Konusunu Oylayın.: Takdir ve sünnet-i ilahi,tabii ve teşri kanunlar

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Takdir ve sünnet-i ilahi,tabii ve teşri kanunlar
  1. 05.Ocak.2011, 10:26
    1
    Misafir

    Takdir ve sünnet-i ilahi,tabii ve teşri kanunlar

  2. 14.Ocak.2011, 16:03
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: takdir ve sünnet-i ilahi,tabii ve teşri kanunlar




    TEŞRÎ

    Kanun koymak, yükseltmek, yol açmak, gemiye yelken yapmak. Arapça "şera'a" fiilinden türetilmiş olup tef'îl babından mastardır. Aynı kökten gelen şeriat sözcüğü ise; din, yol, su kaynağına götüren yol, kapı eşiği demektir. İslâm şerîatı deyimi ise Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiği, temelde kitap, sünnet, icmâ ve kıyasa dayanan ibadetlere ve insanlar arası ilişkilere ait Allah ve Resulunun koyduğu esasları ifade eder. Şârî, şerîat koyan demektir. İslâm'da şâri', Allah ve Resuludur. İslâm toplumuna gerekli kanun ve prensipler temelde bu iki kaynaktan gelir. Bu da vahiy ve sünnetten ibarettir.

    Böylece vahiy ve sünnette açıkça yer alan konularda kanun koyma işlemi İslam'ın gelişi ile gerçekleşmiştir.

    Hiç kimse bu kanunların yerine başka prensipler belirleme hakkına sahip değildir.

    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Allah ve Resulu bu işte hüküm verdiği zaman, artık mümin bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulune karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (el-Ahzâb, 33/36).

    "Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (en-Nisâ, 4/65). "Bu yüzden Allah Resulunun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine acı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar" (en-Nûr, 24/63). "Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının. Allah 'tan korkun, çünkü Allah'ın azabı çetindir" (el-Haşr, 59/7).

    Yukarıda bir bölümünün mealini verdiğimiz bu ve benzeri ayetler, İslâm toplumunda Allah ve Resulunun belirlediği prensiplerin uygulanması gerektiğini ifade etmektedir. Ancak vahiy ve sünnette açıkça yer almayan, kapalı bulunan, çelişkili olan ya da kendisinden şerîatte hiçbir söz edilmeyen sosyal problemler çıkarsa bunların da çözümü yine usûl kuralları içinde müctehitlerce yapılmıştır. Tali hüküm metotlarını teşkil eden bu ikinci derece deliller şunlardır: Mesâlih-i Mürsele, istihsan, örf, Hz. Muhammed'den önceki şeriatlar, sahabî sözü ve istishâb. Müctehitler önceki yüzyıllarda özellikle büyük mezhep kurucusu imamlar döneminde bu metotları kullanarak o güne kadar ortaya çıkan problemleri çözdükleri gibi, daha sonra çıkabilecek meseleleri de sanki olmuş gibi kabul ederek komprime cevap ve fetvalar vermişlerdir. Günümüzde de aynı metotlar kullanılarak ehil ilim adamları tarafından yeni çıkan meseleler çözümlenebilir. Böylece islâmî hükümlerin uygulanmasında bir boşluk söz konusu olmaz ve İslâm hukuku sürekli olarak yenilenmiş olur.

    İşte bir İslâm toplumunda ihtiyaç duyulan prensipleri belirlemek, yeni çıkan meseleleri çözüme kavuşturmak üzere belli bir ilim heyetinin oluşması halinde Müslümanlar adına hareket eden bir "teşrî' organı" ortaya çıkmış olur. Bu, çevresinde ehliyetli ilim adamlarının istişare için toplandığı bir İslam Devlet başkanı olabileceği gibi, İslam toplumu tarafından seçilmiş bir "şûrâ meclisi" de olabilir.

    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Allah'ın rahmeti, sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğersen sert ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz insanlar senin çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları affet ve bağışlanmalarını dile. İşlerinde onlarla istişare et. Bir işe de azmedince, artık Allah'a güvenip dayan. şüphesiz Allah, kendisine güvenip dayananları sever" (Âl-i İmrân, 3/159). "Onların işleri aralarında şûrâ iledir" (eş-Şûrâ, 42/38). Bu ayetlerde öngörülen şûrâ prensibi, bir kimsenin önemli bir iş öncesinde işi bilen birisine danışmasını kapsadığı gibi, toplulukların hatta bütün halinde bir islâm toplumunun da önemli meselelerini, işi bilen ehil kimselere götürüp müzakere edilmesini de kapsar.

    Ancak İslâm toplumunun böyle bir istişareyi gerçekleştirmesi daha düzenli bir "istişare organı"nı akla getirir. Nitekim ilk dört halifenin, özellikle Hz. Ömer'in çevresinde önemli meseleleri kendileriyle görüşüp müzakere ettiği bir heyetin bulunduğu bilinmektedir. Daha ilk halîfeler döneminde belirgin hale gelen bir şûrâ meclisinin, dana sonraki yüzyıllarda olumlu yönde gelişip kurumlaştığı söylenemez. Ancak temelde olması gereken "şûrâ meclisi"ni, İslâm toplumunun ortaya çıkarması ve bununla ilgili alt yapıyı hazırlaması gerekir. islâm toplumu adına son sözü söyleyecek, vahiy ve sünnetin kesin olarak çözüme bağlamadığı konularda gerekli düzenlemeleri yapacak olan "şûrâ meclisi" kimlerden oluşur? Bunları belirlemede kimler oy kullanır?

    Bütün bu soruların cevabı ve uygulama şartları yeni çıkan meseleler olup, bunları ehliyetli ilim adamları çözüme bağlar. Bu konularda ülke ve dünya şartları dikkate alınır. Toplumun maslahatı gözetilir. Önceki yüzyıllarda görülen uygulama örneklerinden istifade edilir.

    Diğer yandan gerek vahiy ve sünnette kesin çözüme bağlanan konular ve gerekse tali delillere dayanarak çözüme kavuşturulacak meseleler tedvin edilerek bir kanun metni haline getirilir. Uzman komisyonların hazırlayacağı böyle bir taslak şûrâ meclisinde müzakere edilerek oylanır ve kanunlaşır. Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında görülen arazi kanunnameleri, Mecelle, 1917 tarihli Hukuku Aile Kararnâmesi gibi kanun metinleri böyle bir tedvin faaliyeti ile meydana getirilen kanunlardır. Şûrâ meclisi kanunların uygulanması sırasında ortaya çıkacak zorlukları dikkate alarak ve yeni meseleleri de sürekli izleyerek yasama faaliyetini sürdürür. Gerektiğinde mezhepler arasında bazı tercihler yaparak islâmi hükümlerin uygulanmasında esneklikler meydana getirir. Nass'larda çözümü olmayan konularda örf de şer'î bir delil olduğu için toplumda oluşan örf ve âdetler şûrâ meclisince kanunlaştırılabilir. Böylece idâri, mâlî, ekonomik vb. konularda örfi kanunlar ortaya çıkar.

    Ceza hukuku bakımından had cezaları yanında şûrâ meclisi ta'zîr cezalarını kapsayan bir ceza kanunu hazırlayıp kanunlaştırır. Çünkü islâm Devletinin ta'zir cezaları koyma yetkisi vardır.

    Bu duruma göre islâm toplumu ile bu toplumu temsil eden şûrâ meclisi arasında sürekli bir iletişim söz konusu olur. Toplum ihtiyaçları ve bazı kanunların uygulanması sırasında ortaya çıkan sıkıntılar bu meclise iletilerek yeni çözümler aranır. İdare modelinin, ekonomik sistemin, toprak rejiminin, islâm sisteminde arzettiği farklı yapılar nedeniyle temsilciler arasında farklı görüş, anlayış ve arayışlar ortaya çıkabilir. Bir grup; ekonomik faaliyetleri özel sektör ağırlıklı bir yolla çözmeyi isterken, başka bir grup ekonomide İslâm Devleti'ne ağırlık veren bir yol izlemek isteyebilir. Bütün bunlar hayırda yarışma ve en güzel uygulama metodunu bulma çalışmaları olur.

    Hz. Ömer devrinde fethedilen Suriye ve Irak topraklarının statüsü hakkında cereyan eden müzakereleri buna örnek verebiliriz. Bu arazîlere "fey" hükümleri uygulanmıştır. Fey'; düşmandan savaşla veya savaşsız ele geçirilen toprakların mülkiyetinin devlette, yararlanma hakkının ise harac vergisi karşılığında eski sahiplerinde bırakılması demektir. Bu, bir bakıma geliri toplum ihtiyaçları için harcanmak üzere arazilerin topluca vakfedilmesidir.

    Irak toprakları fethedilince gaziler buranın kendilerine taksim edileceğini bekliyorlardı. Hz. Ömer paylaştırmak istemeyince uzun istişare ve müzakereler yapıldı. Hz. Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Bilal-i Habeşî ile aynı görüşte olanlar, bu toprakların ganimet kabul edilerek, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hayber topraklarını dağıttığı gibi gazilere dağıtılmasını istediler. Muaz b. Cebel ve Hz. Ali gibi bazı sahâbîler ise bu konuda Hz. Ömer'i desteklediler.

    Hz. Ömer şöyle diyordu: "Bu toprakları dağıtırsam sizden sonra gelecek müslümanlara ne kalır? Onlar toprakların, üzerinde yaşayan halkla birlikte taksim edilmiş olduğunu, babalardan oğullara miras olarak intikal ettiğini, böylece kendilerinin her şeyden mahrum edilmiş olduklarını göreceklerdir". Muaz b. Cebel de şöyle diyordu: "Ya Ömer! Vallahi bu toprakları dağıtırsan hoşa gitmeyen şeyler ortaya çıkar. Toprağın büyük bir bölümü Müslümanların eline geçer. Sonra bu sahipler zamanla ortadan kalkar ve büyük topraklar bir kişinin elinde toplanır. Onun için bu topraklara şimdiki Müslümanların da sonra gelecek olanların da yararlanmasını sağlayacak bir statü ver". Hz. Ömer bu müzakerelerde kendi görüşüne bazı ayetleri delil getiriyordu (Bk. el-Haşr, 59/7-10). Böylece Hz. Ömer, Suriye ve Irak toprakları için ganimet ayeti ile (el-Enfâl, 8/41) değil, el-Hasr sûresindeki fey' âyetleri ile amel etmiştir. Fey' âyeti, yalnız savaşa katılanları değil bütün mü'minleri kapsamına alır. Bu, gayri menkuller üzerinde hak sahibi olmada, sonra gelenler önce gelenlere ortak olurlar. Bu ise ancak arazileri paylaştırmamakla gerçekleşir. Böyle bir statü toplu bir vakıf ve toplu bir kamulaştırma niteliğindedir. Ancak fey' toprakları mirasla geçerken, gerçek vakıf miras yoluyla intikal etmez (Ebû Yûsuf, el-Harâc, Mısır 1352, 75, 83, 85; Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahire 1968, 94; Muhammed Hamidullah, el-Vesâ'iku's-Sivasiyye, 314, Vesika: 325; Ali Şafak, İslâm Arazi Hukuku, 146-149; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 572 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, V, 332 vd.; Ayrıca bk. "Ehlü'l-Hal ve'l-Akd", "Hilâfet", "Şûrâ", "İstişâre", "Şerîat" maddeleri).

    Sonuç olarak toprak statüsünün belirlenmesi ile ilgili sahabe arasında cereyan eden bu müzakere ve tartışmaların benzeri diğer ekonomik, sosyal, kültürel vb. konularda da vukû bulabilir. Toplum yararı gözetilerek islâmî ölçüler içinde bulunacak çareler karar halini alınca İslâm toplumu için bağlayıcı olur.

    İki yönü olan sosyal problemlerde bir grup insanlar bir yönü toplum yararına daha uygun bulurken, başka bir grup aksi görüşte olabilir. Böylece her iki grubun görüşleri de İslâmî çerçeve içinde bulunur ve müslümanlar hangi gruba tâbi olsa hak üzere sayılır. Burada, farklı görüşlerin ortaya çıkması en uygun görüşe ulaşmayı kolaylaştırır. Tartışılan konuların mantık ve delil süzgecinden geçirilmeden gözü kapalı benimsenmesine engel olur.

    Buna göre, İslâm'da devlet yönetim ve işlerinin islâm toplumunun kontrol ve murakabesine tâbi olduğu, bu kontrolün temsilî bir meclis tarafından yapılacağı, iki yönlü sosyal konular müzakere edildikten sonra bunlardan birisini kabul veya reddetmenin mümkün bulunduğu sonucuna varılabilir.

    Hamdi DÖNDÜREN

    TAKDİR-İ İLAHİ

    "Kaza ve Kader" şeklinde geçer. Bu iki kelime birbirinin gereği ve tamamlayıcısı gibidir. Bazı Hadislerde, "Kadere Iman", Hayrı ile Şerri ile kadere iman" diye geçmekte ise de çok de fa bir arada kullanılmaktadır. Ancak genellikle Eş`arîler "Kaza ve Kader", Mâturidîler ise "Kader ve Kaza" diye zikrederler. Bu kullanış, Kur`ân-ı Kerimde bir çok âyetlerde, ayrı yerlerde ve farklı anlamlarda geçen "kaza" ve "kader" kelimelerine verilen değişik anlamlardan ileri gelmektedir. Önemli olan; bu manaları iyi anlamak ve herşeyin Allahu Teâlâ`nın ezelde takdir ve tayin ettiği kaderine, yani ilahi ölçüye uygun olarak kaza şeklinde meydana geldiğine kesinlikle iman etmektir. Çünkü Islâm inançlarına göre her şeyin "takdir`i ilahi" ile yani "ilâhî kadere" uygun olarak yeri ve zamanı geldiğine, yani yaratıldığına inanmak şarttır. Ancak kader konusu kelâm âlimleri ve Islâm düşünürleri arasında derin görüş ayrılıklarına ve çetin tartışmalara sebeb olan, anlaşılması ve çözümü çok zor bir mesele, hatta bazılarınca "Ilâhî bir sır" olarak kabul edilmektedir. Gerçek şudur ki; Selefiyye, Muhaddisler ve Ehl-i Sünnet Kelamcılarının ortak görüşüne göre, Allahu Teâlâ`ya ve onun, ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatlarına iman, "kaza ve kadere iman" etmeyi de gerektirir. Çünkü lugat ve ıstılah manalarını açıklayınca anlaşılacağı gibi, "kader" Hak Teâlâ`nın "Ilim" ve "Irade" sıfatlarına, "kaza" da "Kudret" ve "Tekvin" sıfatına dayanır. Yani bu sıfatlara inanmanın kesin sonucu ve gereğidir. Bu esasa dayanılarak ve Islâm inançları arasındaki önemli yeri dikkate alınarak, bir de, peygamberimiz (s.a.s)`in meşhur "Cibril Hadisi" de, naklı delil sayılarak "Kaza ve Kadere Iman" ayrıca belirtilmiş ve "Iman Esasları" arasında altıncı esas kabul edilmiştir. Nitekim bazı sahih ve meşhur hadislerle beraber (Buharî, el-kader; Müslim, el-iman) bir çok âyet-i kerimede her şeyi ilâhî takdire, tabi olduğu ve Allah`u Teâlâ`nın Kudretinin ve hükmünün (kazasının) bir gereği olarak yaratıldığına işaret olunmuştur. Kaza ve kader kelimelerinin lugat ve Kur`an âyetlerinde geçen değişik anlamları ile, Mâturîdilere ve Eş`arîlere göre terim manaları şöyle açıklanabilir:

    "Ka-de-re" kökünden gelen kader; lugatta; "ölçü, ölçme, miktar, bir şeyi ölçerek belirli bir ölçüye göre yapmak, onu takdir ederek tayin ve tahsis etmek", anlamlarına gelir. Rağıb el-Isfehanî`ye göre "kader ve takdir" bir şeyin miktarını ve sınırını bildirir (el-Müfredad, s.403). Yani Kader; her hangi bir şeyin mahiyetini gösteren ve sınırlayan bir ölçüdür. Nitekim her şey "ilâhî bir ölçü"ye bağlı olarak ezelde takdir ve tayin edilmiştir. Mesela: buğday tohumu veya hurma çekirdeği kendilerine özgü öyle bir ölçü ve belirli özelliklerle takdir ve tayin edilmiştir ki birincisinden yalnız buğday, diğerinden yalnız hurma ağacı yetişir, başka bir şey yetişmez. Her nebatın her ağacın veya hayvanın tohumu da öyledir. O halde kader; bu âlemin ve ondaki bütün varlıkların ilâhî hikmete göre yaratılmasında ve varlığının devamında esas olan "Ilâhî bir ölçü, Ilâhî bir kanun" dur.

    Kader kelimesi Kur`an-ı Kerim`de "masdar" ve "fiil" olarak geçmektedir. "Şüphesiz biz, her şeyi(n mahiyetini) belirli bir ölçüye (kadere, ilâhi takdire) göre yarattık" (el-Kamer, 54/49) âyetinde mastar; "...(Allah) herşeyi yaratmış ve her birisine belirli bir nizam vererek onun kaderini takdir ve tayın etmiştir" (el-Furkan, 25/2). Yani, yaratılacak şeylerin bütün özelliklerini, yerini ve zamanını Hak veya batıl, hayır veya şer, sevap veya ikab olacağını ezelde tayin ve tespit etmiştir anlamını ihtiva eden âyette de fiil olarak kullanılmıştır.

    "Kaza" kelimesine gelince: lugatta; "bir şeyi sonuna getirerek hükme bağlamak", yani onun sözle veya hareketle tamamlanması, "fiillerin zamanında yaratılması"dır.

    Bu kelime Kur`an`ı Kerim`de "mastar" olarak değil, "fiil", "fâil" ve "Mef`ul" olarak kullanılmıştır (Fussilet 41/2, Taha, 20/72 Meryem, 19/21). Yerine ve manaya göre; "emir, hüküm, ilan, beyan" ve özellikle "yaratma" manalarına gelir. "Rabb`in, yalnız kendisine ibadet etmenizi "kaza etti"emretti (öyle hükmetti)"(el-Isra, 17/23). Kaza kelimesi "emir ve hüküm" manasınadır. Emir ve hüküm ise, bir şeyi "sözle tamamlamak" tır. "Bunun üzerine onları (Allah c.c) yedi gök olmak üzere iki günde yaratır (kaza etti) " (Fussilet,41/12) âyetinde de kaza, yaratmak (halk etmek) anlamına kullanılmıştır. Bu âyette geçen "Kadâhunne" kelimesi, Allahu Teâlâ`nın onları ezeli olan ilmi ve sonsuz hikmeti ile yaratmış olduğunu ifade etmektedir. Kaza kelimesi özet olarak; "herhangi bir şeyi sona erdirip varlığını tamamlamak" anlamına ise de, bu mana, yerine göre bazen değişebilmektedir (fazla bilgi için bk. Abdul Kerim el-Hatip, el-Kadâ ve`!-Kader, s.147-151).

    Kaza ve Kader`in ıstılah manaları itikatta "Ehl-i Sünnet" mezhepleri olarak tanınan Eş`arî ve Mâturîdî âlimlerine göre birbirinden farklı ve değişiktir.

    Maturidîlere göre kader; "Allah Teâlâ`nın, ezelden ebede (sonsuzluğa) kadar olmuş ve olacak şeylerin zamanını, mekânını, sıfatlarını ve her türlü özelliklerini bilmesi, ezelde o mahiyyet ve şekilde takdir ve tahdid etmesidir. "Bu tarife göre kader, Hak Teâlâ`nın "Ilim" ve "Irade" sıfatlarına bağlı olup, bu ilahi sıfatlara ve taalluklarına iman, kadere imanı da gerektirmektedir.

    Maturîdîlere göre kaza ise; "Allahu Teâlâ`nın ezelde irade ve takdir etmiş olduğu şeyleri, zamanı gelince, ilim, irade ve ezeldeki takdirlerine uygun olarak yaratması" demektir. Bu bakımdan kaza, maturîdîlere göre ayrı bir kemal sıfatı olan "Tekvin" sıfatına tabi olup onun ilgi alanına girer.

    Bu tariflere göre kader, kazadan daha genel olup, taalluk ettiği alan daha geniştir. Çünkü kader, bu kâinatı idare eden ilâhî kanun ve ilâhî ölçü, kaza ise, bu kanuna uygun olarak tenfizdir, aynen uygulamaktır. Allah (c.c) her şeyi bir sebep ve hikmete dayanarak yapar. Kadere böyle inanılması gerekir.

    Eş`arilere göre kaza, hüküm manasına olup, "Allahu Teâlâ`nın bu kâinatta meydana gelecek şeylerin hepsini nasıl, ne zaman, hangi şekil ve özelliklerde olacaklarsa, ezelde öylece bilmiş ve ezeli ilmine uygun olarak dilemiş olmasıdır."

    Kader ise; "Hak Teâlâ`nın her şeyi vakti gelince ezelî ilmine uygun olarak irade ettiği (dilediği) şekil ve vasıf ta yaratmasıdır."

    Eş`arilerin bu tariflerine göre kaza, kaderden daha genel ve şumüllü olup, Allah (c.c)`ın ilim ve irade sıfatlarına; kader ise, kudret sıfatına tabi olup, bu sıfatın hadis olan ikinci taallukunun eseridir. Çünkü Eş`arîlere göre Hak Teâlâ`nın "Tekvin" diye ayrı bir sıfatı bulunmamaktadır. Madurîdîlere göre durum aksine olup, kader, kazadan daha şumüllü ve geneldir. Ayrıca, Maturîdîlerce yapılan tarifler "Kaza ve Kader" kelimelerinin lugat manalarına daha uygundur. Özel olarak bilinmesi ve inanılması gereken husus; bu âlemde var veya yok olan her şey, Allah Teâlâ`nın kaza ve kaderi iledir. Her şey bu ilâhî irade, ezeli ilim ve mutlak kudrete uygun olarak var veya yok olur. Yani kâinattaki her şey bu ilahi kanuna tabidir. Her şeyde ve her yerde kader, yani onu vücuda getiren vasıf ve ölçüler ile belirli sebepler mevcuttur. Bunlar ezelî olan Allah`ın ilmine ve iradesine bağlıdır. Bu sebeplerin birleşme veya ayrılmasından ortaya çıkan olay ve eşya ise, kazadır, kaza-i ilahî`nin tecellileridir. Hak Teâlâ`nın kader ve kazasında ilahi hikmetler vardır. Çünkü Allah (c.c) her şeyi bir sebep ve hikmete göre yaratır. Bu esasa göre Hak Teâlâ kâinattaki her şeyi tespit ettiği ilahi plana ve yüce nizama göre yönetmektedir. O halde kainatta meydana gelen maddi-manevi her çeşit varlıklar ve olaylar, gayesiz olarak rastgele ortaya çıkmamaktadır. Belki her şey, Allahu Teâlâ`nın ezelî ilmi, mutlak iradesi ve sonsuz kudreti ile ilâhî ölçüye plan ve nizama uygun olarak yaratılmaktadır.

    "Fâil-i Muhtar" olan Allah (c.c) her şeyi meydana gelmeden önce ezelî ilmi ile bilip, onların vasıf ve özelliklerini, yerini ve zamanını takdir ve tespit ederek "Levh-i Mahfuz"a yazmıştır. Bu gerçeklere şu âyetler delâlet etmektedir. "(Gerek) yeryüzünde ve (gerek) kendi nefislerinizde herhangi bir musibet gelmemiştir ki, bu Bizim onu yaratmamızdan önce kitapta (yazılmış) olmasın. Şüphesiz ki bu Allah`a göre kolaydır" (el-Hadıd, 57/22). "De ki; Allah`ın bizim için yazdığından başka bir şey bize isabet etmez" (et-Tevbe 9/51). Allah`ın kazası "Levh-i Mahfuz" da yazılı olan kaderine daima uygun olarak tecelli eder. Kadere halk arasında "alın yazısı" da denmektedir. Bilinmeyen alın yazısı bilerek veya kayıtsız olarak veya unutarak yapılan günahları mazur göstermez, insanın iradesini etkisiz hale getirmez ve onu sorumluluktan kurtarmaz. Kaza ve kaderin birbirine aykırı düşmesi imkansızdır. Aksi halde kâinatın mizan ve düzeni bozulur, varlıklar âlemi devam edemezdi. Çünkü bu muazzam kâinat yer ve göklerdeki canlı cansız varlıklar, ilahî bir plan ve kanun olmadan varlığını koruyamaz.




  3. 14.Ocak.2011, 16:03
    2
    Silent and lonely rains



    TEŞRÎ

    Kanun koymak, yükseltmek, yol açmak, gemiye yelken yapmak. Arapça "şera'a" fiilinden türetilmiş olup tef'îl babından mastardır. Aynı kökten gelen şeriat sözcüğü ise; din, yol, su kaynağına götüren yol, kapı eşiği demektir. İslâm şerîatı deyimi ise Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiği, temelde kitap, sünnet, icmâ ve kıyasa dayanan ibadetlere ve insanlar arası ilişkilere ait Allah ve Resulunun koyduğu esasları ifade eder. Şârî, şerîat koyan demektir. İslâm'da şâri', Allah ve Resuludur. İslâm toplumuna gerekli kanun ve prensipler temelde bu iki kaynaktan gelir. Bu da vahiy ve sünnetten ibarettir.

    Böylece vahiy ve sünnette açıkça yer alan konularda kanun koyma işlemi İslam'ın gelişi ile gerçekleşmiştir.

    Hiç kimse bu kanunların yerine başka prensipler belirleme hakkına sahip değildir.

    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Allah ve Resulu bu işte hüküm verdiği zaman, artık mümin bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulune karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (el-Ahzâb, 33/36).

    "Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (en-Nisâ, 4/65). "Bu yüzden Allah Resulunun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine acı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar" (en-Nûr, 24/63). "Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının. Allah 'tan korkun, çünkü Allah'ın azabı çetindir" (el-Haşr, 59/7).

    Yukarıda bir bölümünün mealini verdiğimiz bu ve benzeri ayetler, İslâm toplumunda Allah ve Resulunun belirlediği prensiplerin uygulanması gerektiğini ifade etmektedir. Ancak vahiy ve sünnette açıkça yer almayan, kapalı bulunan, çelişkili olan ya da kendisinden şerîatte hiçbir söz edilmeyen sosyal problemler çıkarsa bunların da çözümü yine usûl kuralları içinde müctehitlerce yapılmıştır. Tali hüküm metotlarını teşkil eden bu ikinci derece deliller şunlardır: Mesâlih-i Mürsele, istihsan, örf, Hz. Muhammed'den önceki şeriatlar, sahabî sözü ve istishâb. Müctehitler önceki yüzyıllarda özellikle büyük mezhep kurucusu imamlar döneminde bu metotları kullanarak o güne kadar ortaya çıkan problemleri çözdükleri gibi, daha sonra çıkabilecek meseleleri de sanki olmuş gibi kabul ederek komprime cevap ve fetvalar vermişlerdir. Günümüzde de aynı metotlar kullanılarak ehil ilim adamları tarafından yeni çıkan meseleler çözümlenebilir. Böylece islâmî hükümlerin uygulanmasında bir boşluk söz konusu olmaz ve İslâm hukuku sürekli olarak yenilenmiş olur.

    İşte bir İslâm toplumunda ihtiyaç duyulan prensipleri belirlemek, yeni çıkan meseleleri çözüme kavuşturmak üzere belli bir ilim heyetinin oluşması halinde Müslümanlar adına hareket eden bir "teşrî' organı" ortaya çıkmış olur. Bu, çevresinde ehliyetli ilim adamlarının istişare için toplandığı bir İslam Devlet başkanı olabileceği gibi, İslam toplumu tarafından seçilmiş bir "şûrâ meclisi" de olabilir.

    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Allah'ın rahmeti, sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğersen sert ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz insanlar senin çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları affet ve bağışlanmalarını dile. İşlerinde onlarla istişare et. Bir işe de azmedince, artık Allah'a güvenip dayan. şüphesiz Allah, kendisine güvenip dayananları sever" (Âl-i İmrân, 3/159). "Onların işleri aralarında şûrâ iledir" (eş-Şûrâ, 42/38). Bu ayetlerde öngörülen şûrâ prensibi, bir kimsenin önemli bir iş öncesinde işi bilen birisine danışmasını kapsadığı gibi, toplulukların hatta bütün halinde bir islâm toplumunun da önemli meselelerini, işi bilen ehil kimselere götürüp müzakere edilmesini de kapsar.

    Ancak İslâm toplumunun böyle bir istişareyi gerçekleştirmesi daha düzenli bir "istişare organı"nı akla getirir. Nitekim ilk dört halifenin, özellikle Hz. Ömer'in çevresinde önemli meseleleri kendileriyle görüşüp müzakere ettiği bir heyetin bulunduğu bilinmektedir. Daha ilk halîfeler döneminde belirgin hale gelen bir şûrâ meclisinin, dana sonraki yüzyıllarda olumlu yönde gelişip kurumlaştığı söylenemez. Ancak temelde olması gereken "şûrâ meclisi"ni, İslâm toplumunun ortaya çıkarması ve bununla ilgili alt yapıyı hazırlaması gerekir. islâm toplumu adına son sözü söyleyecek, vahiy ve sünnetin kesin olarak çözüme bağlamadığı konularda gerekli düzenlemeleri yapacak olan "şûrâ meclisi" kimlerden oluşur? Bunları belirlemede kimler oy kullanır?

    Bütün bu soruların cevabı ve uygulama şartları yeni çıkan meseleler olup, bunları ehliyetli ilim adamları çözüme bağlar. Bu konularda ülke ve dünya şartları dikkate alınır. Toplumun maslahatı gözetilir. Önceki yüzyıllarda görülen uygulama örneklerinden istifade edilir.

    Diğer yandan gerek vahiy ve sünnette kesin çözüme bağlanan konular ve gerekse tali delillere dayanarak çözüme kavuşturulacak meseleler tedvin edilerek bir kanun metni haline getirilir. Uzman komisyonların hazırlayacağı böyle bir taslak şûrâ meclisinde müzakere edilerek oylanır ve kanunlaşır. Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında görülen arazi kanunnameleri, Mecelle, 1917 tarihli Hukuku Aile Kararnâmesi gibi kanun metinleri böyle bir tedvin faaliyeti ile meydana getirilen kanunlardır. Şûrâ meclisi kanunların uygulanması sırasında ortaya çıkacak zorlukları dikkate alarak ve yeni meseleleri de sürekli izleyerek yasama faaliyetini sürdürür. Gerektiğinde mezhepler arasında bazı tercihler yaparak islâmi hükümlerin uygulanmasında esneklikler meydana getirir. Nass'larda çözümü olmayan konularda örf de şer'î bir delil olduğu için toplumda oluşan örf ve âdetler şûrâ meclisince kanunlaştırılabilir. Böylece idâri, mâlî, ekonomik vb. konularda örfi kanunlar ortaya çıkar.

    Ceza hukuku bakımından had cezaları yanında şûrâ meclisi ta'zîr cezalarını kapsayan bir ceza kanunu hazırlayıp kanunlaştırır. Çünkü islâm Devletinin ta'zir cezaları koyma yetkisi vardır.

    Bu duruma göre islâm toplumu ile bu toplumu temsil eden şûrâ meclisi arasında sürekli bir iletişim söz konusu olur. Toplum ihtiyaçları ve bazı kanunların uygulanması sırasında ortaya çıkan sıkıntılar bu meclise iletilerek yeni çözümler aranır. İdare modelinin, ekonomik sistemin, toprak rejiminin, islâm sisteminde arzettiği farklı yapılar nedeniyle temsilciler arasında farklı görüş, anlayış ve arayışlar ortaya çıkabilir. Bir grup; ekonomik faaliyetleri özel sektör ağırlıklı bir yolla çözmeyi isterken, başka bir grup ekonomide İslâm Devleti'ne ağırlık veren bir yol izlemek isteyebilir. Bütün bunlar hayırda yarışma ve en güzel uygulama metodunu bulma çalışmaları olur.

    Hz. Ömer devrinde fethedilen Suriye ve Irak topraklarının statüsü hakkında cereyan eden müzakereleri buna örnek verebiliriz. Bu arazîlere "fey" hükümleri uygulanmıştır. Fey'; düşmandan savaşla veya savaşsız ele geçirilen toprakların mülkiyetinin devlette, yararlanma hakkının ise harac vergisi karşılığında eski sahiplerinde bırakılması demektir. Bu, bir bakıma geliri toplum ihtiyaçları için harcanmak üzere arazilerin topluca vakfedilmesidir.

    Irak toprakları fethedilince gaziler buranın kendilerine taksim edileceğini bekliyorlardı. Hz. Ömer paylaştırmak istemeyince uzun istişare ve müzakereler yapıldı. Hz. Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Bilal-i Habeşî ile aynı görüşte olanlar, bu toprakların ganimet kabul edilerek, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Hayber topraklarını dağıttığı gibi gazilere dağıtılmasını istediler. Muaz b. Cebel ve Hz. Ali gibi bazı sahâbîler ise bu konuda Hz. Ömer'i desteklediler.

    Hz. Ömer şöyle diyordu: "Bu toprakları dağıtırsam sizden sonra gelecek müslümanlara ne kalır? Onlar toprakların, üzerinde yaşayan halkla birlikte taksim edilmiş olduğunu, babalardan oğullara miras olarak intikal ettiğini, böylece kendilerinin her şeyden mahrum edilmiş olduklarını göreceklerdir". Muaz b. Cebel de şöyle diyordu: "Ya Ömer! Vallahi bu toprakları dağıtırsan hoşa gitmeyen şeyler ortaya çıkar. Toprağın büyük bir bölümü Müslümanların eline geçer. Sonra bu sahipler zamanla ortadan kalkar ve büyük topraklar bir kişinin elinde toplanır. Onun için bu topraklara şimdiki Müslümanların da sonra gelecek olanların da yararlanmasını sağlayacak bir statü ver". Hz. Ömer bu müzakerelerde kendi görüşüne bazı ayetleri delil getiriyordu (Bk. el-Haşr, 59/7-10). Böylece Hz. Ömer, Suriye ve Irak toprakları için ganimet ayeti ile (el-Enfâl, 8/41) değil, el-Hasr sûresindeki fey' âyetleri ile amel etmiştir. Fey' âyeti, yalnız savaşa katılanları değil bütün mü'minleri kapsamına alır. Bu, gayri menkuller üzerinde hak sahibi olmada, sonra gelenler önce gelenlere ortak olurlar. Bu ise ancak arazileri paylaştırmamakla gerçekleşir. Böyle bir statü toplu bir vakıf ve toplu bir kamulaştırma niteliğindedir. Ancak fey' toprakları mirasla geçerken, gerçek vakıf miras yoluyla intikal etmez (Ebû Yûsuf, el-Harâc, Mısır 1352, 75, 83, 85; Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahire 1968, 94; Muhammed Hamidullah, el-Vesâ'iku's-Sivasiyye, 314, Vesika: 325; Ali Şafak, İslâm Arazi Hukuku, 146-149; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 572 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, V, 332 vd.; Ayrıca bk. "Ehlü'l-Hal ve'l-Akd", "Hilâfet", "Şûrâ", "İstişâre", "Şerîat" maddeleri).

    Sonuç olarak toprak statüsünün belirlenmesi ile ilgili sahabe arasında cereyan eden bu müzakere ve tartışmaların benzeri diğer ekonomik, sosyal, kültürel vb. konularda da vukû bulabilir. Toplum yararı gözetilerek islâmî ölçüler içinde bulunacak çareler karar halini alınca İslâm toplumu için bağlayıcı olur.

    İki yönü olan sosyal problemlerde bir grup insanlar bir yönü toplum yararına daha uygun bulurken, başka bir grup aksi görüşte olabilir. Böylece her iki grubun görüşleri de İslâmî çerçeve içinde bulunur ve müslümanlar hangi gruba tâbi olsa hak üzere sayılır. Burada, farklı görüşlerin ortaya çıkması en uygun görüşe ulaşmayı kolaylaştırır. Tartışılan konuların mantık ve delil süzgecinden geçirilmeden gözü kapalı benimsenmesine engel olur.

    Buna göre, İslâm'da devlet yönetim ve işlerinin islâm toplumunun kontrol ve murakabesine tâbi olduğu, bu kontrolün temsilî bir meclis tarafından yapılacağı, iki yönlü sosyal konular müzakere edildikten sonra bunlardan birisini kabul veya reddetmenin mümkün bulunduğu sonucuna varılabilir.

    Hamdi DÖNDÜREN

    TAKDİR-İ İLAHİ

    "Kaza ve Kader" şeklinde geçer. Bu iki kelime birbirinin gereği ve tamamlayıcısı gibidir. Bazı Hadislerde, "Kadere Iman", Hayrı ile Şerri ile kadere iman" diye geçmekte ise de çok de fa bir arada kullanılmaktadır. Ancak genellikle Eş`arîler "Kaza ve Kader", Mâturidîler ise "Kader ve Kaza" diye zikrederler. Bu kullanış, Kur`ân-ı Kerimde bir çok âyetlerde, ayrı yerlerde ve farklı anlamlarda geçen "kaza" ve "kader" kelimelerine verilen değişik anlamlardan ileri gelmektedir. Önemli olan; bu manaları iyi anlamak ve herşeyin Allahu Teâlâ`nın ezelde takdir ve tayin ettiği kaderine, yani ilahi ölçüye uygun olarak kaza şeklinde meydana geldiğine kesinlikle iman etmektir. Çünkü Islâm inançlarına göre her şeyin "takdir`i ilahi" ile yani "ilâhî kadere" uygun olarak yeri ve zamanı geldiğine, yani yaratıldığına inanmak şarttır. Ancak kader konusu kelâm âlimleri ve Islâm düşünürleri arasında derin görüş ayrılıklarına ve çetin tartışmalara sebeb olan, anlaşılması ve çözümü çok zor bir mesele, hatta bazılarınca "Ilâhî bir sır" olarak kabul edilmektedir. Gerçek şudur ki; Selefiyye, Muhaddisler ve Ehl-i Sünnet Kelamcılarının ortak görüşüne göre, Allahu Teâlâ`ya ve onun, ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatlarına iman, "kaza ve kadere iman" etmeyi de gerektirir. Çünkü lugat ve ıstılah manalarını açıklayınca anlaşılacağı gibi, "kader" Hak Teâlâ`nın "Ilim" ve "Irade" sıfatlarına, "kaza" da "Kudret" ve "Tekvin" sıfatına dayanır. Yani bu sıfatlara inanmanın kesin sonucu ve gereğidir. Bu esasa dayanılarak ve Islâm inançları arasındaki önemli yeri dikkate alınarak, bir de, peygamberimiz (s.a.s)`in meşhur "Cibril Hadisi" de, naklı delil sayılarak "Kaza ve Kadere Iman" ayrıca belirtilmiş ve "Iman Esasları" arasında altıncı esas kabul edilmiştir. Nitekim bazı sahih ve meşhur hadislerle beraber (Buharî, el-kader; Müslim, el-iman) bir çok âyet-i kerimede her şeyi ilâhî takdire, tabi olduğu ve Allah`u Teâlâ`nın Kudretinin ve hükmünün (kazasının) bir gereği olarak yaratıldığına işaret olunmuştur. Kaza ve kader kelimelerinin lugat ve Kur`an âyetlerinde geçen değişik anlamları ile, Mâturîdilere ve Eş`arîlere göre terim manaları şöyle açıklanabilir:

    "Ka-de-re" kökünden gelen kader; lugatta; "ölçü, ölçme, miktar, bir şeyi ölçerek belirli bir ölçüye göre yapmak, onu takdir ederek tayin ve tahsis etmek", anlamlarına gelir. Rağıb el-Isfehanî`ye göre "kader ve takdir" bir şeyin miktarını ve sınırını bildirir (el-Müfredad, s.403). Yani Kader; her hangi bir şeyin mahiyetini gösteren ve sınırlayan bir ölçüdür. Nitekim her şey "ilâhî bir ölçü"ye bağlı olarak ezelde takdir ve tayin edilmiştir. Mesela: buğday tohumu veya hurma çekirdeği kendilerine özgü öyle bir ölçü ve belirli özelliklerle takdir ve tayin edilmiştir ki birincisinden yalnız buğday, diğerinden yalnız hurma ağacı yetişir, başka bir şey yetişmez. Her nebatın her ağacın veya hayvanın tohumu da öyledir. O halde kader; bu âlemin ve ondaki bütün varlıkların ilâhî hikmete göre yaratılmasında ve varlığının devamında esas olan "Ilâhî bir ölçü, Ilâhî bir kanun" dur.

    Kader kelimesi Kur`an-ı Kerim`de "masdar" ve "fiil" olarak geçmektedir. "Şüphesiz biz, her şeyi(n mahiyetini) belirli bir ölçüye (kadere, ilâhi takdire) göre yarattık" (el-Kamer, 54/49) âyetinde mastar; "...(Allah) herşeyi yaratmış ve her birisine belirli bir nizam vererek onun kaderini takdir ve tayın etmiştir" (el-Furkan, 25/2). Yani, yaratılacak şeylerin bütün özelliklerini, yerini ve zamanını Hak veya batıl, hayır veya şer, sevap veya ikab olacağını ezelde tayin ve tespit etmiştir anlamını ihtiva eden âyette de fiil olarak kullanılmıştır.

    "Kaza" kelimesine gelince: lugatta; "bir şeyi sonuna getirerek hükme bağlamak", yani onun sözle veya hareketle tamamlanması, "fiillerin zamanında yaratılması"dır.

    Bu kelime Kur`an`ı Kerim`de "mastar" olarak değil, "fiil", "fâil" ve "Mef`ul" olarak kullanılmıştır (Fussilet 41/2, Taha, 20/72 Meryem, 19/21). Yerine ve manaya göre; "emir, hüküm, ilan, beyan" ve özellikle "yaratma" manalarına gelir. "Rabb`in, yalnız kendisine ibadet etmenizi "kaza etti"emretti (öyle hükmetti)"(el-Isra, 17/23). Kaza kelimesi "emir ve hüküm" manasınadır. Emir ve hüküm ise, bir şeyi "sözle tamamlamak" tır. "Bunun üzerine onları (Allah c.c) yedi gök olmak üzere iki günde yaratır (kaza etti) " (Fussilet,41/12) âyetinde de kaza, yaratmak (halk etmek) anlamına kullanılmıştır. Bu âyette geçen "Kadâhunne" kelimesi, Allahu Teâlâ`nın onları ezeli olan ilmi ve sonsuz hikmeti ile yaratmış olduğunu ifade etmektedir. Kaza kelimesi özet olarak; "herhangi bir şeyi sona erdirip varlığını tamamlamak" anlamına ise de, bu mana, yerine göre bazen değişebilmektedir (fazla bilgi için bk. Abdul Kerim el-Hatip, el-Kadâ ve`!-Kader, s.147-151).

    Kaza ve Kader`in ıstılah manaları itikatta "Ehl-i Sünnet" mezhepleri olarak tanınan Eş`arî ve Mâturîdî âlimlerine göre birbirinden farklı ve değişiktir.

    Maturidîlere göre kader; "Allah Teâlâ`nın, ezelden ebede (sonsuzluğa) kadar olmuş ve olacak şeylerin zamanını, mekânını, sıfatlarını ve her türlü özelliklerini bilmesi, ezelde o mahiyyet ve şekilde takdir ve tahdid etmesidir. "Bu tarife göre kader, Hak Teâlâ`nın "Ilim" ve "Irade" sıfatlarına bağlı olup, bu ilahi sıfatlara ve taalluklarına iman, kadere imanı da gerektirmektedir.

    Maturîdîlere göre kaza ise; "Allahu Teâlâ`nın ezelde irade ve takdir etmiş olduğu şeyleri, zamanı gelince, ilim, irade ve ezeldeki takdirlerine uygun olarak yaratması" demektir. Bu bakımdan kaza, maturîdîlere göre ayrı bir kemal sıfatı olan "Tekvin" sıfatına tabi olup onun ilgi alanına girer.

    Bu tariflere göre kader, kazadan daha genel olup, taalluk ettiği alan daha geniştir. Çünkü kader, bu kâinatı idare eden ilâhî kanun ve ilâhî ölçü, kaza ise, bu kanuna uygun olarak tenfizdir, aynen uygulamaktır. Allah (c.c) her şeyi bir sebep ve hikmete dayanarak yapar. Kadere böyle inanılması gerekir.

    Eş`arilere göre kaza, hüküm manasına olup, "Allahu Teâlâ`nın bu kâinatta meydana gelecek şeylerin hepsini nasıl, ne zaman, hangi şekil ve özelliklerde olacaklarsa, ezelde öylece bilmiş ve ezeli ilmine uygun olarak dilemiş olmasıdır."

    Kader ise; "Hak Teâlâ`nın her şeyi vakti gelince ezelî ilmine uygun olarak irade ettiği (dilediği) şekil ve vasıf ta yaratmasıdır."

    Eş`arilerin bu tariflerine göre kaza, kaderden daha genel ve şumüllü olup, Allah (c.c)`ın ilim ve irade sıfatlarına; kader ise, kudret sıfatına tabi olup, bu sıfatın hadis olan ikinci taallukunun eseridir. Çünkü Eş`arîlere göre Hak Teâlâ`nın "Tekvin" diye ayrı bir sıfatı bulunmamaktadır. Madurîdîlere göre durum aksine olup, kader, kazadan daha şumüllü ve geneldir. Ayrıca, Maturîdîlerce yapılan tarifler "Kaza ve Kader" kelimelerinin lugat manalarına daha uygundur. Özel olarak bilinmesi ve inanılması gereken husus; bu âlemde var veya yok olan her şey, Allah Teâlâ`nın kaza ve kaderi iledir. Her şey bu ilâhî irade, ezeli ilim ve mutlak kudrete uygun olarak var veya yok olur. Yani kâinattaki her şey bu ilahi kanuna tabidir. Her şeyde ve her yerde kader, yani onu vücuda getiren vasıf ve ölçüler ile belirli sebepler mevcuttur. Bunlar ezelî olan Allah`ın ilmine ve iradesine bağlıdır. Bu sebeplerin birleşme veya ayrılmasından ortaya çıkan olay ve eşya ise, kazadır, kaza-i ilahî`nin tecellileridir. Hak Teâlâ`nın kader ve kazasında ilahi hikmetler vardır. Çünkü Allah (c.c) her şeyi bir sebep ve hikmete göre yaratır. Bu esasa göre Hak Teâlâ kâinattaki her şeyi tespit ettiği ilahi plana ve yüce nizama göre yönetmektedir. O halde kainatta meydana gelen maddi-manevi her çeşit varlıklar ve olaylar, gayesiz olarak rastgele ortaya çıkmamaktadır. Belki her şey, Allahu Teâlâ`nın ezelî ilmi, mutlak iradesi ve sonsuz kudreti ile ilâhî ölçüye plan ve nizama uygun olarak yaratılmaktadır.

    "Fâil-i Muhtar" olan Allah (c.c) her şeyi meydana gelmeden önce ezelî ilmi ile bilip, onların vasıf ve özelliklerini, yerini ve zamanını takdir ve tespit ederek "Levh-i Mahfuz"a yazmıştır. Bu gerçeklere şu âyetler delâlet etmektedir. "(Gerek) yeryüzünde ve (gerek) kendi nefislerinizde herhangi bir musibet gelmemiştir ki, bu Bizim onu yaratmamızdan önce kitapta (yazılmış) olmasın. Şüphesiz ki bu Allah`a göre kolaydır" (el-Hadıd, 57/22). "De ki; Allah`ın bizim için yazdığından başka bir şey bize isabet etmez" (et-Tevbe 9/51). Allah`ın kazası "Levh-i Mahfuz" da yazılı olan kaderine daima uygun olarak tecelli eder. Kadere halk arasında "alın yazısı" da denmektedir. Bilinmeyen alın yazısı bilerek veya kayıtsız olarak veya unutarak yapılan günahları mazur göstermez, insanın iradesini etkisiz hale getirmez ve onu sorumluluktan kurtarmaz. Kaza ve kaderin birbirine aykırı düşmesi imkansızdır. Aksi halde kâinatın mizan ve düzeni bozulur, varlıklar âlemi devam edemezdi. Çünkü bu muazzam kâinat yer ve göklerdeki canlı cansız varlıklar, ilahî bir plan ve kanun olmadan varlığını koruyamaz.




  4. 14.Ocak.2011, 16:05
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: takdir ve sünnet-i ilahi,tabii ve teşri kanunlar

    SÜNNETİN TEŞRİDEKİ YERİ

    4. İz Bırakan Sözler ve Unutulmayan Hâdiseler
    Resûl-i Ekrem, çok defa öylesi hâdiseler münasebetiyle ve öyle şartlar altında irad-ı kelâmda bulunuyorlardı ki, o şartlarla koordinatlanan sözlerin bellenmemesi ve bellendikten sonra da unutulması mümkün değildi. Hâdiseler, her zaman hatırlanacak ve kendilerini hissettirecek ağırlıkta idi.. ve her hatıra gelişlerinde de onlar vasıtasıyla irad edilen sözlerin tahatturuna vesile oluyorlardı.

    Şimdi, bu hususla alâkalı birkaç misal arzedelim:

    1. Allah Resûlü’nün mânevî kardeşi Osman İbn Maz’un vefat etmişti. Allah Resûlü, herhangi bir cenaze için fazla ağlamazdı ama, Hz. Hamza (radıyallâhu anh) gibi, Osman İbn Maz’un için de çok ağlamıştı. Hatta denebilir ki; onu su ile yıkamadan önce, Cennet kevserlerinden daha değerli olan kendi gözyaşlarıyla yıkamış ve aynı zamanda eğilip, mübarek dudaklarını onun alnında gezdirmişti. Bütün bunları gören bir kadın: “Ne mutlu sana Osman, Cennet’te bir kuş oldun!” deyince de, hemen tavrını değiştirmiş ve o kadına dönerek: “Ben peygamberim, kendime ne olacağını bilmiyorum; sen ne biliyorsun?” demişti ki, insan üzerinde şok tesiri yapan böyle bir hâdisenin ve hele bu hâdise münasebetiyle Allah’a karşı birini temize çıkarmanın kimseye düşmeyeceği: “Vallahi, bundan böyle kimseyi tezkiye etmem!”76 diyen o kadın ve orada bulunan diğer sahabilerin unutmasına imkân var mıdır.

    2. Hem meselâ; Uhud Savaşı’nda Kuzman, çok iyi savaşmış ve kendini bomba gibi müşrik topluluklara çarpmış ve çarptığı her topluluğu da darmadağın etmişti. Onun böyle civanmertçe savaştıktan sonra öldüğünü görenler, şehit olduğuna hükmetmişlerdi. Buna karşılık Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise: “Hayır, o Cehennem’dedir!” buyurmuşlardı. Neden sonra yanına gelen biri, yaralarının acısına dayanamayarak intihar ettiğini; veya ondan: “Ben, dinim için değil, sadece soy gayretiyle savaştım.” sözlerini işitecek ve işin perde arkasını anlayacaktı. Şimdi, Uhud Savaşı anıldıkça bu hâdiseyi ve Resûlullah’ın bu münasebetle irad buyurdukları: “Allah, bu dini bir fâcirle de teyit eder.”77 sözünü hatırlamamak mümkün mü?

    3. Emîrü’l-mü’minîn, halife-i rûy-i zemin Hz. Ömer İbnü’l-Hattab naklediyor:

    لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فُلاَنٌ شَهِيدٌ. حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ: كَلاَّ، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ، فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا أَوْ عَبَاءَةٍ. ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ: يَا ابْنَ الْخَطَّابِ! اِذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ أَنَّهُ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلاَّ الْمُؤْمِنُونَ

    “Hayber günü, Resûlullah’ın ashabından birkaç kişi gelerek: ‘Falan şehit, falan şehit.’ dediler. Sonra, (vurulup yere düşmüş) birine rastlayıp, ‘Falan da şehit olmuş.’ diye söylendiler. İşte o zaman Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdahele etti ve: ‘Hayır, ben onu ateşte gördüm; çünkü o, daha taksim edilmeden ganimet malından bir bürde almış.’ açıklamasında bulundu ve sonra da bana: ‘Ey Hattaboğlu, halkın arasına gir ve: ‘Cennet’e mü’minlerden başkası; yani inanan, iman ve emniyetin temsilcisi olanlardan başkası giremez.’ diye seslen.’ buyurdu.”

    Evet, şehit dendikçe, Hayber’den söz açıldıkça, ganimetlerden bahsedildikçe ve Cennet’e gireceklerin vasıfları söz konusu edildikçe, sahabe, hep bu vak’ayı ve bu vak’a münasebetiyle irad buyurulan hadis-i şerifi nasıl hatırlamamazlık eder ki?

    Evet, hadis-i şerifler ve sünnete ait kudsî hakikatler, hâdiselerle öylesine, zihinlere, ruhlara perçinleniyordu ki, aradan yıllar ve yıllar geçse de onların hafızalarından silinmesi mümkün değildi. Evet onlar, duyduklarını unutmadılar. Aksine ruhlarının derinliklerine işlediler, dimağlarına nakşettiler ve hiçbir şey eksiltmeden gelecek nesillere aktardılar.

    4. Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fevkalâde edepliydi.. ve bu edepleri de mârifetleriyle mebsûten mütenasipti. Bazen O’na birşey sormaya bile hayâ ederlerdi de O huzurun edebini bilmeyen birisi gelsin, bir şey sorsun diye beklerlerdi.

    Derken bir gün, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda otururlarken bir bedevî, (Dımam b. Sa’lebe) içeri girdi ve bir hayli kabaca: “Hanginiz Muhammedsiniz?” dedi. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabı arasında sırtını bir yere dayamış oturuyordu ve sahabe: “İşte, şu sırtını duvara dayamış olan beyaz tenli insan!” diye karşılık verdi. Adamcağız, bu defa: “Ey Abdülmuttalib’in oğlu!” diye hitab etti. Efendimiz: “Seni dinliyorum.” buyurdular. Adam: “Sana bazı şeyler soracağım; ama, soracaklarım pek ağırdır, sakın gönlün benden incinmesin!” dedi. Efendimiz de: “Aklına geleni sor!” buyurunca, Dımam: “Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına söyle: Allah mı seni bütün bu halka peygamber olarak gönderdi?” Efendimiz: “Evet!” buyurdu. “Allah aşkına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmayı sana Allah mı emretti?” Efendimiz: “Evet!” cevabını verdi. Adam, orucu, zekâtı da aynı şekilde sorup, hep “Evet!” cevabını aldıktan sonra: “Sen Allah’tan ne mesaj getirdinse, ben ona iman ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçiyim. Ben, Sa’d b. Bekr kabilesinden Dımam b. Sa’lebe’yim.” açıklamasında bulundu.

    Şimdi, bu vak’ayı ne Dımam b. Sa’lebe’nin, ne kavminin, ne de o gün mecliste bulunup da, önce onun saygısızlığını, sonra da gözleri yaşartacak imanını gören sahabe-i kiramın unutması mümkün mü? Hayır; asla ve kata. Bunca şok hâdise ile zihinle bütünleşen bir şeyin unutulması mümkün değildir.

    5. Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Übey b. Ka’b’ı çağırdılar ve: “Sana Beyyine sûresini okumamı, Allah bana emretti.” buyurdular. Übey b. Ka’b Hazretleri: “Allah sana benim ismimi de andı mı?” diye sordu. Efendimiz’de: “Evet, andı.” cevabını vermesi üzerine gözleri yaşla doldu ve: “Demek, Rabbülâlemîn katında anıldım!”80 dedi.

    Bu hâdise, Übey ve ailesi için öyle bir şerefti ki, aradan bir asır geçtikten sonra torunu: “Ben, Allah’ın, kendisine Beyyine sûresini okumasını Resûlü’ne emrettiği zatın torunuyum!” diyecekti.. Bunu unutmak, ne Übey için, ne ailesi, ne de çocukları ve torunları için mümkün değildi.

    5. Sahabenin Dikkat ve Ciddiyeti

    Bunlardan başka sahabe-i kiram, o işe programlanmışcasına, Kur’ân’ın ve sünnetin bir harfinin bile zayi olup gitmesine tahammülleri yoktu. Aslında, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu mevzuda aynı tehâlükü gösteriyordu. Vahyi yakalamak, bir tek harfini olsun zayi etmemek için dilini dudağını oynatıyor ve değişik tavırlara giriyordu. Bu O’nun, henüz tam teminat almadığı günlere ait, vahiy emanetine karşı gösterdiği beşer üstü gayretti. Bu sebeple, “Onu hemen yakalayayım diye acele edip, dilini oynatmana ve bu şekilde kendine eziyet etmene gerek yok; onu senin sinende toplamak da, okutmak da Bize aittir.”81 mealindeki âyet inmiş ve O’nun temiz tabiatının derinliklerinde yatan, O’na mahsus itminan üstü itminanı ortaya çıkarmıştı.

    Evet, nasıl ki Efendimiz, vahiy mevzuunda bu denli tehâlük gösteriyordu; öyle de sahabe-i kiram hazerâtı da, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkacak tek bir harfin bile zayi olup gitmemesi için ölesiye bir tehâlük gösteriyorlardı. Onlar bütünüyle: “Bu, bir daha ele geçmez bir fırsattır; insan hayatta bazı şeyleri değerlendirme turnikesine bir sefer girer; girer ve onun karşısında bir hedef konur ve bu hedefe bir defa ok atma fırsatı verilir. Aman, okumuzu iyi atalım, isabet ettirelim ve bu büyük fırsatı zayi etmeyelim.” düşüncesindeydiler. Çünkü, Allah Resûlü kendilerine dinlerini açıklıyor ve öğretiyordu. Onlara Kur’ân’ın tefsirini sunuyor ve ebedî hayatı kazandıracak düsturları talim ediyordu. Dolayısıyla onlarda, kapalı hiçbir şey kalmasın istiyorlardı.

    Emevi hilâfetinin daha ilk yıllarında, İslâm askerleri İstanbul surları önünde savaşıyorlardı. Bu arada, bir yiğit, yalın kılıç ortaya atılmış, sağa sola koşuyor ve düşman saflarına saldırıyordu. Onu böyle gören askerler bağırıyor ve: “Sübhanallah, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!” diyorlardı. Bunun üzerine, o güne kadar Allah Resûlü’ne karşı hep vefalı davranmış.. Medine’yi ilk teşriflerinde mübarek evini O’na açmış.. gül devrinde hep O’nunla olmuş.. O’ndan sonra da yolundan milim ayrılmadan hep aynı çizgide yürümüş.. ve en yaşlı döneminde de kendini atın sırtına bağlattırarak, Konstantiniyye’nin fethine, Anadolu misafirliğine ve ötelere yürümüş, peygambere birkaç ay mihmandarlık yapmasına bedel gibi, birkaç asırdan beri, mihmandarlığını yaptığımız Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretleri (radıyallâhu anh) hemen öne atıldı ve: “Ey insanlar, siz, bu ‘Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!’ âyetini yanlış tevil ediyorsunuz. Bu âyet, biz ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Allah, İslâm’ı kuvvetlendirip de, onun yardımcıları çoğalınca, biz de kendi aramızda, ‘Allah, İslâm’ı güçlendirdi ve İslâm’ın yardımcıları çoğaldı. Artık, biraz da ziyan olan mallarımızın telafisine çalışsak; kaybettiğimiz dünyalığımızı yeniden kazanmaya baksak iyi olacak.’ dedik. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, işte bu âyeti inzal buyurdu ve bize şunları hatırlattı: ‘Varınızı, yoğunuzu Allah yolunda harcamamak, infak etmemek suretiyle kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Asıl tehlike, malların üzerine oturmak, gazayı terk etmek ve dünyalığa dalmaktır.’ ”

    İşte, sahabi, Resûl-i Ekrem’den dinini doğru olarak böyle öğreniyor, tahkik ediyor ve en ufak bir yanlış anlamaya meydan vermiyordu.

    6. Kur’ân ve Sünnetin Oluşturduğu Orijinal Ortam

    Sonra, ilk halleri itibarıyla o ibtidaî topluluk içinde İslâm adına, Kur’ân adına gelen her şey çok orijinaldi. Kitab ve Sünnete ait her şey onlara çok orijinal geliyordu. O günün insanı her şeyi o kadar yeni, o kadar cazip buluyordu ki, inançlarını, zihniyetlerini, tavır ve davranışlarını değiştiriyor ve akıl almaz bir farklılık gösteriyorlardı. Daha doğrusu çölde çadırda yaşayan bu bedevi kavim, çok kısa bir zamanda hem de kıyamete kadar gelecek insanlığın mürebbileri olmaya hazırlanıyordu.

    Evet, her gün semadan yeni yeni sofralar iniyordu onların önlerine. O saf, o duru, o hiçbir şeyden haberdar olmayan cemaat, her gün yeni bir şeylerle karşılaşıyor yeni yeni şeylere muhatap oluyordu. Onlar, fıtraten son derece zeki ve hafızaları alabildiğine kuvvetliydi ki; bir defa söylenileni bile beller ve bir daha da unutmazlardı. Hafıza fonksiyonunun bilgisayara devredildiği ve nesillerin hafıza mâlulü olduğu şu zamanda bile öyle hafıza dâhileri çıkmaktadır ki, Kur’ân-ı Kerim’i iki ayda, üç ayda hıfzedebilmektedir. Hâlbuki, o bâdiyenin sade ve safdil insanlarının her biri birer hafıza dâhisiydi. Duydukları şeyi hemen ezberliyorlar ve bir daha da unutmuyorlardı.

    Hudeybiye Musalahası’ndan sonra, Allah Resûlü, hem Arap kabilelerine, hem de dünya devletlerinin liderlerine nâmeler gönderdi. Dört bir yana dağılan bu elçiler, elçilerle beraber muallimler, gittikleri her yerde Kur’ân ve Sünnetten bilip öğrendikleri şeyleri başkalarına da anlattılar. Müsâlaha sonrası barış ortamını çok iyi değerlendirip kabileler arasına girdiler ve her ocağı, her bucağı bir medrese hâline getirerek herkese Kitab’ı ve Sünneti anlattılar. Öyle ki daha Mekke’nin fethinde Resûlullah’ı dinleyenlerin sayısı on bini aşıyordu.

    Bu ilim-irfan seferberliğinde, erkeklerin yanında kadınlar, onların arasında da Efendimiz’in pâk zevcelerinin hizmeti başlı başına bir destandı. Böyle hızlı bir tempo ile sürdürülen irşat ve tebliğ, talim ve terbiye sayesinde bir iki sene sonra Veda Haccı’na gidilirken Efendimiz’in etrafında yüz bini aşkın insan vardı. Bu hac esnasında, değişik yerlerdeki hutbeleri ve fetvaları büyük ölçüde sünnet yörüngeliydi ki, başlı başına bir telife esas teşkil edebilirdi.

    Evet O, bu hac esnasında etrafındaki halka halka insanlara mirastan bahsetti.. kan davalarının kaldırıldığını anlattı.. kadın haklarından söz etti.. faizin haram olduğunu duyurdu.. ümmetin gelecek hayatıyla alâkalı nasihatlarda bulundu.. ve bütün bunları orada bulunanların bulunmayanlara tebliğ etmesini istedi. Artık, din kemale ermiş, nimetler tamamlanmış ve Allah, mü’minler için İslâm’dan hoşnut olduğunu beyan buyurmuştu. Bütün bunlar hoş şeylerdi; ama biraz poyraz gibi esiyordu. Zira sahabe bunlardan, biraz da, Efendimiz’in nübüvvet vazifesinin hitama erdiğini ve maddeten aralarından ayrılacağını anlıyordu. Bu itibarla da, bir yandan hıçkırıklara boğulurken, bir yandan da can kulağıyla O’nu dinliyordu.83 Zaten, belli bir süre sonra, Kur’ân’dan en son inen: وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Allah’a döneceğiniz bir günden sakının ki, o gün herkes kazandığının karşılığını görür ve kimseye zulmedilmez.”84 âyeti de dine sahip çıkma meselesinin ehemmiyetini bir kere daha anlatıyor ve sahabe-i kirama vazifelerinin ağırlığını.. Resûlullah’a ve O’nun 23 yıl boyunca tebliğ ettiği dine vefanın ne derece mühim olduğunu âdeta son bir defa daha ihtar ediyordu.. ediyordu ve sahabe, bunun farkındaydı.

    Dinlediler, bellediler, tahkik ettiler, yaşadılar ve naklettiler... Böylece sünnet de, Kitab gibi o pâk kanallardan başlayarak, yine pâk kanallardan geçe geçe bugünlere geldi ulaştı.. ve tabiî kıyamete kadar devam edecek “ani’l-merkez” gücüyle...

    DİPNOTLAR
    76 Buhârî, cenâiz 3; menâkıbu’l-ensâr 46; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/237; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/600.
    77 Buhârî, cihad 182; Müslim, iman 178.
    78 Müslim, iman 182; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/30, 47.
    79 Buhârî, ilim 6; Nesâî, sıyâm 1.
    80 Buhârî, tefsir (98) 1-3; Müslim, fedâilü’s-sahabe 121-122.
    81 Kıyâmet sûresi, 75/16-17.
    82 Tirmizî, tefsiru’l-Kur’ân (2) 19; Hâkim, el-Müstedrek, 2/302.
    83 Müslim, hac 147.
    84 Bakara sûresi, 2/281.

    Fetullah Gülen


  5. 14.Ocak.2011, 16:05
    3
    Silent and lonely rains
    SÜNNETİN TEŞRİDEKİ YERİ

    4. İz Bırakan Sözler ve Unutulmayan Hâdiseler
    Resûl-i Ekrem, çok defa öylesi hâdiseler münasebetiyle ve öyle şartlar altında irad-ı kelâmda bulunuyorlardı ki, o şartlarla koordinatlanan sözlerin bellenmemesi ve bellendikten sonra da unutulması mümkün değildi. Hâdiseler, her zaman hatırlanacak ve kendilerini hissettirecek ağırlıkta idi.. ve her hatıra gelişlerinde de onlar vasıtasıyla irad edilen sözlerin tahatturuna vesile oluyorlardı.

    Şimdi, bu hususla alâkalı birkaç misal arzedelim:

    1. Allah Resûlü’nün mânevî kardeşi Osman İbn Maz’un vefat etmişti. Allah Resûlü, herhangi bir cenaze için fazla ağlamazdı ama, Hz. Hamza (radıyallâhu anh) gibi, Osman İbn Maz’un için de çok ağlamıştı. Hatta denebilir ki; onu su ile yıkamadan önce, Cennet kevserlerinden daha değerli olan kendi gözyaşlarıyla yıkamış ve aynı zamanda eğilip, mübarek dudaklarını onun alnında gezdirmişti. Bütün bunları gören bir kadın: “Ne mutlu sana Osman, Cennet’te bir kuş oldun!” deyince de, hemen tavrını değiştirmiş ve o kadına dönerek: “Ben peygamberim, kendime ne olacağını bilmiyorum; sen ne biliyorsun?” demişti ki, insan üzerinde şok tesiri yapan böyle bir hâdisenin ve hele bu hâdise münasebetiyle Allah’a karşı birini temize çıkarmanın kimseye düşmeyeceği: “Vallahi, bundan böyle kimseyi tezkiye etmem!”76 diyen o kadın ve orada bulunan diğer sahabilerin unutmasına imkân var mıdır.

    2. Hem meselâ; Uhud Savaşı’nda Kuzman, çok iyi savaşmış ve kendini bomba gibi müşrik topluluklara çarpmış ve çarptığı her topluluğu da darmadağın etmişti. Onun böyle civanmertçe savaştıktan sonra öldüğünü görenler, şehit olduğuna hükmetmişlerdi. Buna karşılık Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise: “Hayır, o Cehennem’dedir!” buyurmuşlardı. Neden sonra yanına gelen biri, yaralarının acısına dayanamayarak intihar ettiğini; veya ondan: “Ben, dinim için değil, sadece soy gayretiyle savaştım.” sözlerini işitecek ve işin perde arkasını anlayacaktı. Şimdi, Uhud Savaşı anıldıkça bu hâdiseyi ve Resûlullah’ın bu münasebetle irad buyurdukları: “Allah, bu dini bir fâcirle de teyit eder.”77 sözünü hatırlamamak mümkün mü?

    3. Emîrü’l-mü’minîn, halife-i rûy-i zemin Hz. Ömer İbnü’l-Hattab naklediyor:

    لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فُلاَنٌ شَهِيدٌ. حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ: كَلاَّ، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ، فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا أَوْ عَبَاءَةٍ. ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ: يَا ابْنَ الْخَطَّابِ! اِذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ أَنَّهُ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلاَّ الْمُؤْمِنُونَ

    “Hayber günü, Resûlullah’ın ashabından birkaç kişi gelerek: ‘Falan şehit, falan şehit.’ dediler. Sonra, (vurulup yere düşmüş) birine rastlayıp, ‘Falan da şehit olmuş.’ diye söylendiler. İşte o zaman Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdahele etti ve: ‘Hayır, ben onu ateşte gördüm; çünkü o, daha taksim edilmeden ganimet malından bir bürde almış.’ açıklamasında bulundu ve sonra da bana: ‘Ey Hattaboğlu, halkın arasına gir ve: ‘Cennet’e mü’minlerden başkası; yani inanan, iman ve emniyetin temsilcisi olanlardan başkası giremez.’ diye seslen.’ buyurdu.”

    Evet, şehit dendikçe, Hayber’den söz açıldıkça, ganimetlerden bahsedildikçe ve Cennet’e gireceklerin vasıfları söz konusu edildikçe, sahabe, hep bu vak’ayı ve bu vak’a münasebetiyle irad buyurulan hadis-i şerifi nasıl hatırlamamazlık eder ki?

    Evet, hadis-i şerifler ve sünnete ait kudsî hakikatler, hâdiselerle öylesine, zihinlere, ruhlara perçinleniyordu ki, aradan yıllar ve yıllar geçse de onların hafızalarından silinmesi mümkün değildi. Evet onlar, duyduklarını unutmadılar. Aksine ruhlarının derinliklerine işlediler, dimağlarına nakşettiler ve hiçbir şey eksiltmeden gelecek nesillere aktardılar.

    4. Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fevkalâde edepliydi.. ve bu edepleri de mârifetleriyle mebsûten mütenasipti. Bazen O’na birşey sormaya bile hayâ ederlerdi de O huzurun edebini bilmeyen birisi gelsin, bir şey sorsun diye beklerlerdi.

    Derken bir gün, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda otururlarken bir bedevî, (Dımam b. Sa’lebe) içeri girdi ve bir hayli kabaca: “Hanginiz Muhammedsiniz?” dedi. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabı arasında sırtını bir yere dayamış oturuyordu ve sahabe: “İşte, şu sırtını duvara dayamış olan beyaz tenli insan!” diye karşılık verdi. Adamcağız, bu defa: “Ey Abdülmuttalib’in oğlu!” diye hitab etti. Efendimiz: “Seni dinliyorum.” buyurdular. Adam: “Sana bazı şeyler soracağım; ama, soracaklarım pek ağırdır, sakın gönlün benden incinmesin!” dedi. Efendimiz de: “Aklına geleni sor!” buyurunca, Dımam: “Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına söyle: Allah mı seni bütün bu halka peygamber olarak gönderdi?” Efendimiz: “Evet!” buyurdu. “Allah aşkına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmayı sana Allah mı emretti?” Efendimiz: “Evet!” cevabını verdi. Adam, orucu, zekâtı da aynı şekilde sorup, hep “Evet!” cevabını aldıktan sonra: “Sen Allah’tan ne mesaj getirdinse, ben ona iman ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçiyim. Ben, Sa’d b. Bekr kabilesinden Dımam b. Sa’lebe’yim.” açıklamasında bulundu.

    Şimdi, bu vak’ayı ne Dımam b. Sa’lebe’nin, ne kavminin, ne de o gün mecliste bulunup da, önce onun saygısızlığını, sonra da gözleri yaşartacak imanını gören sahabe-i kiramın unutması mümkün mü? Hayır; asla ve kata. Bunca şok hâdise ile zihinle bütünleşen bir şeyin unutulması mümkün değildir.

    5. Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Übey b. Ka’b’ı çağırdılar ve: “Sana Beyyine sûresini okumamı, Allah bana emretti.” buyurdular. Übey b. Ka’b Hazretleri: “Allah sana benim ismimi de andı mı?” diye sordu. Efendimiz’de: “Evet, andı.” cevabını vermesi üzerine gözleri yaşla doldu ve: “Demek, Rabbülâlemîn katında anıldım!”80 dedi.

    Bu hâdise, Übey ve ailesi için öyle bir şerefti ki, aradan bir asır geçtikten sonra torunu: “Ben, Allah’ın, kendisine Beyyine sûresini okumasını Resûlü’ne emrettiği zatın torunuyum!” diyecekti.. Bunu unutmak, ne Übey için, ne ailesi, ne de çocukları ve torunları için mümkün değildi.

    5. Sahabenin Dikkat ve Ciddiyeti

    Bunlardan başka sahabe-i kiram, o işe programlanmışcasına, Kur’ân’ın ve sünnetin bir harfinin bile zayi olup gitmesine tahammülleri yoktu. Aslında, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu mevzuda aynı tehâlükü gösteriyordu. Vahyi yakalamak, bir tek harfini olsun zayi etmemek için dilini dudağını oynatıyor ve değişik tavırlara giriyordu. Bu O’nun, henüz tam teminat almadığı günlere ait, vahiy emanetine karşı gösterdiği beşer üstü gayretti. Bu sebeple, “Onu hemen yakalayayım diye acele edip, dilini oynatmana ve bu şekilde kendine eziyet etmene gerek yok; onu senin sinende toplamak da, okutmak da Bize aittir.”81 mealindeki âyet inmiş ve O’nun temiz tabiatının derinliklerinde yatan, O’na mahsus itminan üstü itminanı ortaya çıkarmıştı.

    Evet, nasıl ki Efendimiz, vahiy mevzuunda bu denli tehâlük gösteriyordu; öyle de sahabe-i kiram hazerâtı da, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkacak tek bir harfin bile zayi olup gitmemesi için ölesiye bir tehâlük gösteriyorlardı. Onlar bütünüyle: “Bu, bir daha ele geçmez bir fırsattır; insan hayatta bazı şeyleri değerlendirme turnikesine bir sefer girer; girer ve onun karşısında bir hedef konur ve bu hedefe bir defa ok atma fırsatı verilir. Aman, okumuzu iyi atalım, isabet ettirelim ve bu büyük fırsatı zayi etmeyelim.” düşüncesindeydiler. Çünkü, Allah Resûlü kendilerine dinlerini açıklıyor ve öğretiyordu. Onlara Kur’ân’ın tefsirini sunuyor ve ebedî hayatı kazandıracak düsturları talim ediyordu. Dolayısıyla onlarda, kapalı hiçbir şey kalmasın istiyorlardı.

    Emevi hilâfetinin daha ilk yıllarında, İslâm askerleri İstanbul surları önünde savaşıyorlardı. Bu arada, bir yiğit, yalın kılıç ortaya atılmış, sağa sola koşuyor ve düşman saflarına saldırıyordu. Onu böyle gören askerler bağırıyor ve: “Sübhanallah, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!” diyorlardı. Bunun üzerine, o güne kadar Allah Resûlü’ne karşı hep vefalı davranmış.. Medine’yi ilk teşriflerinde mübarek evini O’na açmış.. gül devrinde hep O’nunla olmuş.. O’ndan sonra da yolundan milim ayrılmadan hep aynı çizgide yürümüş.. ve en yaşlı döneminde de kendini atın sırtına bağlattırarak, Konstantiniyye’nin fethine, Anadolu misafirliğine ve ötelere yürümüş, peygambere birkaç ay mihmandarlık yapmasına bedel gibi, birkaç asırdan beri, mihmandarlığını yaptığımız Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretleri (radıyallâhu anh) hemen öne atıldı ve: “Ey insanlar, siz, bu ‘Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!’ âyetini yanlış tevil ediyorsunuz. Bu âyet, biz ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Allah, İslâm’ı kuvvetlendirip de, onun yardımcıları çoğalınca, biz de kendi aramızda, ‘Allah, İslâm’ı güçlendirdi ve İslâm’ın yardımcıları çoğaldı. Artık, biraz da ziyan olan mallarımızın telafisine çalışsak; kaybettiğimiz dünyalığımızı yeniden kazanmaya baksak iyi olacak.’ dedik. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, işte bu âyeti inzal buyurdu ve bize şunları hatırlattı: ‘Varınızı, yoğunuzu Allah yolunda harcamamak, infak etmemek suretiyle kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Asıl tehlike, malların üzerine oturmak, gazayı terk etmek ve dünyalığa dalmaktır.’ ”

    İşte, sahabi, Resûl-i Ekrem’den dinini doğru olarak böyle öğreniyor, tahkik ediyor ve en ufak bir yanlış anlamaya meydan vermiyordu.

    6. Kur’ân ve Sünnetin Oluşturduğu Orijinal Ortam

    Sonra, ilk halleri itibarıyla o ibtidaî topluluk içinde İslâm adına, Kur’ân adına gelen her şey çok orijinaldi. Kitab ve Sünnete ait her şey onlara çok orijinal geliyordu. O günün insanı her şeyi o kadar yeni, o kadar cazip buluyordu ki, inançlarını, zihniyetlerini, tavır ve davranışlarını değiştiriyor ve akıl almaz bir farklılık gösteriyorlardı. Daha doğrusu çölde çadırda yaşayan bu bedevi kavim, çok kısa bir zamanda hem de kıyamete kadar gelecek insanlığın mürebbileri olmaya hazırlanıyordu.

    Evet, her gün semadan yeni yeni sofralar iniyordu onların önlerine. O saf, o duru, o hiçbir şeyden haberdar olmayan cemaat, her gün yeni bir şeylerle karşılaşıyor yeni yeni şeylere muhatap oluyordu. Onlar, fıtraten son derece zeki ve hafızaları alabildiğine kuvvetliydi ki; bir defa söylenileni bile beller ve bir daha da unutmazlardı. Hafıza fonksiyonunun bilgisayara devredildiği ve nesillerin hafıza mâlulü olduğu şu zamanda bile öyle hafıza dâhileri çıkmaktadır ki, Kur’ân-ı Kerim’i iki ayda, üç ayda hıfzedebilmektedir. Hâlbuki, o bâdiyenin sade ve safdil insanlarının her biri birer hafıza dâhisiydi. Duydukları şeyi hemen ezberliyorlar ve bir daha da unutmuyorlardı.

    Hudeybiye Musalahası’ndan sonra, Allah Resûlü, hem Arap kabilelerine, hem de dünya devletlerinin liderlerine nâmeler gönderdi. Dört bir yana dağılan bu elçiler, elçilerle beraber muallimler, gittikleri her yerde Kur’ân ve Sünnetten bilip öğrendikleri şeyleri başkalarına da anlattılar. Müsâlaha sonrası barış ortamını çok iyi değerlendirip kabileler arasına girdiler ve her ocağı, her bucağı bir medrese hâline getirerek herkese Kitab’ı ve Sünneti anlattılar. Öyle ki daha Mekke’nin fethinde Resûlullah’ı dinleyenlerin sayısı on bini aşıyordu.

    Bu ilim-irfan seferberliğinde, erkeklerin yanında kadınlar, onların arasında da Efendimiz’in pâk zevcelerinin hizmeti başlı başına bir destandı. Böyle hızlı bir tempo ile sürdürülen irşat ve tebliğ, talim ve terbiye sayesinde bir iki sene sonra Veda Haccı’na gidilirken Efendimiz’in etrafında yüz bini aşkın insan vardı. Bu hac esnasında, değişik yerlerdeki hutbeleri ve fetvaları büyük ölçüde sünnet yörüngeliydi ki, başlı başına bir telife esas teşkil edebilirdi.

    Evet O, bu hac esnasında etrafındaki halka halka insanlara mirastan bahsetti.. kan davalarının kaldırıldığını anlattı.. kadın haklarından söz etti.. faizin haram olduğunu duyurdu.. ümmetin gelecek hayatıyla alâkalı nasihatlarda bulundu.. ve bütün bunları orada bulunanların bulunmayanlara tebliğ etmesini istedi. Artık, din kemale ermiş, nimetler tamamlanmış ve Allah, mü’minler için İslâm’dan hoşnut olduğunu beyan buyurmuştu. Bütün bunlar hoş şeylerdi; ama biraz poyraz gibi esiyordu. Zira sahabe bunlardan, biraz da, Efendimiz’in nübüvvet vazifesinin hitama erdiğini ve maddeten aralarından ayrılacağını anlıyordu. Bu itibarla da, bir yandan hıçkırıklara boğulurken, bir yandan da can kulağıyla O’nu dinliyordu.83 Zaten, belli bir süre sonra, Kur’ân’dan en son inen: وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Allah’a döneceğiniz bir günden sakının ki, o gün herkes kazandığının karşılığını görür ve kimseye zulmedilmez.”84 âyeti de dine sahip çıkma meselesinin ehemmiyetini bir kere daha anlatıyor ve sahabe-i kirama vazifelerinin ağırlığını.. Resûlullah’a ve O’nun 23 yıl boyunca tebliğ ettiği dine vefanın ne derece mühim olduğunu âdeta son bir defa daha ihtar ediyordu.. ediyordu ve sahabe, bunun farkındaydı.

    Dinlediler, bellediler, tahkik ettiler, yaşadılar ve naklettiler... Böylece sünnet de, Kitab gibi o pâk kanallardan başlayarak, yine pâk kanallardan geçe geçe bugünlere geldi ulaştı.. ve tabiî kıyamete kadar devam edecek “ani’l-merkez” gücüyle...

    DİPNOTLAR
    76 Buhârî, cenâiz 3; menâkıbu’l-ensâr 46; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/237; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/600.
    77 Buhârî, cihad 182; Müslim, iman 178.
    78 Müslim, iman 182; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/30, 47.
    79 Buhârî, ilim 6; Nesâî, sıyâm 1.
    80 Buhârî, tefsir (98) 1-3; Müslim, fedâilü’s-sahabe 121-122.
    81 Kıyâmet sûresi, 75/16-17.
    82 Tirmizî, tefsiru’l-Kur’ân (2) 19; Hâkim, el-Müstedrek, 2/302.
    83 Müslim, hac 147.
    84 Bakara sûresi, 2/281.

    Fetullah Gülen





+ Yorum Gönder