Konusunu Oylayın.: Osmanlı hilafet hutbesi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Osmanlı hilafet hutbesi
  1. 01.Ocak.2011, 23:49
    1
    Misafir

    Osmanlı hilafet hutbesi

  2. 12.Ocak.2011, 12:17
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: osmanlı hilafet hutbesi




    OSMANLI VE HİLAFET


    Hz. Ali’nin tavsif ettiği Türk milleti[1] ve onun çatısını oluşturan Osmanlıyı kendi zamanı içerisinde payidar eden husus, madde ile manayı bir tutup beraber yoğurmasındandır. Mayayı atmış, içinden dışlamamıştır. İ’la-yı Kelimetullah uğruna savaşmış,Kur’an-ın Cihad emrini uygulamıştır.[2] Bu Cihadın hikmetlerinden biri de;düşmanın cezalandırılması,rezil edilmesi ve de mü’minlerin öfkelerinin dindirilmesidir. Aksi durumda bu dışa karşı gösterilmeyen öfke iç de patlak verecektir.[3] Öldürmek amaç değildir.Amaç şerri def ve müdafaadır. Öyle ki;Ölmek,öldürmekten daha üstündür. Ancak öldürmek veya ölmemek için ölmek. Diğer ifadeyle; Şehadet gazilikten daha efdaldir. Şehidlik de cennetlik olmak, kafir eliyle zirveye çıkmak,gazilikte cehenneme göndermek, kafiri layık ve münasip olduğu yere göndermek.. Bir de onun hidayet durumu söz konusu ise, daha ahsen bir durumdur. Aksi olarak ğayr-ı meşru, zulüm ile öldürmek söz konusu olursa,gayet vahim bir durum. Hassasiyet içerisinde bir mücadele..Amaç düşmanı yok etmek olmadığı belki adaleti te’sis söz konusu olduğu gibi, köle yapmakta söz konusu değildir. Zira Ahmed Cevdet Paşanın da belirttiği gibi:” Köle almak köle olmaktır.”Nitekim Peygamberimizin muamele ve emirlerinde de belirttiği üzere:” Yediğinizden yedirin,içtiğinizden içirin ve onlara iyi muamele edin.”
    Türkler gittikleri yerlere adaleti göndermiş ve oralardaki tebaalarca da alkışlarla karşılanmıştır. İşte Çanakkale misalleri:
    Avustralyalı Resmi Anzak savaş muhabirinin dehşet verici bir çok ifadelerinin birinde Charles Bean, 8 Ağustos 1915-de yazdığı satırda;” Bu gün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu. Bu gün hayatımda gördüğüm en alçakça davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısın da 100 kadar Türk ile iki Alman esirin barındığı tutukevinde çevresine benzin döküp tutuşturuldu. Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler. Ama acı akibetten kurtulamadılar. Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı. Çünki bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derece de. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağan üstü iyi davranıyorlar.”[4]
    Ve işte Kore savaşları: Türkler Kore-ye hürriyet ve barışı sağlamak için gitmiş[5]. İki milyon civarında olan kayıba Türh Silahlı kuvvetlerinin kaybı 937 şehid ve 2038 yaralıdır.[6] Bu Ruslara karşı, kominizmi durdurmak içindir. Nitekim “Koministlerin hızlarını kore harbinden 4 yıl önce ilk olarak kesen yine Türkler olmuştur.”[7] Ve “Çağdaş Tarih Dergisinin incelemesi sonucunda;”Eğer Türkiye olmasaydı, batının can damarı orta doğu petrolleri Rusların eline geçerdi.”[8] Bir araştırmada da;” Türklerle ruslar 13 meydan muharebesi yapmış,fakat birbirlerine üstünlük sağlayamamışlardır.”[9] Dünya basını da bu başarıyı onaylamıştır.[10] En büyük sıkıntı göç de yaşanmış 7,5 milyon insan göç etmişti[11] Mao ve Stalin vahşetin iki simgesi idi.[12] Düşman 8-10 katı olmasına[13] rağmen,imanın gücü galib geliyordu.[14]
    Ve şimdiki acı çeken Kosova. Bütün bu farklı unsurlar Osmanlının idaresinde asırlarca yaşadı.1998 şubatında başlayan dram, 1999 Martında ilticalarla sürdü. Kilometrelerce göç kuyruğu. Dükkanlar,içindeki mallar,evler ve içindeki eşyalar hep gitmiş yok olmuştu. Evler basılıyor,çocuklar ve babalar öldürülüyordu. Kadınlara tecavüz ediliyor. Toplu mezarlara konularak insanlar imha ediliyordu. Natonun bombardımanıyla susmuş gibi olsa da sırp sırtlanı,kosava yanıyordu.[15] Varlığını bize,Osmanlıya borçlu olan sırp,borcunu zulmüyle ödüyordu.
    İslâmdan önce de olan “Hılf-ül Fudul” –Faziletlilerin Yemini- sözleşmesiyle korunan mağdurları kurum haline getirerek “Ahilik Teşkilatı”yla esnafları ve esnafları bir yandan korurken diğer yandan da düzenlemiş oldu. Öyle ki bunu her alandaki başarıyla devam ettirdi. Hamamlar da bile müslüman başını tıraş eden usturanın kafir olanınkinden farklı olmasından, havlu ve peştemallerin ayrı olmasına, yüzü silen havlunun aynı olmamasına kadar gösterilecek hassasiyeti tüzük haline getirmiştir.
    II. Abdulhamid Belgrat ormanlarına zarar veren köylüleri toptan sürmesi olayına kadar her alanda varlığını göstermiş ve hissettirmiştir.
    Eğitim alanında da Nizam-ül Mülk-ün Nizamiye Medreseleri ile yaptığı atılım, Fatih Sultan Mehmet-in genişleterek yaptırdığı “sahn-ı Saman Medreseleri” ile bölümlendirilip,geliştirilmiştir.
    Harun Reşid, Me’mun devirlerinde Bağdad da ilim alanındaki büyük gelişmeler ve bir çok dalda yetişmiş ilim adamları mevcuttu.[16]
    Ve sarayda yamancıların asker, sanat ve de devlet adamı yetiştirilmeleri Enderundan, Şehzadelerin ilk tahsillerini yaptıkları Şehzadegan ve musiki öğrenimi görülen meşkhane eğitimleri. Ve toplumun genelini ilgilendiren medrese eğitimlerinde insanların temel dini eğitimleriyle beraber,almış oldukları fen eğitimleri. Ve II. Mahmudun 1824- de yayınladığı bir fermanla mevzii olarak 1839-a kadar mecburi kılınan ilk öğretim zorunluluğu tanzimat-da da devam etmiştir


  3. 12.Ocak.2011, 12:17
    2
    Editör



    OSMANLI VE HİLAFET


    Hz. Ali’nin tavsif ettiği Türk milleti[1] ve onun çatısını oluşturan Osmanlıyı kendi zamanı içerisinde payidar eden husus, madde ile manayı bir tutup beraber yoğurmasındandır. Mayayı atmış, içinden dışlamamıştır. İ’la-yı Kelimetullah uğruna savaşmış,Kur’an-ın Cihad emrini uygulamıştır.[2] Bu Cihadın hikmetlerinden biri de;düşmanın cezalandırılması,rezil edilmesi ve de mü’minlerin öfkelerinin dindirilmesidir. Aksi durumda bu dışa karşı gösterilmeyen öfke iç de patlak verecektir.[3] Öldürmek amaç değildir.Amaç şerri def ve müdafaadır. Öyle ki;Ölmek,öldürmekten daha üstündür. Ancak öldürmek veya ölmemek için ölmek. Diğer ifadeyle; Şehadet gazilikten daha efdaldir. Şehidlik de cennetlik olmak, kafir eliyle zirveye çıkmak,gazilikte cehenneme göndermek, kafiri layık ve münasip olduğu yere göndermek.. Bir de onun hidayet durumu söz konusu ise, daha ahsen bir durumdur. Aksi olarak ğayr-ı meşru, zulüm ile öldürmek söz konusu olursa,gayet vahim bir durum. Hassasiyet içerisinde bir mücadele..Amaç düşmanı yok etmek olmadığı belki adaleti te’sis söz konusu olduğu gibi, köle yapmakta söz konusu değildir. Zira Ahmed Cevdet Paşanın da belirttiği gibi:” Köle almak köle olmaktır.”Nitekim Peygamberimizin muamele ve emirlerinde de belirttiği üzere:” Yediğinizden yedirin,içtiğinizden içirin ve onlara iyi muamele edin.”
    Türkler gittikleri yerlere adaleti göndermiş ve oralardaki tebaalarca da alkışlarla karşılanmıştır. İşte Çanakkale misalleri:
    Avustralyalı Resmi Anzak savaş muhabirinin dehşet verici bir çok ifadelerinin birinde Charles Bean, 8 Ağustos 1915-de yazdığı satırda;” Bu gün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu. Bu gün hayatımda gördüğüm en alçakça davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısın da 100 kadar Türk ile iki Alman esirin barındığı tutukevinde çevresine benzin döküp tutuşturuldu. Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler. Ama acı akibetten kurtulamadılar. Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı. Çünki bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derece de. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağan üstü iyi davranıyorlar.”[4]
    Ve işte Kore savaşları: Türkler Kore-ye hürriyet ve barışı sağlamak için gitmiş[5]. İki milyon civarında olan kayıba Türh Silahlı kuvvetlerinin kaybı 937 şehid ve 2038 yaralıdır.[6] Bu Ruslara karşı, kominizmi durdurmak içindir. Nitekim “Koministlerin hızlarını kore harbinden 4 yıl önce ilk olarak kesen yine Türkler olmuştur.”[7] Ve “Çağdaş Tarih Dergisinin incelemesi sonucunda;”Eğer Türkiye olmasaydı, batının can damarı orta doğu petrolleri Rusların eline geçerdi.”[8] Bir araştırmada da;” Türklerle ruslar 13 meydan muharebesi yapmış,fakat birbirlerine üstünlük sağlayamamışlardır.”[9] Dünya basını da bu başarıyı onaylamıştır.[10] En büyük sıkıntı göç de yaşanmış 7,5 milyon insan göç etmişti[11] Mao ve Stalin vahşetin iki simgesi idi.[12] Düşman 8-10 katı olmasına[13] rağmen,imanın gücü galib geliyordu.[14]
    Ve şimdiki acı çeken Kosova. Bütün bu farklı unsurlar Osmanlının idaresinde asırlarca yaşadı.1998 şubatında başlayan dram, 1999 Martında ilticalarla sürdü. Kilometrelerce göç kuyruğu. Dükkanlar,içindeki mallar,evler ve içindeki eşyalar hep gitmiş yok olmuştu. Evler basılıyor,çocuklar ve babalar öldürülüyordu. Kadınlara tecavüz ediliyor. Toplu mezarlara konularak insanlar imha ediliyordu. Natonun bombardımanıyla susmuş gibi olsa da sırp sırtlanı,kosava yanıyordu.[15] Varlığını bize,Osmanlıya borçlu olan sırp,borcunu zulmüyle ödüyordu.
    İslâmdan önce de olan “Hılf-ül Fudul” –Faziletlilerin Yemini- sözleşmesiyle korunan mağdurları kurum haline getirerek “Ahilik Teşkilatı”yla esnafları ve esnafları bir yandan korurken diğer yandan da düzenlemiş oldu. Öyle ki bunu her alandaki başarıyla devam ettirdi. Hamamlar da bile müslüman başını tıraş eden usturanın kafir olanınkinden farklı olmasından, havlu ve peştemallerin ayrı olmasına, yüzü silen havlunun aynı olmamasına kadar gösterilecek hassasiyeti tüzük haline getirmiştir.
    II. Abdulhamid Belgrat ormanlarına zarar veren köylüleri toptan sürmesi olayına kadar her alanda varlığını göstermiş ve hissettirmiştir.
    Eğitim alanında da Nizam-ül Mülk-ün Nizamiye Medreseleri ile yaptığı atılım, Fatih Sultan Mehmet-in genişleterek yaptırdığı “sahn-ı Saman Medreseleri” ile bölümlendirilip,geliştirilmiştir.
    Harun Reşid, Me’mun devirlerinde Bağdad da ilim alanındaki büyük gelişmeler ve bir çok dalda yetişmiş ilim adamları mevcuttu.[16]
    Ve sarayda yamancıların asker, sanat ve de devlet adamı yetiştirilmeleri Enderundan, Şehzadelerin ilk tahsillerini yaptıkları Şehzadegan ve musiki öğrenimi görülen meşkhane eğitimleri. Ve toplumun genelini ilgilendiren medrese eğitimlerinde insanların temel dini eğitimleriyle beraber,almış oldukları fen eğitimleri. Ve II. Mahmudun 1824- de yayınladığı bir fermanla mevzii olarak 1839-a kadar mecburi kılınan ilk öğretim zorunluluğu tanzimat-da da devam etmiştir


  4. 12.Ocak.2011, 12:18
    3
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: osmanlı hilafet hutbesi

    Osmanlının hakkıyla tanınmamasındaki en büyük amil bilgi ve belgeden mahrum olmuş veya bırakılmaktan kaynaklanmaktadır. Tarih adına okullarda görülen eğitim 75 yıllık Cumhuriyet ve geçmişin karalanması üzerine bina edilmektedir.. Kısa ve Kısır bilgiler..
    Ve aynı zamanda; Osmanlının tanınmasında belge oluşturabilecek arşivlerin yüzde doksanının ya Bulgaristana kağıt fiyatına okkası yani 1330 gr. 3 kuruşa satılması,[17] ya yakılıp imha edilmesi, toplanıp saklanması veya mevcut olanlarında büyük çapta okunmamasına rağmen onun büyüklüğünden pek de bir şey kaybetmemiş, kendi büyüklüğünü korumuş olduğunu görmekteyiz. Bunca karalamalara rağmen o küçültülememiş, karalama kampanyaları onu küçültememiştir. Düşünmek gerekir ki, Osmanlı belgeleriyle anlaşılmış ve anlatılmış olsaydı onun büyüklüğüyle beraber kendi küçüklüğümüzü daha net görüp anlayacaktık. Küçültme kampanyaları küçüklük kompleksinden ileri gelmektedir.
    Osmanlıdaki dahi şahsiyetleri çıkardığımızda,gerek içimizde ,gerekse de dışta ne kadar dahi bulabiliriz. Nitekim,Mikail beyin iki oğlundan askeri dahi olan Çağrı bey, siyasi dahi olan Tuğrul bey gibi umumi teveccühü kazanan üstün şahsiyetler..Tuğrul bey “Umumi teveccüh neticesinde Halife Kaim bi Emrillah 15 Aralık 1055 Cuma günü Bağdatta hutbenin Tuğrul bey adına okutulmasını emretmiştir. Böylece Tuğrul bey, İslam aleminden manevi destek de temin etmiş oluyordu.”[18]
    Ta Fatih Sultan Mehmede kadar.O Fatih ki; Manayla maddeyi,akıl ile kalbi birleştirmeye ve maneviyat eli Akşemseddin ile birleşmeseydi, Fatih olup fethe müyesser olamazdı. Zira kendisini fethedemeyen başkalarını fethedemez. Belki o iyi bir kahraman olabilir,iyi kılıç kullanabilir,iyi bir fedai olabilirdi. Ancak hiçbir zaman Fatih olamazdı. Bir Hristiyan olsaydı, İslam ve imanın nuruyla nurlanmasaydı,iyi bir şövalye olabilirdi. Ancak Fatih ve Hadis de müjdelenen –İyi bir komutan- olamazdı. Kendi dünyası karardığı için çok insanlarında dünyalarını karartır, kapatırdı. Açan değil,kapatan olurdu. Fatih top misal ise, Akşemseddin onu ateşleyen ateş ve kıvılcım oldu. Kıvılcımsız top patlar mı?
    Fatih,Yavuz ve Kanuni Osmanlının bel kemiğini oluşturup;Osmanlının çağ açmasında,Yavuz’un engelleri kaldırması ve büyümesinde,Kanuni ise sahib olduğu Barbaros Hayreddin Paşa ile de,geliştirip büyüterek emri altına almak suretiyle hükmetmesinde rol oynayan üç Osmanlı padişahıdır.
    Tarihçi Hammer’in ifadesiyle:”Gerçekten denebilir ki,bütün protestan hristiyan hükümdarlar,selametlerini Muhteşem Süleyman’a borçludur.”[19]
    1962’de istiklaline kavuşan Cezayir milli hareket lideri Albay Muhandul Hacc beyanatında;”Her şeyi hatta bir millet oluşumuzu Türklere borçluyuz. Osmanlılar geldiği zaman bizler korsandık. Yüzlerce kabileden müteşekkildik. Osmanlılar,başımıza bir paşa getirdiler. Dağınık aşiretleri bir araya topladılar.Onları bir kavim haline koydular. Bu kavim,300 yıl,merkezi Türk idaresinde kaldı. Birliğin kudretini öğrendi. Türklerin yardımıyla millet haline geldik.” [20]İşte Osmanlı farkı...
    Öyle bir geniş alana sahib olunmuştur ki:”Dünyanın bilinen ülkeleri 64 milyon km.2 olduğu halde 44 milyon km.2. ‘sine sahib bulunuyorlardı ve bu topraklar üzerinde 300 milyon nüfusun yaşadığı hesablanıyordu.”[21] Moğollar döneminde böyle iken;
    Osmanlının hakim olduğu dönem içerisinde;”Şu veya bu tarihte hakim olduğu bütün toprakların yekunu 23 milyon km.2.’yi bulur.”[22]
    Böylece;”1954 sonbaharı Osmanlı cihan devletinin zirvesi sayılır. Toprakça en büyük genişliğe erişilmiştir. Sonbahardan itibaren iniş başlar.”[23]
    Teslim edilmiş bir gerçektir ki;”...Osmanlılar,yeni zaman tarihinde devletlerini kurarlarken,dini hürriyet prensibini temel taşı olmak üzere vaz etmiş ilk millettir.”[24]
    Osmanlının dindeki hususiyetleri:”İstanbuldan gönderilen Kadı’lar Hanefi idi. Fakat müftüler o mahallin mezhebinden idiler. Büyük şehirlerde 4 sünni mezhebin ayrı müftüsü bulunurdu.”[25]
    Padişahların ortak çizgisi:”Din’e,Allah’a,Peygambere,Ashaba saygısız tek kişi çıkmamıştır.”[26]Sefâheti ve ihmali bulunsa bile...
    Nitekim:”İslam dinini,Hindistan kıt’asına kudretle sokan,Sevik Tegin ve oğlu Sultan Mahmud Gaznevi’dir.”[27]
    “1481’den 1925’e kadar 444 yıl Fatih’in başı ucunda Kur’an sesi bir an susmadı.”[28]
    Elbetteki Osmanlıyı Osmanlı yapan faktör maddi saltanatını manevi saltanatla kuvvetleştirmiş ve desteğini sürdürmüş olmasındandır. Bununda başında Hilafet gelir.
    Osmanlı Hilafetinin meşruluğu dört esasa dayandırılmaktadır: “İlahi iradenin tecellisi
    Ecdattan tevarüs etmek,siyasi ve askeri güç sahibi olarak İ’layı Kelimetullah için fütuhatta bulunmak; Ulema,devlet adamları,askerler ve halkın tasvib ve biatı.”[29]
    Bu biatın önem ve te’yidindendir ki Bediüzzaman:” Sultan Selime biat etmişim,onun ittihadı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Vilayat-ı Şarkiyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır.”[30]
    Halifelik Abbasilerden Osmanlılara 1517 yılında geçmiştir.[31]


  5. 12.Ocak.2011, 12:18
    3
    Editör
    Osmanlının hakkıyla tanınmamasındaki en büyük amil bilgi ve belgeden mahrum olmuş veya bırakılmaktan kaynaklanmaktadır. Tarih adına okullarda görülen eğitim 75 yıllık Cumhuriyet ve geçmişin karalanması üzerine bina edilmektedir.. Kısa ve Kısır bilgiler..
    Ve aynı zamanda; Osmanlının tanınmasında belge oluşturabilecek arşivlerin yüzde doksanının ya Bulgaristana kağıt fiyatına okkası yani 1330 gr. 3 kuruşa satılması,[17] ya yakılıp imha edilmesi, toplanıp saklanması veya mevcut olanlarında büyük çapta okunmamasına rağmen onun büyüklüğünden pek de bir şey kaybetmemiş, kendi büyüklüğünü korumuş olduğunu görmekteyiz. Bunca karalamalara rağmen o küçültülememiş, karalama kampanyaları onu küçültememiştir. Düşünmek gerekir ki, Osmanlı belgeleriyle anlaşılmış ve anlatılmış olsaydı onun büyüklüğüyle beraber kendi küçüklüğümüzü daha net görüp anlayacaktık. Küçültme kampanyaları küçüklük kompleksinden ileri gelmektedir.
    Osmanlıdaki dahi şahsiyetleri çıkardığımızda,gerek içimizde ,gerekse de dışta ne kadar dahi bulabiliriz. Nitekim,Mikail beyin iki oğlundan askeri dahi olan Çağrı bey, siyasi dahi olan Tuğrul bey gibi umumi teveccühü kazanan üstün şahsiyetler..Tuğrul bey “Umumi teveccüh neticesinde Halife Kaim bi Emrillah 15 Aralık 1055 Cuma günü Bağdatta hutbenin Tuğrul bey adına okutulmasını emretmiştir. Böylece Tuğrul bey, İslam aleminden manevi destek de temin etmiş oluyordu.”[18]
    Ta Fatih Sultan Mehmede kadar.O Fatih ki; Manayla maddeyi,akıl ile kalbi birleştirmeye ve maneviyat eli Akşemseddin ile birleşmeseydi, Fatih olup fethe müyesser olamazdı. Zira kendisini fethedemeyen başkalarını fethedemez. Belki o iyi bir kahraman olabilir,iyi kılıç kullanabilir,iyi bir fedai olabilirdi. Ancak hiçbir zaman Fatih olamazdı. Bir Hristiyan olsaydı, İslam ve imanın nuruyla nurlanmasaydı,iyi bir şövalye olabilirdi. Ancak Fatih ve Hadis de müjdelenen –İyi bir komutan- olamazdı. Kendi dünyası karardığı için çok insanlarında dünyalarını karartır, kapatırdı. Açan değil,kapatan olurdu. Fatih top misal ise, Akşemseddin onu ateşleyen ateş ve kıvılcım oldu. Kıvılcımsız top patlar mı?
    Fatih,Yavuz ve Kanuni Osmanlının bel kemiğini oluşturup;Osmanlının çağ açmasında,Yavuz’un engelleri kaldırması ve büyümesinde,Kanuni ise sahib olduğu Barbaros Hayreddin Paşa ile de,geliştirip büyüterek emri altına almak suretiyle hükmetmesinde rol oynayan üç Osmanlı padişahıdır.
    Tarihçi Hammer’in ifadesiyle:”Gerçekten denebilir ki,bütün protestan hristiyan hükümdarlar,selametlerini Muhteşem Süleyman’a borçludur.”[19]
    1962’de istiklaline kavuşan Cezayir milli hareket lideri Albay Muhandul Hacc beyanatında;”Her şeyi hatta bir millet oluşumuzu Türklere borçluyuz. Osmanlılar geldiği zaman bizler korsandık. Yüzlerce kabileden müteşekkildik. Osmanlılar,başımıza bir paşa getirdiler. Dağınık aşiretleri bir araya topladılar.Onları bir kavim haline koydular. Bu kavim,300 yıl,merkezi Türk idaresinde kaldı. Birliğin kudretini öğrendi. Türklerin yardımıyla millet haline geldik.” [20]İşte Osmanlı farkı...
    Öyle bir geniş alana sahib olunmuştur ki:”Dünyanın bilinen ülkeleri 64 milyon km.2 olduğu halde 44 milyon km.2. ‘sine sahib bulunuyorlardı ve bu topraklar üzerinde 300 milyon nüfusun yaşadığı hesablanıyordu.”[21] Moğollar döneminde böyle iken;
    Osmanlının hakim olduğu dönem içerisinde;”Şu veya bu tarihte hakim olduğu bütün toprakların yekunu 23 milyon km.2.’yi bulur.”[22]
    Böylece;”1954 sonbaharı Osmanlı cihan devletinin zirvesi sayılır. Toprakça en büyük genişliğe erişilmiştir. Sonbahardan itibaren iniş başlar.”[23]
    Teslim edilmiş bir gerçektir ki;”...Osmanlılar,yeni zaman tarihinde devletlerini kurarlarken,dini hürriyet prensibini temel taşı olmak üzere vaz etmiş ilk millettir.”[24]
    Osmanlının dindeki hususiyetleri:”İstanbuldan gönderilen Kadı’lar Hanefi idi. Fakat müftüler o mahallin mezhebinden idiler. Büyük şehirlerde 4 sünni mezhebin ayrı müftüsü bulunurdu.”[25]
    Padişahların ortak çizgisi:”Din’e,Allah’a,Peygambere,Ashaba saygısız tek kişi çıkmamıştır.”[26]Sefâheti ve ihmali bulunsa bile...
    Nitekim:”İslam dinini,Hindistan kıt’asına kudretle sokan,Sevik Tegin ve oğlu Sultan Mahmud Gaznevi’dir.”[27]
    “1481’den 1925’e kadar 444 yıl Fatih’in başı ucunda Kur’an sesi bir an susmadı.”[28]
    Elbetteki Osmanlıyı Osmanlı yapan faktör maddi saltanatını manevi saltanatla kuvvetleştirmiş ve desteğini sürdürmüş olmasındandır. Bununda başında Hilafet gelir.
    Osmanlı Hilafetinin meşruluğu dört esasa dayandırılmaktadır: “İlahi iradenin tecellisi
    Ecdattan tevarüs etmek,siyasi ve askeri güç sahibi olarak İ’layı Kelimetullah için fütuhatta bulunmak; Ulema,devlet adamları,askerler ve halkın tasvib ve biatı.”[29]
    Bu biatın önem ve te’yidindendir ki Bediüzzaman:” Sultan Selime biat etmişim,onun ittihadı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Vilayat-ı Şarkiyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır.”[30]
    Halifelik Abbasilerden Osmanlılara 1517 yılında geçmiştir.[31]


  6. 12.Ocak.2011, 12:19
    4
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: osmanlı hilafet hutbesi

    Fitneyi önlemek amacıyla Hadiste:” İki Halifeye biat edilmesi halinde diğerinin / sonrakinin öldürülmesi icab ettiği...”[32] nakledilmiştir.
    Osmanlı sultanlarının hilafetleri de meşru olup Yavuz Sultan Selimin yani Saltanat ve Hilafeti birleştirmesiyle güç kazanmış ve yükselmiştir.[33]
    Ve bu mana devamlı halka hissettirilmiş ve hayata yansıtılmıştır. Nitekim “Hülefayı Raşidin döneminden itibaren genellikle halifeler namazlarda bizzat imamlık yapmakta ve Cuma günleri hutbe okumaktaydılar.;vilayetlerde ise bu iş valiler tarafından yapılıyordu. Abbasi halifesi Razi Billah-dan sonra halifeler Cuma günleri nadiren hutbe okumuş ve mu dönemden itibaren hatiplere bırakılmıştır.”[34]
    Hattı Hümayunda bir Osmanlı Sultanının Şer’i Şerife bağlılığını ifade eden sözünde;” Cümlemizin başı Şeriatı mutahharaya bağlı olduğundan kaffe-i ef’al ve harekatımızı ona tatbik etmeye sa’yeder isek ol vakt ruhaniyatı Peygamberi dahi hoşnut ve razı olarak Cenâb-ı Hayrun Nasırin devlet-i Aliyyemizde fevz ve nusret ve tevfikatı Samedaniyyesine mazhar edeceğine kat’an şüphe yoktur.”[35]
    Halifelik;halk üzerinde,sosyal hayatta muvaffakiyeti sağlayan en önemli unsur idi,göz ardı edilemezdi. 17. Yüz yıl Papalıkta müessir olan Vicenza Piskoposu Baroldi Monteguclio şöyle der;” Biz haçlı seferlerinde Türklerin kılınçlarından çok,sosyal düzenlerine,aile ve toplum değerlerine,adalet ve İslam Türk hukuk kaidelerine mağlub olduk.”[36]Bu gerçek onlarca da göz ardı edilemezdi. Ve öyle de oldu.
    Hz. Âdemden Peygamberimize bir devre, Peygamberimizin devresinden zamanımıza olan ikinci devre de hep fetihler ve yükselişler olmuştur. İslam-ın güneş gibi doğuşuyla ufuktaki ve kalblerdeki karanlıklar da izale olmuştur. Selçuklu, Osmanlı, İstanbul-un fethi ve dünyanın fethi devreleri süregelmiştir.
    Her kemalin bir zevali olması şu noksan dünyanın bir gereğidir.
    Baş da siyasi dahi İngiliz-in girişimleri bu hilafeti sona erdirdi. Bu amaçla bir yandan; İngiltere-nin hedefi Osmanlıya alternatif bir halife ihdas ederek kendi kontrolünde onu yönlendirmeyi amaçladığından; 1916-daki Şerif Hüseyinin isyanı bunun bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır.”[37]
    İslâm devletlerinin başlarındaki gerek idarecilerde,gerekse idaredeki,halk ile olan uyumsuzluk da İngiliz entrikasının mevcut olduğunu İngiliz ajanı Hemper kendisi ifade eder.
    Yani:”1878’den sonra İngiltere’nin an’anevi Osmanlı dostluğunun yerini Mutlak Osmanlı düşmanlığı aldı.” [38]Buda bir yandan ticaretin düşmesinde rolünü gösterdi.
    Toplumu ölmüş gitmiş,hiçbir faydası olmayan insanların münakaşasıyla uğraştırır. Onların kendi aralarında bir meselesi yokken,insanları onlarla problem sahibi yaparlar.[39]
    Hassas noktanın hilafetten kaynaklandığını biliyordu. Bu düşünceyle;” 1878-1880 yılları arasında İngiltere-nin İstanbul büyük elçisi olan Henry Loyard-ın “Sultan(II. Abdulhamid,Halifelik sıfatı hakkında gösterdiği hassasiyeti başka hiçbir meselede göstermemektedir. Onun en büyük gayelerinden biri ünvanını muhafaza etmektedir. Halife ünvanını Sultan ünvanından daha kutsal ve ehemmiyetli görmektedir.”[40]
    Bunda dini bazı problemlerin çıkacağı durumu,önemli rol oynadı. Çünki halifelik kalkarsa Dar’ul Harb olan memleketlerin de dini mükellefiyetler zora düşecekti[41]
    Bu düşüncelerle Hindistanlı hilafet hareketi heyetinin 1920 Martında İngiltere başbakanı Lioyd George’a yaptıkları Osmanlının dini ve siyasi statüsünün değişmemesi teklifi sert tepkiyle karşılanmıştır.[42]
    Ve bizde de başlangıçta büyük kabul gören hilafet,daha sonra ilgasıyla son bulmuştur. Nitekim “ Türkiye Büyük Millet Meclisi reisi Mustafa Kemalin Son Halife Abdulmecid-e meclis tarafından hilafet makamına seçildiğini bildiren 19 Kasım 1922 tarihli tebliği”[43] bildirdiği belgeyle sabittir. Buna istinadendir ki;Halife Abdulmecid-in halifelikten çekilmediği[44] kuvvet kazanmış olmaktadır.
    Aynı zamanda “22 Kasım 1923-de gerçekleştirilen Cumhuriyet halk fırkası toplantısında fırkanın genel başkanlığına seçilen İsmet Paşa Halifenin ziyaret edilmesine temas edip, “ Tarihin her hangi bir devrinde bir halife zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusu geçirirse o kafayı behe-mahal koparacağız.”[45] der.
    Osmanlı-Rus savaşından sonra imzalanan 1774 küçük Kaynarca anlaşması;” batılı bir devletin Osmanlı padişahlarını bütün müslümanların halifesi sıfatıyla tanıdığını gösteren ilk resmi belge olması bakımından önemli.”[46] Olmasına rağmen; “ İngiltere de 19. Yüz yılın ikinci yarısında ortaya çıkan Osmanlı hilafeti karşıtı propağandalar..”[47] yıkılışı ve kopmaları hızlandırır. Nitekim “ Kırım Osmanlılardan özel bir hukukla ayrılan ilk İslam toprağıdır. Osmanlı devleti daha önce hiçbir gayr-i müslim devletle,bir zamanlar kendi sınırları içinde yer alan bir ülkedeki müslümanların geleceğini tartışmamıştır. Padişahlar bu tarihten sonra da Osmanlı sınırları dışındaki müslümanlarla hilafet hukuku çerçevesinde ilgilenmeyi sürdürmüşlerdir.”[48]
    “Hammer,büyük Osmanlı tarihini bu 1774 Kaynarca muahedesi ile bitirir. Cevdet Paşa’da 50 yıllık büyük Osmanlı tarihine bu muahede ile başlar.”[49]
    Osmanlının yıkımında şu üç andlaşmanında önemli olduğu görülür;1)1699 Karlofça anlaşması. 2)1878 Berlin anlaşması. 3)1913 Londra anlaşması.[50]
    Birincisiyle; kendisi başkalarının istiklal ve büyüklüğünü tanıyordu. İkincisiyle;Topraklarını onlara geri iade ediyordu. Üçüncüsüyle de;elleri kolları bağlanarak zoraki tanınıyordu. Aldı,verdi,sınırlı kaldı. 1923 Lozan ile de bunların tescili gerçekleşmiş oldu.
    Karlofça anlaşması;(26-1-1699)”Avrupa lehine ve Türk aleyhine ilk anlaşma idi.” 1699 yılı,tarihin en mühim yıllarından biriydi. Asyanın üstünlüğünün Avrupaya geçtiğini gösteriyordu.”[51]
    Katib Çelebi’nin özetle ifade ettiği gibi;Kişinin ihtiyarlığına alamet nasıl ki saç ve sakal ağarması ise;devletin kocadığının alameti de,özellikle baştakilerin saltanata,zinete düşkünlüğü,rahatlık,zevk,makam,şan-şeref gibi hastalıklar olduğunu söyler.[52]


  7. 12.Ocak.2011, 12:19
    4
    Editör
    Fitneyi önlemek amacıyla Hadiste:” İki Halifeye biat edilmesi halinde diğerinin / sonrakinin öldürülmesi icab ettiği...”[32] nakledilmiştir.
    Osmanlı sultanlarının hilafetleri de meşru olup Yavuz Sultan Selimin yani Saltanat ve Hilafeti birleştirmesiyle güç kazanmış ve yükselmiştir.[33]
    Ve bu mana devamlı halka hissettirilmiş ve hayata yansıtılmıştır. Nitekim “Hülefayı Raşidin döneminden itibaren genellikle halifeler namazlarda bizzat imamlık yapmakta ve Cuma günleri hutbe okumaktaydılar.;vilayetlerde ise bu iş valiler tarafından yapılıyordu. Abbasi halifesi Razi Billah-dan sonra halifeler Cuma günleri nadiren hutbe okumuş ve mu dönemden itibaren hatiplere bırakılmıştır.”[34]
    Hattı Hümayunda bir Osmanlı Sultanının Şer’i Şerife bağlılığını ifade eden sözünde;” Cümlemizin başı Şeriatı mutahharaya bağlı olduğundan kaffe-i ef’al ve harekatımızı ona tatbik etmeye sa’yeder isek ol vakt ruhaniyatı Peygamberi dahi hoşnut ve razı olarak Cenâb-ı Hayrun Nasırin devlet-i Aliyyemizde fevz ve nusret ve tevfikatı Samedaniyyesine mazhar edeceğine kat’an şüphe yoktur.”[35]
    Halifelik;halk üzerinde,sosyal hayatta muvaffakiyeti sağlayan en önemli unsur idi,göz ardı edilemezdi. 17. Yüz yıl Papalıkta müessir olan Vicenza Piskoposu Baroldi Monteguclio şöyle der;” Biz haçlı seferlerinde Türklerin kılınçlarından çok,sosyal düzenlerine,aile ve toplum değerlerine,adalet ve İslam Türk hukuk kaidelerine mağlub olduk.”[36]Bu gerçek onlarca da göz ardı edilemezdi. Ve öyle de oldu.
    Hz. Âdemden Peygamberimize bir devre, Peygamberimizin devresinden zamanımıza olan ikinci devre de hep fetihler ve yükselişler olmuştur. İslam-ın güneş gibi doğuşuyla ufuktaki ve kalblerdeki karanlıklar da izale olmuştur. Selçuklu, Osmanlı, İstanbul-un fethi ve dünyanın fethi devreleri süregelmiştir.
    Her kemalin bir zevali olması şu noksan dünyanın bir gereğidir.
    Baş da siyasi dahi İngiliz-in girişimleri bu hilafeti sona erdirdi. Bu amaçla bir yandan; İngiltere-nin hedefi Osmanlıya alternatif bir halife ihdas ederek kendi kontrolünde onu yönlendirmeyi amaçladığından; 1916-daki Şerif Hüseyinin isyanı bunun bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır.”[37]
    İslâm devletlerinin başlarındaki gerek idarecilerde,gerekse idaredeki,halk ile olan uyumsuzluk da İngiliz entrikasının mevcut olduğunu İngiliz ajanı Hemper kendisi ifade eder.
    Yani:”1878’den sonra İngiltere’nin an’anevi Osmanlı dostluğunun yerini Mutlak Osmanlı düşmanlığı aldı.” [38]Buda bir yandan ticaretin düşmesinde rolünü gösterdi.
    Toplumu ölmüş gitmiş,hiçbir faydası olmayan insanların münakaşasıyla uğraştırır. Onların kendi aralarında bir meselesi yokken,insanları onlarla problem sahibi yaparlar.[39]
    Hassas noktanın hilafetten kaynaklandığını biliyordu. Bu düşünceyle;” 1878-1880 yılları arasında İngiltere-nin İstanbul büyük elçisi olan Henry Loyard-ın “Sultan(II. Abdulhamid,Halifelik sıfatı hakkında gösterdiği hassasiyeti başka hiçbir meselede göstermemektedir. Onun en büyük gayelerinden biri ünvanını muhafaza etmektedir. Halife ünvanını Sultan ünvanından daha kutsal ve ehemmiyetli görmektedir.”[40]
    Bunda dini bazı problemlerin çıkacağı durumu,önemli rol oynadı. Çünki halifelik kalkarsa Dar’ul Harb olan memleketlerin de dini mükellefiyetler zora düşecekti[41]
    Bu düşüncelerle Hindistanlı hilafet hareketi heyetinin 1920 Martında İngiltere başbakanı Lioyd George’a yaptıkları Osmanlının dini ve siyasi statüsünün değişmemesi teklifi sert tepkiyle karşılanmıştır.[42]
    Ve bizde de başlangıçta büyük kabul gören hilafet,daha sonra ilgasıyla son bulmuştur. Nitekim “ Türkiye Büyük Millet Meclisi reisi Mustafa Kemalin Son Halife Abdulmecid-e meclis tarafından hilafet makamına seçildiğini bildiren 19 Kasım 1922 tarihli tebliği”[43] bildirdiği belgeyle sabittir. Buna istinadendir ki;Halife Abdulmecid-in halifelikten çekilmediği[44] kuvvet kazanmış olmaktadır.
    Aynı zamanda “22 Kasım 1923-de gerçekleştirilen Cumhuriyet halk fırkası toplantısında fırkanın genel başkanlığına seçilen İsmet Paşa Halifenin ziyaret edilmesine temas edip, “ Tarihin her hangi bir devrinde bir halife zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusu geçirirse o kafayı behe-mahal koparacağız.”[45] der.
    Osmanlı-Rus savaşından sonra imzalanan 1774 küçük Kaynarca anlaşması;” batılı bir devletin Osmanlı padişahlarını bütün müslümanların halifesi sıfatıyla tanıdığını gösteren ilk resmi belge olması bakımından önemli.”[46] Olmasına rağmen; “ İngiltere de 19. Yüz yılın ikinci yarısında ortaya çıkan Osmanlı hilafeti karşıtı propağandalar..”[47] yıkılışı ve kopmaları hızlandırır. Nitekim “ Kırım Osmanlılardan özel bir hukukla ayrılan ilk İslam toprağıdır. Osmanlı devleti daha önce hiçbir gayr-i müslim devletle,bir zamanlar kendi sınırları içinde yer alan bir ülkedeki müslümanların geleceğini tartışmamıştır. Padişahlar bu tarihten sonra da Osmanlı sınırları dışındaki müslümanlarla hilafet hukuku çerçevesinde ilgilenmeyi sürdürmüşlerdir.”[48]
    “Hammer,büyük Osmanlı tarihini bu 1774 Kaynarca muahedesi ile bitirir. Cevdet Paşa’da 50 yıllık büyük Osmanlı tarihine bu muahede ile başlar.”[49]
    Osmanlının yıkımında şu üç andlaşmanında önemli olduğu görülür;1)1699 Karlofça anlaşması. 2)1878 Berlin anlaşması. 3)1913 Londra anlaşması.[50]
    Birincisiyle; kendisi başkalarının istiklal ve büyüklüğünü tanıyordu. İkincisiyle;Topraklarını onlara geri iade ediyordu. Üçüncüsüyle de;elleri kolları bağlanarak zoraki tanınıyordu. Aldı,verdi,sınırlı kaldı. 1923 Lozan ile de bunların tescili gerçekleşmiş oldu.
    Karlofça anlaşması;(26-1-1699)”Avrupa lehine ve Türk aleyhine ilk anlaşma idi.” 1699 yılı,tarihin en mühim yıllarından biriydi. Asyanın üstünlüğünün Avrupaya geçtiğini gösteriyordu.”[51]
    Katib Çelebi’nin özetle ifade ettiği gibi;Kişinin ihtiyarlığına alamet nasıl ki saç ve sakal ağarması ise;devletin kocadığının alameti de,özellikle baştakilerin saltanata,zinete düşkünlüğü,rahatlık,zevk,makam,şan-şeref gibi hastalıklar olduğunu söyler.[52]


  8. 12.Ocak.2011, 12:20
    5
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Yanıt: osmanlı hilafet hutbesi

    Abdulhamid Han hatıratında:” İmparatorluğumuz din,iman ülkesidir ve öyle kalacaktır. EĞER DİN ANLAYIŞI YIKILIRSA İMPARATORLUĞUMUZUN SONU GELMİŞ DEMEKTİR. Dindaşlarımızla meskun olan memleketlerin,büyük devletlerin elinde olması pek acıdır. Devlet-i Aliye-deki yirmi milyon müslüman kalmıştır,buna rağmen bütün müslümanların gözü İstanbul-dadır.”[53] Ve bunun hilafet ile İslam alemini koruyup,İslam aleminde de ittifakı temin etmeye sebep olacağını söyler ve bu amaçla da Şam ve Mekke demir yollarını inşa eder.[54]
    Muhyiddin-i Arabi;Osmanlının kuruluşundan bir asır önce yaşadığı halde,Osmanlı döneminde zuhur edecek olan olaylardan yaşamış ve yaşanmış gibi bahsetmektedir.[55]
    Hilafetin kalkmasında öncü olan Rıza Tevfik gibiler pişmanlığını şöyle itiraf ediyor:” 1908 ihtilalinden evvel,bizleri baş-da İngiliz sefiri olmak üzere Fransız,İtalyan sefirleri de çok teşvik ettiler. Onlardan büyük mikyas-da fikir muaveneti (yardım) ve teşvik gördük...Hey Rıza! Meğer kimlere hizmet etmiş?”[56] Ve Rıza Tevfik İstanbul-daki İngiliz elçisi (1909) lorduna sorar:” İngiltere Devlet-i fahimesini,Hilafet müessesesi bu derece şiddetle neden alakadar ediyor?
    Ha...Dostum Rıza Tevfik Bey...Biz Mısır-da,bilhassa Hindistan da İslam kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık,muvaffak olamadık. Halbuki Sultan?Yılda bir defa bir “ Selam-ı Şahane”,bir de “Hafız Osman Kur’an-ı Kerimi” gönderiyor,bütün İslam ümmetini,hudutsuz bir hürmet duygusu içinde,emrinde tutuyor.
    İşte biz ihtilalden ve siz Jön Türklerden ihtilal sonunda,sultanların da, hilafetinde,yani bir Selam-ı Şahane ve bir Hafız Osman Kur’aniyle kitleleri avucunda tutan kuvvetinde devrilmesini bekledik,aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul gördünüz.”[57]
    Bu amaçla her fitneyi meşru gören İngilizlerin bu entrikalarını te’yid eden Albay İsmail Erdoğan-ın şu itirafı ışık tutmaktadır:”Henüz yeni zabit çıkmış çiçeği burnunda birer mülazım (Teğmen) idik. İttihatçılar,bize de nefer elbisesi giydirdiler.(Cahillerin birleşerek yaptıkları bir gerici isyan diye gösterilen 31 Mart fesadını er esvabı giydirilmiş ittihatçı subayların idare ettiği ve gerisinde İngiliz-Siyon parmağı bulunduğu...Ayrıca bu vakanın Sultan Hamidi devirerek-sonunda- imparatorluğumuzu yıkmak hedefi güttüğü böylece sabit olmuştur.)31 Mart hadisesine karıştık. Fakat bu katılmamıza mükafat olarak,terfi zamanını beklemeden bir üst rütbeye terfi ettik. Bir rütbe kıdem aldık.”[58]
    “1950’den sonra Hamid rejiminin büyük düşmanlarından ve ittihad ve terakki erkanından ünlü gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın;”İmar ile siyasi iktidar mümkün olsaydı,Sultan Abdulhamid ölümüne kadar tahtta kalırdı.”der.[59]
    Bunun getirdiği kaybı Mısır-da “El- İtisam”dergisinin Ağustos 1988 tarihli sayısında:” Laik,şeytani ve Yahudi dönmesi Atatürk, Türkiye ye her şeyini kaybettirdi. Bu kayıp öylesine büyük oldu ki,Türkler,tarihlerini ve batıyı kahrederek,İslâmiyeti Avrupanın kalbine kadar götüren Fatih Sultan Mehmet-lerini bile elden çıkardılar.”[60]
    İsmet İnönü ye karşı Adnan Menderes samimi idi. Parlamentonun gücünden dolayı:” Siz isterseniz Hilafeti bile getirirsiniz.”diyordu.
    Ancak bütün bu sebeplere rağmen kaderinde bir hükmü vardı ve de hükmetti.
    Osmanlı Şer’i Şerife uygun hareketini son 150 yıldaki ihmali neticesiyle,tanzimatın başlamasına sebep olan düzenlemeler adıyla 3 Kasım 1839-da Gülhane Hatt-ı Hümayununu ilan etmiştir.
    Bu şura meclisi yavaş yürümesi neticesinde de batının zorlamasıyla 18 Şubat 1856 tarihli Islahat fermanıyla da gayr-ı müslimlere bazı hakların tanınması veya tanınan hakların uygulanmasına gidilmiş olmaktadır.[61]
    “Islahat fermanı Tanzimat fermanına göre daha ayrıntılı idi. Tanzimat fermanı Osmanlı tebaasını kapsarken,ıslahat fermanı,Osmanlı ile ecnebi,gayrı müslimleri de kapsamakta idi. Tanzimat iç dinamiklerin,ıslahat dış etkilerin tesiriyle çıkarılmıştır.[62]
    Böylece;Hz. Ebu Bekir-den beri devam eden hilafet,102. Halife olan II. Abdulmecidle 3 Mart 1924 tarihinde tamamen İngiliz baskısıyla lağvedilmiştir.[63]


  9. 12.Ocak.2011, 12:20
    5
    Editör
    Abdulhamid Han hatıratında:” İmparatorluğumuz din,iman ülkesidir ve öyle kalacaktır. EĞER DİN ANLAYIŞI YIKILIRSA İMPARATORLUĞUMUZUN SONU GELMİŞ DEMEKTİR. Dindaşlarımızla meskun olan memleketlerin,büyük devletlerin elinde olması pek acıdır. Devlet-i Aliye-deki yirmi milyon müslüman kalmıştır,buna rağmen bütün müslümanların gözü İstanbul-dadır.”[53] Ve bunun hilafet ile İslam alemini koruyup,İslam aleminde de ittifakı temin etmeye sebep olacağını söyler ve bu amaçla da Şam ve Mekke demir yollarını inşa eder.[54]
    Muhyiddin-i Arabi;Osmanlının kuruluşundan bir asır önce yaşadığı halde,Osmanlı döneminde zuhur edecek olan olaylardan yaşamış ve yaşanmış gibi bahsetmektedir.[55]
    Hilafetin kalkmasında öncü olan Rıza Tevfik gibiler pişmanlığını şöyle itiraf ediyor:” 1908 ihtilalinden evvel,bizleri baş-da İngiliz sefiri olmak üzere Fransız,İtalyan sefirleri de çok teşvik ettiler. Onlardan büyük mikyas-da fikir muaveneti (yardım) ve teşvik gördük...Hey Rıza! Meğer kimlere hizmet etmiş?”[56] Ve Rıza Tevfik İstanbul-daki İngiliz elçisi (1909) lorduna sorar:” İngiltere Devlet-i fahimesini,Hilafet müessesesi bu derece şiddetle neden alakadar ediyor?
    Ha...Dostum Rıza Tevfik Bey...Biz Mısır-da,bilhassa Hindistan da İslam kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık,muvaffak olamadık. Halbuki Sultan?Yılda bir defa bir “ Selam-ı Şahane”,bir de “Hafız Osman Kur’an-ı Kerimi” gönderiyor,bütün İslam ümmetini,hudutsuz bir hürmet duygusu içinde,emrinde tutuyor.
    İşte biz ihtilalden ve siz Jön Türklerden ihtilal sonunda,sultanların da, hilafetinde,yani bir Selam-ı Şahane ve bir Hafız Osman Kur’aniyle kitleleri avucunda tutan kuvvetinde devrilmesini bekledik,aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul gördünüz.”[57]
    Bu amaçla her fitneyi meşru gören İngilizlerin bu entrikalarını te’yid eden Albay İsmail Erdoğan-ın şu itirafı ışık tutmaktadır:”Henüz yeni zabit çıkmış çiçeği burnunda birer mülazım (Teğmen) idik. İttihatçılar,bize de nefer elbisesi giydirdiler.(Cahillerin birleşerek yaptıkları bir gerici isyan diye gösterilen 31 Mart fesadını er esvabı giydirilmiş ittihatçı subayların idare ettiği ve gerisinde İngiliz-Siyon parmağı bulunduğu...Ayrıca bu vakanın Sultan Hamidi devirerek-sonunda- imparatorluğumuzu yıkmak hedefi güttüğü böylece sabit olmuştur.)31 Mart hadisesine karıştık. Fakat bu katılmamıza mükafat olarak,terfi zamanını beklemeden bir üst rütbeye terfi ettik. Bir rütbe kıdem aldık.”[58]
    “1950’den sonra Hamid rejiminin büyük düşmanlarından ve ittihad ve terakki erkanından ünlü gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın;”İmar ile siyasi iktidar mümkün olsaydı,Sultan Abdulhamid ölümüne kadar tahtta kalırdı.”der.[59]
    Bunun getirdiği kaybı Mısır-da “El- İtisam”dergisinin Ağustos 1988 tarihli sayısında:” Laik,şeytani ve Yahudi dönmesi Atatürk, Türkiye ye her şeyini kaybettirdi. Bu kayıp öylesine büyük oldu ki,Türkler,tarihlerini ve batıyı kahrederek,İslâmiyeti Avrupanın kalbine kadar götüren Fatih Sultan Mehmet-lerini bile elden çıkardılar.”[60]
    İsmet İnönü ye karşı Adnan Menderes samimi idi. Parlamentonun gücünden dolayı:” Siz isterseniz Hilafeti bile getirirsiniz.”diyordu.
    Ancak bütün bu sebeplere rağmen kaderinde bir hükmü vardı ve de hükmetti.
    Osmanlı Şer’i Şerife uygun hareketini son 150 yıldaki ihmali neticesiyle,tanzimatın başlamasına sebep olan düzenlemeler adıyla 3 Kasım 1839-da Gülhane Hatt-ı Hümayununu ilan etmiştir.
    Bu şura meclisi yavaş yürümesi neticesinde de batının zorlamasıyla 18 Şubat 1856 tarihli Islahat fermanıyla da gayr-ı müslimlere bazı hakların tanınması veya tanınan hakların uygulanmasına gidilmiş olmaktadır.[61]
    “Islahat fermanı Tanzimat fermanına göre daha ayrıntılı idi. Tanzimat fermanı Osmanlı tebaasını kapsarken,ıslahat fermanı,Osmanlı ile ecnebi,gayrı müslimleri de kapsamakta idi. Tanzimat iç dinamiklerin,ıslahat dış etkilerin tesiriyle çıkarılmıştır.[62]
    Böylece;Hz. Ebu Bekir-den beri devam eden hilafet,102. Halife olan II. Abdulmecidle 3 Mart 1924 tarihinde tamamen İngiliz baskısıyla lağvedilmiştir.[63]





+ Yorum Gönder