Konusunu Oylayın.: İnsanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanlar neden imtihan edili

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İnsanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanlar neden imtihan edili
  1. 19.Ocak.2011, 03:51
    1
    Misafir

    İnsanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanlar neden imtihan edili






    İnsanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanlar neden imtihan edili Mumsema kader inancına göre insanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanların imtihan için dünyaya gönderilmelerindeki hikmet nedir? teşekkür ederim.


  2. 19.Ocak.2011, 03:51
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    kader inancına göre insanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanların imtihan için dünyaya gönderilmelerindeki hikmet nedir? teşekkür ederim.


    Benzer Konular

    - Levh-i Mahfuz Ne Demektir?

    - Levh-i Mahfuz

    - Levh-i Mahfuz ile İlgili Ayetler

    - Bu dünyaya neden geldik ve neden imtihan ediliyoruz ?

    - Levh-i mahfuz ne anlama geliyor? Levh-i mahfuz hakkında bilgi

  3. 19.Ocak.2011, 12:37
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: insanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanlar neden imtiha




    Her insan vicdanen bilir ki, kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu. Bir kısmı ihtiyarî, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Diğer kısmı ise ızdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor.

    Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden. O birinci grup işlerde, istemek bizden, yaratmak ise Allahtan. Yâni, biz cüzi irademizle neyi tercih ediyor, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor. İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. Biz bu ikinci gruba giren işlerden sorumlu değiliz. Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz.

    İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde. Gelelim asıl büyük hataya: Adam, yaptığı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, “Ben yaptım, ben kazandım” diye göğsünü gere gere anlatıyor bunları... Ama, sıra işlediği günahlara, yaptığı hatalara, ettiği zulümlere gelince kadere yapışıyor: "Kaderimde bu varmış." diye işin içinden çıkmaya çalışıyor. Evine giren hırsızı mahkemeye verirken kaderi unutuyor.

    “Bu adam” diyor, “Benim evime girdi, şuyumu çaldı, buyumu gasp etti.” Hırsızın: “Ben masumum. Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış.” şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hâle geliyor!.. Ama, sıra kendi işlediği günahlara gelince, utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor!..

    Böyle birisiyle, kader konusunu ciddî mânâda konuşmak mümkün mü? Gerçek şu: Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz. İhtiyarî fiillerde, yani kendi irademizle yaptığımız işlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu işlerde isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak...

    Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz ve sona erdiremez. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden kimsenin tayini ve tespiti iledir. Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir. İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi hâlde buna imtihan denmez.

    Şimdi, şu sorunun cevabını arayalım: İnsanlar bu dünyada kendi amel defterlerini diledikleri gibi doldurmuyorlar mı? İlâhî emir ve yasaklara uyup uymama konusunda serbest değiller mi? O hâlde, bu adamlar neyin davasını görüyorlar?!.. Bir yandan, işledikleri günahların sorumluluğundan kurtulmak için iradelerini inkâra kalkışıyor; diğer yandan, meselâ, pencerelerini taşlayan ve Allah'ın sorumlu bile tutmadığı, küçük bir çocuğu dövmekten de geri durmuyorlar. Bu sahne onları sorumlu kılmaya ve utandırmaya yetmiyor mu?

    Bu soruyu soranlardan bazılarının Türkçe bilmediğinden söz etmiştik. Geliniz bu soruyu dilbilgisi yönünden inceleyelim: “Mâdem Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?”

    Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: biri, “yapmak”, diğeri “bilmek”. Yapmak fiilinin öznesi: ben. Bilmek fiilinin öznesi: Cenâb-ı Hak. Yâni soru sahibi, “Ben yapıyorum, Allah da biliyor.” diyor. Ve sonra bize soruyor: Benim kabahatim ne? Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: “Senin kabahatin o işi yapmak.”

    Bu konuda Nur Risalelerinden Sözler adlı eserde şu tespit yapılır:

    “Kader, ilim nevindendir. İlim, malûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa malûm, ilme tâbi değil.”


    İlim, “bilmek” ya da “bilgi” mânâsına geliyor. Malûm, “bilinen”, âlim ise “bilen” yahut “bilgin”demektir. Bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışalım. Meselâ, ben bir gencin fen fakültesinde okuduğunu bilmiş olayım. Bu bilgim ilimdir. Malûm ise, o gencin o fakültede öğrenci olduğu. İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir. Yani o genç fen fakültesinde okuduğu için, ben de onu öylece bilirim.

    Misâller çoğaltılabilir.

    “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor,” denilmekle, Allahın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı peşinen kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allahın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, malûma tâbidir.

    Yukarıda, Sözlerden naklettiğimiz cümlelerin devamında da şöyle buyurulur:

    “Yani ilim desâtiri; malûmu, haricî vücut noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü malûmun zâtı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinat eder.”
    Bilindiği gibi, bir şeyi, bir hâdiseyi yahut bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli değildir. Bir misâl: Konuşmayı herkes bilir. Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edebilir miyiz?

    Bir başka misâl: Allah Resulü (a.s.m.) İstanbulun fethini müjdelemiştir. Ama, “fetih” fiilini Sultan Mehmet işlediği için “fatih” unvanını o padişaha veririz. İstanbulu, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'in fethettiği gibi bir iddiada bulunmayız.

    Demek ki, fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor. Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor. İşte Allah, insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir. Ama, iradesini ve kuvvetini sarf ederek o işi yapan insandır ve her türlü sorumluluk da ona aittir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi; kul, kendi cüzi iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Fakat, bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz... İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah'tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette sorumlu olur, suçlu olur.

    Şöyle bir düşünelim: Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa o görevliye mi? Şüphesiz, katil o görevlidir!.. Şimdi bu görevli, “Ben o suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi.” şeklinde bir özür beyan edebilir mi?
    SİE


  4. 19.Ocak.2011, 12:37
    2
    Silent and lonely rains



    Her insan vicdanen bilir ki, kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu. Bir kısmı ihtiyarî, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Diğer kısmı ise ızdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor.

    Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden. O birinci grup işlerde, istemek bizden, yaratmak ise Allahtan. Yâni, biz cüzi irademizle neyi tercih ediyor, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor. İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. Biz bu ikinci gruba giren işlerden sorumlu değiliz. Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz.

    İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde. Gelelim asıl büyük hataya: Adam, yaptığı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, “Ben yaptım, ben kazandım” diye göğsünü gere gere anlatıyor bunları... Ama, sıra işlediği günahlara, yaptığı hatalara, ettiği zulümlere gelince kadere yapışıyor: "Kaderimde bu varmış." diye işin içinden çıkmaya çalışıyor. Evine giren hırsızı mahkemeye verirken kaderi unutuyor.

    “Bu adam” diyor, “Benim evime girdi, şuyumu çaldı, buyumu gasp etti.” Hırsızın: “Ben masumum. Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış.” şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hâle geliyor!.. Ama, sıra kendi işlediği günahlara gelince, utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor!..

    Böyle birisiyle, kader konusunu ciddî mânâda konuşmak mümkün mü? Gerçek şu: Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz. İhtiyarî fiillerde, yani kendi irademizle yaptığımız işlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu işlerde isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak...

    Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz ve sona erdiremez. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden kimsenin tayini ve tespiti iledir. Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir. İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi hâlde buna imtihan denmez.

    Şimdi, şu sorunun cevabını arayalım: İnsanlar bu dünyada kendi amel defterlerini diledikleri gibi doldurmuyorlar mı? İlâhî emir ve yasaklara uyup uymama konusunda serbest değiller mi? O hâlde, bu adamlar neyin davasını görüyorlar?!.. Bir yandan, işledikleri günahların sorumluluğundan kurtulmak için iradelerini inkâra kalkışıyor; diğer yandan, meselâ, pencerelerini taşlayan ve Allah'ın sorumlu bile tutmadığı, küçük bir çocuğu dövmekten de geri durmuyorlar. Bu sahne onları sorumlu kılmaya ve utandırmaya yetmiyor mu?

    Bu soruyu soranlardan bazılarının Türkçe bilmediğinden söz etmiştik. Geliniz bu soruyu dilbilgisi yönünden inceleyelim: “Mâdem Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?”

    Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: biri, “yapmak”, diğeri “bilmek”. Yapmak fiilinin öznesi: ben. Bilmek fiilinin öznesi: Cenâb-ı Hak. Yâni soru sahibi, “Ben yapıyorum, Allah da biliyor.” diyor. Ve sonra bize soruyor: Benim kabahatim ne? Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: “Senin kabahatin o işi yapmak.”

    Bu konuda Nur Risalelerinden Sözler adlı eserde şu tespit yapılır:

    “Kader, ilim nevindendir. İlim, malûma tâbidir. Yani nasıl olacak, öyle taallûk ediyor. Yoksa malûm, ilme tâbi değil.”


    İlim, “bilmek” ya da “bilgi” mânâsına geliyor. Malûm, “bilinen”, âlim ise “bilen” yahut “bilgin”demektir. Bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışalım. Meselâ, ben bir gencin fen fakültesinde okuduğunu bilmiş olayım. Bu bilgim ilimdir. Malûm ise, o gencin o fakültede öğrenci olduğu. İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir. Yani o genç fen fakültesinde okuduğu için, ben de onu öylece bilirim.

    Misâller çoğaltılabilir.

    “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor,” denilmekle, Allahın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı peşinen kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allahın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, malûma tâbidir.

    Yukarıda, Sözlerden naklettiğimiz cümlelerin devamında da şöyle buyurulur:

    “Yani ilim desâtiri; malûmu, haricî vücut noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü malûmun zâtı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinat eder.”
    Bilindiği gibi, bir şeyi, bir hâdiseyi yahut bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli değildir. Bir misâl: Konuşmayı herkes bilir. Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edebilir miyiz?

    Bir başka misâl: Allah Resulü (a.s.m.) İstanbulun fethini müjdelemiştir. Ama, “fetih” fiilini Sultan Mehmet işlediği için “fatih” unvanını o padişaha veririz. İstanbulu, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'in fethettiği gibi bir iddiada bulunmayız.

    Demek ki, fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor. Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor. İşte Allah, insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir. Ama, iradesini ve kuvvetini sarf ederek o işi yapan insandır ve her türlü sorumluluk da ona aittir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi; kul, kendi cüzi iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Fakat, bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz... İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah'tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette sorumlu olur, suçlu olur.

    Şöyle bir düşünelim: Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa o görevliye mi? Şüphesiz, katil o görevlidir!.. Şimdi bu görevli, “Ben o suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi.” şeklinde bir özür beyan edebilir mi?
    SİE


  5. 19.Ocak.2011, 12:44
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: insanların dünyaya geldiklerinde yapacakları levh-i mahfuz daki kader levhasında yazılı ise insanlar neden imtiha

    Günlük hayatımızda sıkça kullanılan ‘alın yazısı’ deyimiyle kastedilen şey kaderdir. Alın insanı temsil eder; yazı da Allahu Tealâ’nın insan için ezelde takdir ettiği ve ayrıca görevli meleğine yazdırdığı ilahi bilgiden ibaret.

    Sıkça duyduğumuz “O’nun hak Peygamberi olduğuma, ölüme ve ölümden sonra dirilmeye, bir de kadere.” (Tirmizi, İbnu Mace, Ahmed)
    Mümin olmak için iman etmemiz gereken bu kader nedir, ne zaman tespit edilmiştir ve nasıl cereyan etmektedir? Bu soruya en doğru cevabı ancak kader çizgisini çizen Yüce Rabbimiz ve o gizli çizgiyi bize tarif eden Peygamberimiz (A.S.) verir. Bu konuda Allahu Tealâ buyuruyor ki:
    “Biz her şeyi bir kaderle (ölçü ve hesapla) yarattık.” (Kamer/49)

    “Yeryüzünde her ne olmuşsa ve başınıza her ne gelmişse, biz onu yaratmadan önce o şey muhakkak bir kitapta yazılmıştır. Hiç şüphesiz bu, Allah’a kolaydır.”(Hadid/22 )

    “Gaybın anahtarı O’nun katındadır, onları ancak O bilir. O, karada ve denizde olan her şeyi, dalından düşen bir yaprağı, yerin derinliklerinde olan taneyi bilir. Yaş-kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübin’de (Levh-i Mahfuz) tesbit edilmiştir.” (Enam/59)

    Şimdi, bu ayetleri tefsir eden hadis-i şeriflerden bir kaç tanesini görelim:
    “Allah, gökleri ve yerleri yaratmadan ellibin sene önce mahlukatın kaderlerini tayin ve tespit etti.” (Müslim, Tirmizi)

    “Allah’ın ilk yarattığı Kalem’dir. Allah Kalem’i yaratır yaratmaz ona: ‘yaz’ emrini verdi. Kalem: ‘Ey Rabbim neyi yazayım?’ dedi. Cenab-ı Hakk: ‘Kıyamete kadar olan her şeyin kaderlerini yaz!’ buyurdu.” (Ebu Davud, Tirmizi)

    Kader konusu ve kaderin hakikati akılla, içtihatla, tefekkürle, felsefeyle bilinemez. İşin esası, kaderi çizen Yüce Alah’a iman ve itimada dayanır. Bu konu, Allah ve Rasulü’nün bildirdiği kadar bilinebilir ve o çerçevede söz edilebilir. Kader, Allah’ın sırlarından bir sırdır; hakikatı, dünyada değil, Cennet’te anlaşılacak. Kader hakkında sınırsız ve sorumsuzca konuşan kimseler işi yokuşa sürmüş ve kendisini ateşe sürüklemiş olur. Bu konuda Rasulullah (A.S.) Efendimizin şu uyarısına dikkat etmek zorundayız:

    “Kim kader hakkında kendi kafasından birşeyler söylemeye kalkarsa, kıyamet günü ona bunun hesabı sorulur. Kim kader hakkında hiç konuşmazsa, ona bundan dolayı bir şey sorulmaz.” (İbnu Mace)

    Bir defasında Allah Rasulü (A.S.) ashabının yanına uğradı. O esnada ashab kader hakkında tartışma havası içinde konuşuyorlardı. Efendimiz, bu duruma çok celallendi ve oradakileri şöyle uyardı:

    “Bununla mı emrolundunuz? Ben size bunun için mi gönderildim? Bu yaptığınız ile Kur’an’ın bir kısmını diğeri ile çatıştırıyorsunuz. Sizden önceki ümmetler, bu şekildeki münakaşaları yüzünden helak oldular.” (Tirmizi, İbnu Mace)

    Hz. Ali (R.A.) anlatıyor: Allah Rasulü, bir sahabenin defin işi için Baki-i Garkad denen mevkide bulunuyordu. Yere oturdu, biz de etrafına oturduk. Elinde bir asa vardı, yere çizgiler çiziyordu, bir ara saadetli başını yukarı kaldırdı ve:
    “Hiç şüphesiz Allah, her birinizin cennetteki veya cehennemdeki yerini, said mi şaki mi olacağını tespit ve tayin etmiştir.” buyurdu. Orada bulunanlardan birisi, hayretle:

    “Ya Rasulullah! Madem ki durum böyle, o halde biz niçin amel ediyoruz, bıraksak da bizim için yazılmış olan şey başımıza gelse?” diye sordu. Efendimiz (A.S.) şu cevabı verdiler:

    “Siz amel edin; kim saadet ehlindense o saadet ehlinin amelini işler. Kim de cehennem ehlindense, cehennemliklerin yolunda gider. Herkese, varacağı yerin ameli kolaylaştırılır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
    Allah Rasulü (A.S.) peşinden şu ayetleri okudular: “Kim Allah yolunda verir, kötülüklerden sakınır ve en güzel kelimeyi (Lâ ilahe illallah sözünü) tasdik ederse, biz ona en kolay yolu (Cennet yolunu) hazırlarız. Ama kim de cimrilik eder, Allah’a karşı kendisini zengin (ve güçlü) görüp, kulluktan kaçıp kibreder ve en güzel kelimeyi yalanlarsa, biz de ona, sonu zorluk ve cehennem olan yolu açarız.” (Leyl/5-10)
    Şu hadis-i şerifler de kaderin sırlı perdesini biraz açıyor:
    “Allah anne rahminde bir meleği görevlendirmiştir. Allahu Tealâ’nın emir ve izniyle, melek, yaratılacak olan herkesin rızkını, ecelini, amelini, şaki (cehennemlik) veya said (cennetlik) olduğunu yazar.” (Buhari, Müslim)
    İşte bu yazı, ilmi ezelî ve ebedî olan Yüce Allah’ın, varlık alemine getireceği bir insanın durumunu önceden bilmesi ve o bilgiyi meleğine bildirmesidir. Çünkü melekler insana o bilgiye göre hizmet ve muamele edeceklerdir. Melekler ancak Allahu Tealâ’nın kendilerine bildirdiğini bilirler ve sadece emrettiğini yaparlar.

    Allahu Tealâ katında ezelde belli olan insanın kaderi, önce ilahi emirle Kalem tarafından Levh-i Mahfuz’a yazıldı. Bu yazı ayrıca, varlık aleminde insana refakat eden görevli meleklere de yazdırıldı. Aynı zamanda, akıllı olup büluğa erenlerin amellerini yazmak için Kiramen Katibin isimli yazıcı melekler görevlendirildi. Bu meleklerin görevi, Levh-i Mahfuz’daki kaderimizi değil, dünyada yaptığımız amelleri yazmaktır. Kıyamette karşımıza bu meleklerin yazdığı amel defterlerimiz getirilecek ve biz onlarda yazılı olan amellerin karşılığını göreceğiz. Allahu Tealâ, kulları hakkında adaleti ve rahmetiyle hüküm verecek. Hiç kimseye zerre kadar zulüm yapılmayacak. Yazıcı meleklerin yazdıkları ile Allahu Tealâ’nın bizim hakkımızda Levh-i Mahfuz’da Kalem’e yazdırdıkları aynı olacak. Yani, Yüce Rabbimizin bizim hakkımızda ezelde bildikleri dünya ve ahirette aynen gerçekleşecek.


    İşte Levh-i Mahfuz’la amel defterlerimizdeki yazılanların aynı olmasına kader sırrı deniyor. Onun hakikatini ve hikmetini ancak Allahu Tealâ bilir.

    Nurullah Toprak


  6. 19.Ocak.2011, 12:44
    3
    Silent and lonely rains
    Günlük hayatımızda sıkça kullanılan ‘alın yazısı’ deyimiyle kastedilen şey kaderdir. Alın insanı temsil eder; yazı da Allahu Tealâ’nın insan için ezelde takdir ettiği ve ayrıca görevli meleğine yazdırdığı ilahi bilgiden ibaret.

    Sıkça duyduğumuz “O’nun hak Peygamberi olduğuma, ölüme ve ölümden sonra dirilmeye, bir de kadere.” (Tirmizi, İbnu Mace, Ahmed)
    Mümin olmak için iman etmemiz gereken bu kader nedir, ne zaman tespit edilmiştir ve nasıl cereyan etmektedir? Bu soruya en doğru cevabı ancak kader çizgisini çizen Yüce Rabbimiz ve o gizli çizgiyi bize tarif eden Peygamberimiz (A.S.) verir. Bu konuda Allahu Tealâ buyuruyor ki:
    “Biz her şeyi bir kaderle (ölçü ve hesapla) yarattık.” (Kamer/49)

    “Yeryüzünde her ne olmuşsa ve başınıza her ne gelmişse, biz onu yaratmadan önce o şey muhakkak bir kitapta yazılmıştır. Hiç şüphesiz bu, Allah’a kolaydır.”(Hadid/22 )

    “Gaybın anahtarı O’nun katındadır, onları ancak O bilir. O, karada ve denizde olan her şeyi, dalından düşen bir yaprağı, yerin derinliklerinde olan taneyi bilir. Yaş-kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübin’de (Levh-i Mahfuz) tesbit edilmiştir.” (Enam/59)

    Şimdi, bu ayetleri tefsir eden hadis-i şeriflerden bir kaç tanesini görelim:
    “Allah, gökleri ve yerleri yaratmadan ellibin sene önce mahlukatın kaderlerini tayin ve tespit etti.” (Müslim, Tirmizi)

    “Allah’ın ilk yarattığı Kalem’dir. Allah Kalem’i yaratır yaratmaz ona: ‘yaz’ emrini verdi. Kalem: ‘Ey Rabbim neyi yazayım?’ dedi. Cenab-ı Hakk: ‘Kıyamete kadar olan her şeyin kaderlerini yaz!’ buyurdu.” (Ebu Davud, Tirmizi)

    Kader konusu ve kaderin hakikati akılla, içtihatla, tefekkürle, felsefeyle bilinemez. İşin esası, kaderi çizen Yüce Alah’a iman ve itimada dayanır. Bu konu, Allah ve Rasulü’nün bildirdiği kadar bilinebilir ve o çerçevede söz edilebilir. Kader, Allah’ın sırlarından bir sırdır; hakikatı, dünyada değil, Cennet’te anlaşılacak. Kader hakkında sınırsız ve sorumsuzca konuşan kimseler işi yokuşa sürmüş ve kendisini ateşe sürüklemiş olur. Bu konuda Rasulullah (A.S.) Efendimizin şu uyarısına dikkat etmek zorundayız:

    “Kim kader hakkında kendi kafasından birşeyler söylemeye kalkarsa, kıyamet günü ona bunun hesabı sorulur. Kim kader hakkında hiç konuşmazsa, ona bundan dolayı bir şey sorulmaz.” (İbnu Mace)

    Bir defasında Allah Rasulü (A.S.) ashabının yanına uğradı. O esnada ashab kader hakkında tartışma havası içinde konuşuyorlardı. Efendimiz, bu duruma çok celallendi ve oradakileri şöyle uyardı:

    “Bununla mı emrolundunuz? Ben size bunun için mi gönderildim? Bu yaptığınız ile Kur’an’ın bir kısmını diğeri ile çatıştırıyorsunuz. Sizden önceki ümmetler, bu şekildeki münakaşaları yüzünden helak oldular.” (Tirmizi, İbnu Mace)

    Hz. Ali (R.A.) anlatıyor: Allah Rasulü, bir sahabenin defin işi için Baki-i Garkad denen mevkide bulunuyordu. Yere oturdu, biz de etrafına oturduk. Elinde bir asa vardı, yere çizgiler çiziyordu, bir ara saadetli başını yukarı kaldırdı ve:
    “Hiç şüphesiz Allah, her birinizin cennetteki veya cehennemdeki yerini, said mi şaki mi olacağını tespit ve tayin etmiştir.” buyurdu. Orada bulunanlardan birisi, hayretle:

    “Ya Rasulullah! Madem ki durum böyle, o halde biz niçin amel ediyoruz, bıraksak da bizim için yazılmış olan şey başımıza gelse?” diye sordu. Efendimiz (A.S.) şu cevabı verdiler:

    “Siz amel edin; kim saadet ehlindense o saadet ehlinin amelini işler. Kim de cehennem ehlindense, cehennemliklerin yolunda gider. Herkese, varacağı yerin ameli kolaylaştırılır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
    Allah Rasulü (A.S.) peşinden şu ayetleri okudular: “Kim Allah yolunda verir, kötülüklerden sakınır ve en güzel kelimeyi (Lâ ilahe illallah sözünü) tasdik ederse, biz ona en kolay yolu (Cennet yolunu) hazırlarız. Ama kim de cimrilik eder, Allah’a karşı kendisini zengin (ve güçlü) görüp, kulluktan kaçıp kibreder ve en güzel kelimeyi yalanlarsa, biz de ona, sonu zorluk ve cehennem olan yolu açarız.” (Leyl/5-10)
    Şu hadis-i şerifler de kaderin sırlı perdesini biraz açıyor:
    “Allah anne rahminde bir meleği görevlendirmiştir. Allahu Tealâ’nın emir ve izniyle, melek, yaratılacak olan herkesin rızkını, ecelini, amelini, şaki (cehennemlik) veya said (cennetlik) olduğunu yazar.” (Buhari, Müslim)
    İşte bu yazı, ilmi ezelî ve ebedî olan Yüce Allah’ın, varlık alemine getireceği bir insanın durumunu önceden bilmesi ve o bilgiyi meleğine bildirmesidir. Çünkü melekler insana o bilgiye göre hizmet ve muamele edeceklerdir. Melekler ancak Allahu Tealâ’nın kendilerine bildirdiğini bilirler ve sadece emrettiğini yaparlar.

    Allahu Tealâ katında ezelde belli olan insanın kaderi, önce ilahi emirle Kalem tarafından Levh-i Mahfuz’a yazıldı. Bu yazı ayrıca, varlık aleminde insana refakat eden görevli meleklere de yazdırıldı. Aynı zamanda, akıllı olup büluğa erenlerin amellerini yazmak için Kiramen Katibin isimli yazıcı melekler görevlendirildi. Bu meleklerin görevi, Levh-i Mahfuz’daki kaderimizi değil, dünyada yaptığımız amelleri yazmaktır. Kıyamette karşımıza bu meleklerin yazdığı amel defterlerimiz getirilecek ve biz onlarda yazılı olan amellerin karşılığını göreceğiz. Allahu Tealâ, kulları hakkında adaleti ve rahmetiyle hüküm verecek. Hiç kimseye zerre kadar zulüm yapılmayacak. Yazıcı meleklerin yazdıkları ile Allahu Tealâ’nın bizim hakkımızda Levh-i Mahfuz’da Kalem’e yazdırdıkları aynı olacak. Yani, Yüce Rabbimizin bizim hakkımızda ezelde bildikleri dünya ve ahirette aynen gerçekleşecek.


    İşte Levh-i Mahfuz’la amel defterlerimizdeki yazılanların aynı olmasına kader sırrı deniyor. Onun hakikatini ve hikmetini ancak Allahu Tealâ bilir.

    Nurullah Toprak





+ Yorum Gönder