Konusunu Oylayın.: Neden insan ilk önce din-dini sahada araştırma yapmalıdır; buna sebep ne?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Neden insan ilk önce din-dini sahada araştırma yapmalıdır; buna sebep ne?
  1. 06.Ocak.2011, 16:02
    1
    Misafir

    Neden insan ilk önce din-dini sahada araştırma yapmalıdır; buna sebep ne?

  2. 08.Ocak.2011, 23:14
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: Neden insan ilk önce din-dini sahada araştırma yapmalıdır; buna sebep ne?




    İnsan iki şeydan meydana gelmiştir; beden ve ruh. Bir şeyin önceliği, ona karşı duyulan ihtiyaç nispetindedir. Bedenin beslenmesi; gıda alması maddeten ölmemesi için ne kadar önemli bir ihtiyaç ise, ruhun beslenmesi, gıda alması da manen ölmemesi için o kadar önemlidir. Buna göre, maddi hayatımızı devam ettirmek için suya, ışığa, havaya, gıdaya muhtaç olduğumuz gibi, manevî / kalbî / ruhî hayatımızı devam ettirmek için de dine, imana, İslam’a, Kur’an’a muhtacız.
    Din, hem dünya hem de ahiret hayatını güzelleştiren nuranî bir iksirdir. Vicdanın en derin vadilerinden kopup gelen bir ses: “Allah bes, gayrı heves / Bize yeter Allah zat-ı Kibriya, gerisi hep angarya” diyor.
    İki cihan saadetini kazandıran bir sihirli değneğe öncelik verilmez de neye verilir?

    Bir doktor, bir hastaya bazı ilaçları mutlaka kullanması gerektiğini söylese, hasta da o doktora: Bu ilaçları benim kullanmama senin ne ihtiyacın var diyebilir mi? Hayır. Çünkü o ilaçlara doktorun değil hastanın ihtiyacı vardır. Bunun gibi ibadetlere de haşa Allah'ın değil bizim ihtiyacımız vardır.

    Yeryüzünün tamamını küçücük aynalardan oluşmuş farz edelim. Bu aynaların ışık ve sıcaklığı gökteki güneşten alacakları apaçık bir gerçektir. Gökteki güneşin aynalarda yansımasında, onları ışıklandırmasında bir ihtiyacı olduğu düşünülemez. Yani güneşin aynalarda yansıyıp yansımaması bir ihtiyaçtan dolayı değildir. Yansıma hadisesi olmasa da onun ışığından, sıcaklığından, yedi renginden hiçbir şey eksilmez. Güneş, ışığı ve kütlesi ile ne ise yine odur. Yansıma olayındaki bütün fayda ve menfaat, ancak aynalara aittir. Onlar, karanlıktan kurtulup, ışığa kavuşma hususunda güneşe muhtaçtırlar. Yoksa güneş, onların aydınlığa çıkmalarına muhtaç değildir.

    Şimdi yukarıdaki örneği biraz daha geliştirerek güneşi ilim, irade, kuvvet ve hayat sahibi; aynaları da akıl ve şuur sahibi olarak kabul edelim. Şimdi tekrar düşünelim, akıl ve şuur sahibi aynalar, güneşi sevmeleriyle güneşin mükemmelliğine, muhteşemliğine ne katabilirler? Yahut ona isyan ederek onun yüce şanından ne eksiltebilirler? Mesela güneşin bitki ve hayvanlara ışık vermesinde ne faydası olabilir? Yahut vermemesinde, onun için ne eksiklik düşünülebilir? Elbette hem fayda hem de zarar onlara aittir.

    Aynen yukarıdaki misaller gibi, Allahın varlık âlemini yaratmasında Onun sonsuz kemalinde bir fazlalık olduğu düşünülemez. Mevcudatı yaratmasaydı yine onun kemalinden hiçbir şey eksik olmazdı. Mesela hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin, üzerimizde bir çadır gibi çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle süslenmiş bir halı gibi ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar bize aittir.

    Hak Teâlâ, ne varlıkların yokluktan varlık âlemine çıkmalarına, ne meleklerin onu sena ve methetmelerine, ne de insanların ibadet ve itaatlerine muhtaçtır. Bunlar olsun ya da olmasın, O, zatında hamd ve senaya lâyık, eşi, misali, dengi olmayan bir Allahtır. Sonsuz zenginlik sahibi, her şey kendisine muhtaç ve o hiçbir şeye muhtaç olmayan Allahın ihtiyaçtan münezzeh olduğunu böylece tespit ettikten sonra, kâinatı niçin yarattığı hususuna bakalım.

    Kâinatın yaratılmasındaki en önemli cihet, Allahın kendi manevi cemal ve kemalini, yani ilminin eserlerini, kudretinin harikalarını, isimlerinin tecellilerini, zenginliğinin genişliğini, ihsan, şefkat ve merhametinin yansımalarını, varlık aynalarında bizzat kendisinin müşahede etmesidir.

    Kâinatın yaratılmasının ikinci ciheti Allahın rahmetidir. Rahman ve Rahim olan Allah, insanları ve diğer canlıları yokluk karanlığında bırakmayı dileyebilirdi. Ama Onun o sonsuz rahmeti buna müsaade etmemiş ve bu varlık alemi ve ondaki bu sonsuz canlı alemler varlık sahasına çıkmışlardır.

    Kâinatın yaratılışının üçüncü ciheti ise ahiret alemine bakmaktadır. Hadis-i Şerifte bildirildiği gibi “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Tarlanın yaratılması mahsulleri içindir. Bu fani dünyanın mahsulü ebedi ahiret alemleridir.

    Bu üçüncü gayede en büyük pay insan nevine ve o nevin temsilcileri olan peygamberler taifesine ve onların reisi olan ahir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz Hz. Muhammede (asm.) aittir. Yani alemler Onun için ve onun tebliğ arkadaşları olan diğer peygamberler için ve bu irşat ve ikaz kafilesinin izinde giden salih ümmetler için yaratılmıştır.
    SİE


  3. 08.Ocak.2011, 23:14
    2
    Silent and lonely rains



    İnsan iki şeydan meydana gelmiştir; beden ve ruh. Bir şeyin önceliği, ona karşı duyulan ihtiyaç nispetindedir. Bedenin beslenmesi; gıda alması maddeten ölmemesi için ne kadar önemli bir ihtiyaç ise, ruhun beslenmesi, gıda alması da manen ölmemesi için o kadar önemlidir. Buna göre, maddi hayatımızı devam ettirmek için suya, ışığa, havaya, gıdaya muhtaç olduğumuz gibi, manevî / kalbî / ruhî hayatımızı devam ettirmek için de dine, imana, İslam’a, Kur’an’a muhtacız.
    Din, hem dünya hem de ahiret hayatını güzelleştiren nuranî bir iksirdir. Vicdanın en derin vadilerinden kopup gelen bir ses: “Allah bes, gayrı heves / Bize yeter Allah zat-ı Kibriya, gerisi hep angarya” diyor.
    İki cihan saadetini kazandıran bir sihirli değneğe öncelik verilmez de neye verilir?

    Bir doktor, bir hastaya bazı ilaçları mutlaka kullanması gerektiğini söylese, hasta da o doktora: Bu ilaçları benim kullanmama senin ne ihtiyacın var diyebilir mi? Hayır. Çünkü o ilaçlara doktorun değil hastanın ihtiyacı vardır. Bunun gibi ibadetlere de haşa Allah'ın değil bizim ihtiyacımız vardır.

    Yeryüzünün tamamını küçücük aynalardan oluşmuş farz edelim. Bu aynaların ışık ve sıcaklığı gökteki güneşten alacakları apaçık bir gerçektir. Gökteki güneşin aynalarda yansımasında, onları ışıklandırmasında bir ihtiyacı olduğu düşünülemez. Yani güneşin aynalarda yansıyıp yansımaması bir ihtiyaçtan dolayı değildir. Yansıma hadisesi olmasa da onun ışığından, sıcaklığından, yedi renginden hiçbir şey eksilmez. Güneş, ışığı ve kütlesi ile ne ise yine odur. Yansıma olayındaki bütün fayda ve menfaat, ancak aynalara aittir. Onlar, karanlıktan kurtulup, ışığa kavuşma hususunda güneşe muhtaçtırlar. Yoksa güneş, onların aydınlığa çıkmalarına muhtaç değildir.

    Şimdi yukarıdaki örneği biraz daha geliştirerek güneşi ilim, irade, kuvvet ve hayat sahibi; aynaları da akıl ve şuur sahibi olarak kabul edelim. Şimdi tekrar düşünelim, akıl ve şuur sahibi aynalar, güneşi sevmeleriyle güneşin mükemmelliğine, muhteşemliğine ne katabilirler? Yahut ona isyan ederek onun yüce şanından ne eksiltebilirler? Mesela güneşin bitki ve hayvanlara ışık vermesinde ne faydası olabilir? Yahut vermemesinde, onun için ne eksiklik düşünülebilir? Elbette hem fayda hem de zarar onlara aittir.

    Aynen yukarıdaki misaller gibi, Allahın varlık âlemini yaratmasında Onun sonsuz kemalinde bir fazlalık olduğu düşünülemez. Mevcudatı yaratmasaydı yine onun kemalinden hiçbir şey eksik olmazdı. Mesela hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin, üzerimizde bir çadır gibi çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle süslenmiş bir halı gibi ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar bize aittir.

    Hak Teâlâ, ne varlıkların yokluktan varlık âlemine çıkmalarına, ne meleklerin onu sena ve methetmelerine, ne de insanların ibadet ve itaatlerine muhtaçtır. Bunlar olsun ya da olmasın, O, zatında hamd ve senaya lâyık, eşi, misali, dengi olmayan bir Allahtır. Sonsuz zenginlik sahibi, her şey kendisine muhtaç ve o hiçbir şeye muhtaç olmayan Allahın ihtiyaçtan münezzeh olduğunu böylece tespit ettikten sonra, kâinatı niçin yarattığı hususuna bakalım.

    Kâinatın yaratılmasındaki en önemli cihet, Allahın kendi manevi cemal ve kemalini, yani ilminin eserlerini, kudretinin harikalarını, isimlerinin tecellilerini, zenginliğinin genişliğini, ihsan, şefkat ve merhametinin yansımalarını, varlık aynalarında bizzat kendisinin müşahede etmesidir.

    Kâinatın yaratılmasının ikinci ciheti Allahın rahmetidir. Rahman ve Rahim olan Allah, insanları ve diğer canlıları yokluk karanlığında bırakmayı dileyebilirdi. Ama Onun o sonsuz rahmeti buna müsaade etmemiş ve bu varlık alemi ve ondaki bu sonsuz canlı alemler varlık sahasına çıkmışlardır.

    Kâinatın yaratılışının üçüncü ciheti ise ahiret alemine bakmaktadır. Hadis-i Şerifte bildirildiği gibi “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Tarlanın yaratılması mahsulleri içindir. Bu fani dünyanın mahsulü ebedi ahiret alemleridir.

    Bu üçüncü gayede en büyük pay insan nevine ve o nevin temsilcileri olan peygamberler taifesine ve onların reisi olan ahir zaman peygamberi, bizim peygamberimiz Hz. Muhammede (asm.) aittir. Yani alemler Onun için ve onun tebliğ arkadaşları olan diğer peygamberler için ve bu irşat ve ikaz kafilesinin izinde giden salih ümmetler için yaratılmıştır.
    SİE





+ Yorum Gönder