Konusunu Oylayın.: Bazı müfessierlerin hayatı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Bazı müfessierlerin hayatı
  1. 15.Ocak.2011, 14:13
    1
    Misafir

    Bazı müfessierlerin hayatı

  2. 16.Ocak.2011, 21:53
    2
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Yanıt: bazı müfessierlerin hayatı




    ŞİHÂBUDDÎN es-SÎVÂSÎ

    Şihabuddin es-Sivasi, Anadolu’nun siyasi, iktisadi ve kültürel bakımdan oldukça hareketli bir döneminde yetişmiş önemli simalardan biridir.
    Sivas’ta başladığı ilmi hayatını Ayasluğ yani, bugünkü İzmir iline bağlı Selçuk ilçesinde noktalamıştır.
    Şihabuddin es-Sivasi, Beylikler ve Osmanlı döneminde şerh, haşiye, talik ve ihtisar gibi tali derecedeki çalışmaları bir yana bırakarak müstakil eser telif eden nadir alimler arasında yer almış önemli bir şahsiyettir.
    Tefsir, hadis ve tasavvuf alanlarında müstakil eserler vermiştir. Bu eserleri arasında daha ziyade “Uyûnu’t-Tefâsîr li’l-Fuzalâ’i’s-Semâsîr” adlı tefsiriyle tanınmıştır.
    Dirayet metoduna göre kaleme alınan bu tefsir, yeni bir çığır açacak nitelikte olmasa da kendisinden sonra yazılan bazı önemli tefsirlere kaynaklık etmiştir.
    Şihabuddin es-Sivasi, orta hacımdaki tefsirinde, içinde yaşadığı döneme göre anlaşılır ve sade bir dil kullanmıştır. Kur’ân’ın ihtiva ettiği manaları okuyucuya kısa yoldan aktarmak için azami derecede gayret göstermiştir.


  3. 16.Ocak.2011, 21:53
    2
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر



    ŞİHÂBUDDÎN es-SÎVÂSÎ

    Şihabuddin es-Sivasi, Anadolu’nun siyasi, iktisadi ve kültürel bakımdan oldukça hareketli bir döneminde yetişmiş önemli simalardan biridir.
    Sivas’ta başladığı ilmi hayatını Ayasluğ yani, bugünkü İzmir iline bağlı Selçuk ilçesinde noktalamıştır.
    Şihabuddin es-Sivasi, Beylikler ve Osmanlı döneminde şerh, haşiye, talik ve ihtisar gibi tali derecedeki çalışmaları bir yana bırakarak müstakil eser telif eden nadir alimler arasında yer almış önemli bir şahsiyettir.
    Tefsir, hadis ve tasavvuf alanlarında müstakil eserler vermiştir. Bu eserleri arasında daha ziyade “Uyûnu’t-Tefâsîr li’l-Fuzalâ’i’s-Semâsîr” adlı tefsiriyle tanınmıştır.
    Dirayet metoduna göre kaleme alınan bu tefsir, yeni bir çığır açacak nitelikte olmasa da kendisinden sonra yazılan bazı önemli tefsirlere kaynaklık etmiştir.
    Şihabuddin es-Sivasi, orta hacımdaki tefsirinde, içinde yaşadığı döneme göre anlaşılır ve sade bir dil kullanmıştır. Kur’ân’ın ihtiva ettiği manaları okuyucuya kısa yoldan aktarmak için azami derecede gayret göstermiştir.


  4. 16.Ocak.2011, 22:02
    3
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Yanıt: bazı müfessierlerin hayatı

    Ahmed Bin Hanbel Kimdir Hayatı ve Eserleri Nedir İle İlgili Makaleyi Okumaktasınız.


    Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin kurucusu. Künyesi, Ebu Abdullah’tır. Babası Mervli olup, ismi Muhammed bin Hanbel’dir. Ahmed bin Hanbel, 780 (H. 164)de Bağdat’ta doğdu, 855 (H. 241)te aynı yerde vefat etti ve Bab-ı Harb Kabristanına defnedildi.

    Ailesi Merv’den gelerek Bağdat’a yerleşen Ahmed bin Hanbel, küçük yaştan itibaren ilim tahsiline başladı. Bu sırada önemli bir ilim merkezi olan Bağdat’ta birçok alimden lügat, hadis, fıkıh, tefsir ve kıraat ilimlerini tahsil etti. Eshab-ı kiram ve Tabiinden gelen rivayetleri öğrendi. 15-16 yaşlarındayken akranları arasında ciddiyeti, çalışkanlığı, haramlardan kaçması, sabrı ve güzel ahlakı ile üstün oldu. İmam-ı A'zam’ın talebesi Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilimlerini öğrendi.

    Üç sene müddetle zamanın büyük alimlerinden Huşeym’in derslerine devam etti. Basra, Kufe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire’ye giderek çeşitli alimlerden hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini bizzat görerek kendilerinden hadis-i şerif dinledi. Mekke-i mükerreme ve Bağdat’ta İmam-ı Şafii’den ilim öğrendi. Hac yapmak için beş defa Mekke-i mükerremeye gitti. Abdürrezzak bin Hemmam’dan hadis-i şerif öğrenmek için Yemen’in San’a şehrine gitti; iki sene müddetle orada kalıp Abdürrezzak bin Hemmam’dan hadis-i şerif dinledi.

    Yezid bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki’, İbrahim bin Sa’d, Yahya bin Said Kattan, Süfyan bin Uyeyne gibi alimlerden de çeşitli ilimleri tahsil etti. Kırk yaşına geldiği zaman, ders okutmaya ve fetva vermeye başladı. Hadis ilminde ve fetvada baş vurulan kaynak oldu. Pekçok talebe yetiştirdi. Ondan ders alıp yetişen alimlerin sayısı 900 civarındadır. Hadis ilminde zamanının en büyük alimi olan Ahmed bin Hanbel, üç yüz bindan fazla hadis-i şerifi, rivayet edenlerle birlikte bilirdi.

    En meşhur talebelerinden olan oğlu Salih bin Ahmed, babasının ictihadlarını, yazdığı mektuplarla yaydı. Diğer oğlu Abdullah bin Ahmed, babasının ictihadlarını nakletti. Böylece, Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden birisi olan Hanbeli mezhebi kurulmuş oldu.

    Ahmed bin Hanbel’in ilmi ve ahlaki üstünlüğünü pekçok alim meth eylemiştir. Hocası İmam-ı Şafii; “Bağdat’tan ayrıldığım zaman, orada Ahmed bin Hanbel’den daha alim ve fakih, haramlardan ve şüphelilerden onun kadar kaçan bir kimse bırakmadım.” buyurmuştur. Ebu Davud Sicistani; “İki yüz meşhur alimle karşılaştım, Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim.

    O, hiç bir zaman insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu.” demiştir. Ebu Zür’a da; “İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel’in bir benzerini görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye kimse ulaşamamıştır.” Menha bin Yahya ise; “Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı. Çok alim gördüm, fakat, ilimde şüphelilerden sakınmada ve zühdde yani harama düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte onun gibi üstün birine rastlamadım.” demek suretiyle methetmiştir.

    Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin toplandığı bir devir olduğu için, pekçok muhaddis (hadis alimi) ondan rivayette bulundu. Zamanındaki hadis alimlerinin en yükseklerinden olan Ahmed bin Hanbel, otuz bin hadis-i şerifi içine alan Müsned adlı eserini 700 bin hadis-i şerif içinden seçerek yazdı. Büyük bir müfessir (tefsir alimi) olan Ahmed bin Hanbel’in hazırladığı tefsiri yüz yirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir. Üstad-ül-Müfessirin (müfessirlerin hocası) unvanıyla anılan Ahmed bin Hanbel’in eserleri müfessirler için feyiz kaynağı olmuştur.

    Bağdat’ta mu’tezile bozuk fırkasına mensub olanların; “Kur’an-ı kerim mahluktur.” sözüne karşı çıktığı için işkencelere maruz bırakıldı. Ehl-i sünnet itikadını bildirmekten bir an bile geri durmayan Ahmed bin Hanbel, Abbasi halifelerinden Mütevekkil zamanında işkencelerden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu.

    Ahmed bin Hanbel’in vefatı yaklaşınca eliyle işaret etti ve diliyle de; “Hayır olmaz.” dedi. Oğlu; “Babacığım bu ne haldir?” diye sorunca: “Şimdi tehlikeli zamandır, cevab zamanıdır. Dua ile imdad eyle; yatağın sağında, solunda oturanlar da dua etsinler. İblis yani Şeytan, yanıma gelip; "Ey Ahmed! Benim elimde can ver.” diyor. Ben de; “Hayır olmaz! Hayır olmaz!” diyorum. Bir nefes kalıncaya kadar tehlike mevcuttur. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur.” buyurdu. Vefat haberi bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenaze namazında yüz bine yakın kişi bulundu. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutun üstünde uçuşup kendilerini tabuta vurdular. O gün bu hadiseyi gören putperest, Yahudi ve Hıristiyanların pekçoğu Müslüman oldu.
    Ahmed Bin Hanbel Eserleri:

    1) Müsned: Otuz bin hadis-i şerifi içine almıştır. 2) Kitab-üs-Sünne, 3) Kitab-üz-Zühd, 4) Kitab-üs-Salat, 5) Kitab-ül-Vera vel-İman, 6) Fedail-üs-Sahabe, 7) Et-Tefsir, 8) En-Nasih vel-Mensuh, 9) Et-Tarih, 10) Vücubat-ül-Kur’an, 11) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka, 12) El-Cerhu vet-Ta’dil, 13) Kitab-ül-İlel ve Ma’rifet-ür-Rical.


  5. 16.Ocak.2011, 22:02
    3
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر
    Ahmed Bin Hanbel Kimdir Hayatı ve Eserleri Nedir İle İlgili Makaleyi Okumaktasınız.


    Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin kurucusu. Künyesi, Ebu Abdullah’tır. Babası Mervli olup, ismi Muhammed bin Hanbel’dir. Ahmed bin Hanbel, 780 (H. 164)de Bağdat’ta doğdu, 855 (H. 241)te aynı yerde vefat etti ve Bab-ı Harb Kabristanına defnedildi.

    Ailesi Merv’den gelerek Bağdat’a yerleşen Ahmed bin Hanbel, küçük yaştan itibaren ilim tahsiline başladı. Bu sırada önemli bir ilim merkezi olan Bağdat’ta birçok alimden lügat, hadis, fıkıh, tefsir ve kıraat ilimlerini tahsil etti. Eshab-ı kiram ve Tabiinden gelen rivayetleri öğrendi. 15-16 yaşlarındayken akranları arasında ciddiyeti, çalışkanlığı, haramlardan kaçması, sabrı ve güzel ahlakı ile üstün oldu. İmam-ı A'zam’ın talebesi Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilimlerini öğrendi.

    Üç sene müddetle zamanın büyük alimlerinden Huşeym’in derslerine devam etti. Basra, Kufe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire’ye giderek çeşitli alimlerden hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini bizzat görerek kendilerinden hadis-i şerif dinledi. Mekke-i mükerreme ve Bağdat’ta İmam-ı Şafii’den ilim öğrendi. Hac yapmak için beş defa Mekke-i mükerremeye gitti. Abdürrezzak bin Hemmam’dan hadis-i şerif öğrenmek için Yemen’in San’a şehrine gitti; iki sene müddetle orada kalıp Abdürrezzak bin Hemmam’dan hadis-i şerif dinledi.

    Yezid bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki’, İbrahim bin Sa’d, Yahya bin Said Kattan, Süfyan bin Uyeyne gibi alimlerden de çeşitli ilimleri tahsil etti. Kırk yaşına geldiği zaman, ders okutmaya ve fetva vermeye başladı. Hadis ilminde ve fetvada baş vurulan kaynak oldu. Pekçok talebe yetiştirdi. Ondan ders alıp yetişen alimlerin sayısı 900 civarındadır. Hadis ilminde zamanının en büyük alimi olan Ahmed bin Hanbel, üç yüz bindan fazla hadis-i şerifi, rivayet edenlerle birlikte bilirdi.

    En meşhur talebelerinden olan oğlu Salih bin Ahmed, babasının ictihadlarını, yazdığı mektuplarla yaydı. Diğer oğlu Abdullah bin Ahmed, babasının ictihadlarını nakletti. Böylece, Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden birisi olan Hanbeli mezhebi kurulmuş oldu.

    Ahmed bin Hanbel’in ilmi ve ahlaki üstünlüğünü pekçok alim meth eylemiştir. Hocası İmam-ı Şafii; “Bağdat’tan ayrıldığım zaman, orada Ahmed bin Hanbel’den daha alim ve fakih, haramlardan ve şüphelilerden onun kadar kaçan bir kimse bırakmadım.” buyurmuştur. Ebu Davud Sicistani; “İki yüz meşhur alimle karşılaştım, Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim.

    O, hiç bir zaman insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu.” demiştir. Ebu Zür’a da; “İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel’in bir benzerini görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye kimse ulaşamamıştır.” Menha bin Yahya ise; “Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı. Çok alim gördüm, fakat, ilimde şüphelilerden sakınmada ve zühdde yani harama düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte onun gibi üstün birine rastlamadım.” demek suretiyle methetmiştir.

    Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin toplandığı bir devir olduğu için, pekçok muhaddis (hadis alimi) ondan rivayette bulundu. Zamanındaki hadis alimlerinin en yükseklerinden olan Ahmed bin Hanbel, otuz bin hadis-i şerifi içine alan Müsned adlı eserini 700 bin hadis-i şerif içinden seçerek yazdı. Büyük bir müfessir (tefsir alimi) olan Ahmed bin Hanbel’in hazırladığı tefsiri yüz yirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir. Üstad-ül-Müfessirin (müfessirlerin hocası) unvanıyla anılan Ahmed bin Hanbel’in eserleri müfessirler için feyiz kaynağı olmuştur.

    Bağdat’ta mu’tezile bozuk fırkasına mensub olanların; “Kur’an-ı kerim mahluktur.” sözüne karşı çıktığı için işkencelere maruz bırakıldı. Ehl-i sünnet itikadını bildirmekten bir an bile geri durmayan Ahmed bin Hanbel, Abbasi halifelerinden Mütevekkil zamanında işkencelerden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu.

    Ahmed bin Hanbel’in vefatı yaklaşınca eliyle işaret etti ve diliyle de; “Hayır olmaz.” dedi. Oğlu; “Babacığım bu ne haldir?” diye sorunca: “Şimdi tehlikeli zamandır, cevab zamanıdır. Dua ile imdad eyle; yatağın sağında, solunda oturanlar da dua etsinler. İblis yani Şeytan, yanıma gelip; "Ey Ahmed! Benim elimde can ver.” diyor. Ben de; “Hayır olmaz! Hayır olmaz!” diyorum. Bir nefes kalıncaya kadar tehlike mevcuttur. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur.” buyurdu. Vefat haberi bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenaze namazında yüz bine yakın kişi bulundu. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutun üstünde uçuşup kendilerini tabuta vurdular. O gün bu hadiseyi gören putperest, Yahudi ve Hıristiyanların pekçoğu Müslüman oldu.
    Ahmed Bin Hanbel Eserleri:

    1) Müsned: Otuz bin hadis-i şerifi içine almıştır. 2) Kitab-üs-Sünne, 3) Kitab-üz-Zühd, 4) Kitab-üs-Salat, 5) Kitab-ül-Vera vel-İman, 6) Fedail-üs-Sahabe, 7) Et-Tefsir, 8) En-Nasih vel-Mensuh, 9) Et-Tarih, 10) Vücubat-ül-Kur’an, 11) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka, 12) El-Cerhu vet-Ta’dil, 13) Kitab-ül-İlel ve Ma’rifet-ür-Rical.


  6. 16.Ocak.2011, 22:09
    4
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Yanıt: bazı müfessierlerin hayatı

    İbn Aşur

    olarak bilinen, Muhammed et-Tâhir b. Muhammed b. Muhammed et-Tâhir et-Tûnisî (1879-1973), Tunuslu ilim ve fikir adamı, müfessir, fakih, Arap dili ve edebiyatı âlimidir.

    Tunus'ta doğdu. Fas asıllı olup gittikleri Endülüs'ten göç ederek Selâ'ya (Fas), daha sonra bir kolu Tunus'a yerleşen Âşûr ailesine mensup olduğundan dedeleri gibi İbn Âşûr lakabıyla anıldı.

    İlk öğrenimini Muhammed Bû Attûr'un gözetimi altında tamamladı; 1892'de bir orta ve yüksek öğretim kurumu olan Zeytûne Camii'ne girdi. Zekâsı ve üstün kabiliyetiyle dikkati çektiği için kendisine özel bir program uygulandı. Önce Şeyh Salih eş-Şerif in derslerine devam etti. Daha sonra Şeyh Salim Bû Hâcib'den Kastallânî'nin İrşâdü's-sâri’sini, İbnü'ş-Şeyh diye bilinen Ömer b. Ahmed'den Beyzâvi’nin Envârü't-tenzîl’ini, Muhammed b. Neccâr'dan kelâma dair el-Mevâkıf'ı okudu. İbrahim el-Mârginî, Muhammed b. Yûsuf, Muhammed en-Nahlî, Mahmûd İbnü'1-Hoca gibi daha pek çok âlimin derslerine devam etti. 1899'da tamamladığı yüksek öğrenimi esnasında Fransızca öğrendi. 1903 yılında Zeytûne Üniversitesi'nde ikinci derece öğretim elemanı kadrosuna tayin edildi. O sırada Tunus'a gelen Muhammed Abduh'un konferans ve sohbetlerine katıldı. Alışverişte muhayyerlik konusunda yaptığı çalışmayı tamamlayarak aynı üniversitede birinci derece kadroda öğretim üyesi oldu (1905).

    Bundan sonra da önde gelen âlimlerden ders okumayı sürdürdü ve icazetler aldı. Üniversitede daha çok Arap dili ve edebiyatı, fıkıh usulü, hukuk felsefesi (makasıdü'ş-şerîa), hadis ve tefsir okuttu. Ayrıca Sâdıkıyye Medresesi'nde 1905 -1932 yılları arasında fasılalı olarak on altı yıl kadar hocalık yaptı. Bu arada oğlu Muhammed Fâzıl ve Cezayirli Abdülhamîd b. Bâdîs gibi pek çok öğrenci yetiştirdi. Zeytûne Üniversitesi öğretim üyeliğine tayin edildikten bir yıl sonra aynı üniversitenin eğitim ve öğretiminden sorumlu heyette hükümet temsilcisi oldu. 1908'de Tunus Millî Eğitim programlarının ıslah edilmesi için kurulan komisyonun üyeliğine, 1911'de Yüksek Vakıflar Meclisi ve Toprak Karma Komisyonu üyeliklerine getirildi. Üniversite reformu için çeşitli tarihlerde (1910,1924. 1933) kurulan komisyonlarda çalıştı; ıslahatçı fikirleriyle yeni düzenlemelerin yolunu açtı.

    İbn Aşûr, üniversitedeki görevi ve akademik faaliyetleri yanında 1913'ten itibaren on yıl Mâliki kadılığı yaptı. 1924'te Meclis-i Şerî’de Mâliki müftüsü ve başmüftü vekili, üç yıl sonra da başmüftü oldu; aynı zamanda Zeytûne Üniversitesi'nin eğitim ve öğretiminden sorumlu dört kişiden oluşan ilmî kurulun da üyeliğine getirildi. Osmanlılar'ın Tunus'u fethinden itibaren şeyhülislâmlık makamına Hanefî başmüftü tayin etme geleneğine, 1932'de son verilmesi üzerine ilk Mâlikî şeyhülislâmı oldu. Aynı yıl Zeytûne Üniversitesi'ne rektör tayin edildi.

    Üniversitede yapmak istediği yeniliklere karşı çıkanların başlattığı öğrenci hareketleri yüzünden bir yıl sonra rektörlükten alındıysa da 1945'te aynı göreve yeniden getirildi ve 1952'ye kadar bu görevde kaldı. Ülkede cereyan eden siyasî olaylar ve bunların üniversite çevresindeki etkileriyle baş gösteren kargaşa ve huzursuzluğa rağmen reform faaliyetlerinden tâviz vermediği için ikinci defa rektörlük görevine son verildiyse de 1956'da üçüncü defa rektörlüğe getirildi. Aynı projeyi uygulamaya devam ederek 1960 yılına kadar görevini sürdürdü.

    1950'de Kahire Mecmau'l-lugati'l-Arabiyye'ye, 1955'te Şam el-Mecmau'l-ilmiyyü'1-Arabî'ye üye seçilen İbn Âşûr, Kuveyt Vezâretü'ş-şuûni'l-İslâmiyye tarafından hazırlanan el-Mevsû'atü'1-fıkhiyye'nin telif çalışmalarına katıldı. 1951'de İstanbul'da yapılan milletlerarası müsteşrikler kongresinde bulundu. Hac farizasını ifa ettikten sonra çeşitli İslâm ülkelerine ve Avrupa'ya seyahatler yaptı. 1968'de arkadaşı Hasan Hüsnî Abdülvehhâb ile birlikte en yüksek seviyede kültür liyakat nişanı aldı. İslâmî konulardaki başarılarından dolayı 1972 ve 1973 yıllarında Tunus cumhurbaşkanlığı tarafından ödüllendirildi.

    Hayatı boyunca ilmî çalışmalarını, fikrî mücadeleleri ve faaliyetlerini aralıksız sürdüren İbn Âşûr 12 Ağustos 1973'te başşehir Tunus'ta vefat etti ve Zellâc Mezarlığı'na defnedildi.

    İbn Âşûr, ilmî ehliyeti yanında düşünceleriyle de dikkat çekmiş, çalışmalarını Kur'an ve Sünnet'in anlaşılması ve Müslümanların çeşitli meselelerinin çözümü üzerinde yoğunlaştırmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'in ilmî tefsirini benimseyenler arasında yer almış. Kur'an'ın her çağda muhataplarının kültür ve anlayış seviyelerine uygun düşen bir üslûba sahip olduğuna inanmıştı. (Tefsirü't-tahrir ve't-tenvîr, 1,44-45)

    Kur'ân-ı Kerîm'in, hitaplarında çoğunluğu ümmî olan Araplar'ı ve onların anlayış seviyelerini esas aldığını, dolayısıyla sonradan ortaya çıkan ilimleri ona izafe etmenin yanlış olacağını iddia eden Şâtıbî'yi (ö. 790/1388) eleştirmiştir. İbn Âşûr'a göre Kur'an, Araplar'ın ümmîliğini onaylamak için değil, onların seviyelerini yükseltmek için gelmiş sonsuz bir mucizedir; onda, her çağdaki ilmî inkişafların kazandırdığı anlayışlara uygun bilgilerin bulunması tabiidir. Her devrin ve her toplumun insanları ondan nasibini almalıdır. Engin ve derin mânaları çok özlü olarak ifade etmesi ve günü gelince bunların daha iyi anlaşılır olması Kur'an'ın bir başka mucizevî yönünü teşkil eder. (a.g.e.)

    Onun ısrarla üzerinde durduğu hususlardan biri de dinin hükümlerinde gözetilen ana gayeler ve hikmetler şeklinde özetlenebilecek olan makâsıdü'ş-şerîa konusudur. Makaşıdü'ş-Şeriati'l-İslâmiyye adlı eseriyle Şâtıbi’den yaklaşık altı asır sonra bu konuya tekrar dikkat çeken İbn Âşûr, gerek Kur'an ve Sünnet lafızlarının (nas) anlaşılmasında ve olaylara uygulanmasında gerekse hakkında nas bulunmayan durumlarla ilgili hükümlere ulaşmada makâsıd ilmine ayrı bir önem atfeder. Şâriin hükümleri sevkederken gözettiği ana gayeler ve hikmetler bilinmediği takdirde nasları anlama, yorumlama ve ictihad faaliyetinin eksik olacağını belirtir…

    İbn Âşûr'a göre fıkıh usulü, kendisinden yaklaşık iki yüzyıl önce tedvin edilen fürûa ait hükümleri teyit ve temellendirmeyi, şâriin lafızlarını ve bu lafızların niteliklerini dil ve mantık kurallarına ağırlık vererek açıklamayı konu edindiğinden şeri hükümlerin hikmetlerini ve hukukun ana gayelerini izah etmeyi amaçlayan makâsıd ilmine ayrıca ihtiyaç vardır. Ona göre, klasik fıkıh usulü kitapları makâsıd ilmine çok az yer verir ve hukukun hikmet ve gayesini anlamada yetersiz kalır. Öte yandan fakihlerin istidlal ve ta'lîlleri usul kaidelerini örneklendirmede, hukuk mantığını ve cedel tekniğini geliştirmede yardımcı olabilirse de özellikle muamelât alanında hukukun amaçlarını araştıranlar ve içtimaî ıslahat projeleri üretenler açısından yararlı olmayabilir. (Makâsıdü'ş-Şeriati'l-İslâmiyye, s. 5-9; 13-14, 22-23, 44-47)

    Ancak bu alandaki çalışmaların can damarı sayılabilecek olan "hükümlerin gayelerini belirleme metotları"nı özel bir başlık altında incelemesine rağmen (bk. a.g.e., s. 19-23) bu konuda sağlam kriterler geliştirebildiğini söylemek kolay olmadığı gibi faydalandığı birçok örneğin hararetle savunduğu kesin veya kesine yakın ilkeler ortaya konulması çabalarının karakteriyle bağdaştırılamaz nitelikte olduğu görülür. İbn Âşûr'un da konuyu selefleri olan Şâtıbî, Necmeddin et-Tûfî, İbn Abdüsselâm gibi ilke bazında ele aldığı ve lafızcı yoruma bu üslûpta bir eleştiri getirdiği, makâsıd konusunda genel tesbit ve kategorik ifadelerle yetindiği, ayrıntıya inip ilkelerin Örneklendirilmesine geçtiğinde de (a.g.e., s. 143-207) fıkhın klasik doktrin ve kurumlarını merkeze alıp bunlara makâsıd ve hikmet açısından bazı açıklamalar getirmekle yetindiği görülür. (geniş bilgi ve değerlendirme için bk. İsmail el-Hasenî, Nazariyyetü'l-makâsıd, Maryland 1416/1995, s. 129-225,439-442)

    Gerek eserlerinde gerekse çeşitli vesilelerle yaptığı ilmî ve fikrî mahiyetteki konuşmalarında İslâm'ın insan fıtratına en uygun din olduğunu, getirdiği tevhid akîdesi, toplum düzeni ve yüce ahlâk kurallarıyla kıyamete kadar ideal din olma özelliğini devam ettireceğini anlatan İbn Âşûr, gerçek bir İslâm toplumunun ahlâkî temellere dayandığından söz ederek ferdin yetişmesi, ahlâkî üstünlükleri, hak ve sorumlulukları üzerinde durmuş ve ancak böyle fertlerden meydana gelen bir toplumun devlet olma liyakatini kazanacağını ifade etmiştir. Ona göre Müslüman olmak için Allah'ın birliğine ve sıfatlarına iman etmek ve O'na karşı gelmekten sakınmak (takva) yeterlidir. Bu çerçeveyi korumak kaydıyla Müslümanlar inançlarında hürdür. Selefi. Eş'arî. Mâtüridî. Mu'tezilî, Haricî. Zeydî, İmâmî... hepsi -bazıları hatalı da olsa- müslümandır. İslâm birliğini de bu anlayış temin eder. [550] Usûlü'n-nizâmi'l-ictimsî fi'l-İslâm, s. 172)

    Öte yandan İbn Âşûr, İslâm'ın yönetim biçiminin kendi kurallarına göre oluşan bir demokrasi, yani demokrasinin özel bir şekli olduğunu öne sürer. (a.g.e., s. 213)

    Mücadeleci bir kişiliğe sahip olan İbn Âşûr, ülkenin bağımsızlığa kavuşması ve kalkınması yönünde önemli gayretler gösterdi. Tunus'un ve diğer birçok İslâm ülkesinin yıllarca Batılı devletlerin işgali altında kalması ve işgalci güçlerin bu ülkelerde yaptığı tahribat onu derinden etkilemişti. Emperyalizmin her çeşidine karşı amansız bir mücadeleye girerek kendisi gibi düşünen diğer vatanperverlerle birlikte ön saflarda yer aldı; ülkede ve ülke dışında çeşitli faaliyetlerde bulundu.

    İbn Âşûr ilim, fikir, hareket ve mücadele adamı; mücahid ve müceddid bir âlim olmanın yanında tevazu, sabır, metanet, himmet, zühd ve takva gibi ahlâkî güzellikleri de nefsinde taşıyan bir şahsiyete sahipti.

    Eserleri.

    İbn Âşûr'un tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usulü, Arap dili ve edebiyatına dair telif, şerh ve haşiye türünde kırka yakın eseri olup yayımlanmış eserlerinin başlıcaları şunlardır:

    1. et-Tahrîr ve't-tenvîr. Otuz cilt halinde yayımlanan eserde (Tunus 1978.1984), çeşitli tefsir meselelerinin ele alındığı 130 sayfalık bir mukaddimeden sonra mushaftaki sıraya göre âyetler tefsir edilmiş, belagat nükteleri açıklanmış, önceki müfessirlerin işaret etmedikleri bazı hususlara yer verilerek hem klasik hem de çağdaş anlayış ortaya konulmaya çalışılmıştır.

    2. Keşfü'l-Mugattâ. (Tunus 1975; Cezayir 1975) İmam Mâlik'in el-Muvatta adlı eserinin şerhidir.

    3. en-Nazarü 'l-Fesîh. (Tunus 1979; Libya 1979). Sahîh-i Buhârî'de izaha muhtaç gördüğü bazı konu ve kavramları açıkladığı bir eserdir.

    4. Usûlü'n-Nizâmi'l-İctimâ'î fi'l-İslam. (Tunus 1964, 1977, 1985. 1989; Cezayir 1977) İki bölümden meydana gelen eserde, telif sebebinin anlatıldığı uzun bir girişten sonra birinci bölümde fertlerin ıslahı konusu ele alınmış; inancın, düşüncenin ve amellerin düzeltilmesi, ilmî çalışma, kadınların toplumdaki yeri gibi konular işlenmiştir. İkinci bölümde toplumun ıslahı, İslâm birliği ve kardeşliği, siyasî sistem gibi konular üzerinde durulmuştur.

    5. Makâsıdü'ş-Şeriati'l'İslâmiyye. (Tunus 1945-1946.1978; Cezayir 1985) İlim âleminde büyük ilgi uyandıran ve üç bölümden meydana gelen eserde, İslâm hukukunda hükümlerin ana gayeleri konusu çeşitli açılardan ele alınarak tahlil edilmiş, fıkıh kültüründeki temel kavramlarla ilişkilendirilmiş, son bölümde hukukun ana gayeleri konusundaki genel teori ve kuralların muamelât hukukunun bazı dallarına tatbiki yapılmıştır. Eser Mehmet Erdoğan ve Vecdi Akyüz tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1988, 1996). (bk. TDV. İslam Ansiklopedisi, İbn Aşûr, Muhammed Tahir md.)


  7. 16.Ocak.2011, 22:09
    4
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر
    İbn Aşur

    olarak bilinen, Muhammed et-Tâhir b. Muhammed b. Muhammed et-Tâhir et-Tûnisî (1879-1973), Tunuslu ilim ve fikir adamı, müfessir, fakih, Arap dili ve edebiyatı âlimidir.

    Tunus'ta doğdu. Fas asıllı olup gittikleri Endülüs'ten göç ederek Selâ'ya (Fas), daha sonra bir kolu Tunus'a yerleşen Âşûr ailesine mensup olduğundan dedeleri gibi İbn Âşûr lakabıyla anıldı.

    İlk öğrenimini Muhammed Bû Attûr'un gözetimi altında tamamladı; 1892'de bir orta ve yüksek öğretim kurumu olan Zeytûne Camii'ne girdi. Zekâsı ve üstün kabiliyetiyle dikkati çektiği için kendisine özel bir program uygulandı. Önce Şeyh Salih eş-Şerif in derslerine devam etti. Daha sonra Şeyh Salim Bû Hâcib'den Kastallânî'nin İrşâdü's-sâri’sini, İbnü'ş-Şeyh diye bilinen Ömer b. Ahmed'den Beyzâvi’nin Envârü't-tenzîl’ini, Muhammed b. Neccâr'dan kelâma dair el-Mevâkıf'ı okudu. İbrahim el-Mârginî, Muhammed b. Yûsuf, Muhammed en-Nahlî, Mahmûd İbnü'1-Hoca gibi daha pek çok âlimin derslerine devam etti. 1899'da tamamladığı yüksek öğrenimi esnasında Fransızca öğrendi. 1903 yılında Zeytûne Üniversitesi'nde ikinci derece öğretim elemanı kadrosuna tayin edildi. O sırada Tunus'a gelen Muhammed Abduh'un konferans ve sohbetlerine katıldı. Alışverişte muhayyerlik konusunda yaptığı çalışmayı tamamlayarak aynı üniversitede birinci derece kadroda öğretim üyesi oldu (1905).

    Bundan sonra da önde gelen âlimlerden ders okumayı sürdürdü ve icazetler aldı. Üniversitede daha çok Arap dili ve edebiyatı, fıkıh usulü, hukuk felsefesi (makasıdü'ş-şerîa), hadis ve tefsir okuttu. Ayrıca Sâdıkıyye Medresesi'nde 1905 -1932 yılları arasında fasılalı olarak on altı yıl kadar hocalık yaptı. Bu arada oğlu Muhammed Fâzıl ve Cezayirli Abdülhamîd b. Bâdîs gibi pek çok öğrenci yetiştirdi. Zeytûne Üniversitesi öğretim üyeliğine tayin edildikten bir yıl sonra aynı üniversitenin eğitim ve öğretiminden sorumlu heyette hükümet temsilcisi oldu. 1908'de Tunus Millî Eğitim programlarının ıslah edilmesi için kurulan komisyonun üyeliğine, 1911'de Yüksek Vakıflar Meclisi ve Toprak Karma Komisyonu üyeliklerine getirildi. Üniversite reformu için çeşitli tarihlerde (1910,1924. 1933) kurulan komisyonlarda çalıştı; ıslahatçı fikirleriyle yeni düzenlemelerin yolunu açtı.

    İbn Aşûr, üniversitedeki görevi ve akademik faaliyetleri yanında 1913'ten itibaren on yıl Mâliki kadılığı yaptı. 1924'te Meclis-i Şerî’de Mâliki müftüsü ve başmüftü vekili, üç yıl sonra da başmüftü oldu; aynı zamanda Zeytûne Üniversitesi'nin eğitim ve öğretiminden sorumlu dört kişiden oluşan ilmî kurulun da üyeliğine getirildi. Osmanlılar'ın Tunus'u fethinden itibaren şeyhülislâmlık makamına Hanefî başmüftü tayin etme geleneğine, 1932'de son verilmesi üzerine ilk Mâlikî şeyhülislâmı oldu. Aynı yıl Zeytûne Üniversitesi'ne rektör tayin edildi.

    Üniversitede yapmak istediği yeniliklere karşı çıkanların başlattığı öğrenci hareketleri yüzünden bir yıl sonra rektörlükten alındıysa da 1945'te aynı göreve yeniden getirildi ve 1952'ye kadar bu görevde kaldı. Ülkede cereyan eden siyasî olaylar ve bunların üniversite çevresindeki etkileriyle baş gösteren kargaşa ve huzursuzluğa rağmen reform faaliyetlerinden tâviz vermediği için ikinci defa rektörlük görevine son verildiyse de 1956'da üçüncü defa rektörlüğe getirildi. Aynı projeyi uygulamaya devam ederek 1960 yılına kadar görevini sürdürdü.

    1950'de Kahire Mecmau'l-lugati'l-Arabiyye'ye, 1955'te Şam el-Mecmau'l-ilmiyyü'1-Arabî'ye üye seçilen İbn Âşûr, Kuveyt Vezâretü'ş-şuûni'l-İslâmiyye tarafından hazırlanan el-Mevsû'atü'1-fıkhiyye'nin telif çalışmalarına katıldı. 1951'de İstanbul'da yapılan milletlerarası müsteşrikler kongresinde bulundu. Hac farizasını ifa ettikten sonra çeşitli İslâm ülkelerine ve Avrupa'ya seyahatler yaptı. 1968'de arkadaşı Hasan Hüsnî Abdülvehhâb ile birlikte en yüksek seviyede kültür liyakat nişanı aldı. İslâmî konulardaki başarılarından dolayı 1972 ve 1973 yıllarında Tunus cumhurbaşkanlığı tarafından ödüllendirildi.

    Hayatı boyunca ilmî çalışmalarını, fikrî mücadeleleri ve faaliyetlerini aralıksız sürdüren İbn Âşûr 12 Ağustos 1973'te başşehir Tunus'ta vefat etti ve Zellâc Mezarlığı'na defnedildi.

    İbn Âşûr, ilmî ehliyeti yanında düşünceleriyle de dikkat çekmiş, çalışmalarını Kur'an ve Sünnet'in anlaşılması ve Müslümanların çeşitli meselelerinin çözümü üzerinde yoğunlaştırmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'in ilmî tefsirini benimseyenler arasında yer almış. Kur'an'ın her çağda muhataplarının kültür ve anlayış seviyelerine uygun düşen bir üslûba sahip olduğuna inanmıştı. (Tefsirü't-tahrir ve't-tenvîr, 1,44-45)

    Kur'ân-ı Kerîm'in, hitaplarında çoğunluğu ümmî olan Araplar'ı ve onların anlayış seviyelerini esas aldığını, dolayısıyla sonradan ortaya çıkan ilimleri ona izafe etmenin yanlış olacağını iddia eden Şâtıbî'yi (ö. 790/1388) eleştirmiştir. İbn Âşûr'a göre Kur'an, Araplar'ın ümmîliğini onaylamak için değil, onların seviyelerini yükseltmek için gelmiş sonsuz bir mucizedir; onda, her çağdaki ilmî inkişafların kazandırdığı anlayışlara uygun bilgilerin bulunması tabiidir. Her devrin ve her toplumun insanları ondan nasibini almalıdır. Engin ve derin mânaları çok özlü olarak ifade etmesi ve günü gelince bunların daha iyi anlaşılır olması Kur'an'ın bir başka mucizevî yönünü teşkil eder. (a.g.e.)

    Onun ısrarla üzerinde durduğu hususlardan biri de dinin hükümlerinde gözetilen ana gayeler ve hikmetler şeklinde özetlenebilecek olan makâsıdü'ş-şerîa konusudur. Makaşıdü'ş-Şeriati'l-İslâmiyye adlı eseriyle Şâtıbi’den yaklaşık altı asır sonra bu konuya tekrar dikkat çeken İbn Âşûr, gerek Kur'an ve Sünnet lafızlarının (nas) anlaşılmasında ve olaylara uygulanmasında gerekse hakkında nas bulunmayan durumlarla ilgili hükümlere ulaşmada makâsıd ilmine ayrı bir önem atfeder. Şâriin hükümleri sevkederken gözettiği ana gayeler ve hikmetler bilinmediği takdirde nasları anlama, yorumlama ve ictihad faaliyetinin eksik olacağını belirtir…

    İbn Âşûr'a göre fıkıh usulü, kendisinden yaklaşık iki yüzyıl önce tedvin edilen fürûa ait hükümleri teyit ve temellendirmeyi, şâriin lafızlarını ve bu lafızların niteliklerini dil ve mantık kurallarına ağırlık vererek açıklamayı konu edindiğinden şeri hükümlerin hikmetlerini ve hukukun ana gayelerini izah etmeyi amaçlayan makâsıd ilmine ayrıca ihtiyaç vardır. Ona göre, klasik fıkıh usulü kitapları makâsıd ilmine çok az yer verir ve hukukun hikmet ve gayesini anlamada yetersiz kalır. Öte yandan fakihlerin istidlal ve ta'lîlleri usul kaidelerini örneklendirmede, hukuk mantığını ve cedel tekniğini geliştirmede yardımcı olabilirse de özellikle muamelât alanında hukukun amaçlarını araştıranlar ve içtimaî ıslahat projeleri üretenler açısından yararlı olmayabilir. (Makâsıdü'ş-Şeriati'l-İslâmiyye, s. 5-9; 13-14, 22-23, 44-47)

    Ancak bu alandaki çalışmaların can damarı sayılabilecek olan "hükümlerin gayelerini belirleme metotları"nı özel bir başlık altında incelemesine rağmen (bk. a.g.e., s. 19-23) bu konuda sağlam kriterler geliştirebildiğini söylemek kolay olmadığı gibi faydalandığı birçok örneğin hararetle savunduğu kesin veya kesine yakın ilkeler ortaya konulması çabalarının karakteriyle bağdaştırılamaz nitelikte olduğu görülür. İbn Âşûr'un da konuyu selefleri olan Şâtıbî, Necmeddin et-Tûfî, İbn Abdüsselâm gibi ilke bazında ele aldığı ve lafızcı yoruma bu üslûpta bir eleştiri getirdiği, makâsıd konusunda genel tesbit ve kategorik ifadelerle yetindiği, ayrıntıya inip ilkelerin Örneklendirilmesine geçtiğinde de (a.g.e., s. 143-207) fıkhın klasik doktrin ve kurumlarını merkeze alıp bunlara makâsıd ve hikmet açısından bazı açıklamalar getirmekle yetindiği görülür. (geniş bilgi ve değerlendirme için bk. İsmail el-Hasenî, Nazariyyetü'l-makâsıd, Maryland 1416/1995, s. 129-225,439-442)

    Gerek eserlerinde gerekse çeşitli vesilelerle yaptığı ilmî ve fikrî mahiyetteki konuşmalarında İslâm'ın insan fıtratına en uygun din olduğunu, getirdiği tevhid akîdesi, toplum düzeni ve yüce ahlâk kurallarıyla kıyamete kadar ideal din olma özelliğini devam ettireceğini anlatan İbn Âşûr, gerçek bir İslâm toplumunun ahlâkî temellere dayandığından söz ederek ferdin yetişmesi, ahlâkî üstünlükleri, hak ve sorumlulukları üzerinde durmuş ve ancak böyle fertlerden meydana gelen bir toplumun devlet olma liyakatini kazanacağını ifade etmiştir. Ona göre Müslüman olmak için Allah'ın birliğine ve sıfatlarına iman etmek ve O'na karşı gelmekten sakınmak (takva) yeterlidir. Bu çerçeveyi korumak kaydıyla Müslümanlar inançlarında hürdür. Selefi. Eş'arî. Mâtüridî. Mu'tezilî, Haricî. Zeydî, İmâmî... hepsi -bazıları hatalı da olsa- müslümandır. İslâm birliğini de bu anlayış temin eder. [550] Usûlü'n-nizâmi'l-ictimsî fi'l-İslâm, s. 172)

    Öte yandan İbn Âşûr, İslâm'ın yönetim biçiminin kendi kurallarına göre oluşan bir demokrasi, yani demokrasinin özel bir şekli olduğunu öne sürer. (a.g.e., s. 213)

    Mücadeleci bir kişiliğe sahip olan İbn Âşûr, ülkenin bağımsızlığa kavuşması ve kalkınması yönünde önemli gayretler gösterdi. Tunus'un ve diğer birçok İslâm ülkesinin yıllarca Batılı devletlerin işgali altında kalması ve işgalci güçlerin bu ülkelerde yaptığı tahribat onu derinden etkilemişti. Emperyalizmin her çeşidine karşı amansız bir mücadeleye girerek kendisi gibi düşünen diğer vatanperverlerle birlikte ön saflarda yer aldı; ülkede ve ülke dışında çeşitli faaliyetlerde bulundu.

    İbn Âşûr ilim, fikir, hareket ve mücadele adamı; mücahid ve müceddid bir âlim olmanın yanında tevazu, sabır, metanet, himmet, zühd ve takva gibi ahlâkî güzellikleri de nefsinde taşıyan bir şahsiyete sahipti.

    Eserleri.

    İbn Âşûr'un tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usulü, Arap dili ve edebiyatına dair telif, şerh ve haşiye türünde kırka yakın eseri olup yayımlanmış eserlerinin başlıcaları şunlardır:

    1. et-Tahrîr ve't-tenvîr. Otuz cilt halinde yayımlanan eserde (Tunus 1978.1984), çeşitli tefsir meselelerinin ele alındığı 130 sayfalık bir mukaddimeden sonra mushaftaki sıraya göre âyetler tefsir edilmiş, belagat nükteleri açıklanmış, önceki müfessirlerin işaret etmedikleri bazı hususlara yer verilerek hem klasik hem de çağdaş anlayış ortaya konulmaya çalışılmıştır.

    2. Keşfü'l-Mugattâ. (Tunus 1975; Cezayir 1975) İmam Mâlik'in el-Muvatta adlı eserinin şerhidir.

    3. en-Nazarü 'l-Fesîh. (Tunus 1979; Libya 1979). Sahîh-i Buhârî'de izaha muhtaç gördüğü bazı konu ve kavramları açıkladığı bir eserdir.

    4. Usûlü'n-Nizâmi'l-İctimâ'î fi'l-İslam. (Tunus 1964, 1977, 1985. 1989; Cezayir 1977) İki bölümden meydana gelen eserde, telif sebebinin anlatıldığı uzun bir girişten sonra birinci bölümde fertlerin ıslahı konusu ele alınmış; inancın, düşüncenin ve amellerin düzeltilmesi, ilmî çalışma, kadınların toplumdaki yeri gibi konular işlenmiştir. İkinci bölümde toplumun ıslahı, İslâm birliği ve kardeşliği, siyasî sistem gibi konular üzerinde durulmuştur.

    5. Makâsıdü'ş-Şeriati'l'İslâmiyye. (Tunus 1945-1946.1978; Cezayir 1985) İlim âleminde büyük ilgi uyandıran ve üç bölümden meydana gelen eserde, İslâm hukukunda hükümlerin ana gayeleri konusu çeşitli açılardan ele alınarak tahlil edilmiş, fıkıh kültüründeki temel kavramlarla ilişkilendirilmiş, son bölümde hukukun ana gayeleri konusundaki genel teori ve kuralların muamelât hukukunun bazı dallarına tatbiki yapılmıştır. Eser Mehmet Erdoğan ve Vecdi Akyüz tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1988, 1996). (bk. TDV. İslam Ansiklopedisi, İbn Aşûr, Muhammed Tahir md.)


  8. 16.Ocak.2011, 22:12
    5
    Muhammed
    الله اكبر

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Haziran.2010
    Üye No: 76755
    Mesaj Sayısı: 7,671
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Yanıt: bazı müfessierlerin hayatı

    İBN-İ KESİR (774/1372): TEFSİRU’L - KUR’ANİ’L – AZİM

    Müfessir, fakih ve tarihçi olan Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer, Şam’da doğmuş (701/1301), orada yetişmiş ve yine Şam’da vefat etmiştir. Zamanın alimlerinden, özellikle İbn-i Teymiyye’den çok faydalanmıştır. Aralarında İbn Hacer el-Askalani gibi ünlülerin de bulunduğu birçok kişi kendisinden ders almıştır. Şafii mezhebine mensuptur.


    "Tefsiru İbn Kesir" ya da " Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim" (Yüce Kur’an’ın Tefsiri) adlarıyla bilinen 4 ve 5 cilt halinde basılan eseri meşhurdur. Eser Türkçeye çevrilmiştir. "Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri" adıyla 16 cilt halinde Çağrı Yayınları arasında basılmıştır. Ağırlıklı olarak rivayet metoduna göre yazılmıştır. Eserin başlıca özellikleri şunlardır:
    a) Sure içindeki ayetler belli gruplara ayrılarak tefsir edilmiştir.
    b) Hadis tenkit usullerine önem verilmiş, tarihi bilgiler genişçe işlenmiştir.
    c) Naklin yanı sıra akıl ve tenkit ölçülerine de baş vurulmuştur.
    d) Tefsirin sonunda Kur’an-ı Kerim’in faziletleriyle ilgili bir bölüm yer almaktadır.

    İBN-İ CERİR ET-TABERİ (310/922): CAMİU’L-BEYAN AN TEFSİRİ’L-KUR’AN

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi küçük yaşta kendini ilme vermiş yedi yaşında, doğduğu Taberistan’dan Rey, Bağdat, Basra, Kufe ve Mısır’a giderek ilimde derinleşmiş ve nihayet Bağdat’ta vefat etmiştir.

    Tarih, fıkıh ve tefsir ilimlerin yanı sıra diğer bilim dallarıyla meşgul olmuştur. Şafii mezhebinden olmasına rağmen, düşmanlıklarını kazandığı Hanbeliler tarafından Rafizilikle suçlanmıştır. " Camiu’l-Beyan an Tefsiru’l- Kur’an" (Kur’an’ın Tefsirinde Kuşatıcı Açıklama) adlı 30 ciltlik tefsiri en mühim eserlerindendir. Nakli tefsirde tercih metodunu kullanan ilk müfessirlerdendir. Eserinde Kur’an lafızlarını kelime kelime ve ayet ayet ele almış ve bunları açıklamış bütün delilleri toplamış ve daha sonra onlardan tercih ettiğini göstermiştir. Tercih ve tenkit hususunda tevillere girişmiştir. Taberi’nin bu tefsiri, Hz. Peygamber (sav), sahabe, tabiun ve kendisine kadar gelen tefsir görüşlerini toplayan bir ansiklopedidir. Selefin görüşlerini incelemek isteyen araştırıcılar öncelikle bu esere müracaat ederler. Bu eser lugat, tarih, fıkıh, nahiv, kıraat, İslami ve cahili şiirler için bir kaynak teşkil eder. Nakli tefsirlerin en mükemmel misalini teşkil eden bu eser tefsir tarihinin başlangıcı ve (eski) tefsirler üzerinde araştırma yapacaklar için çok önemli bir başvuru kaynağıdır. Eser henüz Türkçeye çevrilmemiştir.

    FAHREDDİN RAZİ (606/1209): MEFATİHU’L- ĞAYB (TEFSİRU KEBİR)

    Müfessir, mütekellim, fakih ve filozof Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer Rey şehrinde doğmuştur. Aslen Taberistanlıdır. Soyu Kureyş kabilesine kadar uzanmaktadır. İlk tahsilini babasından aldıktan sonra devrin çeşitli bilginlerinden temel ve yardımcı ilimleri öğrenmiştir.

    Derslerine çok sayıda alim ve öğrenci katılır, istifade ederlerdi. Evinden okuluna giderken bineğinin çevresinde üç yüzden fazla öğrencinin yürüdüğü görülürdü. İcaz ve hitabette etkili olduğu için, yemekte iken kitap dışı geçen zamanlarına çok acıdığını söylemiştir. Hicri 606’da Herat’ta vefat eden Razi; tefsir, fıkıh, felsefe, kelam, edebiyat, tıp, matematik ve tabiat ilimleriyle çok uğraşmış ve bunların hepsinde üstün bir varlık göstermiştir. Bu çalışmalarından ve başarılarından dolayı kendisine "Şeyhu’l-İslam" lakabını vermişlerdir. Hakkında eserler yazılmış birçok araştırmaya konu olmuştur.

    Tefsiru’l-Kebir adıyla tanınan "Mefatihu’l-Gayb" (Gaybın Anahtarları) adlı 8 ciltlik eseri önceki tefsirlerden farklı bir üslupla yazılmıştır. Razi bu tefsirini tamamlayamamış, tefsir, talebeleri tarafından tamamlanmıştır.

    Tefsirde imam denilince Razi’nin tefsiri akla gelir. Tefsirde akli ilimlere geniş yer verilmiş, bu yüzden de itirazlara uğramıştır. Dirayet tefsir metodunun en güzel örneklerinden biri olan bu tefsir alimler tarafından yeterince incelenmemiştir. Eser Türkçeye çevrilmiştir. Prof. Dr. Suat Yıldırım Hoca başkanlığında bir heyet tarafından çevrilen eser "Tefsir-i Kebir" adıyla 23 cilt halinde Akçağ Yayınları arasında basılmıştır.

    Tefsirin genel özellikleri:
    1- Yalnız Fatiha suresi bir cilt olacak kadar geniştir.
    2- Rivayet ve dirayet metotları birleştirilmiştir.
    3- Sure ve ayetler arasındaki münasebetler belirtilmiştir.
    4- Şafii fıkhı ağırlık kazanmıştır.
    5- Ahlak, felsefe, astronomi konuları geniş bir şekilde yer almıştır.
    6- Bazen de tasavvufi beyanlar yer almıştır.

    Tefsir bünyesinde felsefe ve birtakım ilimlerle ilgili bilgileri ihtiva ettiği için "Tefsirden başka her şey var."denilmişse de bu haksız bir itham olmuştur. Tefsirinden başka 65 kadar eseri bulunmaktadır.

    ALUSİ (1270/1853): RUHU’L- BEYAN

    Müfessir ve müceddid olan Ebu’s-Sena Şihabuddin Mahmud Bağdat’ta doğmuş, yine orada vefat etmiştir. Alusi Irak’ta Fırat nehir üzerinde bulunan bir adadır. Hülagu’nun Bağdat’ı istilası sırasında buraya sığınan zata ve ailesine Alusi denilmiştir. Daha sonra Bağdat’a gelmiş olan bu aileden birçok alim ve edebiyatçı çıkmıştır. Alusi babasından ve diğer alimlerden ders alıp yetişmiş, 13 yaşında ders vermeye ve eser te’lifine başlamıştır. Fıkıhta Şafii mezhebine uymuş, hatta Bağdat’ın bir süre Hanefi müftüsü olmuştur.

    Müftülük, müderrislik ve vakıf faaliyetlerini gündüz yaparken, akşamlarını dostlarıyla sohbete ayırmış, daha sonra sabahlara kadar da eser yazım işleriyle uğraşmıştır.

    Alusi’yi şöhrete kavuşturan eseri "Ruhu’l-Meani fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim"(Yüce Kur’an’ın Tefsirinde Manaların Ruhu) adındaki eseridir. 5 yılda yazımı tamamlanan bu eserde rivayet metoduna ağırlık verilmişse de dirayet usulleri ihmal edilmemiş, her iki metodu birleştiren bir çalışma uygulanmıştır. Bazı eserlerde de işari tefsir metoduna yönelmiştir. Tefsirin belli başlı özellikleri şöyledir:
    1-Ön sözde Kur’an ve tefsir konularıyla ilgili bilgiler verilmiştir.
    2-Sureler ve ayet grupları arasındaki uyum belirtilmiş.
    3-Sure ve ayet faziletlerine dair haberler nakledilmiştir.
    4-Kıraat incelikleri, dil incelikleri ve edebi sanatlar belirtilmiştir.
    5-Bazı ayetlerin tefsiri çok geniş işlenirken, önceki bir kısım müfessirlerin bazı görüşleri de eleştirilmiştir.
    6-Astronomi, tabiat ilimleri ve felsefe konularının tefsirlerde yer almasına karşı çıkılmışsa da yer yer anılan konuların işlendiği ve faydalı bilgiler verildiği gözlenmiştir.
    7-İşari nüktelerden sık sık söz edilmekle birlikte manasız te’villere ve saçma anlayışlara gidilmemiştir.

    8-Eserini te’lifte Zemahşeri, Razi, Kadı Beydavi, Ebu Hayyan, Ebu’s-Suud, Suyuti, İbnu’l-Arabi, İbn Teymiyye ve diğerlerinden yararlanmıştır.

    SEYYİD KUTUP (1906/1966): Fİ ZILALİ’L-KUR’AN

    1906 yılında Mısır’ın Asyut kentinde doğdu. İlkokulu bitirdiğinde Kur’an’ı baştan sona ezberlemişti. Orta ve lise tahsilini Ezher’de bitirdikten sonra yüksek tahsilini Kahire Üniversitesi’nin Daru’l-Ulum Fakültesi’nde yaptı. 1933 yılında buradan mezun olurken eğitim ve pedagoji bölümünden de bir sertifika aldı. 1941 yılında sosyoloji doktorası yapmak üzere devlet tarafından Amerika’ya gönderildi. Amerika’da geçirdiği iki yılda günümüz doktrinlerini geniş olarak araştırıp inceledi.

    1954 yılında askeri ihtilalle, Amerika’dayken tanıdığı Müslüman Kardeşler cemaatine üye olma suçundan on binlerce Müslümanla birlikte zindana atıldı.

    Eserlerinin birçoğunda olduğu gibi bu tefsirinin de son yarısını hapiste yazdı.

    Cemal Abdunnasır’dan özür dilmesi halinde affedileceği söylendiğinde, "Batıldan ve münafıklardan özür dileyerek alçalamam."diyerek bu teklifi reddetti ve yirmi dokuz ağustos 1966 yılında idam edilerek şehit oldu.

    Seyyid Kutup asrımızın çöl haline gelen manevi yakıcılığı karşısında Kur’an’ın gölgesine sığınmış ve orada duyup yaşadıklarını kağıt üzerine aktararak bu değerli tefsiri meydana getirmiştir. Bu yüzden de ona "Kur’an’ın Gölgesinde" anlamına gelen "Fi Zılali’l-Kur’an" adını vermiştir. Eser tamamen dirayet tefsiridir. Şafii mezhebine bağlı olması nedeni ile tefsirde nadiren geçen fıkhi meseleler bu mezhep üzerine beyan edilmiştir. Bu çalışma araştırmacıların ve alimlerin takdirine mazhar olmuştur. Üslup yönünden fevkalade olup, sosyal meseleleri ayrıntılı olarak işlemiştir. Ön sözden sonra sure tefsirleri başlamış, ayetler gruplanmış, konuya göre başlıklar verilmiş, böylece sürükleyici ve akıcı bir özellik kazandırılmıştır


    EBU’L-ALA MEVDUDİ (1903-1979): TEFHİMU’L-KUR’AN

    "Ümit ediyorum ki bu eseri okuyan kimseler derinlemesine olmasa bile yeterli düzeyde bir Kur’an bilgisine sahip olacaklardır"diyen Mevdudi (Kur’an’ın Anlaşılması) anlamına gelen eserine 1942’de başlamış olup 5 senede Yusuf suresine gelmiş, 1948’de hapse girince kalanını da orada tamamlamıştır.

    Yine Mevdudi’nin kendi ifadesi ile, temelde Arapça ve İslami bilgi edinmiş insanların araştırmalarda yararlanabileceği bir tefsir olmaktan öte normal bir seviyede olmayan diğer insanların da anlayabileceği bir tefsir olması isteğiyle ele alınmıştır. Bu yüzde tefsir ilmini ilgilendiren meselelerin münakaşasına girilmemiştir. Ayetler konularına göre paragraflar halinde alınmış, başına meal başlığı konmuştur.

    Her surenin başında tercüme ve tefsire geçmeden giriş bölümünde surenin nüzul sebebi, o dönemin şartları, İslami davetin hangi merhalede olduğu vb. konular ele alınmıştır.

    Açıklama (tefsir) bölümünde iki şeye dikkat etmiştir:
    1-Okuyucunun kafasına takılabilecek, merak edebileceği hususları izah,
    2-Okuyucunun dikkatinden kaçmış, ancak bilmesi gereken hususların beyanı.
    Mevdudi’nin eserini okurken kendisinin tavsiye ettiği metot şöyledir:
    -Her surenin giriş bölümündeki kısım dikkatlice okunduktan sonra surenin tamamı okunurken giriş bölümündeki bilgiler hatırda tutulup göz önünde bulundurulacak.
    -Meal bölümü okunup, açıklama (tefsir) bölümü okunmadan ayetler anlaşılmaya çalışılacak.
    -Bu işlemlerden sonra ayetleri bir de açıklama bölümü ile birlikte anlamaya çalışmak
    Eserinden faydalanmak isteyen okurların dikkatine arz edilir

    Hakan Erdem


  9. 16.Ocak.2011, 22:12
    5
    Muhammed - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    الله اكبر
    İBN-İ KESİR (774/1372): TEFSİRU’L - KUR’ANİ’L – AZİM

    Müfessir, fakih ve tarihçi olan Ebu’l-Fida İsmail b. Ömer, Şam’da doğmuş (701/1301), orada yetişmiş ve yine Şam’da vefat etmiştir. Zamanın alimlerinden, özellikle İbn-i Teymiyye’den çok faydalanmıştır. Aralarında İbn Hacer el-Askalani gibi ünlülerin de bulunduğu birçok kişi kendisinden ders almıştır. Şafii mezhebine mensuptur.


    "Tefsiru İbn Kesir" ya da " Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim" (Yüce Kur’an’ın Tefsiri) adlarıyla bilinen 4 ve 5 cilt halinde basılan eseri meşhurdur. Eser Türkçeye çevrilmiştir. "Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri" adıyla 16 cilt halinde Çağrı Yayınları arasında basılmıştır. Ağırlıklı olarak rivayet metoduna göre yazılmıştır. Eserin başlıca özellikleri şunlardır:
    a) Sure içindeki ayetler belli gruplara ayrılarak tefsir edilmiştir.
    b) Hadis tenkit usullerine önem verilmiş, tarihi bilgiler genişçe işlenmiştir.
    c) Naklin yanı sıra akıl ve tenkit ölçülerine de baş vurulmuştur.
    d) Tefsirin sonunda Kur’an-ı Kerim’in faziletleriyle ilgili bir bölüm yer almaktadır.

    İBN-İ CERİR ET-TABERİ (310/922): CAMİU’L-BEYAN AN TEFSİRİ’L-KUR’AN

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi küçük yaşta kendini ilme vermiş yedi yaşında, doğduğu Taberistan’dan Rey, Bağdat, Basra, Kufe ve Mısır’a giderek ilimde derinleşmiş ve nihayet Bağdat’ta vefat etmiştir.

    Tarih, fıkıh ve tefsir ilimlerin yanı sıra diğer bilim dallarıyla meşgul olmuştur. Şafii mezhebinden olmasına rağmen, düşmanlıklarını kazandığı Hanbeliler tarafından Rafizilikle suçlanmıştır. " Camiu’l-Beyan an Tefsiru’l- Kur’an" (Kur’an’ın Tefsirinde Kuşatıcı Açıklama) adlı 30 ciltlik tefsiri en mühim eserlerindendir. Nakli tefsirde tercih metodunu kullanan ilk müfessirlerdendir. Eserinde Kur’an lafızlarını kelime kelime ve ayet ayet ele almış ve bunları açıklamış bütün delilleri toplamış ve daha sonra onlardan tercih ettiğini göstermiştir. Tercih ve tenkit hususunda tevillere girişmiştir. Taberi’nin bu tefsiri, Hz. Peygamber (sav), sahabe, tabiun ve kendisine kadar gelen tefsir görüşlerini toplayan bir ansiklopedidir. Selefin görüşlerini incelemek isteyen araştırıcılar öncelikle bu esere müracaat ederler. Bu eser lugat, tarih, fıkıh, nahiv, kıraat, İslami ve cahili şiirler için bir kaynak teşkil eder. Nakli tefsirlerin en mükemmel misalini teşkil eden bu eser tefsir tarihinin başlangıcı ve (eski) tefsirler üzerinde araştırma yapacaklar için çok önemli bir başvuru kaynağıdır. Eser henüz Türkçeye çevrilmemiştir.

    FAHREDDİN RAZİ (606/1209): MEFATİHU’L- ĞAYB (TEFSİRU KEBİR)

    Müfessir, mütekellim, fakih ve filozof Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer Rey şehrinde doğmuştur. Aslen Taberistanlıdır. Soyu Kureyş kabilesine kadar uzanmaktadır. İlk tahsilini babasından aldıktan sonra devrin çeşitli bilginlerinden temel ve yardımcı ilimleri öğrenmiştir.

    Derslerine çok sayıda alim ve öğrenci katılır, istifade ederlerdi. Evinden okuluna giderken bineğinin çevresinde üç yüzden fazla öğrencinin yürüdüğü görülürdü. İcaz ve hitabette etkili olduğu için, yemekte iken kitap dışı geçen zamanlarına çok acıdığını söylemiştir. Hicri 606’da Herat’ta vefat eden Razi; tefsir, fıkıh, felsefe, kelam, edebiyat, tıp, matematik ve tabiat ilimleriyle çok uğraşmış ve bunların hepsinde üstün bir varlık göstermiştir. Bu çalışmalarından ve başarılarından dolayı kendisine "Şeyhu’l-İslam" lakabını vermişlerdir. Hakkında eserler yazılmış birçok araştırmaya konu olmuştur.

    Tefsiru’l-Kebir adıyla tanınan "Mefatihu’l-Gayb" (Gaybın Anahtarları) adlı 8 ciltlik eseri önceki tefsirlerden farklı bir üslupla yazılmıştır. Razi bu tefsirini tamamlayamamış, tefsir, talebeleri tarafından tamamlanmıştır.

    Tefsirde imam denilince Razi’nin tefsiri akla gelir. Tefsirde akli ilimlere geniş yer verilmiş, bu yüzden de itirazlara uğramıştır. Dirayet tefsir metodunun en güzel örneklerinden biri olan bu tefsir alimler tarafından yeterince incelenmemiştir. Eser Türkçeye çevrilmiştir. Prof. Dr. Suat Yıldırım Hoca başkanlığında bir heyet tarafından çevrilen eser "Tefsir-i Kebir" adıyla 23 cilt halinde Akçağ Yayınları arasında basılmıştır.

    Tefsirin genel özellikleri:
    1- Yalnız Fatiha suresi bir cilt olacak kadar geniştir.
    2- Rivayet ve dirayet metotları birleştirilmiştir.
    3- Sure ve ayetler arasındaki münasebetler belirtilmiştir.
    4- Şafii fıkhı ağırlık kazanmıştır.
    5- Ahlak, felsefe, astronomi konuları geniş bir şekilde yer almıştır.
    6- Bazen de tasavvufi beyanlar yer almıştır.

    Tefsir bünyesinde felsefe ve birtakım ilimlerle ilgili bilgileri ihtiva ettiği için "Tefsirden başka her şey var."denilmişse de bu haksız bir itham olmuştur. Tefsirinden başka 65 kadar eseri bulunmaktadır.

    ALUSİ (1270/1853): RUHU’L- BEYAN

    Müfessir ve müceddid olan Ebu’s-Sena Şihabuddin Mahmud Bağdat’ta doğmuş, yine orada vefat etmiştir. Alusi Irak’ta Fırat nehir üzerinde bulunan bir adadır. Hülagu’nun Bağdat’ı istilası sırasında buraya sığınan zata ve ailesine Alusi denilmiştir. Daha sonra Bağdat’a gelmiş olan bu aileden birçok alim ve edebiyatçı çıkmıştır. Alusi babasından ve diğer alimlerden ders alıp yetişmiş, 13 yaşında ders vermeye ve eser te’lifine başlamıştır. Fıkıhta Şafii mezhebine uymuş, hatta Bağdat’ın bir süre Hanefi müftüsü olmuştur.

    Müftülük, müderrislik ve vakıf faaliyetlerini gündüz yaparken, akşamlarını dostlarıyla sohbete ayırmış, daha sonra sabahlara kadar da eser yazım işleriyle uğraşmıştır.

    Alusi’yi şöhrete kavuşturan eseri "Ruhu’l-Meani fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim"(Yüce Kur’an’ın Tefsirinde Manaların Ruhu) adındaki eseridir. 5 yılda yazımı tamamlanan bu eserde rivayet metoduna ağırlık verilmişse de dirayet usulleri ihmal edilmemiş, her iki metodu birleştiren bir çalışma uygulanmıştır. Bazı eserlerde de işari tefsir metoduna yönelmiştir. Tefsirin belli başlı özellikleri şöyledir:
    1-Ön sözde Kur’an ve tefsir konularıyla ilgili bilgiler verilmiştir.
    2-Sureler ve ayet grupları arasındaki uyum belirtilmiş.
    3-Sure ve ayet faziletlerine dair haberler nakledilmiştir.
    4-Kıraat incelikleri, dil incelikleri ve edebi sanatlar belirtilmiştir.
    5-Bazı ayetlerin tefsiri çok geniş işlenirken, önceki bir kısım müfessirlerin bazı görüşleri de eleştirilmiştir.
    6-Astronomi, tabiat ilimleri ve felsefe konularının tefsirlerde yer almasına karşı çıkılmışsa da yer yer anılan konuların işlendiği ve faydalı bilgiler verildiği gözlenmiştir.
    7-İşari nüktelerden sık sık söz edilmekle birlikte manasız te’villere ve saçma anlayışlara gidilmemiştir.

    8-Eserini te’lifte Zemahşeri, Razi, Kadı Beydavi, Ebu Hayyan, Ebu’s-Suud, Suyuti, İbnu’l-Arabi, İbn Teymiyye ve diğerlerinden yararlanmıştır.

    SEYYİD KUTUP (1906/1966): Fİ ZILALİ’L-KUR’AN

    1906 yılında Mısır’ın Asyut kentinde doğdu. İlkokulu bitirdiğinde Kur’an’ı baştan sona ezberlemişti. Orta ve lise tahsilini Ezher’de bitirdikten sonra yüksek tahsilini Kahire Üniversitesi’nin Daru’l-Ulum Fakültesi’nde yaptı. 1933 yılında buradan mezun olurken eğitim ve pedagoji bölümünden de bir sertifika aldı. 1941 yılında sosyoloji doktorası yapmak üzere devlet tarafından Amerika’ya gönderildi. Amerika’da geçirdiği iki yılda günümüz doktrinlerini geniş olarak araştırıp inceledi.

    1954 yılında askeri ihtilalle, Amerika’dayken tanıdığı Müslüman Kardeşler cemaatine üye olma suçundan on binlerce Müslümanla birlikte zindana atıldı.

    Eserlerinin birçoğunda olduğu gibi bu tefsirinin de son yarısını hapiste yazdı.

    Cemal Abdunnasır’dan özür dilmesi halinde affedileceği söylendiğinde, "Batıldan ve münafıklardan özür dileyerek alçalamam."diyerek bu teklifi reddetti ve yirmi dokuz ağustos 1966 yılında idam edilerek şehit oldu.

    Seyyid Kutup asrımızın çöl haline gelen manevi yakıcılığı karşısında Kur’an’ın gölgesine sığınmış ve orada duyup yaşadıklarını kağıt üzerine aktararak bu değerli tefsiri meydana getirmiştir. Bu yüzden de ona "Kur’an’ın Gölgesinde" anlamına gelen "Fi Zılali’l-Kur’an" adını vermiştir. Eser tamamen dirayet tefsiridir. Şafii mezhebine bağlı olması nedeni ile tefsirde nadiren geçen fıkhi meseleler bu mezhep üzerine beyan edilmiştir. Bu çalışma araştırmacıların ve alimlerin takdirine mazhar olmuştur. Üslup yönünden fevkalade olup, sosyal meseleleri ayrıntılı olarak işlemiştir. Ön sözden sonra sure tefsirleri başlamış, ayetler gruplanmış, konuya göre başlıklar verilmiş, böylece sürükleyici ve akıcı bir özellik kazandırılmıştır


    EBU’L-ALA MEVDUDİ (1903-1979): TEFHİMU’L-KUR’AN

    "Ümit ediyorum ki bu eseri okuyan kimseler derinlemesine olmasa bile yeterli düzeyde bir Kur’an bilgisine sahip olacaklardır"diyen Mevdudi (Kur’an’ın Anlaşılması) anlamına gelen eserine 1942’de başlamış olup 5 senede Yusuf suresine gelmiş, 1948’de hapse girince kalanını da orada tamamlamıştır.

    Yine Mevdudi’nin kendi ifadesi ile, temelde Arapça ve İslami bilgi edinmiş insanların araştırmalarda yararlanabileceği bir tefsir olmaktan öte normal bir seviyede olmayan diğer insanların da anlayabileceği bir tefsir olması isteğiyle ele alınmıştır. Bu yüzde tefsir ilmini ilgilendiren meselelerin münakaşasına girilmemiştir. Ayetler konularına göre paragraflar halinde alınmış, başına meal başlığı konmuştur.

    Her surenin başında tercüme ve tefsire geçmeden giriş bölümünde surenin nüzul sebebi, o dönemin şartları, İslami davetin hangi merhalede olduğu vb. konular ele alınmıştır.

    Açıklama (tefsir) bölümünde iki şeye dikkat etmiştir:
    1-Okuyucunun kafasına takılabilecek, merak edebileceği hususları izah,
    2-Okuyucunun dikkatinden kaçmış, ancak bilmesi gereken hususların beyanı.
    Mevdudi’nin eserini okurken kendisinin tavsiye ettiği metot şöyledir:
    -Her surenin giriş bölümündeki kısım dikkatlice okunduktan sonra surenin tamamı okunurken giriş bölümündeki bilgiler hatırda tutulup göz önünde bulundurulacak.
    -Meal bölümü okunup, açıklama (tefsir) bölümü okunmadan ayetler anlaşılmaya çalışılacak.
    -Bu işlemlerden sonra ayetleri bir de açıklama bölümü ile birlikte anlamaya çalışmak
    Eserinden faydalanmak isteyen okurların dikkatine arz edilir

    Hakan Erdem





+ Yorum Gönder