Konusunu Oylayın.: Zamanımızın imamı mürşidleri

5 üzerinden 3.67 | Toplam : 3 kişi
Zamanımızın imamı mürşidleri
  1. 16.Ocak.2011, 11:55
    1
    Misafir

    Zamanımızın imamı mürşidleri






    Zamanımızın imamı mürşidleri Mumsema zamanımızdaki mürşitleri öğrenmek istiyorum


  2. 16.Ocak.2011, 11:55
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 16.Ocak.2011, 14:22
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: zamanımızın imamı mürşidleri




    Dünya üzerinde öyle mübarek zâtlar var ki, Allah onları insanları karanlıktan aydınlığa çıkarsınlar diye hizmetine almıştır.

    Onlar insanlığın irşadı için, kurtuluşu için görevlendirilmiş velilerdir. Allah'tan başkası önünde eğilmezler ve O'nun rızasından başka bir şey de talep etmezler.
    Onların gayeleri sadece Alemlerin Rabbi Allah'tır. Sözleri O'nu zikirden ibarettir. Güneş gibidirler. İnsanlar için bir ışık, insanlık için bir aydınlık... Yol'dan, Yolumuz'dan haber verirler, rehberlikleri ile önümüzü aydınlatırlar. Hiç bir karşılık talep etmeden, beklemeden...
    O aydınlıktan faydalanabilmek için onları bilmek, tanımak, yaptıkları irşadı anlamak gerek. İrşad nedir, mürşid kimdir bilmek gerek.
    Dünya hayatının en şerefli ve en değerli işi, gönülleri Hakk'a uyarıp, duygu ve düşünceleri Allah ile buluşturmaktır. Çünkü şuur sahibi bütün varlıkların yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir. (Zariyat, 56)
    Bu gayeden uzaklaşıldığı an, hayat manasını yitirmiş, imtihan kaybedilmiş, dünya hayatıyla birlikte ebedi hayat da hüsrana uğramış olur.
    Muhtelif ayet ve hadislerde işaret edildiği üzere, Allah'ın zikri bütünüyle yeryüzünden kalktığı zaman dünyanın da varlık sebebi ortadan kalkmış ve kıyamet vacip olmuş olur. Demek ki, dünyayı ayakta tutan şey Allah'ın zikridir. İşte insanın yüzünü Hakk'a çevirmekten ibaret olan irşadın değeri, bu yaradılış gayesinden kaynaklanmaktadır.
    Böylesine şerefli bir vazifeyi, Allah en seçkin kulları olan peygamberlerine ve onların vârislerine vermiştir. Şayet irşaddan daha değerli ve şerefli bir iş olsaydı, Cenab-ı Hak peygamberlerine o vazifeyi verirdi.
    İrşadın manası ve ehemmiyeti
    Kelime olarak irşad: Hak ve hakikate, iyiye, doğruya tercüman olmak, Allah yolunu göstermek manalarına gelmektedir. Tasavvufî manasıyla irşad ise: Allah'ı kullarına, kullarını da Allah'a sevdirmektir. Belirli bir eğitimi ve metodu olan bu irşadı, şu şekillerde de tarif edebiliriz:
    * Yaratıcısıyla tanışık olmayan ruhları onunla tanıştırmak, Rabbi'yle tanışık olan ruhları da onunla olan münasebetlerinde derinleştirip yükseltmek.
    * Potansiyel olarak insanlık kabiliyetine sahip olan insanı, fiilen insan haline sokmak. Diğer bir tabirle “insan-ı kâmil” yapmak.
    * İnsanın şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirmek suretiyle, şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bertaraf etmek.
    * İnsanı iyiliğe, ibadete, güzel ahlâka, salih amele, istikamete… hasılı Rabbi'nin rızasına yöneltmek suretiyle O'na ulaşmasını sağlamak


  4. 16.Ocak.2011, 14:22
    2
    Editör



    Dünya üzerinde öyle mübarek zâtlar var ki, Allah onları insanları karanlıktan aydınlığa çıkarsınlar diye hizmetine almıştır.

    Onlar insanlığın irşadı için, kurtuluşu için görevlendirilmiş velilerdir. Allah'tan başkası önünde eğilmezler ve O'nun rızasından başka bir şey de talep etmezler.
    Onların gayeleri sadece Alemlerin Rabbi Allah'tır. Sözleri O'nu zikirden ibarettir. Güneş gibidirler. İnsanlar için bir ışık, insanlık için bir aydınlık... Yol'dan, Yolumuz'dan haber verirler, rehberlikleri ile önümüzü aydınlatırlar. Hiç bir karşılık talep etmeden, beklemeden...
    O aydınlıktan faydalanabilmek için onları bilmek, tanımak, yaptıkları irşadı anlamak gerek. İrşad nedir, mürşid kimdir bilmek gerek.
    Dünya hayatının en şerefli ve en değerli işi, gönülleri Hakk'a uyarıp, duygu ve düşünceleri Allah ile buluşturmaktır. Çünkü şuur sahibi bütün varlıkların yaradılış gayesi Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir. (Zariyat, 56)
    Bu gayeden uzaklaşıldığı an, hayat manasını yitirmiş, imtihan kaybedilmiş, dünya hayatıyla birlikte ebedi hayat da hüsrana uğramış olur.
    Muhtelif ayet ve hadislerde işaret edildiği üzere, Allah'ın zikri bütünüyle yeryüzünden kalktığı zaman dünyanın da varlık sebebi ortadan kalkmış ve kıyamet vacip olmuş olur. Demek ki, dünyayı ayakta tutan şey Allah'ın zikridir. İşte insanın yüzünü Hakk'a çevirmekten ibaret olan irşadın değeri, bu yaradılış gayesinden kaynaklanmaktadır.
    Böylesine şerefli bir vazifeyi, Allah en seçkin kulları olan peygamberlerine ve onların vârislerine vermiştir. Şayet irşaddan daha değerli ve şerefli bir iş olsaydı, Cenab-ı Hak peygamberlerine o vazifeyi verirdi.
    İrşadın manası ve ehemmiyeti
    Kelime olarak irşad: Hak ve hakikate, iyiye, doğruya tercüman olmak, Allah yolunu göstermek manalarına gelmektedir. Tasavvufî manasıyla irşad ise: Allah'ı kullarına, kullarını da Allah'a sevdirmektir. Belirli bir eğitimi ve metodu olan bu irşadı, şu şekillerde de tarif edebiliriz:
    * Yaratıcısıyla tanışık olmayan ruhları onunla tanıştırmak, Rabbi'yle tanışık olan ruhları da onunla olan münasebetlerinde derinleştirip yükseltmek.
    * Potansiyel olarak insanlık kabiliyetine sahip olan insanı, fiilen insan haline sokmak. Diğer bir tabirle “insan-ı kâmil” yapmak.
    * İnsanın şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirmek suretiyle, şeytan ve onun temsil ettiği kötülükleri bertaraf etmek.
    * İnsanı iyiliğe, ibadete, güzel ahlâka, salih amele, istikamete… hasılı Rabbi'nin rızasına yöneltmek suretiyle O'na ulaşmasını sağlamak


  5. 16.Ocak.2011, 14:23
    3
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: zamanımızın imamı mürşidleri

    Mürşidin mana ve keyfiyyeti
    İrşad eden, doğru yolu gösteren rehber zata mürşid denir. Allah'ın, doksan dokuz güzel isminden biri de “er-Reşîd” dir (bkz. Hûd Suresi, 87). Reşîd, mürşid anlamına gelmektedir. Çünkü asıl olarak hak ve doğru yolu gösteren, sonsuz rahmet sahibi Allahu Tealâ'dır. Nebileri ve rabbanî alimleri vasıtasıyla insan ve cinleri ilâhi kitabının nurlu beyanlarına davet etmektedir. İnanan-inanmayan herkese merhamet buyurup, onları ebedi azaptan kurtaracak mürşidleri aralarından çıkarmaktadır.
    Nitekim, her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidleri yetiştirmek farz-ı kifayedir. Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır.
    Tasavvufta kemale ermiş, olgunlaşmış, evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kabiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zata mürşid-i kâmil denir.
    Umumi manada mürşid-i kâmil, kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş bir mana kahramanı, hakikat davetçisi ve gönüllere Hak esintilerini duyuran bir peygamber vârisidir. Ulaşmak isteyenle ulaşılacak olan arasında bir köprü mesabesinde olan mürşidin en belirgin vasfı, Hakk'a yakınlıktır. Onun fizikî alem kadar metafizik alemlere de gönül gözü açıktır. O, Allah, insan ve kainat münasebetini kavrayan, varlığın esrarına aşina bir arif, dünya- ahiret bilgileriyle donanmış bir bilgedir. Hak yolcusunun kalbine kendi hususi mazhariyetlerini yansıtan bir velîdir. İşte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir.
    Bu vadide, gavs ve kutuplardan düz nasihatçılara kadar birçok irşad ehlinden bahsetmek mümkündür. Fakat ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara mürşid denemez. Denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Bir atasözümüzde, “Kendi muhtâc-ı himmet bir dede, bilmez ki gayra nasıl himmet ede” denilir.
    Vaiz-mürşid farkı
    Vaaz ve nasihatle meşgul olanlar, ihlâslı olmak kaydıyla, irşad adına kısmen halka faydalı olabilirler. İlim öğretirler, faydalı ve doğru olanı kitaplardan okuyup anlatabilirler. Bazı konularda hayır ve iyiliğe de sevk ederler. Fakat kendisi kemale ermeyen nefs erbabı bir kimsenin, terbiye ile başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir. Muhataplarını nefs ve şeytanın hilelerinden kurtaramazlar. Hakiki Allah sevgisini veremezler. Terbiye etmeye kalktıklarında, kendilerini de muhataplarını da helâk ederler. Nefs ve şeytanın oyuncağı olurlar. Zaten terbiye ettikleri görülmüş bir şey de değildir. Böylelerinin hali, İmam-ı Gazalî Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakasında akrep olan bir kimsenin boynundaki akrebe aldırış etmeyip, eline aldığı bir yelpazeyle başkalarının burnundaki sineği kovalamasına benzemektedir.
    Sıradan bir irşad eriyle Hakk'a yakınlık kazanmış velî bir mürşid arasında, en az yerden Arş'a kadar manevi mesafe vardır. Velîlik mertebesine yeni adım atmış mübarek bir zatla, gavs ve kutup gibi zirvelere tırmanmış Allah dostları arasında da belki bir o kadar mesafe daha vardır.
    Onun için gavs ve kutup gibi zatlar hem malumdurlar, yani zahirde beşeriyet mertebesindedirler, hem de meçhuldürler ki, sırları gaybü'l-gaybdedir. Hak'dan başka onlara kimse muttali olamamıştır. Kendi evladından ve müridlerinden çok sayıda velî yetiştiren Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin şeyhi Üftade Hazretleri şöyle demiştir: “Beni, ehil, evlad ve etbadan hiç kimse bilememiştir”
    İşte bu gibi kutbiyyetini gavsiyyetle derinleştirmiş bir kâmil, mana atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar, onları Kur'an ve Sünnet malzemesiyle adeta yeniden inşa eder.
    Mürşidlerin makamları
    Kâmil bir mürşidin velîlik makamına ulaşması mutlaka gereklidir. Aksi halde velî olmayan bir zatın taliplerine manevi yolu açması bir tarafa, onlara zarar bile verebilir. Velâyet ise, fenafillâh (Allah'da fani olma) makamıyla başlar. Bu, bir nevi yeryüzünden mesela Süreyya yıldızına kadar olan basamakları çıkmak gibidir. Velî bu mesafeyi bazen adımlarıyla, bazen de manevi bir vasıtayla çekilerek çıkar. Sonunda her türlü yön, mesafe ve mekândan münezzeh olan Allah'a vasıl olur.
    Vuslata eren bir velînin tevhidi ve dolayısıyla da imanı kemale erer. Nefsanî ahlâkından soyunur. Rahmanî ahlâk ile ahlâklanır. Cenab-ı Hakk'ın tecellilerine mahzar olur. Lâkin bu makamda olan bir kimsenin alemi, şu gördüğümüz fizikî alem değildir. Her ne kadar cismi bu alemde olsa da, ruhu Arş-ı A'lâ ve onun üzerindeki manevi alemlerle alâkadardır. Bulunduğu alemin kayıtlarıyla sınırlıdır. O yüzden vecd ve istiğrak halleri galiptir. Çoğu zaman Allahu Tealâ'nın dışındaki her şeye (mâsivaya) şuurları kapalıdır. Avamdan olan halkla onların dünyası apayrıdır. İşte bunun için fenafillâh makamından bekabillâha dönmeyen bir velîye irşad görevi verilmez.
    Bekabillâh, vuslat ile kemale erdikten sonra, bir bakıma çıktığı merdivenlerden geri dönüp, fizikî alemdeki insanların seviyesine inmektir. İrşad vazifesini yerine getirebilmek için bu iniş zaruridir. Zira, velî ile talibin arasında -makam bakımından olmasa da- mertebe açısından bir uçurum olmamalıdır.
    Bir velî, Allah'a vuslat yolunda çıkarken ne kadar çok yükselirse, halkın seviyesine inişi de o kadar fazla olur. Aynı şekilde, fizikî aleme doğru ne kadar çok inerse makamı o kadar yüksek, irşadı o denli kuvvetli olur. Çünkü inişi fazla olduğundan mahluklara yakınlığı artar. Böylece kendisinden çokça istifade edilir. Nübüvvetten başka velâyet makamının da sultanı olan Hz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, çıkışta herkesten yukarı, inişte ise herkesten aşağı indi. Bu yüzden onun irşadı bütün peygamberlerden kuvvetli oldu ve bütün insanların peygamberi oldu.
    Şu halde fenafillâh ve bekabillâh makamlarına ulaşan bütün mürşidler, prensipte kâmil bir velî olmakla birlikte, aralarında yerle gök kadar mesafe bulunabilmektedir. Aradaki bu fark hiç şüphesiz irşada da yansımaktadır. Ayrıca kutbiyyet ve gavsiyyet makamlarının sultanları ile bu makamda olmayanların ahiretteki şefaatleri her halde bir olmayacaktır. Hatta ehl-i keşfin beyanına göre, Gavs, duasıyla sûfi olmayanların da imdadına yetişir, onların son nefeste imanla kabre girmelerine vesile olur.


  6. 16.Ocak.2011, 14:23
    3
    Editör
    Mürşidin mana ve keyfiyyeti
    İrşad eden, doğru yolu gösteren rehber zata mürşid denir. Allah'ın, doksan dokuz güzel isminden biri de “er-Reşîd” dir (bkz. Hûd Suresi, 87). Reşîd, mürşid anlamına gelmektedir. Çünkü asıl olarak hak ve doğru yolu gösteren, sonsuz rahmet sahibi Allahu Tealâ'dır. Nebileri ve rabbanî alimleri vasıtasıyla insan ve cinleri ilâhi kitabının nurlu beyanlarına davet etmektedir. İnanan-inanmayan herkese merhamet buyurup, onları ebedi azaptan kurtaracak mürşidleri aralarından çıkarmaktadır.
    Nitekim, her devirde bu vazifeyi hakkıyla yapabilecek mürşidleri yetiştirmek farz-ı kifayedir. Ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir sınıf bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Âl-i İmran, 104) buyurulmaktadır.
    Tasavvufta kemale ermiş, olgunlaşmış, evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kabiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zata mürşid-i kâmil denir.
    Umumi manada mürşid-i kâmil, kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş bir mana kahramanı, hakikat davetçisi ve gönüllere Hak esintilerini duyuran bir peygamber vârisidir. Ulaşmak isteyenle ulaşılacak olan arasında bir köprü mesabesinde olan mürşidin en belirgin vasfı, Hakk'a yakınlıktır. Onun fizikî alem kadar metafizik alemlere de gönül gözü açıktır. O, Allah, insan ve kainat münasebetini kavrayan, varlığın esrarına aşina bir arif, dünya- ahiret bilgileriyle donanmış bir bilgedir. Hak yolcusunun kalbine kendi hususi mazhariyetlerini yansıtan bir velîdir. İşte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir.
    Bu vadide, gavs ve kutuplardan düz nasihatçılara kadar birçok irşad ehlinden bahsetmek mümkündür. Fakat ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara mürşid denemez. Denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Bir atasözümüzde, “Kendi muhtâc-ı himmet bir dede, bilmez ki gayra nasıl himmet ede” denilir.
    Vaiz-mürşid farkı
    Vaaz ve nasihatle meşgul olanlar, ihlâslı olmak kaydıyla, irşad adına kısmen halka faydalı olabilirler. İlim öğretirler, faydalı ve doğru olanı kitaplardan okuyup anlatabilirler. Bazı konularda hayır ve iyiliğe de sevk ederler. Fakat kendisi kemale ermeyen nefs erbabı bir kimsenin, terbiye ile başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir. Muhataplarını nefs ve şeytanın hilelerinden kurtaramazlar. Hakiki Allah sevgisini veremezler. Terbiye etmeye kalktıklarında, kendilerini de muhataplarını da helâk ederler. Nefs ve şeytanın oyuncağı olurlar. Zaten terbiye ettikleri görülmüş bir şey de değildir. Böylelerinin hali, İmam-ı Gazalî Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakasında akrep olan bir kimsenin boynundaki akrebe aldırış etmeyip, eline aldığı bir yelpazeyle başkalarının burnundaki sineği kovalamasına benzemektedir.
    Sıradan bir irşad eriyle Hakk'a yakınlık kazanmış velî bir mürşid arasında, en az yerden Arş'a kadar manevi mesafe vardır. Velîlik mertebesine yeni adım atmış mübarek bir zatla, gavs ve kutup gibi zirvelere tırmanmış Allah dostları arasında da belki bir o kadar mesafe daha vardır.
    Onun için gavs ve kutup gibi zatlar hem malumdurlar, yani zahirde beşeriyet mertebesindedirler, hem de meçhuldürler ki, sırları gaybü'l-gaybdedir. Hak'dan başka onlara kimse muttali olamamıştır. Kendi evladından ve müridlerinden çok sayıda velî yetiştiren Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri'nin şeyhi Üftade Hazretleri şöyle demiştir: “Beni, ehil, evlad ve etbadan hiç kimse bilememiştir”
    İşte bu gibi kutbiyyetini gavsiyyetle derinleştirmiş bir kâmil, mana atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar, onları Kur'an ve Sünnet malzemesiyle adeta yeniden inşa eder.
    Mürşidlerin makamları
    Kâmil bir mürşidin velîlik makamına ulaşması mutlaka gereklidir. Aksi halde velî olmayan bir zatın taliplerine manevi yolu açması bir tarafa, onlara zarar bile verebilir. Velâyet ise, fenafillâh (Allah'da fani olma) makamıyla başlar. Bu, bir nevi yeryüzünden mesela Süreyya yıldızına kadar olan basamakları çıkmak gibidir. Velî bu mesafeyi bazen adımlarıyla, bazen de manevi bir vasıtayla çekilerek çıkar. Sonunda her türlü yön, mesafe ve mekândan münezzeh olan Allah'a vasıl olur.
    Vuslata eren bir velînin tevhidi ve dolayısıyla da imanı kemale erer. Nefsanî ahlâkından soyunur. Rahmanî ahlâk ile ahlâklanır. Cenab-ı Hakk'ın tecellilerine mahzar olur. Lâkin bu makamda olan bir kimsenin alemi, şu gördüğümüz fizikî alem değildir. Her ne kadar cismi bu alemde olsa da, ruhu Arş-ı A'lâ ve onun üzerindeki manevi alemlerle alâkadardır. Bulunduğu alemin kayıtlarıyla sınırlıdır. O yüzden vecd ve istiğrak halleri galiptir. Çoğu zaman Allahu Tealâ'nın dışındaki her şeye (mâsivaya) şuurları kapalıdır. Avamdan olan halkla onların dünyası apayrıdır. İşte bunun için fenafillâh makamından bekabillâha dönmeyen bir velîye irşad görevi verilmez.
    Bekabillâh, vuslat ile kemale erdikten sonra, bir bakıma çıktığı merdivenlerden geri dönüp, fizikî alemdeki insanların seviyesine inmektir. İrşad vazifesini yerine getirebilmek için bu iniş zaruridir. Zira, velî ile talibin arasında -makam bakımından olmasa da- mertebe açısından bir uçurum olmamalıdır.
    Bir velî, Allah'a vuslat yolunda çıkarken ne kadar çok yükselirse, halkın seviyesine inişi de o kadar fazla olur. Aynı şekilde, fizikî aleme doğru ne kadar çok inerse makamı o kadar yüksek, irşadı o denli kuvvetli olur. Çünkü inişi fazla olduğundan mahluklara yakınlığı artar. Böylece kendisinden çokça istifade edilir. Nübüvvetten başka velâyet makamının da sultanı olan Hz. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, çıkışta herkesten yukarı, inişte ise herkesten aşağı indi. Bu yüzden onun irşadı bütün peygamberlerden kuvvetli oldu ve bütün insanların peygamberi oldu.
    Şu halde fenafillâh ve bekabillâh makamlarına ulaşan bütün mürşidler, prensipte kâmil bir velî olmakla birlikte, aralarında yerle gök kadar mesafe bulunabilmektedir. Aradaki bu fark hiç şüphesiz irşada da yansımaktadır. Ayrıca kutbiyyet ve gavsiyyet makamlarının sultanları ile bu makamda olmayanların ahiretteki şefaatleri her halde bir olmayacaktır. Hatta ehl-i keşfin beyanına göre, Gavs, duasıyla sûfi olmayanların da imdadına yetişir, onların son nefeste imanla kabre girmelerine vesile olur.


  7. 16.Ocak.2011, 14:23
    4
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: zamanımızın imamı mürşidleri

    Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır. Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler. Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar. Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir. Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır. Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” Cismanî yüzleriyle Allah'ın kullarıyla meşgul olurken, manevi yüzleriyle Allahu Tealâ'ya bağlıdırlar. Dışları halk, içleri Hak iledir. Hadis-i kutside Cenab-ı Mevlâ, “onların gören gözü, tutan eli, işiten kulağı” olduğunu beyan etmektedir. Kim bilir, belki de Hak Tealâ Hazretleri günde kaç kere kalplerinde tecelli edip, “Kalbin nasıl dostum?” diye sormaktadır.
    Dolayısıyla böyle bir kalbe girebilmek kadar büyük bir saadet yoktur. Çünkü o kalbe girmek Hz. Rasulullah'ın kalbine girmek ve Allah'ın rızasına nail olmak manasına gelmektedir. Paha biçilmez değerde bir kristale benzeyen o kalbi kırmak ise, şekavetlerin en büyüğüdür. Çünkü bunun manası da yine hadis-i kutside belirtildiği üzere, Allah ile savaşmaktır.
    Bir mürşide halife olmak
    Kâmil mürşidlerin en tatlı ideallerinden biri de kendilerinden daha büyük mürşidler yetiştirmektir. Bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayıp, onların terbiyesi ile meşgul olurlar. Nihayet belirli mertebe ve makamlara ulaşan talip, mürşidinden icazet alarak halife olur. Yani mürşidlik yapmaya ehil bir kimse haline gelir. Bir mürşidin çok sayıda halifesi olabileceği gibi, hiç olmayabilir de.
    Genel olarak iki türlü hilâfet şekli vardır. Birincisi işaretle verilen halifelik, ikincisi de zaruretle verilen halifeliktir. İşaretle halifelik, silsiledeki meşayih-ı kiramın mana alemindeki ittifakı ve işaretleriyle verilir. Tabii bu silsilenin başı Hz. Peygamber s.a.v.'dir. Cenab -ı Hak kimi seçtiyse, mürşid ona hilafet verir. Makbul ve üstün olan hilâfet şekli budur. Mürid, bu çeşit hilâfeti geri çeviremez. Kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştirebilen) mürşidlerin halifeleri ekseriyetle böyledir. İstisnaları azdır.
    Zaruri halifelik ise, bir ihtiyaç veya maslahata binaen, müridin makamı kemale ermediği halde sadece mürşidin izniyle verilen halifeliktir. Bu tip halifelerin mürşidi hayatta olduğu müddetçe insanlar ondan fayda görür. Eğer kemale ermeden mürşidi vefat ederse, onun işi tehlikeli ve zordur.
    Yukarıda anlatılanların dışında, bir de müridler tarafından halife ilan edilen şahıslar vardır ki, bunların gerçekte mürşidlikle bir alakaları yoktur. Umumiyetle herhangi bir halife bırakmayan mürşide bağlı müridler bunu yaparlar. Belki seçtikleri zat çok iyi, muhterem ve hatta velî bir zat olabilir. Ama yukarıda anlatıldığı gibi, mürşidlik başka bir şeydir. Kâmil mürşid tarafından izin verilmedikçe irşadları muteber değildir. Hz. Peygamber s.a.v.'e kadar uzayan bir icazet silsilesinden de mahrumdurlar. Bu gibi zatlar cemaatin önünde hayırlı hizmetler yapan bir ağabey fonksiyonundan öte geçemez. Hakiki terbiye veremez. Başkalarına halifelik izni veremez. Verse de geçerli olmaz. Fenâ ve bekâ mertebelerine ulaşamadığı için, kendilerine rabıta yapılmasına izin veremez, daha doğrusu vermemelidir. Çünkü böyle bir rabıtanın faydası yoktur.
    Ders vermek üzere kendilerine vekâlet verilen şahıslara ise vekil denilir. Bazı tasavvufî kollarda bunlara halife diyenler de vardır. Fakat söz konusu zatların mürşidlikle bir alakaları yoktur. Mürşidleri vefat eder ya da vekâletten azlederse, bunların vazifeleri sona erer.
    Mürşidlik babadan oğula geçer mi?
    Mürşidlik kesinlikle babadan oğula, kardeşten kardeşe, kan bağıyla veya irsiyetle geçen bir vazife değildir. Mürşidlik, ancak amel edip matlup olan mertebelere ulaşan ve ilmi olan salike Allah'ın ihsan ettiği bir görevdir. Bu saadete nail olan, mürşidin oğlu da olabilir, yabancı birisi de...
    Fenafillâhtan bekabillâh makamına kim döndü ise, Allah'ın izniyle ona vazife verilir. Dönmeyene irşad izni verilse de, böylelerinin mürşidi hayatta değilse irşad vazifesi yapmamaları daha uygundur.
    Kâmil mürşidlerin dikkatle üzerinde durdukları konulardan biri de, bu makamın layık olana verilmesidir. Üftade Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakın çevrede kâmil mürşidlik makamına elverişli hiç kimse kalmasa, dünyanın öbür ucundan layık olan getirilip o makama oturtulur. Tarih boyunca bu hassasiyete sahip olmayanlar kısa zamanda dağılıp gitmişlerdir. Nitekim dergâhların çöküşünü hazırlayan önemli sebeplerden birisi de budur. Geçmişte bazı tasavvufî kollarda, yetişmiş erkek evladı bulunmadığı için beşikteki şehzadeye hilâfet verenler çıkmıştır. Fakat “beşik şeyhliği” diye bir kavramın tarihe geçmesine sebep olan bu kollar, çok sürmeden yok olup gitmiş, isimleri bile unutulmuştur.
    Elbette ki gavslık, mücedditlik gibi manevi zirvelerde dolaşan, çevresine feyz, nisbet ve nur saçan büyük imamların ailelerinden büyük zatların çıkmasından daha tabii bir şey yoktur. Hatta bunlardan bazılarının kıyamete kadar devam etmesi beklenir. Mesela mana gözüyle istikbale bakan Gavs-ı Kasravî Hazretleri'nin, kendi aile ocağından yedi tane gavsın çıkacağını müjdelediği rivayet edilir.
    Bir mürşidin evlatlarının hepsi birden nazarını Hakk'ın rızasına diker ve bu gaye uğrunda ihlâsla amel ederse, Allahu Tealâ onların sa'y u gayretlerini boşa çıkarmaz. Cenab-ı Hak hem sonsuz merhamet sahibi, hem de âdil-i mutlaktır. Ayet-i kerimede buyurulduğu gibi, kim zerre kadar hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre kadar şer işlerse onun karşılığını görür (Zilzal, 7-8). Şah Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin amelini işleyen, onun makamına ulaşır.
    Çoğu kere demircinin oğlu demirci, çiftçinin oğlu çiftçi olduğu gibi, peygamberlerin oğul ve kardeşlerinden peygamber, mürşidin yakınlarından da mürşid çıkmıştır. İbrahim a.s.'ın oğlu İsmail a.s.; Yakup a.s.'ın oğlu Yusuf a.s.; Musa a.s.'ın kardeşi Harun a.s. bunun en güzel örneğidir. Aynı şekilde mürşidlik görevi İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nden oğlu Muhammed Masum Hazretlerine, ondan da oğlu Şeyh Seyfüddin Hazretleri'ne intikal etmiş, sonraki silsilede de bunun birçok örnekleri görülmüştür


  8. 16.Ocak.2011, 14:23
    4
    Editör
    Kâmil mürşidlerin sözleri ölmüş kalpleri diriltmek için devadır. Onlar ashab-ı makâl gibi çuvallarla laf etmezler. Pek az ve inci gibi tane tane konuşurlar. Halleri her şeyi anlatmaya kâfidir. Bakışları manevi kalp hastalıklarının şifasıdır. Taş kesilmiş kalpler, onun sevgisine kavuşmakla yumuşak olur. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” Cismanî yüzleriyle Allah'ın kullarıyla meşgul olurken, manevi yüzleriyle Allahu Tealâ'ya bağlıdırlar. Dışları halk, içleri Hak iledir. Hadis-i kutside Cenab-ı Mevlâ, “onların gören gözü, tutan eli, işiten kulağı” olduğunu beyan etmektedir. Kim bilir, belki de Hak Tealâ Hazretleri günde kaç kere kalplerinde tecelli edip, “Kalbin nasıl dostum?” diye sormaktadır.
    Dolayısıyla böyle bir kalbe girebilmek kadar büyük bir saadet yoktur. Çünkü o kalbe girmek Hz. Rasulullah'ın kalbine girmek ve Allah'ın rızasına nail olmak manasına gelmektedir. Paha biçilmez değerde bir kristale benzeyen o kalbi kırmak ise, şekavetlerin en büyüğüdür. Çünkü bunun manası da yine hadis-i kutside belirtildiği üzere, Allah ile savaşmaktır.
    Bir mürşide halife olmak
    Kâmil mürşidlerin en tatlı ideallerinden biri de kendilerinden daha büyük mürşidler yetiştirmektir. Bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayıp, onların terbiyesi ile meşgul olurlar. Nihayet belirli mertebe ve makamlara ulaşan talip, mürşidinden icazet alarak halife olur. Yani mürşidlik yapmaya ehil bir kimse haline gelir. Bir mürşidin çok sayıda halifesi olabileceği gibi, hiç olmayabilir de.
    Genel olarak iki türlü hilâfet şekli vardır. Birincisi işaretle verilen halifelik, ikincisi de zaruretle verilen halifeliktir. İşaretle halifelik, silsiledeki meşayih-ı kiramın mana alemindeki ittifakı ve işaretleriyle verilir. Tabii bu silsilenin başı Hz. Peygamber s.a.v.'dir. Cenab -ı Hak kimi seçtiyse, mürşid ona hilafet verir. Makbul ve üstün olan hilâfet şekli budur. Mürid, bu çeşit hilâfeti geri çeviremez. Kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştirebilen) mürşidlerin halifeleri ekseriyetle böyledir. İstisnaları azdır.
    Zaruri halifelik ise, bir ihtiyaç veya maslahata binaen, müridin makamı kemale ermediği halde sadece mürşidin izniyle verilen halifeliktir. Bu tip halifelerin mürşidi hayatta olduğu müddetçe insanlar ondan fayda görür. Eğer kemale ermeden mürşidi vefat ederse, onun işi tehlikeli ve zordur.
    Yukarıda anlatılanların dışında, bir de müridler tarafından halife ilan edilen şahıslar vardır ki, bunların gerçekte mürşidlikle bir alakaları yoktur. Umumiyetle herhangi bir halife bırakmayan mürşide bağlı müridler bunu yaparlar. Belki seçtikleri zat çok iyi, muhterem ve hatta velî bir zat olabilir. Ama yukarıda anlatıldığı gibi, mürşidlik başka bir şeydir. Kâmil mürşid tarafından izin verilmedikçe irşadları muteber değildir. Hz. Peygamber s.a.v.'e kadar uzayan bir icazet silsilesinden de mahrumdurlar. Bu gibi zatlar cemaatin önünde hayırlı hizmetler yapan bir ağabey fonksiyonundan öte geçemez. Hakiki terbiye veremez. Başkalarına halifelik izni veremez. Verse de geçerli olmaz. Fenâ ve bekâ mertebelerine ulaşamadığı için, kendilerine rabıta yapılmasına izin veremez, daha doğrusu vermemelidir. Çünkü böyle bir rabıtanın faydası yoktur.
    Ders vermek üzere kendilerine vekâlet verilen şahıslara ise vekil denilir. Bazı tasavvufî kollarda bunlara halife diyenler de vardır. Fakat söz konusu zatların mürşidlikle bir alakaları yoktur. Mürşidleri vefat eder ya da vekâletten azlederse, bunların vazifeleri sona erer.
    Mürşidlik babadan oğula geçer mi?
    Mürşidlik kesinlikle babadan oğula, kardeşten kardeşe, kan bağıyla veya irsiyetle geçen bir vazife değildir. Mürşidlik, ancak amel edip matlup olan mertebelere ulaşan ve ilmi olan salike Allah'ın ihsan ettiği bir görevdir. Bu saadete nail olan, mürşidin oğlu da olabilir, yabancı birisi de...
    Fenafillâhtan bekabillâh makamına kim döndü ise, Allah'ın izniyle ona vazife verilir. Dönmeyene irşad izni verilse de, böylelerinin mürşidi hayatta değilse irşad vazifesi yapmamaları daha uygundur.
    Kâmil mürşidlerin dikkatle üzerinde durdukları konulardan biri de, bu makamın layık olana verilmesidir. Üftade Hazretleri'nin buyurduğu gibi, yakın çevrede kâmil mürşidlik makamına elverişli hiç kimse kalmasa, dünyanın öbür ucundan layık olan getirilip o makama oturtulur. Tarih boyunca bu hassasiyete sahip olmayanlar kısa zamanda dağılıp gitmişlerdir. Nitekim dergâhların çöküşünü hazırlayan önemli sebeplerden birisi de budur. Geçmişte bazı tasavvufî kollarda, yetişmiş erkek evladı bulunmadığı için beşikteki şehzadeye hilâfet verenler çıkmıştır. Fakat “beşik şeyhliği” diye bir kavramın tarihe geçmesine sebep olan bu kollar, çok sürmeden yok olup gitmiş, isimleri bile unutulmuştur.
    Elbette ki gavslık, mücedditlik gibi manevi zirvelerde dolaşan, çevresine feyz, nisbet ve nur saçan büyük imamların ailelerinden büyük zatların çıkmasından daha tabii bir şey yoktur. Hatta bunlardan bazılarının kıyamete kadar devam etmesi beklenir. Mesela mana gözüyle istikbale bakan Gavs-ı Kasravî Hazretleri'nin, kendi aile ocağından yedi tane gavsın çıkacağını müjdelediği rivayet edilir.
    Bir mürşidin evlatlarının hepsi birden nazarını Hakk'ın rızasına diker ve bu gaye uğrunda ihlâsla amel ederse, Allahu Tealâ onların sa'y u gayretlerini boşa çıkarmaz. Cenab-ı Hak hem sonsuz merhamet sahibi, hem de âdil-i mutlaktır. Ayet-i kerimede buyurulduğu gibi, kim zerre kadar hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre kadar şer işlerse onun karşılığını görür (Zilzal, 7-8). Şah Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin amelini işleyen, onun makamına ulaşır.
    Çoğu kere demircinin oğlu demirci, çiftçinin oğlu çiftçi olduğu gibi, peygamberlerin oğul ve kardeşlerinden peygamber, mürşidin yakınlarından da mürşid çıkmıştır. İbrahim a.s.'ın oğlu İsmail a.s.; Yakup a.s.'ın oğlu Yusuf a.s.; Musa a.s.'ın kardeşi Harun a.s. bunun en güzel örneğidir. Aynı şekilde mürşidlik görevi İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nden oğlu Muhammed Masum Hazretlerine, ondan da oğlu Şeyh Seyfüddin Hazretleri'ne intikal etmiş, sonraki silsilede de bunun birçok örnekleri görülmüştür


  9. 16.Ocak.2011, 14:25
    5
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: zamanımızın imamı mürşidleri

    Sahte veya yetersiz mürşidler
    Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir. Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır. Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir. Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur. Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler. Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun.
    Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:
    * Allah'ın emirlerine ve Hz. Rasulullah'ın sünnetine doğru dürüst uymamak. Dinî, şer'î konularda zaaflar göstermek.
    * Kur'an ve hadis-i şeriflere ulemanın verdiği manaların dışında yanlış manalar vermek, olmayacak biçimde yorumlamak.
    * Kadınlarla karışık bir vaziyette oturup sohbet etmek, onlara el öptürmek veya mahremsiz teke tek görüşmek.
    * Sohbet ve toplantılarında rüyaya geniş yer vermek.
    * Haksız yere milletin malını yemek, girdiği menfaat ilişkilerinde muhatabına zarar vermek veya aldatmak.
    * Sun'î zorlamalarla bir kısım keramet gösterilerinde bulunmak. (Bu tipler bazen istidraç yoluyla insanın kalbinden geçenleri de söyleyebilirler.)
    * Kendisinden başka önüne gelen herkese, hatta dindarlık ve salâhiyetiyle tanınan şahıslara bile, kâfir, münafık damgasını vurmak.
    * Şeytanın vehim ve vesvesesiyle bir takım hezeyanlarda bulunmak, kendisine vahiy geldiğini vs... söylemek.
    * İnsanın gönlüne huzur verecek, Allah'ı hatırlatacak nuranî bir simadan mahrum bulunmak.
    Yolu bitirmemiş nakıs mürşide teslim olmak da İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin ifadesiyle öldürücü bir zehirdir. Bir hasta, mütehassıs olmayan, diploması bulunmayan bir hekimin ilacını içerse iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyileşme kabiliyeti de bozulur. O ilaç önce ağrıları durdurabilir. Sinirleri bozduğu, zarar verdiği için ağrı duyulmaz. Fakat bu hal iyilik değil, kötülüktür. Bu hasta hakiki bir hekime giderse, hekim önce o ilacın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedaviye başlar.
    Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
    Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş...

    KUTBUL İRŞAD VE TASARRUF
    Bir işin merkezinde bulunup onu idare edene “o işin kutbu, yani idarecisi” denir. Bir memleketin işlerini yürüten kimse, o işlerin kutbudur. Bir müctehid, fetva işlerinin kutbudur. Bir kâmil mürşid de irşad ve terbiye işlerinin kutbudur. Onun için, kendisine tasavvuf dilinde “kutbu’l-irşad” denir...
    Bir işin merkezinde bulunup onu idare edene “o işin kutbu, yani idarecisi” denir. Bir memleketin işlerini yürüten kimse, o işlerin kutbudur. Bir müctehid, fetva işlerinin kutbudur. Bir kâmil mürşid de irşad ve terbiye işlerinin kutbudur. Onun için, kendisine tasavvuf dilinde “kutbu’l-irşad” denir. Kutub ifadesi bir sıfattır; irşadla görevli ve bu işe ehliyetli kâmil insanlar için kullanılan bir ünvandır. Kur’an-ı Hakim’de ve Sünnet’te zikredilen halife, imam ve ulü’l-emr tabirleri, irşad kutbunu da içine alır. İrşad kutbu olan zat, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin gerçek vârisidir. O’nun ilmine, edebine, ruhları nur ile temizleme işine, kalpleri Allah’a çevirme mesleğine, nefisleri terbiye etme ve hayata denge verme sanatına vâristir. Bu velayet ve yetki ona halk tarafından değil, Cenab-ı Hak tarafından verilmiştir. Vazife büyük olunca, yetki ve destek de büyük olmaktadır. İrşad ve terbiyenin asıl sahibi Allahu Tealâ’dır; hidayet Onun elindedir; ancak Allahu Tealâ beşeri planda bu işi kulları arasından seçtiği kimselere yaptırmaktadır. Bu kulların başında Peygamberler gelmektedir. Peygamber olmadığı zaman bu işi onun halifeleri, vâris ve vekilleri yürütmektedir. İrşad Kutbunun Özellikleri İrşad kutbu, Allah’ın huzurunda kabul görmüş mukarrebûn makamında bir muttaki zattır; edeb ve takva madenidir. Hayırlarda en öndedir. Muttakilerin imamıdır; İlahi huzurda insanlığı temsil eder. Naz makamındadır. Büyük arif İmam Rabbani (K.S.) irşad kutbunu şöyle tanıtır: “İrşad kutbu olan velinin varlığı alem ve insanlık için bulunmaz bir devlettir. O, uzun zamanlardan sonra zuhur etse de, bir ganimettir. Onunla alem aydınlanır, kalpler nurlanır. Onun nazarı, manevi kalp hastalıklarına şifadır. Onun bir kalbe teveccühü, ondaki düşük ve rezil huyları temizleyip atar. Bu öyle bir zattır ki, velayet mertebelerinin en yükseğine ulaşmıştır. Allah tarafından seçilmiş ve sevilmiştir. Buna mahbubiyet makamı denir. O makamın bütün kabiliyet ve yetkisi ona verilmiştir. Bu zat, velayet mertebelerinin kemalâtını bünyesinde toplamıştır. Allah’a davet makamlarının tamamını elde etmiştir. Özetle, ‘kendisinde bütün güzellikler toplanmış‘ sözü onun hakkında ne kadar doğrudur. Bu irşad kutbu, kalbiyle bir kimseye yöneldiğinde, o kimsenin kalbi açılır; ilahi sevgiyle dolar. Veya bir kimse sevgiyle ona yönelse, ameli ve zikri az da olsa, onun feyzinden istifade eder, imanın tadını tadar.” (Mektubat) Velinin Yetkisi ve Sınırları Velayet mertebesinin zirvesinde peygamberler bulunmaktadır. Allahu Tealâ’nın izni ve desteği olmadan hiçbir peygamber mucize gösteremez, ayet getiremez; istediğini hidayete çekemez; kalbi temizleyemez. Bu hakikat Kur’an-ı Hakim’de açıkça belirtilmiştir. (Ra’d/38, Kasas/56, Nur/21) Ancak ilahi izin ve destek gelince peygamberler ölüleri diriltmiş, körlerin gözünü açmış, bir nefesle hastaları iyileştirmiş, hayvanlarla konuşmuş, cinleri emrinde çalıştırmış, bulutları istediği yere sevketmiş, denizi yol gibi kullanmış, parmakları arasından su fışkırtmış ve daha nice harikaları gerçekleştirmiştir. Bütün mucizeler, peygamberlerin insan, eşya ve kainat üzerindeki tasarruflarıdır. Bunların bir kısmı, derecelerine göre peygamber vârisi olan kâmil insanlarda da zuhur eder. Ancak bunun ölçüsü vardır, onu bilmek gerekir. Aksi halde veliler hakkındaki yanlış itikadlar yüzünden şirke düşülür. Bazıları, kutub ve gavs olarak bilinen velilerin kainatı idare ettiğini, bütün insanlardan ve alemden haberdar olduğunu, istediğini yapma yetkisinin bulunduğunu düşünür ve söylerler. Bu fikir yanlıştır; tevbe edilmezse şirke ve küfre girme tehlikesi vardır. İrşadla görevli bir velinin işi, Allah’ın izniyle ölü kalpleri nur ve ilahi sevgi ile diriltmek, kulu Yüce Rabbine sevketmektir. Velinin bütün tasarrufu ilahi kadere bağlı olarak gerçekleşir ve hepsi ilahi izinle olur. Veli, sonuç almak için sebepleri kullanır. Himmetini hayırlara yöneltir, her işinde Allah’ın rızasını arar. Nazı, niyazı, dua ve avazı Hak içindir. Allahu Tealâ’nın kendisine ikram ettiği feyz, nur, keşif, keramet, marifet, feraset ve duasına icabet nimetlerini ilahi irade ve rızaya uygun kullanır. Kul olduğunu unutmaz; haddini bilir, yetkisini aşmaz. Yüce Rabbine karşı boynu bükük, gönlü yanık, kalbi uyanık bir vaziyette, hep O’nun emrini ve desteğini bekler. Elinde hangi güzel hal zuhur etse kendisinden bilmez, kibir yapmaz, övünmez. Makamı ne olursa olsun, veli her şeyi bilmez; bilmesi de gerekmez.


  10. 16.Ocak.2011, 14:25
    5
    Editör
    Sahte veya yetersiz mürşidler
    Hakiki ve kâmil bir mürşid, iman kurtarma noktasında adeta bir can simidi gibidir. Ancak “taklidinden sakınmak” şarttır. Aksi halde imanı kurtarmak bir yana, tehlikeye bile girebilir. Her meslek ve meşrepte olduğu kadar, bu meslekte de akidesi, niyeti bozuk, menfaatçi, sahte veya eğitimi yetersiz, kemale ermemiş olanlar mevcuttur. Fakat sahte olanları kolay ve çabuk fark edilirler. Yeter ki biraz basiret ve feraset olsun.
    Sahte mürşidleri ele veren ipuçları genellikle şunlardır:
    * Allah'ın emirlerine ve Hz. Rasulullah'ın sünnetine doğru dürüst uymamak. Dinî, şer'î konularda zaaflar göstermek.
    * Kur'an ve hadis-i şeriflere ulemanın verdiği manaların dışında yanlış manalar vermek, olmayacak biçimde yorumlamak.
    * Kadınlarla karışık bir vaziyette oturup sohbet etmek, onlara el öptürmek veya mahremsiz teke tek görüşmek.
    * Sohbet ve toplantılarında rüyaya geniş yer vermek.
    * Haksız yere milletin malını yemek, girdiği menfaat ilişkilerinde muhatabına zarar vermek veya aldatmak.
    * Sun'î zorlamalarla bir kısım keramet gösterilerinde bulunmak. (Bu tipler bazen istidraç yoluyla insanın kalbinden geçenleri de söyleyebilirler.)
    * Kendisinden başka önüne gelen herkese, hatta dindarlık ve salâhiyetiyle tanınan şahıslara bile, kâfir, münafık damgasını vurmak.
    * Şeytanın vehim ve vesvesesiyle bir takım hezeyanlarda bulunmak, kendisine vahiy geldiğini vs... söylemek.
    * İnsanın gönlüne huzur verecek, Allah'ı hatırlatacak nuranî bir simadan mahrum bulunmak.
    Yolu bitirmemiş nakıs mürşide teslim olmak da İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin ifadesiyle öldürücü bir zehirdir. Bir hasta, mütehassıs olmayan, diploması bulunmayan bir hekimin ilacını içerse iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyileşme kabiliyeti de bozulur. O ilaç önce ağrıları durdurabilir. Sinirleri bozduğu, zarar verdiği için ağrı duyulmaz. Fakat bu hal iyilik değil, kötülüktür. Bu hasta hakiki bir hekime giderse, hekim önce o ilacın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedaviye başlar.
    Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır
    Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş...

    KUTBUL İRŞAD VE TASARRUF
    Bir işin merkezinde bulunup onu idare edene “o işin kutbu, yani idarecisi” denir. Bir memleketin işlerini yürüten kimse, o işlerin kutbudur. Bir müctehid, fetva işlerinin kutbudur. Bir kâmil mürşid de irşad ve terbiye işlerinin kutbudur. Onun için, kendisine tasavvuf dilinde “kutbu’l-irşad” denir...
    Bir işin merkezinde bulunup onu idare edene “o işin kutbu, yani idarecisi” denir. Bir memleketin işlerini yürüten kimse, o işlerin kutbudur. Bir müctehid, fetva işlerinin kutbudur. Bir kâmil mürşid de irşad ve terbiye işlerinin kutbudur. Onun için, kendisine tasavvuf dilinde “kutbu’l-irşad” denir. Kutub ifadesi bir sıfattır; irşadla görevli ve bu işe ehliyetli kâmil insanlar için kullanılan bir ünvandır. Kur’an-ı Hakim’de ve Sünnet’te zikredilen halife, imam ve ulü’l-emr tabirleri, irşad kutbunu da içine alır. İrşad kutbu olan zat, Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin gerçek vârisidir. O’nun ilmine, edebine, ruhları nur ile temizleme işine, kalpleri Allah’a çevirme mesleğine, nefisleri terbiye etme ve hayata denge verme sanatına vâristir. Bu velayet ve yetki ona halk tarafından değil, Cenab-ı Hak tarafından verilmiştir. Vazife büyük olunca, yetki ve destek de büyük olmaktadır. İrşad ve terbiyenin asıl sahibi Allahu Tealâ’dır; hidayet Onun elindedir; ancak Allahu Tealâ beşeri planda bu işi kulları arasından seçtiği kimselere yaptırmaktadır. Bu kulların başında Peygamberler gelmektedir. Peygamber olmadığı zaman bu işi onun halifeleri, vâris ve vekilleri yürütmektedir. İrşad Kutbunun Özellikleri İrşad kutbu, Allah’ın huzurunda kabul görmüş mukarrebûn makamında bir muttaki zattır; edeb ve takva madenidir. Hayırlarda en öndedir. Muttakilerin imamıdır; İlahi huzurda insanlığı temsil eder. Naz makamındadır. Büyük arif İmam Rabbani (K.S.) irşad kutbunu şöyle tanıtır: “İrşad kutbu olan velinin varlığı alem ve insanlık için bulunmaz bir devlettir. O, uzun zamanlardan sonra zuhur etse de, bir ganimettir. Onunla alem aydınlanır, kalpler nurlanır. Onun nazarı, manevi kalp hastalıklarına şifadır. Onun bir kalbe teveccühü, ondaki düşük ve rezil huyları temizleyip atar. Bu öyle bir zattır ki, velayet mertebelerinin en yükseğine ulaşmıştır. Allah tarafından seçilmiş ve sevilmiştir. Buna mahbubiyet makamı denir. O makamın bütün kabiliyet ve yetkisi ona verilmiştir. Bu zat, velayet mertebelerinin kemalâtını bünyesinde toplamıştır. Allah’a davet makamlarının tamamını elde etmiştir. Özetle, ‘kendisinde bütün güzellikler toplanmış‘ sözü onun hakkında ne kadar doğrudur. Bu irşad kutbu, kalbiyle bir kimseye yöneldiğinde, o kimsenin kalbi açılır; ilahi sevgiyle dolar. Veya bir kimse sevgiyle ona yönelse, ameli ve zikri az da olsa, onun feyzinden istifade eder, imanın tadını tadar.” (Mektubat) Velinin Yetkisi ve Sınırları Velayet mertebesinin zirvesinde peygamberler bulunmaktadır. Allahu Tealâ’nın izni ve desteği olmadan hiçbir peygamber mucize gösteremez, ayet getiremez; istediğini hidayete çekemez; kalbi temizleyemez. Bu hakikat Kur’an-ı Hakim’de açıkça belirtilmiştir. (Ra’d/38, Kasas/56, Nur/21) Ancak ilahi izin ve destek gelince peygamberler ölüleri diriltmiş, körlerin gözünü açmış, bir nefesle hastaları iyileştirmiş, hayvanlarla konuşmuş, cinleri emrinde çalıştırmış, bulutları istediği yere sevketmiş, denizi yol gibi kullanmış, parmakları arasından su fışkırtmış ve daha nice harikaları gerçekleştirmiştir. Bütün mucizeler, peygamberlerin insan, eşya ve kainat üzerindeki tasarruflarıdır. Bunların bir kısmı, derecelerine göre peygamber vârisi olan kâmil insanlarda da zuhur eder. Ancak bunun ölçüsü vardır, onu bilmek gerekir. Aksi halde veliler hakkındaki yanlış itikadlar yüzünden şirke düşülür. Bazıları, kutub ve gavs olarak bilinen velilerin kainatı idare ettiğini, bütün insanlardan ve alemden haberdar olduğunu, istediğini yapma yetkisinin bulunduğunu düşünür ve söylerler. Bu fikir yanlıştır; tevbe edilmezse şirke ve küfre girme tehlikesi vardır. İrşadla görevli bir velinin işi, Allah’ın izniyle ölü kalpleri nur ve ilahi sevgi ile diriltmek, kulu Yüce Rabbine sevketmektir. Velinin bütün tasarrufu ilahi kadere bağlı olarak gerçekleşir ve hepsi ilahi izinle olur. Veli, sonuç almak için sebepleri kullanır. Himmetini hayırlara yöneltir, her işinde Allah’ın rızasını arar. Nazı, niyazı, dua ve avazı Hak içindir. Allahu Tealâ’nın kendisine ikram ettiği feyz, nur, keşif, keramet, marifet, feraset ve duasına icabet nimetlerini ilahi irade ve rızaya uygun kullanır. Kul olduğunu unutmaz; haddini bilir, yetkisini aşmaz. Yüce Rabbine karşı boynu bükük, gönlü yanık, kalbi uyanık bir vaziyette, hep O’nun emrini ve desteğini bekler. Elinde hangi güzel hal zuhur etse kendisinden bilmez, kibir yapmaz, övünmez. Makamı ne olursa olsun, veli her şeyi bilmez; bilmesi de gerekmez.


  11. 16.Ocak.2011, 14:27
    6
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: zamanımızın imamı mürşidleri

    Makamı ne olursa olsun, veli her şeyi bilmez; bilmesi de gerekmez. Veli, Allahu Tealâ’nın kendisine bildirdiklerini ve hak yolunda lazım olanı bilir. Veli, Allah’ın şahididir; O’nu tanır, O’nu tanıtır. Kalbin ve nefsin terbiyesinde ustadır. İrşad kutbu olan veli, bütün himmet ve gücünü dinin yayılması ve insanların ıslahı için kullanır. Eşyayı ıslah etmek, dünya işlerini düzene sokmak, güzel geçim yolları aramak, teknik gelişmeleri takip etmek velinin birinci işi değildir. O, bunları ehline havale eder. Bazı insanlar, baş ve bel ağrısına varana kadar her türlü derdini velinin himmet ve tasarrufu ile dindirmek ister; doktor yerine veliye gider. Kimileri, insanların cehalet, zulüm, tembellik ve ihanetleri yüzünden bozulan cemiyet hayatının, mürşidlerin bir tasarrufu ile düzelmesini ve zalimlerin başının ezilmesini bekler. Halbuki veliler, fıtrat kanunlarına uymayı takvanın bir gereği görürler; hikmete tabi olur, hakkı gözetirler. İlahi rızaya uymayan talebleri de reddederler. MÜRŞİDE İTİRAZ
    Tasavvufî yaşantıda dikkat çekici unsurlardan biri de, müridin mürşidinin isteklerini itirazsız kabullenişidir. Bu konu dinî hassasiyet adına kuşku ve eleştirilere sebep olmakta, bazen de yanlış uygulamalar bu eleştirileri haklı çıkarmaktadır.
    Sahih tasavvufî yaşantıda mürşidin istekleri mürid için ne anlam ifade eder? Mürşide hiç itiraz edilemez mi? Ya da hangi durumlarda itirazlar olabilir? Bu itirazların sonuçları neler olabilir?
    Tasavvufu yaşamadığı için anlayamayanların cevap aradığı sorulardan biri de şu:
    “Mürşidler müridlerinden tam teslimiyet istiyor. Mürşidine itiraz eden kurtuluşa eremez deniliyor. Velilere karşı çıkan, onları eleştiren, verdikleri emrin aksine giden çarpılır diye insanlar tehdit ediliyor.

    İnsanlar Allahu Tealâ’nın emrine uymadığı zaman çarpılıp ağzı burnu felç olmuyor da, bir mürşide karşı çıktığı zaman mı çarpılacak? Ayrıca Ashab-ı Kiram’ın ve özellikle Hz. Ömer’in, zaman zaman Hz. Peygamber A.S.’ın bazı uygulamaları karşısında ‘niçin böyle yapıyoruz, şöyle yapılsa daha iyi olmaz mı?’ tarzında farklı görüş bildirdiği, Efendimiz A.S.’ın da bazen bu görüşleri benimseyip, kendi kararından vazgeçtiği bilinmekte. Mürşidlerin konumu nedir ki, onlara hiç itiraz edilmesin, itiraz edenin yüzü gülmesin?”

    DOĞRU İTİRAZ MI, DOĞRULARA İTİRAZ MI?
    Önce şunu belirtelim ki, gerçek mürşidler kendilerinin peygamberler gibi masum olduğunu, hiç hata yapmayacaklarını söylemezler. Onlar, Hz. Ömer R.A. gibi: “Bana hatalarımı gösteren kimseye Allah rahmetini ulaştırsın” der. Allah için kusurunu söyleyene hayır dua ederler. Bunun için Allah rızasından başka bir dertleri olmayan kâmil mükemmil insanlarla, dünya ve şöhret delisi olan kimseleri muhakkak birbirinden ayırmalıdır.
    Şekli mürşide, sıfatı şeytana benzeyen bazı şarlatanlara itiraz eden çarpılmaz, aksine sevap kazanır. Fakat, ilâhi aşk ile parlayan bir velinin gönlü Cenab-ı Hakk’ın aynası gibidir. Onu üzen, Yüce Mevlâ’yı gazaplandırır. Bu durumda bir Allah dostunu haksız yere incitmek ve karalamak, başı demir tokmağa vurmaktan daha tehlikelidir.
    Esasen haklı olduğu bir konuda, düşmanımıza bile itiraz etmek hak değildir. Keyfi ve menfaatı için hakkı inkâr eden, haklıyı tenkitle uğraşan kim olursa olsun, onun hesabını Allahu Tealâ görür.
    Kâmil bir mürşide itiraz edenler birkaç gruptur. Bunların bir kısmı mazur, bir kısmı sorumludur.


    İYİ NİYET, İYİ SONUÇ
    Mazur olanlar iyi niyetlidir. Dertleri kusur aramak değil, kusuru kapatmaktır. Mürşidden duydukları veya gördükleri bazı şeyleri akılları almamaktadır. Ona göre bazı sözler ve işler ilme ters gözükmektedir. Bazı uygulamalar dine aykırı gibi durmaktadır. Onun için bu kimse, din gayreti ile yanlış gördüğü şeyi düzeltmeye çalışır, niçinini sorar, izahını ister. Aslında yanlış zannettiği şeylerin çoğunlukla ilme ve hikmete göre bir izahı vardır. Hepsi dinî bir delile dayanmakta, makul bir sebebi bulunmaktadır. Ancak bazı işler sırlı, bazı deliller saklı, bazı akıl ve anlayışlar farklı olduğu için, işin iç yüzü anlaşılmamakta ve itiraz olmaktadır. Aslında bazı işler herkesin kolayca anlayabileceği türden değildir.
    Bunun için kâmil mürşidlerin bazı sözlerini veya hallerini anlamayan kimse cevabı nefsine değil, işin sahibine sormalıdır. Bu onun için daha hayırlı olacaktır. Veli kendisine itiraz edenin niyet ve edebine bakar. Niyeti dini korumak ve hakkı savunmak olanlara hayır dua eder. Kendisini anlamadığı ve karşı çıktığı için ona düşman olmaz.
    Bu durumla ilgili şöyle bir örnek anlatılır:
    Velilerden Hallac-ı Mansur, ilâhi aşk ve cezbe halinde söylediği bir sözden dolayı dinden çıkmakla suçlandı. Kendisi: “Enel Hak (Ben Hakk’ım)” demişti. Bu sözden tevbe etmesi istendi. “Sözüm haktır, ispatı Hak katındadır.” dedi ve vazgeçmedi. Dinden çıktığı düşüncesiyle öldürülmesine karar verildi, idam sehpası kuruldu. Hallac İki rekat namaz kıldı, dua etti. Duasının bir yerinde şöyle diyordu:
    “Allahım! Şu topluluk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkları yüzünden ve sana yaklaşmak ümidiyle beni öldürmek için toplanmışlar. Onları affet. İyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onlara açsan, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin bu hal başıma gelmezdi. Yaptığın şeyler için sana hamd, istediğin şeyler için de yine sana hamd olsun!”


    DÜŞMANLIKLA İTİRAZ
    Gerçek mürşide itiraz eden bir grubun da bu itirazıyla sorumluluk altına gireceğini söylemiştik. Böylelerinin itirazı inadınadır. Hep kendisini haklı görür, kimseye haklılık payı vermez. Dini kendi bildiğinden ibaret sanır. Farklı görüş ve tarzlara tahammülü yoktur. Önüne geleni karalar ve incitir. Özellikle insanların Allah için etrafında toplandığı ve fayda gördüğü velilere çatar. Nefsini unutur, Allah için sevilen ve sözü dinlenen salih insanlarla uğraşır. Devamlı tenkit edip durur.
    Aslında böylelerinin tespitleri genellikle yanlıştır. Bilgisi noksandır, kanıtları zayıftır. Sözleri hissî, davranışları edep dışıdır. Niyeti düzeltmek değil, bozmaktır. Değerli şahıs ve makamlara karşı gereken edebi göstermekten ısrarla kaçınarak kendine bir yer edinmeye çalışır. Aslında karalayıp durduğu şahısların daha fazla sevilmesinden rahatsız olmaktadır.
    Bu kişilik yapısına sahip kimseler, şu kudsi hadisin muhatabı durumundadır:
    “Kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse, ben o kimseye savaş ilan eder, dostumun intikamını alırım.” (Buharî, İbnu Mace, Tebaranî)
    Şu hadis de çok düşündürücü:
    “Allah’ın hükümlerini ayakta tutan imamı hafife alıp insanların gözünde küçülten kimseyi Allah kıyamet günü rezil eder.” (Tirmizî, Ahmed)
    Bir mümine yakışan en önemli özellik, önce kendi kusurları ile meşgul olmak ve noksanını tamamlamaktır. Sonra, mümin kardeşlerinin gözüken kusurlarını düzeltmek gelir. İnsanlarda kusur arama derdi kadar büyük bir dert yoktur. Ancak, ayan-beyan ortada duran kusurlara göz yummak, bana ne deyip başından savmak da ayrı bir felakettir. Büyük velilerden Rüveym K.S. bu konuda şu mühim tespiti yapıyor:
    “Sufiler, aralarında hakkı çiğneyen ve edebi zayi edenlere kızdıkları sürece hak üzere, hayır içinde kalmaya devam ederler. Fakat herkes diğerinin hatasına göz yumar ve yanlışına razı olursa, helak olurlar.” (Sühreverdi, Avarifu’l-Mearif)
    Hiçbir mürşidin elinde iyilere sevap verme, kötülere ceza kesme yetkisi yoktur. Mürşid, müridlerini Allahu Tealâ’nın iyi kullara vaadettiği müjdelere ulaştırmak ve günahkârlar için hazırladığı azaptan kurtarmak için uğraşır. Bunun tek yolu Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına dikkat etmektir. Allah’ın emrini tebliği eden kimseye itiraz eden kimse, aslında Allah’a itiraz etmiş olur. Bu itirazla kendisini ilâhi tehdit altına atmış ve cezalandırmış olmaktadır. Bu tür tenkit ve itirazlar, daha çok mürşidleri reddedenlerden gelmektedir.



  12. 16.Ocak.2011, 14:27
    6
    Editör
    Makamı ne olursa olsun, veli her şeyi bilmez; bilmesi de gerekmez. Veli, Allahu Tealâ’nın kendisine bildirdiklerini ve hak yolunda lazım olanı bilir. Veli, Allah’ın şahididir; O’nu tanır, O’nu tanıtır. Kalbin ve nefsin terbiyesinde ustadır. İrşad kutbu olan veli, bütün himmet ve gücünü dinin yayılması ve insanların ıslahı için kullanır. Eşyayı ıslah etmek, dünya işlerini düzene sokmak, güzel geçim yolları aramak, teknik gelişmeleri takip etmek velinin birinci işi değildir. O, bunları ehline havale eder. Bazı insanlar, baş ve bel ağrısına varana kadar her türlü derdini velinin himmet ve tasarrufu ile dindirmek ister; doktor yerine veliye gider. Kimileri, insanların cehalet, zulüm, tembellik ve ihanetleri yüzünden bozulan cemiyet hayatının, mürşidlerin bir tasarrufu ile düzelmesini ve zalimlerin başının ezilmesini bekler. Halbuki veliler, fıtrat kanunlarına uymayı takvanın bir gereği görürler; hikmete tabi olur, hakkı gözetirler. İlahi rızaya uymayan talebleri de reddederler. MÜRŞİDE İTİRAZ
    Tasavvufî yaşantıda dikkat çekici unsurlardan biri de, müridin mürşidinin isteklerini itirazsız kabullenişidir. Bu konu dinî hassasiyet adına kuşku ve eleştirilere sebep olmakta, bazen de yanlış uygulamalar bu eleştirileri haklı çıkarmaktadır.
    Sahih tasavvufî yaşantıda mürşidin istekleri mürid için ne anlam ifade eder? Mürşide hiç itiraz edilemez mi? Ya da hangi durumlarda itirazlar olabilir? Bu itirazların sonuçları neler olabilir?
    Tasavvufu yaşamadığı için anlayamayanların cevap aradığı sorulardan biri de şu:
    “Mürşidler müridlerinden tam teslimiyet istiyor. Mürşidine itiraz eden kurtuluşa eremez deniliyor. Velilere karşı çıkan, onları eleştiren, verdikleri emrin aksine giden çarpılır diye insanlar tehdit ediliyor.

    İnsanlar Allahu Tealâ’nın emrine uymadığı zaman çarpılıp ağzı burnu felç olmuyor da, bir mürşide karşı çıktığı zaman mı çarpılacak? Ayrıca Ashab-ı Kiram’ın ve özellikle Hz. Ömer’in, zaman zaman Hz. Peygamber A.S.’ın bazı uygulamaları karşısında ‘niçin böyle yapıyoruz, şöyle yapılsa daha iyi olmaz mı?’ tarzında farklı görüş bildirdiği, Efendimiz A.S.’ın da bazen bu görüşleri benimseyip, kendi kararından vazgeçtiği bilinmekte. Mürşidlerin konumu nedir ki, onlara hiç itiraz edilmesin, itiraz edenin yüzü gülmesin?”

    DOĞRU İTİRAZ MI, DOĞRULARA İTİRAZ MI?
    Önce şunu belirtelim ki, gerçek mürşidler kendilerinin peygamberler gibi masum olduğunu, hiç hata yapmayacaklarını söylemezler. Onlar, Hz. Ömer R.A. gibi: “Bana hatalarımı gösteren kimseye Allah rahmetini ulaştırsın” der. Allah için kusurunu söyleyene hayır dua ederler. Bunun için Allah rızasından başka bir dertleri olmayan kâmil mükemmil insanlarla, dünya ve şöhret delisi olan kimseleri muhakkak birbirinden ayırmalıdır.
    Şekli mürşide, sıfatı şeytana benzeyen bazı şarlatanlara itiraz eden çarpılmaz, aksine sevap kazanır. Fakat, ilâhi aşk ile parlayan bir velinin gönlü Cenab-ı Hakk’ın aynası gibidir. Onu üzen, Yüce Mevlâ’yı gazaplandırır. Bu durumda bir Allah dostunu haksız yere incitmek ve karalamak, başı demir tokmağa vurmaktan daha tehlikelidir.
    Esasen haklı olduğu bir konuda, düşmanımıza bile itiraz etmek hak değildir. Keyfi ve menfaatı için hakkı inkâr eden, haklıyı tenkitle uğraşan kim olursa olsun, onun hesabını Allahu Tealâ görür.
    Kâmil bir mürşide itiraz edenler birkaç gruptur. Bunların bir kısmı mazur, bir kısmı sorumludur.


    İYİ NİYET, İYİ SONUÇ
    Mazur olanlar iyi niyetlidir. Dertleri kusur aramak değil, kusuru kapatmaktır. Mürşidden duydukları veya gördükleri bazı şeyleri akılları almamaktadır. Ona göre bazı sözler ve işler ilme ters gözükmektedir. Bazı uygulamalar dine aykırı gibi durmaktadır. Onun için bu kimse, din gayreti ile yanlış gördüğü şeyi düzeltmeye çalışır, niçinini sorar, izahını ister. Aslında yanlış zannettiği şeylerin çoğunlukla ilme ve hikmete göre bir izahı vardır. Hepsi dinî bir delile dayanmakta, makul bir sebebi bulunmaktadır. Ancak bazı işler sırlı, bazı deliller saklı, bazı akıl ve anlayışlar farklı olduğu için, işin iç yüzü anlaşılmamakta ve itiraz olmaktadır. Aslında bazı işler herkesin kolayca anlayabileceği türden değildir.
    Bunun için kâmil mürşidlerin bazı sözlerini veya hallerini anlamayan kimse cevabı nefsine değil, işin sahibine sormalıdır. Bu onun için daha hayırlı olacaktır. Veli kendisine itiraz edenin niyet ve edebine bakar. Niyeti dini korumak ve hakkı savunmak olanlara hayır dua eder. Kendisini anlamadığı ve karşı çıktığı için ona düşman olmaz.
    Bu durumla ilgili şöyle bir örnek anlatılır:
    Velilerden Hallac-ı Mansur, ilâhi aşk ve cezbe halinde söylediği bir sözden dolayı dinden çıkmakla suçlandı. Kendisi: “Enel Hak (Ben Hakk’ım)” demişti. Bu sözden tevbe etmesi istendi. “Sözüm haktır, ispatı Hak katındadır.” dedi ve vazgeçmedi. Dinden çıktığı düşüncesiyle öldürülmesine karar verildi, idam sehpası kuruldu. Hallac İki rekat namaz kıldı, dua etti. Duasının bir yerinde şöyle diyordu:
    “Allahım! Şu topluluk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkları yüzünden ve sana yaklaşmak ümidiyle beni öldürmek için toplanmışlar. Onları affet. İyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onlara açsan, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin bu hal başıma gelmezdi. Yaptığın şeyler için sana hamd, istediğin şeyler için de yine sana hamd olsun!”


    DÜŞMANLIKLA İTİRAZ
    Gerçek mürşide itiraz eden bir grubun da bu itirazıyla sorumluluk altına gireceğini söylemiştik. Böylelerinin itirazı inadınadır. Hep kendisini haklı görür, kimseye haklılık payı vermez. Dini kendi bildiğinden ibaret sanır. Farklı görüş ve tarzlara tahammülü yoktur. Önüne geleni karalar ve incitir. Özellikle insanların Allah için etrafında toplandığı ve fayda gördüğü velilere çatar. Nefsini unutur, Allah için sevilen ve sözü dinlenen salih insanlarla uğraşır. Devamlı tenkit edip durur.
    Aslında böylelerinin tespitleri genellikle yanlıştır. Bilgisi noksandır, kanıtları zayıftır. Sözleri hissî, davranışları edep dışıdır. Niyeti düzeltmek değil, bozmaktır. Değerli şahıs ve makamlara karşı gereken edebi göstermekten ısrarla kaçınarak kendine bir yer edinmeye çalışır. Aslında karalayıp durduğu şahısların daha fazla sevilmesinden rahatsız olmaktadır.
    Bu kişilik yapısına sahip kimseler, şu kudsi hadisin muhatabı durumundadır:
    “Kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse, ben o kimseye savaş ilan eder, dostumun intikamını alırım.” (Buharî, İbnu Mace, Tebaranî)
    Şu hadis de çok düşündürücü:
    “Allah’ın hükümlerini ayakta tutan imamı hafife alıp insanların gözünde küçülten kimseyi Allah kıyamet günü rezil eder.” (Tirmizî, Ahmed)
    Bir mümine yakışan en önemli özellik, önce kendi kusurları ile meşgul olmak ve noksanını tamamlamaktır. Sonra, mümin kardeşlerinin gözüken kusurlarını düzeltmek gelir. İnsanlarda kusur arama derdi kadar büyük bir dert yoktur. Ancak, ayan-beyan ortada duran kusurlara göz yummak, bana ne deyip başından savmak da ayrı bir felakettir. Büyük velilerden Rüveym K.S. bu konuda şu mühim tespiti yapıyor:
    “Sufiler, aralarında hakkı çiğneyen ve edebi zayi edenlere kızdıkları sürece hak üzere, hayır içinde kalmaya devam ederler. Fakat herkes diğerinin hatasına göz yumar ve yanlışına razı olursa, helak olurlar.” (Sühreverdi, Avarifu’l-Mearif)
    Hiçbir mürşidin elinde iyilere sevap verme, kötülere ceza kesme yetkisi yoktur. Mürşid, müridlerini Allahu Tealâ’nın iyi kullara vaadettiği müjdelere ulaştırmak ve günahkârlar için hazırladığı azaptan kurtarmak için uğraşır. Bunun tek yolu Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına dikkat etmektir. Allah’ın emrini tebliği eden kimseye itiraz eden kimse, aslında Allah’a itiraz etmiş olur. Bu itirazla kendisini ilâhi tehdit altına atmış ve cezalandırmış olmaktadır. Bu tür tenkit ve itirazlar, daha çok mürşidleri reddedenlerden gelmektedir.



  13. 16.Ocak.2011, 14:28
    7
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: zamanımızın imamı mürşidleri

    MÜRŞİDİN İSTEKLERİNE MUHALEFET
    Önce şunu belirtelim ki, yap veya yapma şeklinde emir ifade eden her söz, her zaman kesin hüküm bildirmez, muhakkak yapılması gerekmez. Kur’an ve Sünnet’te geçen her emir aynı kesinlikte değildir. Bazı emirler farz hükmündedir, muhakkak yapılması gerekir. Bazı emirler tavsiye niteliğindedir. Bazı emirler de teşvik içindir, muhatap serbesttir; yaparsa fayda görür, yapmazsa zararı yoktur.
    Mürşidin emirleri de işte bu son türdendir. Mürşidin tek hedefi, kendi nefsi ve müridi üzerinde dinin emirlerini uygulamaktır. Müridin terbiyesi ve tedavisi için bazı şeylerin yapılmasını ister, bazı işlerden de sakındırır. Bu durumda mürşidin muradını iyi anlamalıdır. Kesin emirle serbest bırakılan işler birbirinden ayrılmalıdır.
    Terbiye işinde hüküm mürşide aittir. Hareket şeklini o belirler. Kalp hastalığına teşhisi o koyar, reçeteyi o yazar. Artık bundan sonra iş hastaya kalır. İyileşmek isteyen hastaya doktoruna muhalefet değil, itaat düşer. Mürşidini dinlemeyip onun verdiği ilacı içmeyen ve kendi bildiğine giden mürid şekil olarak elbette çarpılmaz. Ancak ahlâk olarak çarpık halde kalır, manevi hastalıkları iyileşmez, derdi bitmez. Diğer taraftan İstenen şeyi gücü kadar yapan kimsenin yapamadıkları affedilir, zayıf kaldığı noktada desteklenir, noksanı tamamlanır.

    GEREKSİZ SORU, GEREKSİZ SORUMLULUK
    Müridin mürşidinin emirlerine karşı nasıl davranacağını şu hadis-i şerif çok güzel ifade eder. Hz. Ebu Hureyre R.A. anlatıyor:
    Rasulullah A.S. bize bir hutbe okudu. Buyurdu ki:
    “Ey insanlar! Allahu Tealâ size haccı farz kıldı, haccediniz.” O esnada bir adam:
    “Her sene mi haccedeceğiz, ey Allah’ın Rasulü?” diye sordu. Rasulullah A.S. sustu, bir cevap vermedi. Adam sorusunu üç kez tekrarladı. Rasulullah A.S. adama:
    “Eğer evet deseydim her sene haccetmeniz gerekecekti. Siz ise buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurdu ve şöyle devam etti:
    “Beni kendi halime bırakın, beni size bir şey söylemeye zorlamayın. Sizden öncekiler, peygamberlerine çokça soru sorup aldıkları cevabın tersine hareket ettikleri için helak oldular. Ben size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şeyi yasakladığım zaman onu tamamen terk ediniz.” (Müslim, Nesaî, İbnu Mace)
    İnsanı helak eden muhalefet kalple olandır. Bir kimse kendisinden istenen şeye içinden itiraz etse de dışından yapıyor gözükse, o ya münafık ya da gösterişçidir.
    Eğer muhalefet gaflet, cehalet veya tembellikten kaynaklanıyorsa, o kimse kalbi zayıf ve hislerine mağlup bir kimsedir. Onun iman noktasında bir şüphesi yoksa, ameldeki kusurlarını düzeltmesi kolaydır. Ancak muhalefet, inat ve ısrara dayanıyorsa ve o kimsede kalp kayması varsa, tehlikenin kenarındadır.
    Mürşidin, ‘şunu yapınız’ dediği şeyler, güç yettiğince yapılmalıdır. Ancak, ‘şunu yapmayın’ diye yasak ettiği işleri tamamen terk etmek gerekir. Terketmeyen, kendi haline terk edilir.
    Mesela mürşid bir talebesine ‘kapı komşun olan fakirleri gözet, onları doyur’ diye bir emir verse, emri alan kimse, günde sadece bir ekmekle de olsa komşularını doyursa, emri yerine getirmiş olur. Kimse ona, ‘niçin fakirlere et yedirmedin, bal şerbeti içirmedin, meyve ikram etmedin’ demez. Ancak bu kimse işgüzarlık yapıp, ‘efendim, onlara ne yedireyim? Et, süt, bal ikram edeyim mi?’ dese, bu kendisini sıkıntıya sokmaktan başka bir şey değildir.
    Gereksiz soru işi zora sokar. Gücün üstündeki yük taşıyanı yorar. Görev istenmez, verilir. Görev verilince destek de gelir. Alınan her hizmet, iş ve vazife emanettir. Aldığı görevin hakkını vermeyen kimseye ikinci görev erilmez. Emaneti zayi edenin elinden de emanet alınır.





  14. 16.Ocak.2011, 14:28
    7
    Editör
    MÜRŞİDİN İSTEKLERİNE MUHALEFET
    Önce şunu belirtelim ki, yap veya yapma şeklinde emir ifade eden her söz, her zaman kesin hüküm bildirmez, muhakkak yapılması gerekmez. Kur’an ve Sünnet’te geçen her emir aynı kesinlikte değildir. Bazı emirler farz hükmündedir, muhakkak yapılması gerekir. Bazı emirler tavsiye niteliğindedir. Bazı emirler de teşvik içindir, muhatap serbesttir; yaparsa fayda görür, yapmazsa zararı yoktur.
    Mürşidin emirleri de işte bu son türdendir. Mürşidin tek hedefi, kendi nefsi ve müridi üzerinde dinin emirlerini uygulamaktır. Müridin terbiyesi ve tedavisi için bazı şeylerin yapılmasını ister, bazı işlerden de sakındırır. Bu durumda mürşidin muradını iyi anlamalıdır. Kesin emirle serbest bırakılan işler birbirinden ayrılmalıdır.
    Terbiye işinde hüküm mürşide aittir. Hareket şeklini o belirler. Kalp hastalığına teşhisi o koyar, reçeteyi o yazar. Artık bundan sonra iş hastaya kalır. İyileşmek isteyen hastaya doktoruna muhalefet değil, itaat düşer. Mürşidini dinlemeyip onun verdiği ilacı içmeyen ve kendi bildiğine giden mürid şekil olarak elbette çarpılmaz. Ancak ahlâk olarak çarpık halde kalır, manevi hastalıkları iyileşmez, derdi bitmez. Diğer taraftan İstenen şeyi gücü kadar yapan kimsenin yapamadıkları affedilir, zayıf kaldığı noktada desteklenir, noksanı tamamlanır.

    GEREKSİZ SORU, GEREKSİZ SORUMLULUK
    Müridin mürşidinin emirlerine karşı nasıl davranacağını şu hadis-i şerif çok güzel ifade eder. Hz. Ebu Hureyre R.A. anlatıyor:
    Rasulullah A.S. bize bir hutbe okudu. Buyurdu ki:
    “Ey insanlar! Allahu Tealâ size haccı farz kıldı, haccediniz.” O esnada bir adam:
    “Her sene mi haccedeceğiz, ey Allah’ın Rasulü?” diye sordu. Rasulullah A.S. sustu, bir cevap vermedi. Adam sorusunu üç kez tekrarladı. Rasulullah A.S. adama:
    “Eğer evet deseydim her sene haccetmeniz gerekecekti. Siz ise buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurdu ve şöyle devam etti:
    “Beni kendi halime bırakın, beni size bir şey söylemeye zorlamayın. Sizden öncekiler, peygamberlerine çokça soru sorup aldıkları cevabın tersine hareket ettikleri için helak oldular. Ben size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şeyi yasakladığım zaman onu tamamen terk ediniz.” (Müslim, Nesaî, İbnu Mace)
    İnsanı helak eden muhalefet kalple olandır. Bir kimse kendisinden istenen şeye içinden itiraz etse de dışından yapıyor gözükse, o ya münafık ya da gösterişçidir.
    Eğer muhalefet gaflet, cehalet veya tembellikten kaynaklanıyorsa, o kimse kalbi zayıf ve hislerine mağlup bir kimsedir. Onun iman noktasında bir şüphesi yoksa, ameldeki kusurlarını düzeltmesi kolaydır. Ancak muhalefet, inat ve ısrara dayanıyorsa ve o kimsede kalp kayması varsa, tehlikenin kenarındadır.
    Mürşidin, ‘şunu yapınız’ dediği şeyler, güç yettiğince yapılmalıdır. Ancak, ‘şunu yapmayın’ diye yasak ettiği işleri tamamen terk etmek gerekir. Terketmeyen, kendi haline terk edilir.
    Mesela mürşid bir talebesine ‘kapı komşun olan fakirleri gözet, onları doyur’ diye bir emir verse, emri alan kimse, günde sadece bir ekmekle de olsa komşularını doyursa, emri yerine getirmiş olur. Kimse ona, ‘niçin fakirlere et yedirmedin, bal şerbeti içirmedin, meyve ikram etmedin’ demez. Ancak bu kimse işgüzarlık yapıp, ‘efendim, onlara ne yedireyim? Et, süt, bal ikram edeyim mi?’ dese, bu kendisini sıkıntıya sokmaktan başka bir şey değildir.
    Gereksiz soru işi zora sokar. Gücün üstündeki yük taşıyanı yorar. Görev istenmez, verilir. Görev verilince destek de gelir. Alınan her hizmet, iş ve vazife emanettir. Aldığı görevin hakkını vermeyen kimseye ikinci görev erilmez. Emaneti zayi edenin elinden de emanet alınır.








+ Yorum Gönder