfessirler bunlar hakkında bile izah getirmeye çalışmışlardır.5

    Kanaatimize göre, Kur’ân-ı Kerim’de hakiki müteşabihin tek örneği hurûf-u mukatta’alardır. Muasır âlimlerden Mahmut Şeltut da bu fikirdedir.6 Bazı âlimler, müteşabihu’s-sıfat denilen ve Allahu Tealâ’nın bazı şuunatına dair Kur’ân’da varit olan bazı lafızları da bu kısımdan sayarlar. Aslında bunların mânâları anlaşılmakla beraber gerçek mahiyetlerini idrak etmek zordur. Buna mukabil izafî müteşabihler çok fazla olup müfessirler kendi ilimleri nisbetinde bu âyetleri farklı şekilde tefsir ederler.

    Âlimler, Allah Tealâ’nın bazı şuunatları hakkındaki müteşabihler konusunda şu hususlarda ittifak etmişlerdir.

    1. İmkânsız olan zahiri mânâları Şari’ tarafından kastedilmemiştir. Zira bunlar hem bizzat Şari’ Tealâ’nın diğer kelâmlarından hem de aklî delillerden anlaşılmaktadır.

    2. Müteşabihin makul ve akla yakın tek anlaşılma şekli varsa, onu kabul etmek gerekir. Meselâ “Ve hüve meaküm eynemâ küntüm” (Hadid, 57/4) âyetinde Allah’ın zatıyla değil ilmi, kudreti, iradesi, işitme ve görmesi ile beraber olduğunun anlaşılması gibi. Âlimler bunun dışındaki hususlarda ise ihtilaf etmişlerdir.

    a) Selef: Allah’ı, müteşabihlerin imkânsız olan zahiri mânâlarından tenzih ederek, onların gerçek mânâlarını Allah’a havale etme yolunu tutmuşlardır.

    b) Halef: Müteşabih lafızları lügatte yeri olan ve şer’an ve aklen Allah’a layık bulunan bir mânâya hamletmek yolunu tutmuşlardır. Bunların delili şudur: İmkân nisbetinde şer’î lafızları i’mal etmek, yani onlara işlerlik kazandırmak matluptur. Zira aksi yapılıp ihmal edilir, yani lafızlara işlerlik kazandırılmazsa hayrete, şaşırmaya ve onları tamamen anlamsız bırakmaya yol açar.

    Şari’ Tealâ’nın kelâmına sahih bir mânâ verme imkânı bulunduğu müddetçe, bu gerekli olur. Zira Alîm-i Hakîm’den gelen kelâmdan faydalanmak gerekir. Onu mânâsız, kısır, verimsiz söz söylemekten tenzih etmek gerekir.

    c) Orta yolu tutanların mezhebi: Suyûtî, İbnu Dakîki’l-Iyd’ten nakleder: “Te’vil, Arap dilinin mantığına yakın ise inkâr edilemez. Uzak olursa tevakkuf eder, Allah Tealâ’yı tenzih ederek hangi mânâ kastedilmişse ona iman ederiz. Bu te’villerden, Arapların kelâm ve konuşmalarından anlaşılan mânâları olursa, hiç tereddüt ve tevakkuf etmeksizin bunları kabul ederiz. Meselâ âyette geçen ‘Cenbillah’ (Zümer, 39/56) tabirini Allah hakkında, ‘Onun şanına layık olma’ diye te’vil etmek gibi.7

    Müteşabihleri bir itibarla, hakiki müteşabih ve izafî müteşabih olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hakiki müteşabihleri anlamak hayli zor, âdeta imkânsızdır. Bazı sûrelerin başındaki hurûf-u mukatta’a bu kısma girer. Buna rağmen müfessirler bunlar hakkında bile izah getirmeye çalışmışlardır.

    MÜTEŞABİH ÂYETLERİN KUR’ÂN’DA BULUNMASININ HİKMETLERİ

    Kur’ân ilimlerine dair kitap yazan âlimlerimiz, şu hikmetleri zikrederler:

    1. İrşad halkasını çok geniş tutmak

    Fahreddin Râzî şöyle der: “Kur’ân hem havassı hem avamı dine davet eder. Geniş kitlenin mizacı mücerred hakikatleri idrak etmeye yatkın değildir. Onlar daha işin başında; cisim olmayan bir mekânda bulunmayan hatta kendisine işaret bile edilemeyen bir varlığa inanmaya davet edilecek olurlarsa bunu kabule yanaşmazlar, kendilerinden ‘yok’ olan bir şeye inanmaları istendiğini düşünürler. Ve inkâra düşerler. Dolayısıyla onlara en münasip olan üslûp, kendilerinin düşünce yapılarına uygun bazı lafızları kullanmak fakat bunların aralarına açık gerçeği ihtiva eden ifadeleri de yerleştirmektir. İşte birinci kısım müteşabih, ikinci yani açık gerçeği bildiren ifadeler ise muhkem kısımdır. Bu hikmet, bilhassa ilâhî sıfat ve şuunat hakkında âşikârdır.”

    2. Allah’ın lütfedip zayıf insanlara tahammül edebilecekleri şekilde tecelli etme iradesi.

    Zira Allah Tealâ gerçek sıfatlarıyla tecelli etseydi insan helak olurdu. Hazreti Musa Aleyhisselam gibi peygamberlerin en büyüklerinden biri bile Allah’ın bir tecellisine tahammül edemeyip düşüp bayılmış, bu tecelli dağı paramparça etmişti (A’râf, 7/143).

    3. Aklın önemine dikkat çekme

    Kur’ân’ın hem muhkem hem müteşabih âyetleri ihtiva etmesi sebebiyle okuyucu, aklî delillere başvurma ihtiyacı hisseder. Böylece taklit karanlığından kurtulur. Bu, aklın mevkiini yüceltme ve önemine dikkat çekmedir. Kur’ân’ın hepsi muhkem olsaydı insan aklî delillere ihtiyaç duymaz, dolayısıyla akıl mühmel kalırdı.8

    4. Aklı ve anlayışı mahdut olan insana mutlak hakikatleri anlatma ihtiyacı

    Allah müteşabih âyetleri bizi hidayet ve irşat etmek için vesile kılmıştır. Müteşabih lafız, hakikate tam tamına mutabık olmasa da, çeşitli vecihlerden bir vechi ile ona tetabuk eder, yani benzer. Meselâ bir topluluğa hiç görmedikleri bir şeyi anlatırken onlara o şey gerçek şekliyle değil, bildikleri bir şeye benzetilerek anlatılır. İnsanın, müteşabih lafızlardan gerçeği bütün yönleriyle anlaması pek zordur. Mü’min âlim, müteşabih âyetlerin Allah katından geldiklerini ve bildirdikleri hakikate tam mânâsıyla delâlet ettiklerini bilir. Allah tarafından gelen gerçek olduklarına iman eder ve lafızları zorlamaksızın, kendisi için bir fikir ve bilgi edinir.9

    5. İlmî araştırmayı teşvik

    Âlimler Kur’ân’ın saklı taraflarını, gizli güzelliklerini araştırıp öğrenmeye böylece teşvik edilmişlerdir. Bu sayede âlimlerin maharetleri ortaya çıkar, fikirler dondurulmaktan kurtarılır, fazilet dereceleri tezahür eder. Kur’ân’ın hepsi muhkem olsaydı âlimler ve sıradan insanların farkları kalmazdı.

    6. Kulları ilâhî ilim karşısında hadlerini bilmeye yöneltme

    Allah Tealâ insanları tevazua yöneltmek, Kendi mutlak ilmi karşısında aczlerini ve kulluklarını hatırlatmak, onları imtihan edip denemek, teslimiyet göstermeye yöneltmek istemektedir. Allah’ın ilminde ve kitabında olan her şeyi âlimlerin bilmeleri gerekmez. İlim ehlinin, tek tek bilemedikleri nice şeyler bulunur. Muhammed Abduh, bu konuda şöyle der: “Allah müteşabihleri, Kendisini tasdik konusunda kalplerimizi imtihan etmek için indirmiştir. Kitapta varid olan her şey zeki olsun, aptal olsun hiç kimsenin tereddüt etmeyeceği tarzda vazıh ve anlaşılır olsaydı, onlara iman etmede Allah’ın emrine itaat ve resûllerine teslimiyet gösterme mânâsı kalmazdı.”10

    Kendi bildikleri dil ile inmesine rağmen âlimlerin bu aczleri, Kur’ân’ın Allah katından indiğinin bir delili olur. Bu hikmetlerin çoğunu Fahreddin Râzi’den nakleden Zerkânî, sonunda der ki: “Bu hikmetlerin bir kısmı, müteşabihlerin muayyen bir kısmında tahakkuk eder. Fakat yekûnü, ancak yekûnde tahakkuk eder. Bu da, verilen bu izahatın geçerliliği için yeterlidir.”11

    Dipnotlar
    1) ez-Zerkeşî, el-Burhân fi Ulûmi’l-Kur’ân,1/70.
    2) Suyûtî, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/3; Dr. Subhi Salih, Mebâhis, 282.
    3) Zerkeşî, a.g.e., 1/73; Suyûtî, a.g.e., 2/4.
    4) Subhi Salih, a.g.e., 282.
    5) Bunlar hakkında yapılan çeşitli yorumlar için bakınız: İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, Ank. 1976, s: 134-138.
    6) Mahmut Şeltut, Tefsiru’l Kur’âni’l Kerim, Kahire, 2. b. 1960, s. 68-69.
    7) Suyûtî, a.g.e., 2/ 8; Abdulazîm ez-Zerkânî, Menâhilu’l-İrfân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire 1980, 2/286-290.
    8) Zerkânî, a.g.e., 2/284.
    9) Abdulmecid Zendanî, Tevhidu’l Halık, Cidde, Tarihsiz, s. 413.
    10) Tefsîru’l-Menâr, 3/170.
    11) Menâhil, 2/285.
    Prof. Dr. Suat Yıldırım


  5. 24.Ocak.2011, 15:36
    3
    Silent and lonely rains
    Alıntı
    Ayetin fazla olmasındaki kastın nedir açarmısın biraz...
    Kardeşin bu sorudan kastı sanırım müteşabih ayetler.
    bilgi için verilen yazıyı okuyabilirsiniz
    biraz uzun ama oldukça aydınlatıcı...

    _______________________

    Birbirine benzeyen birey ve cüzleri bulunan şeyler, kendisinde karışıklık ve iltibas bulunan şey; Kur'an-ı Kerim'de manâsı kapalı, bir çok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen ayet veya kelimeler. Bunlara müteşabihât denir. Bunların hangi manâya geldikleri yalnız kendilerinden anlaşılmaz. Başka harici bir delile ihtiyaç gösterirler. "Müteşabih"in karşıtı "muhkem"dir. Allah'ın sıfatları, kıyametin durumu, Cennet nimetleri, Cehennem azabı vs. hakkındaki lafızlar müteşabihtir.

    Müteşabih Ayetleri Anlamak

    Kur’ân’a dair ilimlerin en önemlilerinden biri de Kur’ân-ı Kerim’deki müteşâbih âyetler meselesidir. Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede Kur’ân’daki âyetlerin, bir itibara göre “Muhkem ve Müteşabih” olarak iki kısma ayırır. “Sana bu kitabı indiren O’dur. Kitabın bir kısım âyetleri muhkem olup bunlar onun esasını teşkil ederler. Diğer kısımlar ise müteşabihtirler. Kalplerinde eğrilik olan kimseler onun sadece müteşabihleri ile meşgul olurlar. Bundan maksatları, sırf fitne çıkarmak ve kendi anlayışlarına göre yorumlamaktır. Halbuki onların gerçek mânâlarını yalnız Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onların mânâlarını anlamaya çalışmakla beraber, asıl maksat ve mânâlarını Allah Tealâ’ya havale edip; ‘Allah’ın maksadı ne ise biz ona inandık. Gerek muhkemi, gerek müteşabihi hepsi Rabbimiz tarafından gönderilmiştir...’ derler. Bunu ancak kamil ve öz akıl sahipleri düşünebilirler... Ve onlar sözlerini şu duayla bitirirler: ‘Ey bizim yüce Rabbimiz! Doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi yanlışa saptırma, yüce katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz sonsuz lütuf sahibi olan ancak Sensin.’” Önce bu âyet-i kerimede varid olan muhkem ve müteşabih kelimelerinin mânâları üzerinde duralım. Şibh: Dilde ‘misil’, yani benzer demektir.

    Bu kökten gelen teşabüh ve iştibah mastarları, biri diğerine benzediğinden ötürü, “birbirine karışma ve tereddüde yol açma” mânâsına gelir. Müteşabih teşabühten ism-i fâil olup bu vasfa haiz olan kelimeye denir. Bu yönüyle “müteşabihât: mütemasilât ve müşkilat” anlamına gelir. Bunun mukabili “muhkem: sağlam, kesin, vâzıh ve net” demektir. Müteşabih lafzı (Zümer, 39/23) âyetinde de geçmektedir. Ancak bu âyeti anlamada müfessirlerin ihtilafı yoktur. Bu âyet, Kur’ân âyetlerinin hak ve gerçek olma, i’caz vasfını taşıma, belâgatta mükemmel olmada birini diğerine tercih etme güçlüğü yönünden birbirine müteşabih yani benzer olduklarını bildirir. Farklı görüşler demin zikrettiğimiz Âl-i İmrân, 7 âyetinde geçen müteşabih kelimesi hakkında ortaya çıkmaktadır.

    Kur’ân ilimlerine dair yazılan kitaplarda terim olarak bu iki kelimenin aşağı yukarı aynı maksadı ifade eden değişik tarifleri yapılmıştır. Kısaca muhkem: “Tek mânâsı olan”, müteşabih ise: “Birden fazla mânâya gelebilen”, yahut muhkem: “Anlaşılması için başka bir delile ihtiyacı olmayan”, müteşabih: “Anlaşılması için kendi dışında bir delile ihtiyaç hissettiren” demektir.1 Âlimlerin görüşleri işin sonunda şuna raci olur: Muhkem, herhangi bir müphemlik, bir kapalılık olmaksızın, mânâsına açıkça delâlet eden; müteşabih ise, mânâsına racih, yani ağır basan bir delâleti bulunmayan kelimedir. Böylece usul-i fıkıhta ‘nas’ ve ‘zahir’ denilen kısım muhkem kısmına dahildir. Zira ‘nas’: ‘Maksada bizzat kendi sıgası ile delâlet eden’, ‘zahir’ ise: ‘başka bir karineye ihtiyaç duyulmaksızın bizzat kendi ibaresi ile maksada delâlet etmekle beraber mefhumu esas maksat olmayan kelimeye denir. Mücmel, müevvel, müşkil ise müteşabih kısmına dahildir. Zira mücmel; tafsil edilmeye, açıklanmaya muhtaçtır. Müevvel; ancak te’vil edildikten sonra delâlet ettiği mânâ bilinen kelimedir. Müşkil ise; müphemlik ihtiva edip delâleti gizli olan kelimeye denir.’2 Âyetin, ‘Verrâsihûn’ kelimesinin başındaki ‘vav’ın atıf veya istinaf işlevi bildirmesi çok önemli bir mânâ farkı ortaya çıkarmaktadır. Atıf içindir diyenler, rasih âlimlerin de müteşabihlerin yorumunu yapabileceklerini ileri sürerler. İstinaf içindir diyenler müteşabihlerin mânâlarını yalnız Allah’ın bildiğini, rasih âlimlerin ise yorumlamayıp sadece “Allah ne murad etmişse inandık” deyip teslimiyet göstermeleri gerektiğini ileri sürerler. Demin zikrettiğimiz ikinci görüşü şöyle ifade etmek daha isabetlidir: “Rasih âlimler müteşabihleri yorumlar, bununla beraber teslimiyet gösterir ve ‘Amenna, Rabbimiz ne murad etmişse inandık’ derler.” İbnu Abbas (r.a) ve Mücahid’den bu görüş nakledilir.3 Mücahid: “Rasih âlimler, te’villerini bilir ve bununla beraber ‘Amenna’ derler” der. Dahhak: “Rasih âlimler müteşabihlerin te’villerini bilirler. Şayet bilmeselerdi nâsihini ve mensûhunu, helâl ve haramını, muhkem ve müteşabihini de bilemezlerdi.”

    Bu fikri benimseyen en önemli isim İmam el-Eş’arî olup ona göre Âl-i İmrân, 7 âyetinde vakıf yeri ‘Verrâsihûne fi’l ilmi’ kelimesindedir. Bu görüşü açıklayan Ebu İshak eş-Şirazî (Ö. 476/1088) şöyle der: “Allah Tealâ’nın Kur’ân’da ilmini yalnız Kendisine mahsus kıldığı kısım yoktur. Allah, âlimleri Kur’ân’a muttali eylemiştir. Zira Allah bu cümleyi, âlimleri övmek üzere beyan buyurmuştur. Şayet onlar da bilemeselerdi avama dahil olurlardı.”4 Nevevî, ‘Şerhu Sahih-i Müslim’de bu mânâyı tercih edip der ki: “En doğru izah budur. Zira Allah’ın mahlukatının bilemeyecekleri şekilde onlara hitap etmesi akıldan uzak bir iştir. Bu görüşe katılan daha birçok zat vardır. Selefin ekserisinin müteşabihlerin te’villerinin bilinemeyeceği fikrinde oldukları nakledilir. Onların bundan maksatları şu idi: “Müteşabihlerin kesin mânâlarını bilmek, onlardan ‘murad-ı ilâhi budur’ demek doğru değildir. Yoksa onlar âlimlerin o âyetleri te’vil etmeye teşebbüs etmeleri doğru değildir, o âyetlerden hiçbir şey anlamamız mümkün değildir” demek istememişlerdir. Zira bu kabil âyetler hakkında kendileri tarafından yapılmış izahlar nakledilmiştir. Müteşabihleri bir itibarla, hakiki müteşabih ve izafî müteşabih olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hakiki müteşabihleri anlamak hayli zor, âdeta imkânsızdır. Bazı sûrelerin başındaki hurûf-u mukatta’a bu kısma girer. Buna rağmen müfessirler bunlar hakkında bile izah getirmeye çalışmışlardır.5

    Kanaatimize göre, Kur’ân-ı Kerim’de hakiki müteşabihin tek örneği hurûf-u mukatta’alardır. Muasır âlimlerden Mahmut Şeltut da bu fikirdedir.6 Bazı âlimler, müteşabihu’s-sıfat denilen ve Allahu Tealâ’nın bazı şuunatına dair Kur’ân’da varit olan bazı lafızları da bu kısımdan sayarlar. Aslında bunların mânâları anlaşılmakla beraber gerçek mahiyetlerini idrak etmek zordur. Buna mukabil izafî müteşabihler çok fazla olup müfessirler kendi ilimleri nisbetinde bu âyetleri farklı şekilde tefsir ederler.

    Âlimler, Allah Tealâ’nın bazı şuunatları hakkındaki müteşabihler konusunda şu hususlarda ittifak etmişlerdir.

    1. İmkânsız olan zahiri mânâları Şari’ tarafından kastedilmemiştir. Zira bunlar hem bizzat Şari’ Tealâ’nın diğer kelâmlarından hem de aklî delillerden anlaşılmaktadır.

    2. Müteşabihin makul ve akla yakın tek anlaşılma şekli varsa, onu kabul etmek gerekir. Meselâ “Ve hüve meaküm eynemâ küntüm” (Hadid, 57/4) âyetinde Allah’ın zatıyla değil ilmi, kudreti, iradesi, işitme ve görmesi ile beraber olduğunun anlaşılması gibi. Âlimler bunun dışındaki hususlarda ise ihtilaf etmişlerdir.

    a) Selef: Allah’ı, müteşabihlerin imkânsız olan zahiri mânâlarından tenzih ederek, onların gerçek mânâlarını Allah’a havale etme yolunu tutmuşlardır.

    b) Halef: Müteşabih lafızları lügatte yeri olan ve şer’an ve aklen Allah’a layık bulunan bir mânâya hamletmek yolunu tutmuşlardır. Bunların delili şudur: İmkân nisbetinde şer’î lafızları i’mal etmek, yani onlara işlerlik kazandırmak matluptur. Zira aksi yapılıp ihmal edilir, yani lafızlara işlerlik kazandırılmazsa hayrete, şaşırmaya ve onları tamamen anlamsız bırakmaya yol açar.

    Şari’ Tealâ’nın kelâmına sahih bir mânâ verme imkânı bulunduğu müddetçe, bu gerekli olur. Zira Alîm-i Hakîm’den gelen kelâmdan faydalanmak gerekir. Onu mânâsız, kısır, verimsiz söz söylemekten tenzih etmek gerekir.

    c) Orta yolu tutanların mezhebi: Suyûtî, İbnu Dakîki’l-Iyd’ten nakleder: “Te’vil, Arap dilinin mantığına yakın ise inkâr edilemez. Uzak olursa tevakkuf eder, Allah Tealâ’yı tenzih ederek hangi mânâ kastedilmişse ona iman ederiz. Bu te’villerden, Arapların kelâm ve konuşmalarından anlaşılan mânâları olursa, hiç tereddüt ve tevakkuf etmeksizin bunları kabul ederiz. Meselâ âyette geçen ‘Cenbillah’ (Zümer, 39/56) tabirini Allah hakkında, ‘Onun şanına layık olma’ diye te’vil etmek gibi.7

    Müteşabihleri bir itibarla, hakiki müteşabih ve izafî müteşabih olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hakiki müteşabihleri anlamak hayli zor, âdeta imkânsızdır. Bazı sûrelerin başındaki hurûf-u mukatta’a bu kısma girer. Buna rağmen müfessirler bunlar hakkında bile izah getirmeye çalışmışlardır.

    MÜTEŞABİH ÂYETLERİN KUR’ÂN’DA BULUNMASININ HİKMETLERİ

    Kur’ân ilimlerine dair kitap yazan âlimlerimiz, şu hikmetleri zikrederler:

    1. İrşad halkasını çok geniş tutmak

    Fahreddin Râzî şöyle der: “Kur’ân hem havassı hem avamı dine davet eder. Geniş kitlenin mizacı mücerred hakikatleri idrak etmeye yatkın değildir. Onlar daha işin başında; cisim olmayan bir mekânda bulunmayan hatta kendisine işaret bile edilemeyen bir varlığa inanmaya davet edilecek olurlarsa bunu kabule yanaşmazlar, kendilerinden ‘yok’ olan bir şeye inanmaları istendiğini düşünürler. Ve inkâra düşerler. Dolayısıyla onlara en münasip olan üslûp, kendilerinin düşünce yapılarına uygun bazı lafızları kullanmak fakat bunların aralarına açık gerçeği ihtiva eden ifadeleri de yerleştirmektir. İşte birinci kısım müteşabih, ikinci yani açık gerçeği bildiren ifadeler ise muhkem kısımdır. Bu hikmet, bilhassa ilâhî sıfat ve şuunat hakkında âşikârdır.”

    2. Allah’ın lütfedip zayıf insanlara tahammül edebilecekleri şekilde tecelli etme iradesi.

    Zira Allah Tealâ gerçek sıfatlarıyla tecelli etseydi insan helak olurdu. Hazreti Musa Aleyhisselam gibi peygamberlerin en büyüklerinden biri bile Allah’ın bir tecellisine tahammül edemeyip düşüp bayılmış, bu tecelli dağı paramparça etmişti (A’râf, 7/143).

    3. Aklın önemine dikkat çekme

    Kur’ân’ın hem muhkem hem müteşabih âyetleri ihtiva etmesi sebebiyle okuyucu, aklî delillere başvurma ihtiyacı hisseder. Böylece taklit karanlığından kurtulur. Bu, aklın mevkiini yüceltme ve önemine dikkat çekmedir. Kur’ân’ın hepsi muhkem olsaydı insan aklî delillere ihtiyaç duymaz, dolayısıyla akıl mühmel kalırdı.8

    4. Aklı ve anlayışı mahdut olan insana mutlak hakikatleri anlatma ihtiyacı

    Allah müteşabih âyetleri bizi hidayet ve irşat etmek için vesile kılmıştır. Müteşabih lafız, hakikate tam tamına mutabık olmasa da, çeşitli vecihlerden bir vechi ile ona tetabuk eder, yani benzer. Meselâ bir topluluğa hiç görmedikleri bir şeyi anlatırken onlara o şey gerçek şekliyle değil, bildikleri bir şeye benzetilerek anlatılır. İnsanın, müteşabih lafızlardan gerçeği bütün yönleriyle anlaması pek zordur. Mü’min âlim, müteşabih âyetlerin Allah katından geldiklerini ve bildirdikleri hakikate tam mânâsıyla delâlet ettiklerini bilir. Allah tarafından gelen gerçek olduklarına iman eder ve lafızları zorlamaksızın, kendisi için bir fikir ve bilgi edinir.9

    5. İlmî araştırmayı teşvik

    Âlimler Kur’ân’ın saklı taraflarını, gizli güzelliklerini araştırıp öğrenmeye böylece teşvik edilmişlerdir. Bu sayede âlimlerin maharetleri ortaya çıkar, fikirler dondurulmaktan kurtarılır, fazilet dereceleri tezahür eder. Kur’ân’ın hepsi muhkem olsaydı âlimler ve sıradan insanların farkları kalmazdı.

    6. Kulları ilâhî ilim karşısında hadlerini bilmeye yöneltme

    Allah Tealâ insanları tevazua yöneltmek, Kendi mutlak ilmi karşısında aczlerini ve kulluklarını hatırlatmak, onları imtihan edip denemek, teslimiyet göstermeye yöneltmek istemektedir. Allah’ın ilminde ve kitabında olan her şeyi âlimlerin bilmeleri gerekmez. İlim ehlinin, tek tek bilemedikleri nice şeyler bulunur. Muhammed Abduh, bu konuda şöyle der: “Allah müteşabihleri, Kendisini tasdik konusunda kalplerimizi imtihan etmek için indirmiştir. Kitapta varid olan her şey zeki olsun, aptal olsun hiç kimsenin tereddüt etmeyeceği tarzda vazıh ve anlaşılır olsaydı, onlara iman etmede Allah’ın emrine itaat ve resûllerine teslimiyet gösterme mânâsı kalmazdı.”10

    Kendi bildikleri dil ile inmesine rağmen âlimlerin bu aczleri, Kur’ân’ın Allah katından indiğinin bir delili olur. Bu hikmetlerin çoğunu Fahreddin Râzi’den nakleden Zerkânî, sonunda der ki: “Bu hikmetlerin bir kısmı, müteşabihlerin muayyen bir kısmında tahakkuk eder. Fakat yekûnü, ancak yekûnde tahakkuk eder. Bu da, verilen bu izahatın geçerliliği için yeterlidir.”11

    Dipnotlar
    1) ez-Zerkeşî, el-Burhân fi Ulûmi’l-Kur’ân,1/70.
    2) Suyûtî, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/3; Dr. Subhi Salih, Mebâhis, 282.
    3) Zerkeşî, a.g.e., 1/73; Suyûtî, a.g.e., 2/4.
    4) Subhi Salih, a.g.e., 282.
    5) Bunlar hakkında yapılan çeşitli yorumlar için bakınız: İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, Ank. 1976, s: 134-138.
    6) Mahmut Şeltut, Tefsiru’l Kur’âni’l Kerim, Kahire, 2. b. 1960, s. 68-69.
    7) Suyûtî, a.g.e., 2/ 8; Abdulazîm ez-Zerkânî, Menâhilu’l-İrfân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire 1980, 2/286-290.
    8) Zerkânî, a.g.e., 2/284.
    9) Abdulmecid Zendanî, Tevhidu’l Halık, Cidde, Tarihsiz, s. 413.
    10) Tefsîru’l-Menâr, 3/170.
    11) Menâhil, 2/285.
    Prof. Dr. Suat Yıldırım





+ Yorum Gönder