Konusunu Oylayın.: İslamda bağnazlık nedir nasıl engellenip ortadan kaldırılır ?

5 üzerinden 4.25 | Toplam : 4 kişi
İslamda bağnazlık nedir nasıl engellenip ortadan kaldırılır ?
  1. 30.Aralık.2010, 17:06
    1
    Misafir

    İslamda bağnazlık nedir nasıl engellenip ortadan kaldırılır ?






    İslamda bağnazlık nedir nasıl engellenip ortadan kaldırılır ? Mumsema Bağnazlığın kişiye ve topluma verdiği zararları tespit ederek, ortadan kaldırılması için neler yapılmalıdır?


  2. 30.Aralık.2010, 17:06
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 30.Temmuz.2013, 17:45
    2
    NuN
    Üye

    Profili:
    NuN
    Üyelik Tarihi: 16.Ağustos.2007
    Üye No: 1953
    Mesaj Sayısı: 2,081
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10

    Cevap: İslamda bağnazlık nedir nasıl engellenip ortadan kaldırılır ?




    TOPLUMSAL SORUN: TAASSUP - BAĞNAZLIK

    Yazar: Oğuz Doğan


    Taassup, diğer adıyla bağnazlık; bir şeye, körü körüne bağlanmak, doğru veya yanlışlığına bakmaksızın bir fikrin savunmasını yapmaktır. Bütün gerçekler kendisine gösterildiği halde, kabul etmeyen, kendi indi ve hatalı görüşünde körü körüne ısrar eden katı kimseye mutaassıp veya günümüz kavramıyla bağnaz denir. Taassupda kör bir tarafgirlik ve doğruluğu hiç araştırılmadan karşıt düşünceyi inkâr vardır. Taassubun, insanların ve toplulukların sahip oldukları fikir, inanç ve düşüncelerini terk etmemek isteği ve bunları sonuna kadar, körü körüne inatla savunma hareketi olduğu görülür. Birçok hallerde bunun içine başka fikir ve kanaatlere düşman kesilmek ve onlara hayat hakkı tanımayarak tecavüzkâr olmak gibi vasıflar da karışır. Taassup sahiplerine mutaassıp denir.

    Taassup anlayışında üç faktör göze çarpmaktadır. Birincisi, grupların düşünce ve doğrularının, tek doğru olarak algılanmasındaki ısrar. İkincisi, kendilerinin dışındaki gruplara yaşam hakkı tanınmama üzerine takınılan düşmanca tavır. Üçüncüsü ise, yanlış, hatalı düşünce ve fikirlere bile itiraz edememe, hatta yanlışı doğru olarak görecek kadar ileri gidebilen bir akıl tutulması.

    Her inancın ve düşünce ekollerinin fanatik, bağnaz taraftarlarının, mutaassıplarının olması sosyolojik bir gerçektir. Günümüzde mutaassıp kavramı, aynen muhafazakâr kavramında olduğu gibi yanlış bir şekilde, dünya görüşünü ve yaşam tarzını belirlerken dini referans alan insanlar (Müslümanlar) için kullanılmaktadır. Beşeri ideolojileri savunan insanların İslamî grup ve cemaatlara isnat ettikleri taassup ithamı, dini öğretilerin hiçbir şekilde değiştirilemez olduğu anlayışına olan itirazlarından kaynaklanmaktadır. Dinin değişmeyen hükümleri (sabiteleri) olduğu gibi değişen, değişmesi gereken hükümleri (değişkenleri) de vardır. Dinin değişmeyen hükümleri onun evrensel olma özelliğini yansıtır. Aslında Müslümanlara karşı mutaassıplık, bağnazlık isnadında bulunan kişilerin bu ithamı, dinin değişmeyen hükümleri üzerine değildir. Zira dinin değişmeyen esaslarındaki tartışma, iman etmek veya etmemek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Onların asıl ithamları, “Müslümanların sosyal hayat içerisinde, hiçbir İslamî esas ve emirleri akıl süzgecinden geçirmeden kabul etmeleri, zamanın değişmesine rağmen usul ve esasların katı bir şekilde muhafaza edilmesi”ne olan itirazlarıdır. Buradaki itham aslında, dinin değişkenlerine ilişkindir. Dinin değişkenleri bu dinin, insanların sosyal hayatlarında karşılaştıkları problemlere çözümler üretmesiyle, dinin toplumsal hayata uyarlanmasıyla ilgilidir. Dinin yaşanabilir bir din olması özelliğini yansıtmaktadır. Toplumda dinin sabiteleri ile zaman içerisinde değişmesi gereken esasları tamamen birbirine karıştırıldığı için, bu gruplar tarafından Müslümanlara mutaassıp, bağnaz eleştirisi yapılmaktadır. Bu karışıklık Müslümanlar arasında da yaşanmaktadır. Zira birçok Müslüman dine ilişkin duyduğu, okuduğu her şeyi iman esasları gibi dinin sabitelerinden addetmektedir. Dine ilişkin duydukları veya okudukları bir takım hüküm ve esasların, değişebilirliğini kabul etmeyen, tartışılmasına dahi müsamaha göstermeyen Müslümanlar vardır.

    Değişen dünyada toplumun ihtiyaçlarına Kuran ve sünnet çerçevesinde yaşanabilir çözümler üretemeyen, kadim geleneğimizin birikimlerini basiretli bir şekilde yorumlayarak gelecek neslin problemlerine vahiy penceresinden ışık tutamayan, aksine; geleneğe sımsıkı sarılarak onun yorumunu İslam’ın yozlaştırılması şeklinde algılayan, ihlâslı ve samimi Müslüman ilim adamlarının bu husustaki görüşlerini serdetmesine bile tahammül edemeyen insanlar (Müslümanlar) taassup içerisindedirler.

    Beşeri ideolojileri savunan kişi ve grupların İslamî camiaya olan bağnazlık isnadının altında bu şekil bir yanlış anlama yatmaktadır. Burada asla dinin sabitelerinden bahsetmiyorum. Adam öldürmenin, hırsızlığın, kumarın... suç sayılıp sayılmamasından bahsetmiyorum. Namazın, orucun, cihadın... farz olup olmamasından bahsetmiyorum. Zaman içerisinde toplumsal problemlerin farklılaşması ve değişmesi ile ortaya çıkan yeni olaylara ve durumlara dini esaslar çerçevesinde yapılan çözüm önerilerine ilişkin bazı uygulamalardan bahsediyoruz. Bu açıdan bakıldığında tüm Müslümanların din anlayışını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir. Bazı Müslümanların din hakkında her okuduğunu dinin sabit bir hükmü gibi algılayıp onu başkalarına dayatması, kendileri gibi amel etmeyenleri dinin dışına itmeleri, Müslümanlara bağnazlık eleştirisi yapan çevrelere haklılık vermektedir.

    Müslüman camia tarafından beşeri ideolojileri savunan gruba karşı isnat edilen bağnazlık çok farklı bir gerekçeden kaynaklanmaktadır. Beşeri ideolojileri savunan grupların düşünce yapılarında sabitelerden bahsetmek zordur. Bu grupların düşünce yapılarında değişim vardır. Fakat bu grupların ortak bir özelliği var ki, bu asla değişmemektedir. O da dine karşı olan önyargılı, bağnazca tutum ve davranışlarıdır. İşte İslamî camia bu kesime karşı bu noktadan bağnazlık isnadında bulunmaktadırlar. Bu gruplar için din aktif olmamalı, sosyal hayata dair kurallar belirlememeli. Sosyal hayat içerisinde kişi, dini bir endişe ve kaygı taşımamalı. Din, Allah ile kul arasında mistik bir havada cereyan etmeli. Fakat din, sosyal hayata ve davranışlara müdahil olduğu için, bu guplar dine ve Müslümanlara karşı katı ve düşmanca bir tavır içerisine girerek; hiçbir şekilde doğruluğunu değerlendirmeden, reddetme yoluna gitmektedirler.

    Bu bağnazca tutum insan hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasına, Müslümanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasına ve şiddet uygulamaya kadar gitmektedir. Bu grupların katı bir taassup ve bağnazlığa düşmesinde ikinci bir etkende ellerindeki rantın başkaları tarafından paylaşılması endişesidir. İslamî düşünceye karşı bir söylem geliştiremeyen bu gruplar, ellerindeki rantın gitmemesi için kendilerinin de inanmadıkları bazı argümanlar ortaya koyarak gülünç duruma düşmektedirler. Geçmişten beri yaşadığımız olaylar (siyasi iktidar kavgası, başörtüsü mücadelesi, imam hatipliler fobisi, ...) bunun birer örnekleridir.

    Birçok İslamî grup birbirlerini taassupta olmakla itham etmektedirler. İslamî cemaatler, aynı hedefe ve amaca matuf (daha iyi ve düzenli bir İslamî hayat sürdürebilmek ve Allahın rızasını kazanmak için), farklı kaynakları kullanan, dolayısı ile öncelikleri ve doğruları farklı olan Müslümanların bir araya gelerek oluşturdukları yapılardır. Rasulü Ekrem SAV’in döneminde Müslümanların beslendiği kaynak doğrudan Kuran ve Sünnet idi. Peygambere vahiy peyderpey nazil oluyor, sahabe nazil olan vahyi öğreniyor, hayatına tatbik ediyor, anlaşılmayan meseleleri doğrudan Peygambere sorarak meselelerini hallediyorlardı.

    Peygamber döneminden sonra Müslüman ilim adamlarının dini anlama ve yaşama konusundaki gayretleri sonucu ortaya konan bilgilerin çeşitliliği, muazzam bir medeniyetin temelini oluşturdu. Bizler bugün kadim geleneğimizin ortaya koyduğu bu muhteşem birikimi doğru dürüst kullanamadığımız için içinde boğulduk ve bir türlü kaynağa ulaşamadık. Kuran açık seçik önümüzde durmasına rağmen, falanın görüşü, filanın görüşü diyerek rivayetlerin, kişilerin görüşleri içinde kaybolduk.

    Kuranı daha iyi anlayalım derken, kitabı mensubu oldukları grubun görüşlerine göre yorumlamaya çalıştılar. Herkes kendi grubunun fikirlerinin doğru olduğunu ispatlamak için Kurandan ayetler ve hadisler bulmaya çalıştılar. Diğer grupların hatalı olduğunu söylemeye başladılar. Birbirlerine falancı, filancı gibi ekler ile hitap etmeye, küçümsemeye, dışlamaya ve sert bir muhalefete başladılar. Kendi grubundan yapılan bir takım anlamsız açıklamalara, hatalı yorumlara; “olmadı, hatalı oldu, yanlış oldu, katılmıyorum” diyemediler. “Hocam, abim, şeyhim söylemiş ise bizim bilmediğimiz bir hikmeti vardır” diyerek, bile bile yanlışı, hatayı tasdik ettiler. Dahası “Allaha, Rasulüne ve sizden olan ulü-l emre itaat edin” ayetini delil getirerek hatada ısrarı kitabileştirdiler. Eğer bir Müslüman İslam’ı kaynağından değil de, birtakım kişilerin indi yorumlarından öğreniyorsa ve bunları vahyin kılavuzluğunda akıl süzgecinden geçirmiyorsa, elbette taassuba düşer.

    İslamî grupların ortak paydası İslam kardeşliğidir. Hangi cemaate mensup olursa olsun tüm Müslümanların asıl amacı Allahın rızasını kazanmaktır. Müslüman’ca bir hayatı yaşayarak hem bu dünyada hem de ahirette mutluluğa ermektir. Bu amacı gerçekleştirmek için kendisine faydalı olacak düşünceyi, yöntemi ve arkadaş grubunu seçmek doğal bir süreçtir.

    Her Müslüman bireysel farklılıklarına ve karakter yapılarına göre bir grup ve cemaat içerisinde olabilir. Kendini bu grup içerisinde daha rahat hissedebilir ve bu gruptan daha fazla istifade edebilir. Kişinin İslamî bir hayatla tanışması, hangi İslamî grup sayesinde olmuş ise, kendisinin o gruba karşı aidiyet duygusu taşıması doğal bir süreçtir. Farklı kaynaklardan, farklı kitaplardan, farklı hocalardan beslenen insanların doğrularının ve önceliklerinin farklı olması da çok doğal bir süreçtir.

    Allah cc insanları farklı özelliklerde, farklı karakterlere yaratmıştır. Yığınca bilgi birikimi içerisinde bir kimsenin kendi bildiklerinin tek doğru olduğunu söylemesi kadar abesle iştigal olamaz. Çoğu zaman doğru diye bildiklerini zaman içerisinde değiştirir. İnsanların doğrular karşısında hatasını kabul etmesi kadar erdemli bir hareket var mıdır?

    Nebî SAV sahabenin hurma ağaçlarını nasıl budadıklarını görünce, “Hurma ağaçlarını niçin bu şekilde buduyorsunuz? Bir sonraki sene şöyle budayın” der. Sahabede bir sonraki sene peygamberin tarif ettiği şekilde hurma ağaçlarını budar. Fakat o sene ürün çok az olur. Durumu peygambere söyledikleri zaman Peygamber; “Siz bu işi benden daha iyi biliyorsunuz. Bundan sonra kendi bildiğiniz gibi budayın” diyerek, sahabenin bu hususta daha bilgili olduğunu kabul ediyor. Peygamber bile bazı şeyleri kendisinin daha iyi bilmediğini ifade edebiliyor da; bizlere ne oluyor ki, deliller önümüze getirildiği halde, inat edip doğruyu kabul etmiyor ve bağnazca yanlışta ısrar ediyoruz.

    Bir hutbede müminlerin emiri Hz. Ömer “Ey mümine kadınlar evlilikte erkeklerden istediğiniz mihri çok artırdınız. Bekâr gençler bu mihri tedarik etmede zorlanıyorlar. Mihirlerinizi biraz düşük tutunda gençler için sıkıntı olmasın” dediği zaman, arkalardan bir mümine kadının “Ya Ömer! Sen kim oluyorsun ki, Allahın Kuranda bizlere verdiği hakkı geri alıyorsun. Buna hakkın yok” diyerek karşı çıkıyor. Bunun üzerine Ömer hatasını anlayarak, düşüncesinden vazgeçiyor. Müminlerin emiri, peygamberin halifesi olan Ömer’e karşı bir kadın karşı fikrini açıkça söyleyebiliyor da, neden bizler, bizim cemaatten diye hocamıza, şeyhimize, abimize veya arkadaşımıza itiraz edemiyor, fikrimizi söyleyemiyoruz.

    Dahası “vardır bir hikmeti”, “itaat etmek gerekir” diyerek onlara ikna olmadığımız halde haklılık veriyoruz? Peygamberin hacc için çıktığı ilk yolculuğunda Hudeybiye’de anlaşma yapılırken, anlaşma maddelerine ve atılacak imzanın şekline Hz Ali “Ey Allahın Rasulü! Sen Allahın Rasulü değil misin ki Muhammed bin Abdillah şeklinde imzalıyorsun. Ben bu şekilde yazmam” diyerek peygamberin şahsına karşı anlayamadığı bir meselede itiraz edebiliyor da, bizlere ne oluyor ki anlamadığımız bir meselede “Niçin, neden?” diye sorduğumuzda, itaatsizlik ile itham ediliyoruz? Bunlar ve benzeri birçok olayı, Müslüman grupların içinde bulunduğu durumun nasıl bir taassup içerisinde olduğunu ortaya koymak için örnek verebiliriz.

    Burada varılmak istenen nokta şudur: İslamî cemaatler, farklı doğrulara ve farklı önceliklere sahip olabilirler. Farklı metotlarla İslamî faaliyetleri yürütebilirler. Farklı kaynaklardan beslenebilirler. İslamî hizmetlerini farklı tabelalar adı altında sürdürebilirler. Bunlar İslamî cemaatlerin zenginliğidir. Fakat hiçbir Müslüman meslek, meşrep ve mezhep taassubu içerisine girmemelidir. Asla diğer cemaatlere karşı taassubî bir yaklaşım içerisine girerek onları farklı şekillerde itham etmemelidir, düşmanca bir tavır içerisine girerek birbirlerine düşmemelidir.

    Son zamanlarda Müslüman cemaatler arasında siyasi iktidar değişikliklerine paralel olarak rant paylaşımında bir taassubun ortaya çıktığına şahit olmaktayız. Taassup, düşünce ve fikir üzerinden değil, ortada duran mevcut rantın paylaşımından doğan ortaklıktan kaynaklanmaktadır. Yani Müslümanlar arasında taassubî davranışın zemini kaymaktadır. Rantı kendilerinden başkalarına yedirmemek üzerine diğer cemaatlere düşmanca tavır almaktadırlar. Aslında Müslümanlar açısından en ciddi tehlike burada yatmaktadır. Birtakım çıkar ilişkilerinden dolayı, yapılan yanlışlıklar karşısında eleştirisini, itirazını yapamayan Müslümanlar toplumda güvenirliklerini kaybetmektedirler. Aynı zamanda dinin kendisine büyük zarar vermektedirler. Artık beşeri ideolojileri savunanlar “Kardeşim! Ne biçim Müslümansınız, falanlar şöyle diyor, filanlar böyle diyor. Bunun hangisi doğru?” diyerek düşüncelere itiraz etmiyorlar. “ Bak! Görüyor musun? Seninkiler, rant için neler yapıyorlar? Makam için, üç kuruş dünyalık için dini, önceden savundukları doğrularını nasılda satıyorlar!” diyorlar. Bunun sorumluluğu çok büyük olsa gerek.

    Son söz: Bir Müslüman A cemaatinde, diğeri B cemaatinde olabilir. Birisi A kitabını, diğeri B kitabını okuyabilir. Birisi A mesleğinde, diğeri B mesleğine sahip olabilir. Nerede olursa olsun; bir Müslüman hiçbir zaman meslek, meşrep ve mezhep taassubu güdemez, gösteremez.


  4. 30.Temmuz.2013, 17:45
    2
    NuN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    NuN
    Üye



    TOPLUMSAL SORUN: TAASSUP - BAĞNAZLIK

    Yazar: Oğuz Doğan


    Taassup, diğer adıyla bağnazlık; bir şeye, körü körüne bağlanmak, doğru veya yanlışlığına bakmaksızın bir fikrin savunmasını yapmaktır. Bütün gerçekler kendisine gösterildiği halde, kabul etmeyen, kendi indi ve hatalı görüşünde körü körüne ısrar eden katı kimseye mutaassıp veya günümüz kavramıyla bağnaz denir. Taassupda kör bir tarafgirlik ve doğruluğu hiç araştırılmadan karşıt düşünceyi inkâr vardır. Taassubun, insanların ve toplulukların sahip oldukları fikir, inanç ve düşüncelerini terk etmemek isteği ve bunları sonuna kadar, körü körüne inatla savunma hareketi olduğu görülür. Birçok hallerde bunun içine başka fikir ve kanaatlere düşman kesilmek ve onlara hayat hakkı tanımayarak tecavüzkâr olmak gibi vasıflar da karışır. Taassup sahiplerine mutaassıp denir.

    Taassup anlayışında üç faktör göze çarpmaktadır. Birincisi, grupların düşünce ve doğrularının, tek doğru olarak algılanmasındaki ısrar. İkincisi, kendilerinin dışındaki gruplara yaşam hakkı tanınmama üzerine takınılan düşmanca tavır. Üçüncüsü ise, yanlış, hatalı düşünce ve fikirlere bile itiraz edememe, hatta yanlışı doğru olarak görecek kadar ileri gidebilen bir akıl tutulması.

    Her inancın ve düşünce ekollerinin fanatik, bağnaz taraftarlarının, mutaassıplarının olması sosyolojik bir gerçektir. Günümüzde mutaassıp kavramı, aynen muhafazakâr kavramında olduğu gibi yanlış bir şekilde, dünya görüşünü ve yaşam tarzını belirlerken dini referans alan insanlar (Müslümanlar) için kullanılmaktadır. Beşeri ideolojileri savunan insanların İslamî grup ve cemaatlara isnat ettikleri taassup ithamı, dini öğretilerin hiçbir şekilde değiştirilemez olduğu anlayışına olan itirazlarından kaynaklanmaktadır. Dinin değişmeyen hükümleri (sabiteleri) olduğu gibi değişen, değişmesi gereken hükümleri (değişkenleri) de vardır. Dinin değişmeyen hükümleri onun evrensel olma özelliğini yansıtır. Aslında Müslümanlara karşı mutaassıplık, bağnazlık isnadında bulunan kişilerin bu ithamı, dinin değişmeyen hükümleri üzerine değildir. Zira dinin değişmeyen esaslarındaki tartışma, iman etmek veya etmemek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Onların asıl ithamları, “Müslümanların sosyal hayat içerisinde, hiçbir İslamî esas ve emirleri akıl süzgecinden geçirmeden kabul etmeleri, zamanın değişmesine rağmen usul ve esasların katı bir şekilde muhafaza edilmesi”ne olan itirazlarıdır. Buradaki itham aslında, dinin değişkenlerine ilişkindir. Dinin değişkenleri bu dinin, insanların sosyal hayatlarında karşılaştıkları problemlere çözümler üretmesiyle, dinin toplumsal hayata uyarlanmasıyla ilgilidir. Dinin yaşanabilir bir din olması özelliğini yansıtmaktadır. Toplumda dinin sabiteleri ile zaman içerisinde değişmesi gereken esasları tamamen birbirine karıştırıldığı için, bu gruplar tarafından Müslümanlara mutaassıp, bağnaz eleştirisi yapılmaktadır. Bu karışıklık Müslümanlar arasında da yaşanmaktadır. Zira birçok Müslüman dine ilişkin duyduğu, okuduğu her şeyi iman esasları gibi dinin sabitelerinden addetmektedir. Dine ilişkin duydukları veya okudukları bir takım hüküm ve esasların, değişebilirliğini kabul etmeyen, tartışılmasına dahi müsamaha göstermeyen Müslümanlar vardır.

    Değişen dünyada toplumun ihtiyaçlarına Kuran ve sünnet çerçevesinde yaşanabilir çözümler üretemeyen, kadim geleneğimizin birikimlerini basiretli bir şekilde yorumlayarak gelecek neslin problemlerine vahiy penceresinden ışık tutamayan, aksine; geleneğe sımsıkı sarılarak onun yorumunu İslam’ın yozlaştırılması şeklinde algılayan, ihlâslı ve samimi Müslüman ilim adamlarının bu husustaki görüşlerini serdetmesine bile tahammül edemeyen insanlar (Müslümanlar) taassup içerisindedirler.

    Beşeri ideolojileri savunan kişi ve grupların İslamî camiaya olan bağnazlık isnadının altında bu şekil bir yanlış anlama yatmaktadır. Burada asla dinin sabitelerinden bahsetmiyorum. Adam öldürmenin, hırsızlığın, kumarın... suç sayılıp sayılmamasından bahsetmiyorum. Namazın, orucun, cihadın... farz olup olmamasından bahsetmiyorum. Zaman içerisinde toplumsal problemlerin farklılaşması ve değişmesi ile ortaya çıkan yeni olaylara ve durumlara dini esaslar çerçevesinde yapılan çözüm önerilerine ilişkin bazı uygulamalardan bahsediyoruz. Bu açıdan bakıldığında tüm Müslümanların din anlayışını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir. Bazı Müslümanların din hakkında her okuduğunu dinin sabit bir hükmü gibi algılayıp onu başkalarına dayatması, kendileri gibi amel etmeyenleri dinin dışına itmeleri, Müslümanlara bağnazlık eleştirisi yapan çevrelere haklılık vermektedir.

    Müslüman camia tarafından beşeri ideolojileri savunan gruba karşı isnat edilen bağnazlık çok farklı bir gerekçeden kaynaklanmaktadır. Beşeri ideolojileri savunan grupların düşünce yapılarında sabitelerden bahsetmek zordur. Bu grupların düşünce yapılarında değişim vardır. Fakat bu grupların ortak bir özelliği var ki, bu asla değişmemektedir. O da dine karşı olan önyargılı, bağnazca tutum ve davranışlarıdır. İşte İslamî camia bu kesime karşı bu noktadan bağnazlık isnadında bulunmaktadırlar. Bu gruplar için din aktif olmamalı, sosyal hayata dair kurallar belirlememeli. Sosyal hayat içerisinde kişi, dini bir endişe ve kaygı taşımamalı. Din, Allah ile kul arasında mistik bir havada cereyan etmeli. Fakat din, sosyal hayata ve davranışlara müdahil olduğu için, bu guplar dine ve Müslümanlara karşı katı ve düşmanca bir tavır içerisine girerek; hiçbir şekilde doğruluğunu değerlendirmeden, reddetme yoluna gitmektedirler.

    Bu bağnazca tutum insan hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasına, Müslümanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasına ve şiddet uygulamaya kadar gitmektedir. Bu grupların katı bir taassup ve bağnazlığa düşmesinde ikinci bir etkende ellerindeki rantın başkaları tarafından paylaşılması endişesidir. İslamî düşünceye karşı bir söylem geliştiremeyen bu gruplar, ellerindeki rantın gitmemesi için kendilerinin de inanmadıkları bazı argümanlar ortaya koyarak gülünç duruma düşmektedirler. Geçmişten beri yaşadığımız olaylar (siyasi iktidar kavgası, başörtüsü mücadelesi, imam hatipliler fobisi, ...) bunun birer örnekleridir.

    Birçok İslamî grup birbirlerini taassupta olmakla itham etmektedirler. İslamî cemaatler, aynı hedefe ve amaca matuf (daha iyi ve düzenli bir İslamî hayat sürdürebilmek ve Allahın rızasını kazanmak için), farklı kaynakları kullanan, dolayısı ile öncelikleri ve doğruları farklı olan Müslümanların bir araya gelerek oluşturdukları yapılardır. Rasulü Ekrem SAV’in döneminde Müslümanların beslendiği kaynak doğrudan Kuran ve Sünnet idi. Peygambere vahiy peyderpey nazil oluyor, sahabe nazil olan vahyi öğreniyor, hayatına tatbik ediyor, anlaşılmayan meseleleri doğrudan Peygambere sorarak meselelerini hallediyorlardı.

    Peygamber döneminden sonra Müslüman ilim adamlarının dini anlama ve yaşama konusundaki gayretleri sonucu ortaya konan bilgilerin çeşitliliği, muazzam bir medeniyetin temelini oluşturdu. Bizler bugün kadim geleneğimizin ortaya koyduğu bu muhteşem birikimi doğru dürüst kullanamadığımız için içinde boğulduk ve bir türlü kaynağa ulaşamadık. Kuran açık seçik önümüzde durmasına rağmen, falanın görüşü, filanın görüşü diyerek rivayetlerin, kişilerin görüşleri içinde kaybolduk.

    Kuranı daha iyi anlayalım derken, kitabı mensubu oldukları grubun görüşlerine göre yorumlamaya çalıştılar. Herkes kendi grubunun fikirlerinin doğru olduğunu ispatlamak için Kurandan ayetler ve hadisler bulmaya çalıştılar. Diğer grupların hatalı olduğunu söylemeye başladılar. Birbirlerine falancı, filancı gibi ekler ile hitap etmeye, küçümsemeye, dışlamaya ve sert bir muhalefete başladılar. Kendi grubundan yapılan bir takım anlamsız açıklamalara, hatalı yorumlara; “olmadı, hatalı oldu, yanlış oldu, katılmıyorum” diyemediler. “Hocam, abim, şeyhim söylemiş ise bizim bilmediğimiz bir hikmeti vardır” diyerek, bile bile yanlışı, hatayı tasdik ettiler. Dahası “Allaha, Rasulüne ve sizden olan ulü-l emre itaat edin” ayetini delil getirerek hatada ısrarı kitabileştirdiler. Eğer bir Müslüman İslam’ı kaynağından değil de, birtakım kişilerin indi yorumlarından öğreniyorsa ve bunları vahyin kılavuzluğunda akıl süzgecinden geçirmiyorsa, elbette taassuba düşer.

    İslamî grupların ortak paydası İslam kardeşliğidir. Hangi cemaate mensup olursa olsun tüm Müslümanların asıl amacı Allahın rızasını kazanmaktır. Müslüman’ca bir hayatı yaşayarak hem bu dünyada hem de ahirette mutluluğa ermektir. Bu amacı gerçekleştirmek için kendisine faydalı olacak düşünceyi, yöntemi ve arkadaş grubunu seçmek doğal bir süreçtir.

    Her Müslüman bireysel farklılıklarına ve karakter yapılarına göre bir grup ve cemaat içerisinde olabilir. Kendini bu grup içerisinde daha rahat hissedebilir ve bu gruptan daha fazla istifade edebilir. Kişinin İslamî bir hayatla tanışması, hangi İslamî grup sayesinde olmuş ise, kendisinin o gruba karşı aidiyet duygusu taşıması doğal bir süreçtir. Farklı kaynaklardan, farklı kitaplardan, farklı hocalardan beslenen insanların doğrularının ve önceliklerinin farklı olması da çok doğal bir süreçtir.

    Allah cc insanları farklı özelliklerde, farklı karakterlere yaratmıştır. Yığınca bilgi birikimi içerisinde bir kimsenin kendi bildiklerinin tek doğru olduğunu söylemesi kadar abesle iştigal olamaz. Çoğu zaman doğru diye bildiklerini zaman içerisinde değiştirir. İnsanların doğrular karşısında hatasını kabul etmesi kadar erdemli bir hareket var mıdır?

    Nebî SAV sahabenin hurma ağaçlarını nasıl budadıklarını görünce, “Hurma ağaçlarını niçin bu şekilde buduyorsunuz? Bir sonraki sene şöyle budayın” der. Sahabede bir sonraki sene peygamberin tarif ettiği şekilde hurma ağaçlarını budar. Fakat o sene ürün çok az olur. Durumu peygambere söyledikleri zaman Peygamber; “Siz bu işi benden daha iyi biliyorsunuz. Bundan sonra kendi bildiğiniz gibi budayın” diyerek, sahabenin bu hususta daha bilgili olduğunu kabul ediyor. Peygamber bile bazı şeyleri kendisinin daha iyi bilmediğini ifade edebiliyor da; bizlere ne oluyor ki, deliller önümüze getirildiği halde, inat edip doğruyu kabul etmiyor ve bağnazca yanlışta ısrar ediyoruz.

    Bir hutbede müminlerin emiri Hz. Ömer “Ey mümine kadınlar evlilikte erkeklerden istediğiniz mihri çok artırdınız. Bekâr gençler bu mihri tedarik etmede zorlanıyorlar. Mihirlerinizi biraz düşük tutunda gençler için sıkıntı olmasın” dediği zaman, arkalardan bir mümine kadının “Ya Ömer! Sen kim oluyorsun ki, Allahın Kuranda bizlere verdiği hakkı geri alıyorsun. Buna hakkın yok” diyerek karşı çıkıyor. Bunun üzerine Ömer hatasını anlayarak, düşüncesinden vazgeçiyor. Müminlerin emiri, peygamberin halifesi olan Ömer’e karşı bir kadın karşı fikrini açıkça söyleyebiliyor da, neden bizler, bizim cemaatten diye hocamıza, şeyhimize, abimize veya arkadaşımıza itiraz edemiyor, fikrimizi söyleyemiyoruz.

    Dahası “vardır bir hikmeti”, “itaat etmek gerekir” diyerek onlara ikna olmadığımız halde haklılık veriyoruz? Peygamberin hacc için çıktığı ilk yolculuğunda Hudeybiye’de anlaşma yapılırken, anlaşma maddelerine ve atılacak imzanın şekline Hz Ali “Ey Allahın Rasulü! Sen Allahın Rasulü değil misin ki Muhammed bin Abdillah şeklinde imzalıyorsun. Ben bu şekilde yazmam” diyerek peygamberin şahsına karşı anlayamadığı bir meselede itiraz edebiliyor da, bizlere ne oluyor ki anlamadığımız bir meselede “Niçin, neden?” diye sorduğumuzda, itaatsizlik ile itham ediliyoruz? Bunlar ve benzeri birçok olayı, Müslüman grupların içinde bulunduğu durumun nasıl bir taassup içerisinde olduğunu ortaya koymak için örnek verebiliriz.

    Burada varılmak istenen nokta şudur: İslamî cemaatler, farklı doğrulara ve farklı önceliklere sahip olabilirler. Farklı metotlarla İslamî faaliyetleri yürütebilirler. Farklı kaynaklardan beslenebilirler. İslamî hizmetlerini farklı tabelalar adı altında sürdürebilirler. Bunlar İslamî cemaatlerin zenginliğidir. Fakat hiçbir Müslüman meslek, meşrep ve mezhep taassubu içerisine girmemelidir. Asla diğer cemaatlere karşı taassubî bir yaklaşım içerisine girerek onları farklı şekillerde itham etmemelidir, düşmanca bir tavır içerisine girerek birbirlerine düşmemelidir.

    Son zamanlarda Müslüman cemaatler arasında siyasi iktidar değişikliklerine paralel olarak rant paylaşımında bir taassubun ortaya çıktığına şahit olmaktayız. Taassup, düşünce ve fikir üzerinden değil, ortada duran mevcut rantın paylaşımından doğan ortaklıktan kaynaklanmaktadır. Yani Müslümanlar arasında taassubî davranışın zemini kaymaktadır. Rantı kendilerinden başkalarına yedirmemek üzerine diğer cemaatlere düşmanca tavır almaktadırlar. Aslında Müslümanlar açısından en ciddi tehlike burada yatmaktadır. Birtakım çıkar ilişkilerinden dolayı, yapılan yanlışlıklar karşısında eleştirisini, itirazını yapamayan Müslümanlar toplumda güvenirliklerini kaybetmektedirler. Aynı zamanda dinin kendisine büyük zarar vermektedirler. Artık beşeri ideolojileri savunanlar “Kardeşim! Ne biçim Müslümansınız, falanlar şöyle diyor, filanlar böyle diyor. Bunun hangisi doğru?” diyerek düşüncelere itiraz etmiyorlar. “ Bak! Görüyor musun? Seninkiler, rant için neler yapıyorlar? Makam için, üç kuruş dünyalık için dini, önceden savundukları doğrularını nasılda satıyorlar!” diyorlar. Bunun sorumluluğu çok büyük olsa gerek.

    Son söz: Bir Müslüman A cemaatinde, diğeri B cemaatinde olabilir. Birisi A kitabını, diğeri B kitabını okuyabilir. Birisi A mesleğinde, diğeri B mesleğine sahip olabilir. Nerede olursa olsun; bir Müslüman hiçbir zaman meslek, meşrep ve mezhep taassubu güdemez, gösteremez.





+ Yorum Gönder