Konusunu Oylayın.: Peygamberimiz'in kendisinde bulunan faziletleri anlattığı hadisleri açıklar mısınız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Peygamberimiz'in kendisinde bulunan faziletleri anlattığı hadisleri açıklar mısınız?
  1. 28.Aralık.2010, 19:35
    1
    Misafir

    Peygamberimiz'in kendisinde bulunan faziletleri anlattığı hadisleri açıklar mısınız?

  2. 28.Aralık.2010, 21:59
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: Peygamberimiz (s.a.v)'in kendisinde bulunan faziletleri anlattığı hadisleri açıklar mısınız?




    “Benim durumumla (benzerimle) halkın durumu; ateş tutuşturan bir adamın durumu gibidir Ateş etrafına ışık saçınca, kelebekler (pervaneler), kendilerini ateşe atmaya başlar. O adam ise, onları ondan çekip kurtarmaya, (bu konuda) onlara üstün gelmeye çalışır. Fakat onlar ona (ateşe doğru) hücum ederler. Ben de ateşten kurtarmak için eteklerinizden tutanım. Oysa onlar (insanlar) ateş içine atılmaya çabalıyorlar.”(Sahihu’l-Buhari, IV, 136)
    Hz. Peygamberin bu temsilî teşbihi birkaç açıdan tahlil edilebilir:
    Burada hemcinsi olan insanlara acıyan, âlemlere rahmet, beşir ve nezir olarak gönderilen Hz. Peygamber, onları cehennemden ve kötü sondan nasıl canla başla alıkoymaya çalıştığını ve kurtardığını, kendisini ve ümmetini ilgilendiren bir teşbih ve temsille anlatmaktadır.
    Abdullah b. Amr’ın naklettiğine göre; Medine döneminde bir gün Rasulullah (s.a.v.) Mescid-i Nebi’ye bitişik odaların birinden çıkıp mescide girdi. “Bir de baktı ki orada iki ders halkası var. Onlardan birisinde insanlar Kuran okuyorlar ve Allah’a dua ediyorlar, diğerinde ise öğreniyorlar ve öğretiyorlar (yete‘allemûne ve yu‘allimune). Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her biri de hayır üzeredirler. Bunlar Kuran okuyorlar ve Allah’a dua ediyorlar. Allah isterse onlara (istediklerini) verir, isterse vermez. Şunlar da, öğreniyorlar ve öğretiyorlar, ben de ancak muallim (öğretici ve eğitici) olarak gönderildim’ dedi ve onlarla birlikte oturdu.(Kitâbu Emsâli’l-Hadis, s. 16- 17.)
    Öğrettikleri yönünden; Hz. Peygamber bir “Muallim-i Ekber”dir; en büyük muallim ve en mükemmel üstaddır. O getirdiği din ve muallimliği ile “nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz ve burada vazifemiz nedir?” gibi müthiş soruların cevabını vermektedir.
    Onun yaydığı hakikatlerin ışığıyla, kâinatın manevi şekli ve rengi değişmiş, matemhane olan dünya zikirhaneye, birbirine düşman gibi görünen varlıklar tevhitle dost ve kardeş şekline girmiştir.
    Bir hadisi şeriflerinde de “Ben hikmetin şehriyim”(Feyzu’l-Kadir, II, 46, nr. 2804) açıklamasını yapmıştır.
    Bir kimseye hikmetin verildiği, onun Allah’ın yasaklarından kaçıp emirlerine uymasıyla anlaşılır. Çünkü “Hikmetin başı Allah korkusudur.” Hikmet nefsi yasaklardan alıkoyar, amele ve zühde sevk eder. Şu halde İlim ve hikmet insanları Allah’tan haşyete ulaştırıyorsa, onu hakîm kılmış demektir. Yoksa İslâmı gayr-i Müslimlerden de iyi bilenler vardır. Şu an da her insana ve müslümana açık olan âlim ve hakîm olmanın en önde gelen ölçüsünün Allah’tan haşyet oluşunu unutmamak, bu vadide Hz. Peygamberi örnek almak gerekmektedir.
    Hz. Peygamber hac konusundaki açıklamasında; “…Vallahi mutlaka ben, Allah katında onlardan (Müslümanlardan) daha hayrı bol ve daha müttakiyim”(Sahihu’l-Buharî, III, 114. İştira, 15.) buyurmuştur.
    İyilikleri pek çok olan Rahmeten li’l Âlemin’in “eberr”; yani hayır bakımından en geniş oluşu; nebiliğinden, kendisinden sonrakilerin imanına vesile oluşu ve bir bakıma İslamla gelen bütün hayır ve iyiliklere sebep olmasındandır. “Sebep olan yapan gibidir” hükmünce, onun hasenât defterine, her an bütün ümmetinin işlediği iyilik ve hasenat kadar sevaplar yazılmaktadır.
    Bir ayete göre birre ulaşmak; ancak Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanmak, Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, boyunduruk altında olan köle ve esirlere sevilen mallardan harcamak, namaz kılmak, zekât vermek, antlaşmada sözü yerine getirmek, ayrıca sıkıntı, hastalık ve savaşta sabretmekle mümkündür.
    Resul-i Ekrem (s.a.v.) “Siz kat’i biliyorsunuz ki, gerçekten ben, (Allah’a karşı) sizin… en sadıkınızım”(Sahihu’l-Buharî, VIII, 162, I‘tisâm, 27.) buyurmuş ve kendisini “Asdak = En Sadık” olarak tanıtmıştır. Dört özelliğinden biri olarak sıdkını zikretmiştir: “Ben; nebi, ümmi, sadık ve zekiyim. Yazıklar olsun beni yalanlayana, benden yüz çevirene ve benimle vuruşuna! Ayrıca hayırların hepsi; bana kucak açan, bana yardım eden, inanan, benim sözümü doğrulayan ve benimle mücahede edene aittir.”(et-Tabakât I, 334.)
    “Benden önceki nebilere göre benim durumum, bir bina yapıp onu süsleyen ve güzelleştiren adamın meseli/durumu gibidir. Ancak onun köşelerinden birinde, bir kerpiç (taş ve tuğla) yeri hariç; (o buraya tuğlasını koymamıştı). İnsanlardan binaya uğrayan herkes ona bakmaya, beğenmeye ve şöyle demeye başladılar: ‘Keşke şu (boşluğu dolduracak kerpiç de onulsa.’ İşte o kerpiç benim. Ve ben nebilerin sonuncusuyum.”(Sahihu’l-Buhari, IV, 162- 163)
    1) Bütün Peygamberler, hep birlikte planı yapılıp temeli atılmış, duvarları yükseltilmiş, üzeri örtülmüş, eksiklikleri giderilmiş, tamamlanıp süslemeleri yapılmış muhteşem bir saraya ve güzel bir binaya benzetilmişlerdir.
    2) Temsile göre binayı husule getiren her taş (kerpiç veya tuğla) bir peygamberdir ve oraya konan ilk taş Hz. Âdemdir. Yeri ve zamanı geldikçe diğer taşlar (peygamberler de) nübüvvet sarayında yerlerini almışlardır. Binanın ilk taşı (kerpici ve tuğlası) duvara konulduysa, son taşı da konularak tamamlanacaktır. Çünkü başlangıcı olanın sonu da vardır ve olmalıdır. İlk taş son taşı; ilk nebi de son nebiyi gerektirir.
    3) Bina yapan; kudret ve konumuna göre malzeme beğenip binayı yaptığı gibi; Yüce Allah da, o güzide taşları beğenip seçmiş ve yerlerine koymuştur. Cenâb-ı Hak, pek mühim ve pek büyük görevi olan “Nübüvvet Binası ve Sarayı” için; en iyi, taşları (insanları) seçmiş, onları ardı ardına ve zamanı geldikçe yerli yerine koymuştur. Onun seçtiklerini, en mükemmel, üsve-i hasene, model ve örnek gösterdiklerini, bizim de beğenmemiz, örnek, model ve seçkin bilmemiz gerekir. Bizler de peygamberlerin güzel hasletlerini örnek alarak, Allah’ın beğeneceği evsaf ve etvarla süslenerek, bu konuda nebileri ve Hz. Muhammed’i model ve örnek alabiliriz.
    Bu noktadan Hâtemu’l-Enbiya, yani “Nebilerin Mührü ve Sonuncusu” olan Peygamber Efendimiz, kendisinden önceki bütün nebileri musaddık (doğrulayıcı, onaylayıcı) olduğu gibi, kendisinden sonra nebi gelmeyeceğini de anlatmış olmaktadır. Bir şeyin sonuna da hâtem denir.
    4) Peygamberler kendi aralarında nübüvvet sarayının güzel tuğları oldukları gibi, müminler de ayette belirtildiği üzere “Bünyan-ı Mersus” olan İslam binası ve sarayı içinde, işe yarar birer güzel tuğla ve kıymetli birer taşlar olmalıdırlar. Böylece bütün müslümanların teşkil ettiği binayı güzelleştirdikleri gibi, o binayı güçlendirirler ve bina içindeki görevlerini de aksatmaksızın görmüş olurlar.
    Peygamberimiz, İnsan ve kul olarak mertebesini ve Allah katındaki değerini şöyle açıklamıştı: “Ben kıyamet gününde içinizden, ecri (ücreti, ödülü ve sevabı) en büyük olanınızım. Çünkü hem kendi amellerinin karşılığında, hem bana uyanların amelleri karşılığında ecir alacağım."(ed- Darimi, Abdullah b. Abdurrahman, Sunenu’d- Dârimi, I-II, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, I, 131; Kendi Dilinden, s. 151.)
    Hz. Peygamber’in kendisini ücretli (ecir) olarak adlandırması, kulluk ve hizmetkârlığa çok uygun bir benzetme ve adlandırmadır. Bu dünya dâr-ı hizmet, ahiret dâr-ı ücret olduğuna göre, bütün kullar bir açıdan birer kul, ücretli ve hizmetkârdırlar.
    “Ben Peygamberlerin kâidiyim, ama övünmek (fahr) yok. Ayrıca ben Hâtemü’n-Nebiyyînim, ama övünmek yok. Ve ben (kıyamette) ilk şefaat eden ve şefaat isteği ilk kabul edilenim, ama övünmek yok.”(Feyzu’l-Kadîr, II, 43, nr. 2694.)
    Hz. Peygamber kendisinin kâid ve seyyid oluşunu açıklarken “lâ fahra = övünmek yok” demektedir. Yani bu sözleri o, övünmek için değil, gerçeği ve vakıayı açıklamak veya tahdis-i nimet kabilinden söylemektedir. Bazı nimetlere ve değerlere sahip olan Müminler de, Kuran’ın bu emrini ve Hz. Peygamberi örnek alarak, mazhar oldukları nimetleri söylerken ve iyiliklere vesile olduklarında bunlarla övünmemeli, bunu Allah’ın bir ihsan ve ikramı olarak görmeli, ucup ve fahra girmemelidirler.
    SİE


  3. 28.Aralık.2010, 21:59
    2
    Silent and lonely rains



    “Benim durumumla (benzerimle) halkın durumu; ateş tutuşturan bir adamın durumu gibidir Ateş etrafına ışık saçınca, kelebekler (pervaneler), kendilerini ateşe atmaya başlar. O adam ise, onları ondan çekip kurtarmaya, (bu konuda) onlara üstün gelmeye çalışır. Fakat onlar ona (ateşe doğru) hücum ederler. Ben de ateşten kurtarmak için eteklerinizden tutanım. Oysa onlar (insanlar) ateş içine atılmaya çabalıyorlar.”(Sahihu’l-Buhari, IV, 136)
    Hz. Peygamberin bu temsilî teşbihi birkaç açıdan tahlil edilebilir:
    Burada hemcinsi olan insanlara acıyan, âlemlere rahmet, beşir ve nezir olarak gönderilen Hz. Peygamber, onları cehennemden ve kötü sondan nasıl canla başla alıkoymaya çalıştığını ve kurtardığını, kendisini ve ümmetini ilgilendiren bir teşbih ve temsille anlatmaktadır.
    Abdullah b. Amr’ın naklettiğine göre; Medine döneminde bir gün Rasulullah (s.a.v.) Mescid-i Nebi’ye bitişik odaların birinden çıkıp mescide girdi. “Bir de baktı ki orada iki ders halkası var. Onlardan birisinde insanlar Kuran okuyorlar ve Allah’a dua ediyorlar, diğerinde ise öğreniyorlar ve öğretiyorlar (yete‘allemûne ve yu‘allimune). Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her biri de hayır üzeredirler. Bunlar Kuran okuyorlar ve Allah’a dua ediyorlar. Allah isterse onlara (istediklerini) verir, isterse vermez. Şunlar da, öğreniyorlar ve öğretiyorlar, ben de ancak muallim (öğretici ve eğitici) olarak gönderildim’ dedi ve onlarla birlikte oturdu.(Kitâbu Emsâli’l-Hadis, s. 16- 17.)
    Öğrettikleri yönünden; Hz. Peygamber bir “Muallim-i Ekber”dir; en büyük muallim ve en mükemmel üstaddır. O getirdiği din ve muallimliği ile “nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz ve burada vazifemiz nedir?” gibi müthiş soruların cevabını vermektedir.
    Onun yaydığı hakikatlerin ışığıyla, kâinatın manevi şekli ve rengi değişmiş, matemhane olan dünya zikirhaneye, birbirine düşman gibi görünen varlıklar tevhitle dost ve kardeş şekline girmiştir.
    Bir hadisi şeriflerinde de “Ben hikmetin şehriyim”(Feyzu’l-Kadir, II, 46, nr. 2804) açıklamasını yapmıştır.
    Bir kimseye hikmetin verildiği, onun Allah’ın yasaklarından kaçıp emirlerine uymasıyla anlaşılır. Çünkü “Hikmetin başı Allah korkusudur.” Hikmet nefsi yasaklardan alıkoyar, amele ve zühde sevk eder. Şu halde İlim ve hikmet insanları Allah’tan haşyete ulaştırıyorsa, onu hakîm kılmış demektir. Yoksa İslâmı gayr-i Müslimlerden de iyi bilenler vardır. Şu an da her insana ve müslümana açık olan âlim ve hakîm olmanın en önde gelen ölçüsünün Allah’tan haşyet oluşunu unutmamak, bu vadide Hz. Peygamberi örnek almak gerekmektedir.
    Hz. Peygamber hac konusundaki açıklamasında; “…Vallahi mutlaka ben, Allah katında onlardan (Müslümanlardan) daha hayrı bol ve daha müttakiyim”(Sahihu’l-Buharî, III, 114. İştira, 15.) buyurmuştur.
    İyilikleri pek çok olan Rahmeten li’l Âlemin’in “eberr”; yani hayır bakımından en geniş oluşu; nebiliğinden, kendisinden sonrakilerin imanına vesile oluşu ve bir bakıma İslamla gelen bütün hayır ve iyiliklere sebep olmasındandır. “Sebep olan yapan gibidir” hükmünce, onun hasenât defterine, her an bütün ümmetinin işlediği iyilik ve hasenat kadar sevaplar yazılmaktadır.
    Bir ayete göre birre ulaşmak; ancak Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanmak, Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, boyunduruk altında olan köle ve esirlere sevilen mallardan harcamak, namaz kılmak, zekât vermek, antlaşmada sözü yerine getirmek, ayrıca sıkıntı, hastalık ve savaşta sabretmekle mümkündür.
    Resul-i Ekrem (s.a.v.) “Siz kat’i biliyorsunuz ki, gerçekten ben, (Allah’a karşı) sizin… en sadıkınızım”(Sahihu’l-Buharî, VIII, 162, I‘tisâm, 27.) buyurmuş ve kendisini “Asdak = En Sadık” olarak tanıtmıştır. Dört özelliğinden biri olarak sıdkını zikretmiştir: “Ben; nebi, ümmi, sadık ve zekiyim. Yazıklar olsun beni yalanlayana, benden yüz çevirene ve benimle vuruşuna! Ayrıca hayırların hepsi; bana kucak açan, bana yardım eden, inanan, benim sözümü doğrulayan ve benimle mücahede edene aittir.”(et-Tabakât I, 334.)
    “Benden önceki nebilere göre benim durumum, bir bina yapıp onu süsleyen ve güzelleştiren adamın meseli/durumu gibidir. Ancak onun köşelerinden birinde, bir kerpiç (taş ve tuğla) yeri hariç; (o buraya tuğlasını koymamıştı). İnsanlardan binaya uğrayan herkes ona bakmaya, beğenmeye ve şöyle demeye başladılar: ‘Keşke şu (boşluğu dolduracak kerpiç de onulsa.’ İşte o kerpiç benim. Ve ben nebilerin sonuncusuyum.”(Sahihu’l-Buhari, IV, 162- 163)
    1) Bütün Peygamberler, hep birlikte planı yapılıp temeli atılmış, duvarları yükseltilmiş, üzeri örtülmüş, eksiklikleri giderilmiş, tamamlanıp süslemeleri yapılmış muhteşem bir saraya ve güzel bir binaya benzetilmişlerdir.
    2) Temsile göre binayı husule getiren her taş (kerpiç veya tuğla) bir peygamberdir ve oraya konan ilk taş Hz. Âdemdir. Yeri ve zamanı geldikçe diğer taşlar (peygamberler de) nübüvvet sarayında yerlerini almışlardır. Binanın ilk taşı (kerpici ve tuğlası) duvara konulduysa, son taşı da konularak tamamlanacaktır. Çünkü başlangıcı olanın sonu da vardır ve olmalıdır. İlk taş son taşı; ilk nebi de son nebiyi gerektirir.
    3) Bina yapan; kudret ve konumuna göre malzeme beğenip binayı yaptığı gibi; Yüce Allah da, o güzide taşları beğenip seçmiş ve yerlerine koymuştur. Cenâb-ı Hak, pek mühim ve pek büyük görevi olan “Nübüvvet Binası ve Sarayı” için; en iyi, taşları (insanları) seçmiş, onları ardı ardına ve zamanı geldikçe yerli yerine koymuştur. Onun seçtiklerini, en mükemmel, üsve-i hasene, model ve örnek gösterdiklerini, bizim de beğenmemiz, örnek, model ve seçkin bilmemiz gerekir. Bizler de peygamberlerin güzel hasletlerini örnek alarak, Allah’ın beğeneceği evsaf ve etvarla süslenerek, bu konuda nebileri ve Hz. Muhammed’i model ve örnek alabiliriz.
    Bu noktadan Hâtemu’l-Enbiya, yani “Nebilerin Mührü ve Sonuncusu” olan Peygamber Efendimiz, kendisinden önceki bütün nebileri musaddık (doğrulayıcı, onaylayıcı) olduğu gibi, kendisinden sonra nebi gelmeyeceğini de anlatmış olmaktadır. Bir şeyin sonuna da hâtem denir.
    4) Peygamberler kendi aralarında nübüvvet sarayının güzel tuğları oldukları gibi, müminler de ayette belirtildiği üzere “Bünyan-ı Mersus” olan İslam binası ve sarayı içinde, işe yarar birer güzel tuğla ve kıymetli birer taşlar olmalıdırlar. Böylece bütün müslümanların teşkil ettiği binayı güzelleştirdikleri gibi, o binayı güçlendirirler ve bina içindeki görevlerini de aksatmaksızın görmüş olurlar.
    Peygamberimiz, İnsan ve kul olarak mertebesini ve Allah katındaki değerini şöyle açıklamıştı: “Ben kıyamet gününde içinizden, ecri (ücreti, ödülü ve sevabı) en büyük olanınızım. Çünkü hem kendi amellerinin karşılığında, hem bana uyanların amelleri karşılığında ecir alacağım."(ed- Darimi, Abdullah b. Abdurrahman, Sunenu’d- Dârimi, I-II, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, I, 131; Kendi Dilinden, s. 151.)
    Hz. Peygamber’in kendisini ücretli (ecir) olarak adlandırması, kulluk ve hizmetkârlığa çok uygun bir benzetme ve adlandırmadır. Bu dünya dâr-ı hizmet, ahiret dâr-ı ücret olduğuna göre, bütün kullar bir açıdan birer kul, ücretli ve hizmetkârdırlar.
    “Ben Peygamberlerin kâidiyim, ama övünmek (fahr) yok. Ayrıca ben Hâtemü’n-Nebiyyînim, ama övünmek yok. Ve ben (kıyamette) ilk şefaat eden ve şefaat isteği ilk kabul edilenim, ama övünmek yok.”(Feyzu’l-Kadîr, II, 43, nr. 2694.)
    Hz. Peygamber kendisinin kâid ve seyyid oluşunu açıklarken “lâ fahra = övünmek yok” demektedir. Yani bu sözleri o, övünmek için değil, gerçeği ve vakıayı açıklamak veya tahdis-i nimet kabilinden söylemektedir. Bazı nimetlere ve değerlere sahip olan Müminler de, Kuran’ın bu emrini ve Hz. Peygamberi örnek alarak, mazhar oldukları nimetleri söylerken ve iyiliklere vesile olduklarında bunlarla övünmemeli, bunu Allah’ın bir ihsan ve ikramı olarak görmeli, ucup ve fahra girmemelidirler.
    SİE





+ Yorum Gönder