Konusunu Oylayın.: De ki Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın Ben de kendi halime göre çalışıyorum Artık ileride bileceksiniz (Zümer,39)

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
De ki Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın Ben de kendi halime göre çalışıyorum Artık ileride bileceksiniz (Zümer,39)
  1. 20.Aralık.2010, 16:44
    1
    Misafir

    De ki Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın Ben de kendi halime göre çalışıyorum Artık ileride bileceksiniz (Zümer,39)






    De ki Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın Ben de kendi halime göre çalışıyorum Artık ileride bileceksiniz (Zümer,39) Mumsema “De ki: "Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın. Ben de kendi halime göre çalışıyorum. Artık ileride bileceksiniz." (Zümer, 39/39) ayetinin açıklaması nedir?


  2. 20.Aralık.2010, 16:44
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 20.Aralık.2010, 19:34
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: "De ki: "Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın. Ben de kendi halime göre çalışıyorum. Artık ileride bileceksiniz" (Züm




    “Gerçek şu ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tereddüt etmeden "Allah" derler.
    De ki: "O halde söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?"
    De ki: "Allah bana yeter! Tevekkül ehli olanlar yalnız O'na güvenip dayanırlar."
    De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini, kimin tepesine sonu gelmez bir azabın ineceğini yakında öğreneceksiniz!"
    (Zümer, 39/38-40)

    Putperest Araplar, aslında Allah'ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O'nun yaratıcı kudretini tanıdıklarını ifade ediyorlardı; fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah'ı bırakıp putlara tapıyor, onlara sığınıyor, onlardan yardım istiyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı. Oysa onların insanlara yardım etmek şöyle dursun, Allah'tan gelen bir zararı veya bir rahmeti, nimet ve bereketi önleme güç ve imkanları yoktu. Bunun âyette soru ifadesiyle ortaya konması, eğer akıllarını kullanırlarsa bunun, o putlara tapanlarca dahi rahatlıkla anlaşılabilecek açık bir gerçek olduğu anlamına gelir.

    "Allah bana yeter" ikrarı ve bunun devamındaki ifade, müminin sadece Allah'a inanmakla kalmayıp her türlü tutum ve davranışında, faaliyetlerinde yalnız Allah'a dayanıp güvenmesi, ihtiyacını sadece O'na arzederek yardım ve desteği O'ndan beklemesi, böylece inancını eylemleriyle bütünleştirmesi gerektiğine işaret eder. Âyette geçen tevekkülün anlamı da budur. Bu anlamıyla tevekkül kişiye güç ve onur kazandırır, kendine güvenini arttırır; kısaca -yine Kur'an'ın tabiriyle- onu izzet sahibi yapar. (bk. Münâfikun 63/8) Nitekim 39-40. âyetler de Hz. Peygamber'in, bu anlamdaki tevekkül anlayışından kaynaklanan kendine güvenini, onurlu ve kararlı duruşunu ifade etmektedir.

    Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam Efendimiz, Hakk'ın varlığını, birliğini ve yalnız O'nun ibâdet edilmeye lâyık bulunduğunu cihana duyurmak ve aklı erenlere bu gerçeği kabul ettirmek için aralıksız mücadele vermekle emrolunmuştu. Ancak bu mücadele ve izlenilen eğitim, günün sosyal ve ekonomik şartlarına, kuvvetler arasındaki denge ve dengesizliğe göre çok mükemmel bir metotla uygulanmıştır.

    Denilebilir ki, Hz. Muhammed (a.s.m.) Efendimiz bu kadar ağır bir yükü omuzlarında taşırken, ortam ve şartların Onun aleyhine olmasına rağmen bıkkınlık duymamış, ümitsizliğe düşmemiş ve hiçbir zaman teblîğ, irşat görevini yerine getirirken yılmamış; aksine İslâm'ın bizatihi hep aksiyon halinde bulunduğunu, özünde büyük bir dinamizm taşıdığını ispatlamıştır. O kadar ki, Cenâb-ı Hak'tan aldığı emir gereği, en azgın müşriklere son olarak şöyle seslenmek suretiyle İslâm'ın hiçbir zaman mücadele alanından çekilmeyeceğini kesinkes ortaya koymuştur: “Bulunduğunuz hal, kurduğunuz düzen, baş vurduğunuz çare üzere yapacağınızı yapın..”

    Böylece Hz. Muhammed (a.s.m.), hakkın, eninde-sonunda bâtılın beynini parçalayacağını, inkarcı maddecilerin ve azgın putperestlerin hezimete uğrayacağını, Allah'ın dininin mutlaka üstün geleceğini ve tazeliğini kıyamete kadar sürdüreceğini bütün dünyaya ilân etmiş bulunuyordu.

    Nitekim kırkıncı âyetin son bölümüyle bu mücadelenin mü'minler lehine gelişip zaferle sonuçlanacağı çok anlamlı bir ifadeyle haber verilmektedir. Öyle ki, bu haberin gerçekleşmesi için ilk adım hicret olayıyla atılmış ve zaferin ilk meşalesi Bedir meydanında kendini göstermişti.

    Müfessirler, 40. âyette geçen iki azaptan ilkini, putperestlerin müslümanlar karşısındaki yenilgisi, ikincisini de âhiret azabı olarak yorumlamışlardır. (Zemahşeri, Keşşaf, ilgili ayetin tefsiri)

    Özetle söylemek gerekirse soruda geçen ayet, “Sizler, son derece güçlü ve kuvvetli olduğunuza inanıyorsunuz. Öyle ise ellerinizden gelen her türlü hile ve tuzağa başvurun. Ben de, dinimi anlatmak için çalışıp çabalayacağım. Çünkü sizler o azabın ve rezilliğin, bana mı, yoksa sizin başınıza mı geleceğini göreceksiniz" demektedir. Bu ifadenin maksadı ise, tehdit ve korkutmadır. (bk. Razi ilgili ayetin tefsiri)


    Sorularla İslamiyet



  4. 20.Aralık.2010, 19:34
    2
    Silent and lonely rains



    “Gerçek şu ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tereddüt etmeden "Allah" derler.
    De ki: "O halde söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?"
    De ki: "Allah bana yeter! Tevekkül ehli olanlar yalnız O'na güvenip dayanırlar."
    De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini, kimin tepesine sonu gelmez bir azabın ineceğini yakında öğreneceksiniz!"
    (Zümer, 39/38-40)

    Putperest Araplar, aslında Allah'ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O'nun yaratıcı kudretini tanıdıklarını ifade ediyorlardı; fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah'ı bırakıp putlara tapıyor, onlara sığınıyor, onlardan yardım istiyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı. Oysa onların insanlara yardım etmek şöyle dursun, Allah'tan gelen bir zararı veya bir rahmeti, nimet ve bereketi önleme güç ve imkanları yoktu. Bunun âyette soru ifadesiyle ortaya konması, eğer akıllarını kullanırlarsa bunun, o putlara tapanlarca dahi rahatlıkla anlaşılabilecek açık bir gerçek olduğu anlamına gelir.

    "Allah bana yeter" ikrarı ve bunun devamındaki ifade, müminin sadece Allah'a inanmakla kalmayıp her türlü tutum ve davranışında, faaliyetlerinde yalnız Allah'a dayanıp güvenmesi, ihtiyacını sadece O'na arzederek yardım ve desteği O'ndan beklemesi, böylece inancını eylemleriyle bütünleştirmesi gerektiğine işaret eder. Âyette geçen tevekkülün anlamı da budur. Bu anlamıyla tevekkül kişiye güç ve onur kazandırır, kendine güvenini arttırır; kısaca -yine Kur'an'ın tabiriyle- onu izzet sahibi yapar. (bk. Münâfikun 63/8) Nitekim 39-40. âyetler de Hz. Peygamber'in, bu anlamdaki tevekkül anlayışından kaynaklanan kendine güvenini, onurlu ve kararlı duruşunu ifade etmektedir.

    Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam Efendimiz, Hakk'ın varlığını, birliğini ve yalnız O'nun ibâdet edilmeye lâyık bulunduğunu cihana duyurmak ve aklı erenlere bu gerçeği kabul ettirmek için aralıksız mücadele vermekle emrolunmuştu. Ancak bu mücadele ve izlenilen eğitim, günün sosyal ve ekonomik şartlarına, kuvvetler arasındaki denge ve dengesizliğe göre çok mükemmel bir metotla uygulanmıştır.

    Denilebilir ki, Hz. Muhammed (a.s.m.) Efendimiz bu kadar ağır bir yükü omuzlarında taşırken, ortam ve şartların Onun aleyhine olmasına rağmen bıkkınlık duymamış, ümitsizliğe düşmemiş ve hiçbir zaman teblîğ, irşat görevini yerine getirirken yılmamış; aksine İslâm'ın bizatihi hep aksiyon halinde bulunduğunu, özünde büyük bir dinamizm taşıdığını ispatlamıştır. O kadar ki, Cenâb-ı Hak'tan aldığı emir gereği, en azgın müşriklere son olarak şöyle seslenmek suretiyle İslâm'ın hiçbir zaman mücadele alanından çekilmeyeceğini kesinkes ortaya koymuştur: “Bulunduğunuz hal, kurduğunuz düzen, baş vurduğunuz çare üzere yapacağınızı yapın..”

    Böylece Hz. Muhammed (a.s.m.), hakkın, eninde-sonunda bâtılın beynini parçalayacağını, inkarcı maddecilerin ve azgın putperestlerin hezimete uğrayacağını, Allah'ın dininin mutlaka üstün geleceğini ve tazeliğini kıyamete kadar sürdüreceğini bütün dünyaya ilân etmiş bulunuyordu.

    Nitekim kırkıncı âyetin son bölümüyle bu mücadelenin mü'minler lehine gelişip zaferle sonuçlanacağı çok anlamlı bir ifadeyle haber verilmektedir. Öyle ki, bu haberin gerçekleşmesi için ilk adım hicret olayıyla atılmış ve zaferin ilk meşalesi Bedir meydanında kendini göstermişti.

    Müfessirler, 40. âyette geçen iki azaptan ilkini, putperestlerin müslümanlar karşısındaki yenilgisi, ikincisini de âhiret azabı olarak yorumlamışlardır. (Zemahşeri, Keşşaf, ilgili ayetin tefsiri)

    Özetle söylemek gerekirse soruda geçen ayet, “Sizler, son derece güçlü ve kuvvetli olduğunuza inanıyorsunuz. Öyle ise ellerinizden gelen her türlü hile ve tuzağa başvurun. Ben de, dinimi anlatmak için çalışıp çabalayacağım. Çünkü sizler o azabın ve rezilliğin, bana mı, yoksa sizin başınıza mı geleceğini göreceksiniz" demektedir. Bu ifadenin maksadı ise, tehdit ve korkutmadır. (bk. Razi ilgili ayetin tefsiri)


    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder