Konusunu Oylayın.: Bana iman eden ve beni tanıyan Ali ibn Ebu Talib’in velayetini tanısın Onu kendine veli tanıyan beni kendine veli tanı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bana iman eden ve beni tanıyan Ali ibn Ebu Talib’in velayetini tanısın Onu kendine veli tanıyan beni kendine veli tanı
  1. 25.Aralık.2010, 17:03
    1
    Misafir

    Bana iman eden ve beni tanıyan Ali ibn Ebu Talib’in velayetini tanısın Onu kendine veli tanıyan beni kendine veli tanı






    Bana iman eden ve beni tanıyan Ali ibn Ebu Talib’in velayetini tanısın Onu kendine veli tanıyan beni kendine veli tanı Mumsema selamün aleyküm

    “Bana iman eden ve beni tanıyan Ali ibn Ebu Talib’in velayetini tanısın. Onu kendine veli tanıyan beni kendine veli tanımıştır ve beni tanıyan Allah’ı da tanımıştır” anlamındaki hadisi açıklar mısınız?


  2. 25.Aralık.2010, 17:03
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    selamün aleyküm

    “Bana iman eden ve beni tanıyan Ali ibn Ebu Talib’in velayetini tanısın. Onu kendine veli tanıyan beni kendine veli tanımıştır ve beni tanıyan Allah’ı da tanımıştır” anlamındaki hadisi açıklar mısınız?


    Benzer Konular

    - Sevdiğim beni sevmiyor çok kızgın bana beni sevmesi için dua

    - Veli/Evliya kimdir, nasıl bilinir? En başta veli kendisinin veli olduğunu bilebilir mi? Bize onların

    - Yağmur beni rüzgar beni kar beni Üşütmüyor aşkın varken yar beni (Şiir)

    - Şu anda çok az veli var ve hepsi de çok yaşlı bunlar öldükten sonra veli kalmazsa insanların hali ne

    - Var mı içinizde beni tanıyan?

  3. 25.Aralık.2010, 17:50
    2
    imam
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Ağustos.2007
    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 7,511
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: minallah-ilelllah

    Yanıt: “Bana iman eden ve beni tanıyan Ali ibn Ebu Talib’in velayetini tanısın. Onu kendine veli tanıyan beni kendine ve




    İlgili hadisin meali şöyledir: “Bana iman eden ve beni tasdik eden kimse, Ali ibn Ebu Talibi veli kabul etsin. Çünkü, onun velayeti benim velayetimdir, benim velayetim ise Allah’ın velayetidir”(Kenzu’l-ummal, 11/611).

    Bu konuda objektif bir değerlendirme yapmak üzere birkaç noktaya dikkate çekmekte fayda vardır:

    Bu hadiste velayet-i siyasiyeden ziyade, velayet-i maneviyeye işaret edilmiş olabilir. Hz. Ali’nin arkasından gidenlerin hak yolda olduğuna delil olarak gösterilmiş olabilir. Tarih boyunca evliyanın yetiştiği tarikatların ekserinin Hz. Ali’ye dayanması bu gerçeği gözler önüne sermektedir.

    Burada Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadelerine bakmakta fayda mülahaza etmekteyiz:

    “Hem (peygamberimizin) ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş. Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir burhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir burhan ile sonra iltizam eder”(bk. Lemalar, 4. Lema/4. nükte).

    Bu gibi hadis rivayetlerinden hareketle Hz. Ali’nin İlk halife olma hakkının olduğunu ve hakkının kendisinden gasp edildiğini söylemek, ne akl-ı selimle, ne sahabeyi öven Kur’an ayetleriyle, ne hayatının sonuna kadar kendilerine, özellikle Hz. Ali’nin de içinde bulunduğu dört raşit halifeye yapılan nebevî iltifatla ve ne de hayatı boyunca Allah’tan başka kimseden korkmadığını gösteren İslam kahramanı İmam-ı Ali’nin şecaat ve kahramanlığıyla bağdaşan bir tarafı vardır.

    Burada Hz. Ali’nin kendi döneminde Hz. Muaviye’ye karşı mücadelesinde haklı olduğuna bir işaret olabilir. Peygamberimiz(a.s.m) Hz. Ali’nin hilafeti döneminde Hz. Muaviye taraftarları ve hariciler tarafından haksız bir duruma düşürülmeye çalışılacağını görmüş, ümmetini bu konuda uyarmıştır. Hz. Ali’nin dostluğu, hilafetinin kabulü, Allah’ın ve resulünün makbulü olacağını belirtmiştir.

    Bu hadisin manasını teyit eden meşhur “Ben kimin mevlası/efendisi isem, Ali de onun mevlası/efendisidir” mealindeki sahih hadistir(Tirmizî, Menakıb,20; İbn Mace, Mukaddime,11, Ahmed b. Hanbel,1/84,118,119). Tirmizî, bu hadisin “hasen,sahih” olduğunu belirtmiştir. Burada da Hz. Ali’nin Resulüllah’ın yolunu takip etmede, âl-i beytin silsilesinin başında olmak hasebiyle onun bu yolunu kıyamete kadar devam ettirmede en birinci şahsiyet olduğuna işaret vardır.

    Son olarak Bediüzzaman hazretlerinin şu sözlerine kulak vermekte yarar görüyoruz:

    “Hem istikbalde Hazret-i Ali (r.a.) elîm hâdisâta ve dahilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali'yi (r.a.) meyusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için, “Ben kimin mevlası/efendisiysem, Ali de onun mevlası/ efendisidir” gibi mühim hadislerle Ali'yi (r.a.) teselli ve ümmetini irşad etmiştir.

    Hazret-i Ali'ye (r.a.) karşı Şîa-i Velâyetin ifratkârâne muhabbetleri ve tarikat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini Şîa-i Hilâfet derecesinde mes'ul etmez. Çünkü, ehl-i velâyet, meslek itibarıyla, muhabbetle mürşitlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mâzur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefâ-i Râşidînin zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usul-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mâzur olabilirler.

    Şîa-i Hilâfet ise, ağrâz-ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar…

    Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı Şîa-i Velâyetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkit etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (r.a.) tenkis etmedikleri gibi, ciddî severler. Fakat hadisçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadisçe Hazret-i Ali'nin (r.a.) şîası hakkındaki senâ-yı Nebevî, Ehl-i Sünnete aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (r.a.) şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir … Hem Hazret-i Ali'nin (r.a.) zâtında temessül eden şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i mâneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) noktasında muvazene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın sırr-ı azîmi var.

    Amma Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali'yi (r.a.) fevkalâde sevmek dâvâsında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki, "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (r.a.) haksız oldukları halde, Hazret-i Ali (r.a.) onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş, yani onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş."

    Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve "Esedullah" unvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı riyâkâr ve korkaklıkla ve sevmediği zatlara tasannukârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümâşât etmekle, haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet midir; elbette değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (r.a.) teberrî eder”(bk. 4.Lema/a.g.y).
    İlave bilgiler için tıklayınız:
    Şiiler Peygamber Efendimize Gadir-i Hum denen yerde Hz. Alinin hilafetinin bildirildiği yer olduğunu ve Allah'ın emri olduğunu söylüyorlar. Bu meselenin aslı nedir?
    Dört halifenin sırasıyla halife olmalarına işaret eden hususlar nelerdir?

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  4. 25.Aralık.2010, 17:50
    2
    Üye



    İlgili hadisin meali şöyledir: “Bana iman eden ve beni tasdik eden kimse, Ali ibn Ebu Talibi veli kabul etsin. Çünkü, onun velayeti benim velayetimdir, benim velayetim ise Allah’ın velayetidir”(Kenzu’l-ummal, 11/611).

    Bu konuda objektif bir değerlendirme yapmak üzere birkaç noktaya dikkate çekmekte fayda vardır:

    Bu hadiste velayet-i siyasiyeden ziyade, velayet-i maneviyeye işaret edilmiş olabilir. Hz. Ali’nin arkasından gidenlerin hak yolda olduğuna delil olarak gösterilmiş olabilir. Tarih boyunca evliyanın yetiştiği tarikatların ekserinin Hz. Ali’ye dayanması bu gerçeği gözler önüne sermektedir.

    Burada Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadelerine bakmakta fayda mülahaza etmekteyiz:

    “Hem (peygamberimizin) ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O halde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâmın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş. Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir burhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir burhan ile sonra iltizam eder”(bk. Lemalar, 4. Lema/4. nükte).

    Bu gibi hadis rivayetlerinden hareketle Hz. Ali’nin İlk halife olma hakkının olduğunu ve hakkının kendisinden gasp edildiğini söylemek, ne akl-ı selimle, ne sahabeyi öven Kur’an ayetleriyle, ne hayatının sonuna kadar kendilerine, özellikle Hz. Ali’nin de içinde bulunduğu dört raşit halifeye yapılan nebevî iltifatla ve ne de hayatı boyunca Allah’tan başka kimseden korkmadığını gösteren İslam kahramanı İmam-ı Ali’nin şecaat ve kahramanlığıyla bağdaşan bir tarafı vardır.

    Burada Hz. Ali’nin kendi döneminde Hz. Muaviye’ye karşı mücadelesinde haklı olduğuna bir işaret olabilir. Peygamberimiz(a.s.m) Hz. Ali’nin hilafeti döneminde Hz. Muaviye taraftarları ve hariciler tarafından haksız bir duruma düşürülmeye çalışılacağını görmüş, ümmetini bu konuda uyarmıştır. Hz. Ali’nin dostluğu, hilafetinin kabulü, Allah’ın ve resulünün makbulü olacağını belirtmiştir.

    Bu hadisin manasını teyit eden meşhur “Ben kimin mevlası/efendisi isem, Ali de onun mevlası/efendisidir” mealindeki sahih hadistir(Tirmizî, Menakıb,20; İbn Mace, Mukaddime,11, Ahmed b. Hanbel,1/84,118,119). Tirmizî, bu hadisin “hasen,sahih” olduğunu belirtmiştir. Burada da Hz. Ali’nin Resulüllah’ın yolunu takip etmede, âl-i beytin silsilesinin başında olmak hasebiyle onun bu yolunu kıyamete kadar devam ettirmede en birinci şahsiyet olduğuna işaret vardır.

    Son olarak Bediüzzaman hazretlerinin şu sözlerine kulak vermekte yarar görüyoruz:

    “Hem istikbalde Hazret-i Ali (r.a.) elîm hâdisâta ve dahilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali'yi (r.a.) meyusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için, “Ben kimin mevlası/efendisiysem, Ali de onun mevlası/ efendisidir” gibi mühim hadislerle Ali'yi (r.a.) teselli ve ümmetini irşad etmiştir.

    Hazret-i Ali'ye (r.a.) karşı Şîa-i Velâyetin ifratkârâne muhabbetleri ve tarikat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini Şîa-i Hilâfet derecesinde mes'ul etmez. Çünkü, ehl-i velâyet, meslek itibarıyla, muhabbetle mürşitlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mâzur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefâ-i Râşidînin zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usul-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mâzur olabilirler.

    Şîa-i Hilâfet ise, ağrâz-ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar…

    Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı Şîa-i Velâyetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkit etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (r.a.) tenkis etmedikleri gibi, ciddî severler. Fakat hadisçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadisçe Hazret-i Ali'nin (r.a.) şîası hakkındaki senâ-yı Nebevî, Ehl-i Sünnete aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (r.a.) şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir … Hem Hazret-i Ali'nin (r.a.) zâtında temessül eden şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i mâneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) noktasında muvazene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın sırr-ı azîmi var.

    Amma Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali'yi (r.a.) fevkalâde sevmek dâvâsında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki, "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (r.a.) haksız oldukları halde, Hazret-i Ali (r.a.) onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş, yani onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş."

    Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve "Esedullah" unvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı riyâkâr ve korkaklıkla ve sevmediği zatlara tasannukârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümâşât etmekle, haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet midir; elbette değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (r.a.) teberrî eder”(bk. 4.Lema/a.g.y).
    İlave bilgiler için tıklayınız:
    Şiiler Peygamber Efendimize Gadir-i Hum denen yerde Hz. Alinin hilafetinin bildirildiği yer olduğunu ve Allah'ın emri olduğunu söylüyorlar. Bu meselenin aslı nedir?
    Dört halifenin sırasıyla halife olmalarına işaret eden hususlar nelerdir?

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder