Konusunu Oylayın.: Din ilimi doğurur mu?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Din ilimi doğurur mu?
  1. 22.Ocak.2011, 15:18
    1
    Misafir

    Din ilimi doğurur mu?






    Din ilimi doğurur mu? Mumsema bizim bir münazaramızda bu konu bize gelmiştir ve bunun için araştırma yapıyorum yardımınıza ihtiyacım var...


  2. 22.Ocak.2011, 15:18
    1
    Kayitsiz Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayitsiz Üye
    Misafir



    bizim bir münazaramızda bu konu bize gelmiştir ve bunun için araştırma yapıyorum yardımınıza ihtiyacım var...


  3. 22.Ocak.2011, 21:28
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Din ilimi doğurur mu?




    Din- İlim Beraberliğine Temelden Bir Yaklaşım

    Ubeydullah Akyüz

    Din ile ilim çatışır mı çatışmaz mı; bunlar, birbirinin sahasına girmemesi gereken bağımsız disiplinler midir, yoksa aynı hakikatin iki değişik ifade biçimi midir? Bu mesele, birkaç asırdır hemen hemen bütün dünyada tartışılan ve son yıllarda da Müslümanların gündeminde ciddi bir yer işgal eden önemli konulardan biri olarak karşımızda durmaktadır.

    Batı’da Hıristiyanlığın tevhidden teslise sapması, Hz. İsa’nın bir kul-peygamber olmaktan, Allah’ın -hâşâ- kendinde tezahür ettiği bir ilâh mertebesine çıkarılması neticesinde nihaî kurtuluşun İsa'yı sevmeye bağlanması, Hz. İsa'dan sonra onun 'bedeni' kabul edilen kiliseyi tartışılmaz bir yere oturmuştur. Temelinde bu şekilde sözde bir İsa sevgisi konan ve bu sevginin aracı ‘prizması’ olarak da kiliseye vücut veren Hıristiyanlık, tabiatı ve tabiatın bilgisini kişiyi Allah’tan alıkoyan bir perde olarak görmüş; ne var ki, Rönesans’la birlikte antikiteye ve tabiata uyanan Batı insanı, bu noktada kilisenin temsil etliği Hıristiyanlığı sorgulamaya başlamış, daha sonra bu sorgulama natüralizm, pozitivizm ve materyalizm gibi akımlarla doğrudan dine ve Allah’a yönelmiştir. Son iki asırdır, Batı’dan mal ithal eder gibi fikir ve düşünce ithal eden Müslüman dünyasının aydını aynı sorgulamayı kendi dünyasına taşımış ve İslâm’a da Hıristiyanlık gibi bir din olarak bakılmasının neticesinde, İslâm ile ilim birbirine zıt iki disiplin gibi takdim edilir olmuştur. Oysa gerçek, tamamen başkadır. Üzerinde çok yazılıp konuşulan bu mevzuyu bir benzetme ile İslâm’ın ve bütün İlâhî dinlerin temeli olan tevhid çerçevesinde kısaca değerlendirmeğe çalışacağız.

    İlim adamları, kâinatın ömrünü 10-15 milyar yıl olarak tahmin etmektedirler. Kâinat bu kadar yıldır hiç bozulmadan sürüp gelmektedir. Oysa, gerek kâinatın teşekkülü, gerekse varlığının devam etmesi ihtimal hesaplarına göre adetâ mümkün değildir. Çok basit bir gerçek olarak, aşılanmış bir yumurta olarak tek hücre hâlinde anne karnına düştüğü andan itibaren insan, annenin temelde topraktan aldığı gıdalarla beslenir. Bu gıdaların anne karnında itina ile ayrılan bir kısmı, zerreler hâlinde onun ‘yapı taşları’nı oluşturur. Her geçen gün binlerce zerre cenine eklenir ve zamanla ortaya mükemmel bir vücut çıkar. İşte bu oluşum safhalarında, insan ceninine ‘yapı taşları’ olarak ulaşan sayısız zerreden bir veya birkaçı yanlış bir yere gitse, göze gidecek bir zerre kulağa gitse, ayak parmağına gidecek bir tanesi beyne gitse, bir ‘anomali’ ortaya çıkar. Aynı gerçek, doğduktan sonra insanın tüm hayatı için de söz konusudur. Çünkü insan, yine genellikle topraktan aldığı gıdalarla beslenmekte ve bu gıdalar onun vücudunun yapı veya tamir taşlarını oluşturmaktadır, ikinci olarak her insan aynı topraktan alınan aynı gıdalarla beslendiği hâlde, simadan karaktere, kaderinden parmak izlerine varıncaya kadar tamamen kendine has bir yapıdadır. Aynı malzeme, her akımdan farklı milyarlarca varlığa yapı taşı olmaktadır. Üçüncü olarak, insan hayatının sürmesi de, insanın meydana gelmesi gibi âdeta mümkün değildir. Düşünün ki, mikroskobik varlıklar olan hücrelerde her zaman herhangi bir arızanın meydana gelmemesi, kılcallardan birinde her an bir tıkanmanın olmaması için görünür hiçbir sebep yoktur. Hz. Ali’nin ifadeleriyle, “Her yudumda ve her lokmada -hatta teneffüs edilen her nefes havada- ölüm vardır.” Yani insan, bir yudumla, bir lokma ile ölebilir. Öyleyse, insanın da, makro-insan kabul edilen kâinatın da meydana gelmesi ve varlığını devam ettirmesi tam bir mucizedir ve sınırsız bir ilim, sınırsız bir kudret ve sınırsız seçme gücü olan bir iradeyi gerektirmektedir. Bu ilim, kudret ve irade tek bir varlıkta olmalıdır ki, bu sistem, bu muhteşem âhengiyle meydana gelsin ve o varlığın istediği ana kadar devam etsin.

    İşte, adına “Allah” dediğimiz bu sınırsız ilim, kudret ve irade sahibi varlık, dinin de, ilmin de asıl kaynağıdır. “Göklerde ve yerde en büyük temsil Allah’ındır” düsturu çerçevesinde, bunu bir misalle izah etmeğe çalışalım:

    Bir insan olarak meydana getirdiğimiz her şeyin, meselâ bir binanın beş türlü varlığı vardır: İlmî varlık, kaderi varlık, kitabî varlık, maddî-aktüel varlık ve uhrevî varlık. Diyelim ki, bir mimar-mühendissiniz ve bir bina yapmak istiyorsunuz. Önce şekli, genel hatları ve detayları, kat ve odalarının sayısı, fonksiyonları, kısaca bütün özellikleriyle binayı zihninizde tasarlar ve ona bir ancak dışta görülmesi için zihninizdeki yapıya hariçte, toprak üzerinde maddî bir elbise giydirmeniz gerekir. Bunun için önce, bütün detaylarıyla bir plân yapar; yani, binanın zihninizdeki ilmî varlığına kâğıt üzerinde şekil verirsiniz ki, bu onun kaderî varlığıdır. Daha sonra, elinizdeki malzeme ile bu plânı maddî varlığa taşır, yani onu taş, tuğla, çimento, demir, tahta vasıtasıyla şu kadar katlı, şu kadar odalı bir bina hâline getirirsiniz. İşte bu da onun maddî-aktüel varlığıdır. Sonra, çok güzel yaptığınız ve büyük emek sarf ettiğiniz bu binanın en rantabl biçimde kullanılması ve başkaları tarafından tanınması için bir broşür hazırlar ve bu broşürde bina hakkında detaylı bilgi verir, ayrıca onun nasıl kullanılması gerektiğini anlatırsınız. Bu broşür, onun kitabî varlığıdır. Bu bina, zamanla hafızalara nakşolur, kâinatın hatırasına işlenir; aynı plân üzerinde kendisine göre daha başka binalar yapılabilir. Böylece bina, binlerce ‘uhrevî’ varlık kazanmış olur. Eğer bu bir bina değil de, bir ağaç olmuş olsaydı, o zaman binlerce hafızada ve kâinatın hatırasında kalmasının yanı sıra, yüzlerce, belki binlerce çekirdeğinde varlığını devam ettirecekti, işte bu bina, sizin hem ilminizi, hem plânlamacılığınızı ve iradenizi, hem kudret ve ustalığınızı ortaya koyar. Şimdi, zihninizde, plânınızda, toprak üzerinde aynı olan ve yazdığınız broşürde de nasılsa öyle tanıtılan ve hafızalara nakşolan bu binanın bu beş çeşit varlığı arasında bir çelişkiden söz edilebilir mi? Çelişki ancak şurada olabilir ki, binayı, söz gelimi, beş katlı, 30 odalı, dış boyaları yeşil, iç boyaları beyaz olarak tahayyül etmiş ve taş kullanmayı kararlaştırmışsınız. Fakat plânınızda biraz değişiklik yapmışsınız. Asıl yapıyı, ne zihninizdeki şekle, ne de plânınıza göre kurma imkânı bulmamışsınız. Yazdığınız kitapta binayı olduğundan başka tanıtmışsınız. İşte o zaman, binanın değişik varlık biçimleri hakkında bir çelişkiden söz edilebilir. Fakat böyle bir çelişki, olsa olsa bir beşer olarak eksikliğinizden, aczinizden veya imkân bulamamanızdan kaynaklanır ve arızî bir durumdur.

    İşte, kâinatı da, normo-kâinat olan insanı da böyle bir binaya benzetebiliriz. Onlar, varlık âlemine çıkmadan önce Allah’ın ilminde vardılar ve bu onların ilmî varlığı idi. Allah, onların bu ilmî varlığı üzerine iradesiyle ve “Mukaddir”, yani takdir edici, kader verici ismiyle tecelli edince, onların kaderi varlığı, sonra kendilerine maddî varlık giydirince de maddî-aktüel varlıkları ortaya çıktı. Daha sonra, hem bu kâinatı ve minyatür kâinat olan insanı, hem onlar vasıtasıyla Kendini tanıtmak, hem de irade sahibi kıldığı insanın kâinatta nasıl davranması gerektiğini ona anlatmak için bir Kitap gönderdi ve böylece onlara kitabî varlık kazandırdı. İnsan da, kâinat da dünyevî hayatlarıyla uhrevî varlıklarını yazmakta ve zaman şeridinde geçen her anları uhrevî varlıklarına bir nakış daha işlemektedir ki, bu da bütün endamıyla Ahiret’te ortaya çıkacaktır.

    Kâinatta, mümkün görülmemekle birlikte, mucizevî olarak milyarlarca yıldır devam edegelen muhteşem denge ve insan hayatının aynı şekildeki mucizevî varlığı ve devamı, hem insanın hem de kâinatın sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi aynı varlık, yani Allah tarafından yaratılıp yaşatıldığını ortaya koyan en reddedilmez bir delildir. Bu gerçek, Allah’ta ve O’nun isim ve sıfatları arasında zerre kadar bir çelişkinin olmadığını ve olamayacağını da kör gözlere bile göstermektedir. Aksi hâlde, Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere, bir fesat çıkar ve kâinat yıkılır giderdi. Nitekim, kıyamet anı geldiğinde, kâinatın büyüklüğü içinde kendi büyüklüğüne nispetle bir kum tanesi kadar bile olmayan yer kürenin yörüngesinden -Allah’ın dilemesi ile-sapması, bu muhteşem sistemin tarrakalarla çökmesine sebep olacak ve yerine daha muhteşem bir sistem kurulacaktır. İşte ilim dediğimiz şey, fiziği kimyası, astronomisi ve biyolojisiyle, Allah’ın yaratma ve yaşatma, yani içindeki zerrelerden kürelere, mikroskobik varlıklardan en büyük yaratıklara kadar bütün kâinatın meydana geliş ve işleyiş kanunlarını inceleyen bir disiplindir ki, ele aldığı her mevzu, Allah’ın ilim, irade, kudret ve takdirinin neticesidir. Din ise, insanın yeryüzündeki hayatını tanzim eden aynı İlâh’ın, yani Allah’ın Kelâm sıfatından gelen kanunlar manzumesidir. Kur’an, bunların hepsini kendinde barındıran İlâhî Kitaptır ve yine Kelâm sıfatının tecellisi olarak, kâinatın da insanın da kitabî varlığını teşkil eder. Şimdi, Kendi’nde asla çelişki olmayan ve olmadığı kâinattaki muhteşem ve akıllar üstü denge ile ispatlanan Allah’ın tecellileri arasında herhangi bir çatışmadan bahsetmek mümkün müdür?

    Demek oluyor ki, din, daha doğrusu, tahrife uğramamış din olarak İslâm ile ilim, aynı gerçeğin iki farklı düzlemdeki ifadesinden, hatta birbirini tamamlayan iki yüzünden ibarettir. Dolayısıyla, aralarında en ufak bir çelişki ve çatışma olamaz. Çatışma, ilim adamının zihninde olur; onun henüz gerçekleri kavrayamamış, henüz teorilerden hakikatlere geçememiş veya yanlış bir din anlayışına sapmış olmasındandır. Şu hâlde, gerçek ilim adamına, bilhassa günümüzde gerçek Müslüman ilim adamına düşen, Kur’an’a bakarak kâinatı, kâinata bakarak Kur’an’ı okumaya çalışmak olmalı ve o, bu iki kitabı dinî ve ilmî çalışmalarında iki kaynak olarak kullanmalıdır. Allah, okuma, yazma bilmeyen ve henüz elinde okuyacak bir şey olmayan son Nebi Hz. Muhammed Mustafa (sav)’ya ilk defa “oku!” derken, herhalde bu hususu kastediyor ve “Kur’an’la birlikte kâinatı oku!” diye emrediyordu. Bu emir, her ilim adamı ve Kur’an ‘okuyucusu’, hakikatin ve insanlığa hizmetin peşinde koşan her fizikçi, kimyacı, biyolog, astronom ve her Kur’an talebesi için geçerlidir ve geçerli olmaya devam edecektir.
    arşivden...


  4. 22.Ocak.2011, 21:28
    2
    Silent and lonely rains



    Din- İlim Beraberliğine Temelden Bir Yaklaşım

    Ubeydullah Akyüz

    Din ile ilim çatışır mı çatışmaz mı; bunlar, birbirinin sahasına girmemesi gereken bağımsız disiplinler midir, yoksa aynı hakikatin iki değişik ifade biçimi midir? Bu mesele, birkaç asırdır hemen hemen bütün dünyada tartışılan ve son yıllarda da Müslümanların gündeminde ciddi bir yer işgal eden önemli konulardan biri olarak karşımızda durmaktadır.

    Batı’da Hıristiyanlığın tevhidden teslise sapması, Hz. İsa’nın bir kul-peygamber olmaktan, Allah’ın -hâşâ- kendinde tezahür ettiği bir ilâh mertebesine çıkarılması neticesinde nihaî kurtuluşun İsa'yı sevmeye bağlanması, Hz. İsa'dan sonra onun 'bedeni' kabul edilen kiliseyi tartışılmaz bir yere oturmuştur. Temelinde bu şekilde sözde bir İsa sevgisi konan ve bu sevginin aracı ‘prizması’ olarak da kiliseye vücut veren Hıristiyanlık, tabiatı ve tabiatın bilgisini kişiyi Allah’tan alıkoyan bir perde olarak görmüş; ne var ki, Rönesans’la birlikte antikiteye ve tabiata uyanan Batı insanı, bu noktada kilisenin temsil etliği Hıristiyanlığı sorgulamaya başlamış, daha sonra bu sorgulama natüralizm, pozitivizm ve materyalizm gibi akımlarla doğrudan dine ve Allah’a yönelmiştir. Son iki asırdır, Batı’dan mal ithal eder gibi fikir ve düşünce ithal eden Müslüman dünyasının aydını aynı sorgulamayı kendi dünyasına taşımış ve İslâm’a da Hıristiyanlık gibi bir din olarak bakılmasının neticesinde, İslâm ile ilim birbirine zıt iki disiplin gibi takdim edilir olmuştur. Oysa gerçek, tamamen başkadır. Üzerinde çok yazılıp konuşulan bu mevzuyu bir benzetme ile İslâm’ın ve bütün İlâhî dinlerin temeli olan tevhid çerçevesinde kısaca değerlendirmeğe çalışacağız.

    İlim adamları, kâinatın ömrünü 10-15 milyar yıl olarak tahmin etmektedirler. Kâinat bu kadar yıldır hiç bozulmadan sürüp gelmektedir. Oysa, gerek kâinatın teşekkülü, gerekse varlığının devam etmesi ihtimal hesaplarına göre adetâ mümkün değildir. Çok basit bir gerçek olarak, aşılanmış bir yumurta olarak tek hücre hâlinde anne karnına düştüğü andan itibaren insan, annenin temelde topraktan aldığı gıdalarla beslenir. Bu gıdaların anne karnında itina ile ayrılan bir kısmı, zerreler hâlinde onun ‘yapı taşları’nı oluşturur. Her geçen gün binlerce zerre cenine eklenir ve zamanla ortaya mükemmel bir vücut çıkar. İşte bu oluşum safhalarında, insan ceninine ‘yapı taşları’ olarak ulaşan sayısız zerreden bir veya birkaçı yanlış bir yere gitse, göze gidecek bir zerre kulağa gitse, ayak parmağına gidecek bir tanesi beyne gitse, bir ‘anomali’ ortaya çıkar. Aynı gerçek, doğduktan sonra insanın tüm hayatı için de söz konusudur. Çünkü insan, yine genellikle topraktan aldığı gıdalarla beslenmekte ve bu gıdalar onun vücudunun yapı veya tamir taşlarını oluşturmaktadır, ikinci olarak her insan aynı topraktan alınan aynı gıdalarla beslendiği hâlde, simadan karaktere, kaderinden parmak izlerine varıncaya kadar tamamen kendine has bir yapıdadır. Aynı malzeme, her akımdan farklı milyarlarca varlığa yapı taşı olmaktadır. Üçüncü olarak, insan hayatının sürmesi de, insanın meydana gelmesi gibi âdeta mümkün değildir. Düşünün ki, mikroskobik varlıklar olan hücrelerde her zaman herhangi bir arızanın meydana gelmemesi, kılcallardan birinde her an bir tıkanmanın olmaması için görünür hiçbir sebep yoktur. Hz. Ali’nin ifadeleriyle, “Her yudumda ve her lokmada -hatta teneffüs edilen her nefes havada- ölüm vardır.” Yani insan, bir yudumla, bir lokma ile ölebilir. Öyleyse, insanın da, makro-insan kabul edilen kâinatın da meydana gelmesi ve varlığını devam ettirmesi tam bir mucizedir ve sınırsız bir ilim, sınırsız bir kudret ve sınırsız seçme gücü olan bir iradeyi gerektirmektedir. Bu ilim, kudret ve irade tek bir varlıkta olmalıdır ki, bu sistem, bu muhteşem âhengiyle meydana gelsin ve o varlığın istediği ana kadar devam etsin.

    İşte, adına “Allah” dediğimiz bu sınırsız ilim, kudret ve irade sahibi varlık, dinin de, ilmin de asıl kaynağıdır. “Göklerde ve yerde en büyük temsil Allah’ındır” düsturu çerçevesinde, bunu bir misalle izah etmeğe çalışalım:

    Bir insan olarak meydana getirdiğimiz her şeyin, meselâ bir binanın beş türlü varlığı vardır: İlmî varlık, kaderi varlık, kitabî varlık, maddî-aktüel varlık ve uhrevî varlık. Diyelim ki, bir mimar-mühendissiniz ve bir bina yapmak istiyorsunuz. Önce şekli, genel hatları ve detayları, kat ve odalarının sayısı, fonksiyonları, kısaca bütün özellikleriyle binayı zihninizde tasarlar ve ona bir ancak dışta görülmesi için zihninizdeki yapıya hariçte, toprak üzerinde maddî bir elbise giydirmeniz gerekir. Bunun için önce, bütün detaylarıyla bir plân yapar; yani, binanın zihninizdeki ilmî varlığına kâğıt üzerinde şekil verirsiniz ki, bu onun kaderî varlığıdır. Daha sonra, elinizdeki malzeme ile bu plânı maddî varlığa taşır, yani onu taş, tuğla, çimento, demir, tahta vasıtasıyla şu kadar katlı, şu kadar odalı bir bina hâline getirirsiniz. İşte bu da onun maddî-aktüel varlığıdır. Sonra, çok güzel yaptığınız ve büyük emek sarf ettiğiniz bu binanın en rantabl biçimde kullanılması ve başkaları tarafından tanınması için bir broşür hazırlar ve bu broşürde bina hakkında detaylı bilgi verir, ayrıca onun nasıl kullanılması gerektiğini anlatırsınız. Bu broşür, onun kitabî varlığıdır. Bu bina, zamanla hafızalara nakşolur, kâinatın hatırasına işlenir; aynı plân üzerinde kendisine göre daha başka binalar yapılabilir. Böylece bina, binlerce ‘uhrevî’ varlık kazanmış olur. Eğer bu bir bina değil de, bir ağaç olmuş olsaydı, o zaman binlerce hafızada ve kâinatın hatırasında kalmasının yanı sıra, yüzlerce, belki binlerce çekirdeğinde varlığını devam ettirecekti, işte bu bina, sizin hem ilminizi, hem plânlamacılığınızı ve iradenizi, hem kudret ve ustalığınızı ortaya koyar. Şimdi, zihninizde, plânınızda, toprak üzerinde aynı olan ve yazdığınız broşürde de nasılsa öyle tanıtılan ve hafızalara nakşolan bu binanın bu beş çeşit varlığı arasında bir çelişkiden söz edilebilir mi? Çelişki ancak şurada olabilir ki, binayı, söz gelimi, beş katlı, 30 odalı, dış boyaları yeşil, iç boyaları beyaz olarak tahayyül etmiş ve taş kullanmayı kararlaştırmışsınız. Fakat plânınızda biraz değişiklik yapmışsınız. Asıl yapıyı, ne zihninizdeki şekle, ne de plânınıza göre kurma imkânı bulmamışsınız. Yazdığınız kitapta binayı olduğundan başka tanıtmışsınız. İşte o zaman, binanın değişik varlık biçimleri hakkında bir çelişkiden söz edilebilir. Fakat böyle bir çelişki, olsa olsa bir beşer olarak eksikliğinizden, aczinizden veya imkân bulamamanızdan kaynaklanır ve arızî bir durumdur.

    İşte, kâinatı da, normo-kâinat olan insanı da böyle bir binaya benzetebiliriz. Onlar, varlık âlemine çıkmadan önce Allah’ın ilminde vardılar ve bu onların ilmî varlığı idi. Allah, onların bu ilmî varlığı üzerine iradesiyle ve “Mukaddir”, yani takdir edici, kader verici ismiyle tecelli edince, onların kaderi varlığı, sonra kendilerine maddî varlık giydirince de maddî-aktüel varlıkları ortaya çıktı. Daha sonra, hem bu kâinatı ve minyatür kâinat olan insanı, hem onlar vasıtasıyla Kendini tanıtmak, hem de irade sahibi kıldığı insanın kâinatta nasıl davranması gerektiğini ona anlatmak için bir Kitap gönderdi ve böylece onlara kitabî varlık kazandırdı. İnsan da, kâinat da dünyevî hayatlarıyla uhrevî varlıklarını yazmakta ve zaman şeridinde geçen her anları uhrevî varlıklarına bir nakış daha işlemektedir ki, bu da bütün endamıyla Ahiret’te ortaya çıkacaktır.

    Kâinatta, mümkün görülmemekle birlikte, mucizevî olarak milyarlarca yıldır devam edegelen muhteşem denge ve insan hayatının aynı şekildeki mucizevî varlığı ve devamı, hem insanın hem de kâinatın sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi aynı varlık, yani Allah tarafından yaratılıp yaşatıldığını ortaya koyan en reddedilmez bir delildir. Bu gerçek, Allah’ta ve O’nun isim ve sıfatları arasında zerre kadar bir çelişkinin olmadığını ve olamayacağını da kör gözlere bile göstermektedir. Aksi hâlde, Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere, bir fesat çıkar ve kâinat yıkılır giderdi. Nitekim, kıyamet anı geldiğinde, kâinatın büyüklüğü içinde kendi büyüklüğüne nispetle bir kum tanesi kadar bile olmayan yer kürenin yörüngesinden -Allah’ın dilemesi ile-sapması, bu muhteşem sistemin tarrakalarla çökmesine sebep olacak ve yerine daha muhteşem bir sistem kurulacaktır. İşte ilim dediğimiz şey, fiziği kimyası, astronomisi ve biyolojisiyle, Allah’ın yaratma ve yaşatma, yani içindeki zerrelerden kürelere, mikroskobik varlıklardan en büyük yaratıklara kadar bütün kâinatın meydana geliş ve işleyiş kanunlarını inceleyen bir disiplindir ki, ele aldığı her mevzu, Allah’ın ilim, irade, kudret ve takdirinin neticesidir. Din ise, insanın yeryüzündeki hayatını tanzim eden aynı İlâh’ın, yani Allah’ın Kelâm sıfatından gelen kanunlar manzumesidir. Kur’an, bunların hepsini kendinde barındıran İlâhî Kitaptır ve yine Kelâm sıfatının tecellisi olarak, kâinatın da insanın da kitabî varlığını teşkil eder. Şimdi, Kendi’nde asla çelişki olmayan ve olmadığı kâinattaki muhteşem ve akıllar üstü denge ile ispatlanan Allah’ın tecellileri arasında herhangi bir çatışmadan bahsetmek mümkün müdür?

    Demek oluyor ki, din, daha doğrusu, tahrife uğramamış din olarak İslâm ile ilim, aynı gerçeğin iki farklı düzlemdeki ifadesinden, hatta birbirini tamamlayan iki yüzünden ibarettir. Dolayısıyla, aralarında en ufak bir çelişki ve çatışma olamaz. Çatışma, ilim adamının zihninde olur; onun henüz gerçekleri kavrayamamış, henüz teorilerden hakikatlere geçememiş veya yanlış bir din anlayışına sapmış olmasındandır. Şu hâlde, gerçek ilim adamına, bilhassa günümüzde gerçek Müslüman ilim adamına düşen, Kur’an’a bakarak kâinatı, kâinata bakarak Kur’an’ı okumaya çalışmak olmalı ve o, bu iki kitabı dinî ve ilmî çalışmalarında iki kaynak olarak kullanmalıdır. Allah, okuma, yazma bilmeyen ve henüz elinde okuyacak bir şey olmayan son Nebi Hz. Muhammed Mustafa (sav)’ya ilk defa “oku!” derken, herhalde bu hususu kastediyor ve “Kur’an’la birlikte kâinatı oku!” diye emrediyordu. Bu emir, her ilim adamı ve Kur’an ‘okuyucusu’, hakikatin ve insanlığa hizmetin peşinde koşan her fizikçi, kimyacı, biyolog, astronom ve her Kur’an talebesi için geçerlidir ve geçerli olmaya devam edecektir.
    arşivden...





+ Yorum Gönder