Konusunu Oylayın.: Kıyamet ne zaman kopacak ve kimlerin başına kopacak

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kıyamet ne zaman kopacak ve kimlerin başına kopacak
  1. 19.Aralık.2010, 14:27
    1
    Misafir

    Kıyamet ne zaman kopacak ve kimlerin başına kopacak






    Kıyamet ne zaman kopacak ve kimlerin başına kopacak Mumsema kıyamet ne zaman kopacak ve kimlerin başına kopacak


  2. 19.Aralık.2010, 14:27
    1
    özer çelenk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    özer çelenk
    Misafir
  3. 19.Aralık.2010, 18:31
    2
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Yanıt: Kıyamet ne zaman kopacak ve kimlerin başına kopacak




    Ahir zamanda fitneler birbiri üstüne gelecek ve insanlar imandan, Kurandan ayrılacaklar. Ahlâk dağlara çıkacak, adaletin sadece adı kalacak ve zulümler kara bulutlar gibi dünyayı sarıp kaplayacaktır. Bunlar, Hz. Peygamber (s.) tarafından onlarca hadislerle anlatılan ve artık herkesin bildiği hadislerdendir. Öyle ki, kıyamet yaklaştıkça insanlar, mümin olarak yatacak, kafir olarak sabahlayacak veya mümin olarak sabahladığı halde, gündüz yaşadığı olaylar veya yaptığı tartışmalara, taraf olduğu kişiler sebebiyle akşama kafir olacaktır.(1) Kıyametin dinini imanını kaybetmiş şerlilerin, kötülerin ve kötülüğün temsilci ve yayıcısı olan kafirlerin üzerine kopacağı ve kopmadan az önce de olsa, o dehşeti yaşatmamak için Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak müminlerin ruhlarının alınacağı, bu dehşetten imanları hatırına korunacakları(2) hususu, öteden beri bilinen bir husustur ki, bunun mantıki sebepleri de vardır. Çünkü Allah (c.), bu dünyayı kendisine inanılıp ibadet edilmesi için yaratmıştır ve böyle bir mülkün sahibinin, istediği yerine getirilmeyince, burayı iptal etmesi normaldir. Bunu bir iş yerine veya sahibinin istediği doğrultusunda çalışmak üzere kurulmuş bir işe benzetebiliriz. Kâr etmeyen bir işin veya bir iş yerinin en kolay ve en doğal çözümü işin iptal edilmesi veya iş yerinin başka bir yerde açılması mantık bakımından en doğru seçimdir. İşte bu sebeple de kıyametin, onu inkar edenlerin başına kopması ve neticeyi hiç olmazsa bir kısmının gözleriyle görmesi de normaldir. Nitekim kuran-ı Kerimde inkarcıların onu yalanlamalarına ait birçok ayetten birkaçını burada nakledip konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak istiyoruz:

    “İnkârcılar: Kıyamet bize gelmeyecek, dediler. De ki: Hayır! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).”(Sebe, 34:3)

    Ayette, en küçükten en büyüğe kadar yerde ve gökte bulunan her şeyin kendi ilminde kayıtlı olduğunu veya kitaptan maksat Kuran veya Levh-i Mahfuz adlı her şeyin kaderinin yazılı olduğu yerde saklı bulunduğunu ifade eden yüce Allah (c.), kafirlerin başına kıyameti koparacağını açıkça ifade ediyor. Sanki Allah ile aralarında bir anlaşma varmış gibi ukalaca tavırlarıyla “kıyamet bize gelmeyecek”, “gelse gelse o, ancak size gelir...” gibi günümüzde de duyduğumuz kafirce tavırları sebebiyle, hem Hz. Peygamberi, hem de müminleri alaya alanlar, bu söz ve davranışları sebebiyle bile kıyametin kopması için bir sebep oluşturuyor, belanın düğmesine dokunuyorlar. Çünkü iş inada binince olmayacak olsa bile olur. Nasıl ki, bir suçlu veya adi bir adam bir hakime, sen beni mahkum edemezsin dese, o hakim de eğer izzet ve onur varsa, kendisine yapılan bu hakaret için bile, o suçluyu veya hakaret eden adamı mahkum eder; olmasa bile bir hapishane yaptırıp içine atar. Aynen bunun gibi, yüce Allah da, kendisini inkar edenleri, sorumsuzca yaşayıp kul hakkı yiyenleri ve insanlara zulmedenleri cezalandırmak için bile olsa kıyameti koparıp cehenneme atacaktır. Kaldı ki, kıyamet mutlaka kopacak ve Allah (c.), insanları hesaba çekecektir. Bu bilinen veya bilinmesi gereken mutlak/kesin bir gerçektir. Ancak onun gerçek sebebinin ve saatinin ne zaman tahakkuk edeceğini ezeli ilmiyle bildiği için sadece vaktini ertelemektedir:

    “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.”(Ahkaf, 46:3) Elbette bu inkarları ve sorumluluktan kaçıp yüz çevirmeleri de boşunadır. Nitekim bunun pişmanlığını sonra duyup ellerini dizlerine vuracaklar ama iş işten geçmiş olacak:

    “ – O gün (kıyameti) yalanlayanların vay haline!”(Tur, 52:11)

    Bir de ayetlerin ötesinde Hz. Peygamber (s.)’in bu konudaki çok açık ve net hadisleri vardır ki, bunlardan biri Enes (r.)’den nakledilmiştir ve şöyledir:

    “ – Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır.”(3) Ya da hadisi, Tirmizi’nin rivayet ettiği şekliyle tercüme edersek, “Yeryüzünde Allah Allah diyen kalmayıncaya kadar kıyamet kopmaz.” Başka bir hadis-i şerifte ise açıkça, kıyametten önce az dahi olsa inanan herkesin ruhlarının alınacağı ve kendilerinde iyilik ve hayır bulunan hiç kimsenin kalmayacağı belirtilerek, kıyametin bunların başına kopacağı bildirilmektedir. Hz. Ayşe’den nakledilen hadiste, Hz. Peygamber (s.) bir gün:

    “ – Lât ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir!” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ayşe:

    “ – Ey Allah'ın Resulü! Allah (c.), “O Allah ki Resûlünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın”(Saff, 61:9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim!” demiş. Hz. Peygamber (s.) ise cevap olarak;

    “ – Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu alınacak. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler!” buyurmuştur.”(4) Ebu Hureyre (r.)’den nakledilen bir hadiste ise, bu rüzgarın ipekten daha yumuşak olacağı ve Yemen tarafından geleceği(5) de başka bir hadiste bildirilmektedir.

    Öyle veya böyle ikisi de aynı anlamı geliyor ki, kıyametten önce müminlerin tamamı, ya Allah’ın bir lütfu olarak, ya da kıyametin kaderinin bir parçası olarak, temizlenecek, ruhları o günden önce alınacaktır. Çünkü o gün dehşeti gören kafirler iman etmeye kalkacak, ama kendilerinden iman kabul edilmeyecektir. İşte bu dehşeti yaşatmamak için Allah önceden müminlerin vefat etmesini sağlayacaktır. Bilemiyoruz belki de dehşet anı insanın aklını başından aldığı için imanlarını da kaybettirecektir. Fakat, o ana kadar iman etmemiş olanların, gördükleri dehşet ve Allah’ın gücünün, kudretinin bu kadar açık tezahürü imansızların çoğunu o gücü kabul edip iman etmeye zorlayacaktır ki, buna az önce kaydettiğimiz ayetlerin yanı sıra hadislerde de açıkça yer veriliyor. Bunlardan birinde, Ebu Hureyre (r.)’in a anlattığına göre Haz. Peygamber (s.) şöyle buyurmuştur:

    “ – Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batıdan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanının sevk etmesiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz.”(6) Çünkü artık imtihan zamanı bitmiş, sınav salonu iptal edilmiştir.

    Bu sebeple artık yeniden imtihan salonuna girmek de imtihan olmak da mümkün olmayacaktır.

    Yine kıyametin kafirler üzerinde kopacağına dair, dünyada itibar gören insanların --------liği konu edilerek, Huzeyfe (r.)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Haz Peygamber (s.) şöyle buyurmuştur:

    “ – İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.”(7)

    Kıyametten hemen önce ortaya çıkan bu adiler, isterse iman ettiklerini iddia etsinler, Allah nazarında önemi yoktur. Bu yüzden bunlar da kıyametin kopma sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Çünkü Allah nazarında önemli olan kamil iman sahibi olmak ve inandığı gibi yaşamaktır. Yoksa öbür türlü herkes kendine göre bir şeylere inanıyor ve şuursuz, bilinçsiz olarak “Allah”, veya dini terimleri telaffuz ediyor.

    Böyle, inanmadığını söyleyen biriyle bir şekilde birlikte olduk ve “inşallah, maşallah” gibi tabirlerini kullandığına şahit olunca, “hani sen inanmıyordun, o zaman bunları niye telaffuz ediyorsun?” deyince, verdiği cevap şu olmuştu: “Ağız alışkanlığı, hoca nihayet biz bu kültürle büyüdük..”

    Evet bu kültürle doğup büyüyen ve sonradan yabancılaşanlardan bir başkası da sekiz günlük Bosna ziyaretimiz sırasında, bir şehitlikte okuduğum Kurandan ve yaptığım duadan etkilenerek, epeyi hislenmiş ve bir takım kimselerin ağlaması karşısında o da bayağı etkilenmişti. Beldi de bunun neticesi olarak bana biraz yakınlık duymuş, daha sonra da sürekli beraber olduğu arkadaşlarından birine adeta bir vasiyet niteliğinde şöyle demiş:

    “ – Ben hocadan önce ölürsem, onu mutlaka mezarımın başına getirin ve bana da böyle bir Kuran okuyup dua etmesini kendisinden benim ricam olarak isteyin...” Bunu, kendisi de etkilenen o arkadaşı bana ulaştırdı. Ben de sekiz günlük yolculuğumuz bitip geri dönünce vedalaşırken;

    “ – Allah seni güzelce inanıp iman etmeden öldürmesin...” diye, sözlerine telmih yaparak dua edince güldü ve yine o sözünü tekrar etti:

    “ – Hoca bu sana vasiyetimdir. Benim dinle falan fazla ilgim yok ama senden önce ölürsem, o Kuran ve duayı ben de istiyorum, lütfen mezarımın başına gelip yap...” dedi. Ben de söz verdim, yapacağım. Ama benim duam senin için ne ifade eder bilmem ki a güzel dostum...! Bu işin zamanında olması ve gereken görevlerin hiç olmazsa bir kısmının yapılması gerekiyor veya en azından yürekten inanmak gerekiyor. Zira, kırk sene kendisini himaye eden amcası Ebu Talip için “affedilmesi için dua edeceğine yemin eden” Allah Rasülü (s.), bu konuda “Cehennemlik oldukları belli olanlarla müşrik olarak ölenler için yakın akrabaları bile olsalar, Peygamber ve müminler asla istiğfar edemezler (onlar için Allah’tan af isteğinde bulunamazlar).”(9:113) ayeti ile Allah’tan ihtar almış ve bunu yapmaması konusunda uyarılmıştır. Ayrıca çok üzülmesine karşılık olarak da yine büyük yerden teselli gelmiş ve “Sen istediğine hidayet edemezsin...”(28:56) denilmiştir. Böyledir çünkü, insan kendisi Allah’tan hidayetini istemeli ve Onun yolunda olmaya özen göstermelidir. Böylesine hassas bir yüreğe sahip olan ve maalesef bu konuda eli-kolu bağlanıp çaresiz kalan Hz. Peygamberin dualarının yanında bizim dualarımızın lafı mı olur... Ama madem onun gönlü öyle istiyor, belki ölmeden önce hidayete erişir de hakkında daha hayırlı bir iş gerçekleşir ve bize de ihtiyacı kalmaz. Bu vesileyle bir üzüntümü de sizlerle paylaşmak istiyorum...

    Bu sözden sonra o zaman, benim içime bir ateş düştü. Bu okunan bir Kuran-ı Kerimle bile kalbi yumuşayıp hislenen ve yakınlık hissi duyan, “bu tür arkadaşlarımızın, dinden uzaklaşmasına acaba biz mi sebep oluyoruz...?” diye çok düşündüm. Eğer öyleyse “vay bizim halimize ve çekeceğimiz vebalimize....!” Eğer bu adamlar, dini bizim şahsımızda görüp de hatalarımızdan dolayı uzaklaşmışlarsa biz bu işin altından kalkmayız.. Evet belki de perde olan ve gölgeleyen bizleriz. Bu konunun dertlisi olan Bediüzzaman da öyle diyor zaten:

    “ – Eğer biz, İslamiyet’i şahsımızda samimiyetle yaşayıp örnek olabilseydik –herhalde, değil kendi içimizde yetişenler, kültürümüzü paylaşan ve kısmen de olsa bazı örf ve adetlerle dinin bir kısmını da olsa paylaşan ve pek çoğu da şeyhlerin, hacıların, hocaların çocuğu veya torunu olan kişiler– sair dinlerin mensupları dahi İslam’a girip Müslüman olacaklardı...” Ama ne yazık ki, biz böylesine önemli olan bir temsil görevini yapamadık...!

    (1) – Tirmizi, Fiten, 30; Ramuz el-Ehadis, 299:4.

    (2) – Buhari, Fiten, 13; Rikak, 9; Tecrid-i Sarih Terc. XII, 182; Müslim, İman, 234; Fiten, 52; Tirmizi, Fiten, 9, 35, 37; İbn-i Mace, Fiten, 25; Bediüzzaman, Şualar, s. 490-491.

    (3) – Müslim, İman 234, (148); Tirmizi, Fiten 35, (2208).

    (4) – Müslim, Fiten 52, (2907).

    (5) – Müslim, İman 185, (117).

    (6) – Buhari, Rikak 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, (157); Ebu Davud, Melahim 12, (4312).

    (7) – Tirmizi, Fiten 37, (2210).

    Arif Arslan


  4. 19.Aralık.2010, 18:31
    2
    Administrator



    Ahir zamanda fitneler birbiri üstüne gelecek ve insanlar imandan, Kurandan ayrılacaklar. Ahlâk dağlara çıkacak, adaletin sadece adı kalacak ve zulümler kara bulutlar gibi dünyayı sarıp kaplayacaktır. Bunlar, Hz. Peygamber (s.) tarafından onlarca hadislerle anlatılan ve artık herkesin bildiği hadislerdendir. Öyle ki, kıyamet yaklaştıkça insanlar, mümin olarak yatacak, kafir olarak sabahlayacak veya mümin olarak sabahladığı halde, gündüz yaşadığı olaylar veya yaptığı tartışmalara, taraf olduğu kişiler sebebiyle akşama kafir olacaktır.(1) Kıyametin dinini imanını kaybetmiş şerlilerin, kötülerin ve kötülüğün temsilci ve yayıcısı olan kafirlerin üzerine kopacağı ve kopmadan az önce de olsa, o dehşeti yaşatmamak için Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak müminlerin ruhlarının alınacağı, bu dehşetten imanları hatırına korunacakları(2) hususu, öteden beri bilinen bir husustur ki, bunun mantıki sebepleri de vardır. Çünkü Allah (c.), bu dünyayı kendisine inanılıp ibadet edilmesi için yaratmıştır ve böyle bir mülkün sahibinin, istediği yerine getirilmeyince, burayı iptal etmesi normaldir. Bunu bir iş yerine veya sahibinin istediği doğrultusunda çalışmak üzere kurulmuş bir işe benzetebiliriz. Kâr etmeyen bir işin veya bir iş yerinin en kolay ve en doğal çözümü işin iptal edilmesi veya iş yerinin başka bir yerde açılması mantık bakımından en doğru seçimdir. İşte bu sebeple de kıyametin, onu inkar edenlerin başına kopması ve neticeyi hiç olmazsa bir kısmının gözleriyle görmesi de normaldir. Nitekim kuran-ı Kerimde inkarcıların onu yalanlamalarına ait birçok ayetten birkaçını burada nakledip konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak istiyoruz:

    “İnkârcılar: Kıyamet bize gelmeyecek, dediler. De ki: Hayır! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).”(Sebe, 34:3)

    Ayette, en küçükten en büyüğe kadar yerde ve gökte bulunan her şeyin kendi ilminde kayıtlı olduğunu veya kitaptan maksat Kuran veya Levh-i Mahfuz adlı her şeyin kaderinin yazılı olduğu yerde saklı bulunduğunu ifade eden yüce Allah (c.), kafirlerin başına kıyameti koparacağını açıkça ifade ediyor. Sanki Allah ile aralarında bir anlaşma varmış gibi ukalaca tavırlarıyla “kıyamet bize gelmeyecek”, “gelse gelse o, ancak size gelir...” gibi günümüzde de duyduğumuz kafirce tavırları sebebiyle, hem Hz. Peygamberi, hem de müminleri alaya alanlar, bu söz ve davranışları sebebiyle bile kıyametin kopması için bir sebep oluşturuyor, belanın düğmesine dokunuyorlar. Çünkü iş inada binince olmayacak olsa bile olur. Nasıl ki, bir suçlu veya adi bir adam bir hakime, sen beni mahkum edemezsin dese, o hakim de eğer izzet ve onur varsa, kendisine yapılan bu hakaret için bile, o suçluyu veya hakaret eden adamı mahkum eder; olmasa bile bir hapishane yaptırıp içine atar. Aynen bunun gibi, yüce Allah da, kendisini inkar edenleri, sorumsuzca yaşayıp kul hakkı yiyenleri ve insanlara zulmedenleri cezalandırmak için bile olsa kıyameti koparıp cehenneme atacaktır. Kaldı ki, kıyamet mutlaka kopacak ve Allah (c.), insanları hesaba çekecektir. Bu bilinen veya bilinmesi gereken mutlak/kesin bir gerçektir. Ancak onun gerçek sebebinin ve saatinin ne zaman tahakkuk edeceğini ezeli ilmiyle bildiği için sadece vaktini ertelemektedir:

    “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.”(Ahkaf, 46:3) Elbette bu inkarları ve sorumluluktan kaçıp yüz çevirmeleri de boşunadır. Nitekim bunun pişmanlığını sonra duyup ellerini dizlerine vuracaklar ama iş işten geçmiş olacak:

    “ – O gün (kıyameti) yalanlayanların vay haline!”(Tur, 52:11)

    Bir de ayetlerin ötesinde Hz. Peygamber (s.)’in bu konudaki çok açık ve net hadisleri vardır ki, bunlardan biri Enes (r.)’den nakledilmiştir ve şöyledir:

    “ – Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır.”(3) Ya da hadisi, Tirmizi’nin rivayet ettiği şekliyle tercüme edersek, “Yeryüzünde Allah Allah diyen kalmayıncaya kadar kıyamet kopmaz.” Başka bir hadis-i şerifte ise açıkça, kıyametten önce az dahi olsa inanan herkesin ruhlarının alınacağı ve kendilerinde iyilik ve hayır bulunan hiç kimsenin kalmayacağı belirtilerek, kıyametin bunların başına kopacağı bildirilmektedir. Hz. Ayşe’den nakledilen hadiste, Hz. Peygamber (s.) bir gün:

    “ – Lât ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir!” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ayşe:

    “ – Ey Allah'ın Resulü! Allah (c.), “O Allah ki Resûlünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın”(Saff, 61:9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim!” demiş. Hz. Peygamber (s.) ise cevap olarak;

    “ – Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu alınacak. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler!” buyurmuştur.”(4) Ebu Hureyre (r.)’den nakledilen bir hadiste ise, bu rüzgarın ipekten daha yumuşak olacağı ve Yemen tarafından geleceği(5) de başka bir hadiste bildirilmektedir.

    Öyle veya böyle ikisi de aynı anlamı geliyor ki, kıyametten önce müminlerin tamamı, ya Allah’ın bir lütfu olarak, ya da kıyametin kaderinin bir parçası olarak, temizlenecek, ruhları o günden önce alınacaktır. Çünkü o gün dehşeti gören kafirler iman etmeye kalkacak, ama kendilerinden iman kabul edilmeyecektir. İşte bu dehşeti yaşatmamak için Allah önceden müminlerin vefat etmesini sağlayacaktır. Bilemiyoruz belki de dehşet anı insanın aklını başından aldığı için imanlarını da kaybettirecektir. Fakat, o ana kadar iman etmemiş olanların, gördükleri dehşet ve Allah’ın gücünün, kudretinin bu kadar açık tezahürü imansızların çoğunu o gücü kabul edip iman etmeye zorlayacaktır ki, buna az önce kaydettiğimiz ayetlerin yanı sıra hadislerde de açıkça yer veriliyor. Bunlardan birinde, Ebu Hureyre (r.)’in a anlattığına göre Haz. Peygamber (s.) şöyle buyurmuştur:

    “ – Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batıdan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanının sevk etmesiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz.”(6) Çünkü artık imtihan zamanı bitmiş, sınav salonu iptal edilmiştir.

    Bu sebeple artık yeniden imtihan salonuna girmek de imtihan olmak da mümkün olmayacaktır.

    Yine kıyametin kafirler üzerinde kopacağına dair, dünyada itibar gören insanların --------liği konu edilerek, Huzeyfe (r.)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Haz Peygamber (s.) şöyle buyurmuştur:

    “ – İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.”(7)

    Kıyametten hemen önce ortaya çıkan bu adiler, isterse iman ettiklerini iddia etsinler, Allah nazarında önemi yoktur. Bu yüzden bunlar da kıyametin kopma sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Çünkü Allah nazarında önemli olan kamil iman sahibi olmak ve inandığı gibi yaşamaktır. Yoksa öbür türlü herkes kendine göre bir şeylere inanıyor ve şuursuz, bilinçsiz olarak “Allah”, veya dini terimleri telaffuz ediyor.

    Böyle, inanmadığını söyleyen biriyle bir şekilde birlikte olduk ve “inşallah, maşallah” gibi tabirlerini kullandığına şahit olunca, “hani sen inanmıyordun, o zaman bunları niye telaffuz ediyorsun?” deyince, verdiği cevap şu olmuştu: “Ağız alışkanlığı, hoca nihayet biz bu kültürle büyüdük..”

    Evet bu kültürle doğup büyüyen ve sonradan yabancılaşanlardan bir başkası da sekiz günlük Bosna ziyaretimiz sırasında, bir şehitlikte okuduğum Kurandan ve yaptığım duadan etkilenerek, epeyi hislenmiş ve bir takım kimselerin ağlaması karşısında o da bayağı etkilenmişti. Beldi de bunun neticesi olarak bana biraz yakınlık duymuş, daha sonra da sürekli beraber olduğu arkadaşlarından birine adeta bir vasiyet niteliğinde şöyle demiş:

    “ – Ben hocadan önce ölürsem, onu mutlaka mezarımın başına getirin ve bana da böyle bir Kuran okuyup dua etmesini kendisinden benim ricam olarak isteyin...” Bunu, kendisi de etkilenen o arkadaşı bana ulaştırdı. Ben de sekiz günlük yolculuğumuz bitip geri dönünce vedalaşırken;

    “ – Allah seni güzelce inanıp iman etmeden öldürmesin...” diye, sözlerine telmih yaparak dua edince güldü ve yine o sözünü tekrar etti:

    “ – Hoca bu sana vasiyetimdir. Benim dinle falan fazla ilgim yok ama senden önce ölürsem, o Kuran ve duayı ben de istiyorum, lütfen mezarımın başına gelip yap...” dedi. Ben de söz verdim, yapacağım. Ama benim duam senin için ne ifade eder bilmem ki a güzel dostum...! Bu işin zamanında olması ve gereken görevlerin hiç olmazsa bir kısmının yapılması gerekiyor veya en azından yürekten inanmak gerekiyor. Zira, kırk sene kendisini himaye eden amcası Ebu Talip için “affedilmesi için dua edeceğine yemin eden” Allah Rasülü (s.), bu konuda “Cehennemlik oldukları belli olanlarla müşrik olarak ölenler için yakın akrabaları bile olsalar, Peygamber ve müminler asla istiğfar edemezler (onlar için Allah’tan af isteğinde bulunamazlar).”(9:113) ayeti ile Allah’tan ihtar almış ve bunu yapmaması konusunda uyarılmıştır. Ayrıca çok üzülmesine karşılık olarak da yine büyük yerden teselli gelmiş ve “Sen istediğine hidayet edemezsin...”(28:56) denilmiştir. Böyledir çünkü, insan kendisi Allah’tan hidayetini istemeli ve Onun yolunda olmaya özen göstermelidir. Böylesine hassas bir yüreğe sahip olan ve maalesef bu konuda eli-kolu bağlanıp çaresiz kalan Hz. Peygamberin dualarının yanında bizim dualarımızın lafı mı olur... Ama madem onun gönlü öyle istiyor, belki ölmeden önce hidayete erişir de hakkında daha hayırlı bir iş gerçekleşir ve bize de ihtiyacı kalmaz. Bu vesileyle bir üzüntümü de sizlerle paylaşmak istiyorum...

    Bu sözden sonra o zaman, benim içime bir ateş düştü. Bu okunan bir Kuran-ı Kerimle bile kalbi yumuşayıp hislenen ve yakınlık hissi duyan, “bu tür arkadaşlarımızın, dinden uzaklaşmasına acaba biz mi sebep oluyoruz...?” diye çok düşündüm. Eğer öyleyse “vay bizim halimize ve çekeceğimiz vebalimize....!” Eğer bu adamlar, dini bizim şahsımızda görüp de hatalarımızdan dolayı uzaklaşmışlarsa biz bu işin altından kalkmayız.. Evet belki de perde olan ve gölgeleyen bizleriz. Bu konunun dertlisi olan Bediüzzaman da öyle diyor zaten:

    “ – Eğer biz, İslamiyet’i şahsımızda samimiyetle yaşayıp örnek olabilseydik –herhalde, değil kendi içimizde yetişenler, kültürümüzü paylaşan ve kısmen de olsa bazı örf ve adetlerle dinin bir kısmını da olsa paylaşan ve pek çoğu da şeyhlerin, hacıların, hocaların çocuğu veya torunu olan kişiler– sair dinlerin mensupları dahi İslam’a girip Müslüman olacaklardı...” Ama ne yazık ki, biz böylesine önemli olan bir temsil görevini yapamadık...!

    (1) – Tirmizi, Fiten, 30; Ramuz el-Ehadis, 299:4.

    (2) – Buhari, Fiten, 13; Rikak, 9; Tecrid-i Sarih Terc. XII, 182; Müslim, İman, 234; Fiten, 52; Tirmizi, Fiten, 9, 35, 37; İbn-i Mace, Fiten, 25; Bediüzzaman, Şualar, s. 490-491.

    (3) – Müslim, İman 234, (148); Tirmizi, Fiten 35, (2208).

    (4) – Müslim, Fiten 52, (2907).

    (5) – Müslim, İman 185, (117).

    (6) – Buhari, Rikak 39, İstiska 27, Zekat 9; Müslim, İman 248, (157); Ebu Davud, Melahim 12, (4312).

    (7) – Tirmizi, Fiten 37, (2210).

    Arif Arslan





+ Yorum Gönder