Konusunu Oylayın.: Hadisi şerif ve Kuranı kerimin bize kazandırdıkları nelerdir

5 üzerinden 4.90 | Toplam : 10 kişi
Hadisi şerif ve Kuranı kerimin bize kazandırdıkları nelerdir
  1. 14.Aralık.2010, 14:04
    1
    Misafir

    Hadisi şerif ve Kuranı kerimin bize kazandırdıkları nelerdir






    Hadisi şerif ve Kuranı kerimin bize kazandırdıkları nelerdir Mumsema ayeti şerif ve kuranı kerimin bize kazandırdıkları nelerdir


  2. 14.Aralık.2010, 18:16
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: Hadisi şerif ve Kuranı kerimin bize kazandırdıkları nelerdir




    Kur'anı Kerimin bize kazandırdıkları

    En Hayırlı Kişiİnsanlara göre üstünlük ölçüleri farklıdır. Kimine göre zenginlik, kimine göre soy-sop, kimine göre ırk, kimine göre makam-mevki vs.. Ancak Cenab-ı Allah'a (c.c.) göre hayırlı ve üstün olma, Kur'ân'ı öğrenme ve öğretme meselesine bağlanmıştır. Bu önemlidir, çünkü Kur'ân okunup anlaşılmadan üstün olmanın yolları bilinemez, hayırlı olmaya götüren ve hayırlı olmayı engelleyen hususlar tespit edilemez. Bu meselelerin aynı zamanda başkalarına aktarılması da istenmiştir ki, iyiler ve iyilikler çoğalsın, kötüler ve kötülükler Kur'ân'ın altın ikliminde yok olup gitsinler. Bu hususu Hz. Peygamber (s.a.s), şu vecîz ifadeleriyle anlatmaktadır:

    "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir."
    (Buharî, Fedailü'l-Kur’ân, 21; Tirmizî, Fedailü'l-Kur’ân, 15)

    Kur'ân-ı Kerim

    "..Şunu unutmayın ki, Allah'ın nazarında en üstün olanınız, içinizden takvada (Allah'ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olanınızdır..." (Hucurât 49/13) beyanıyla, Allah katında insanların değer kazanma ölçüsünü bildirmiştir. Belirtilen bu takva sahibi olma hususu ise, ancak Kur'ân'ı okuma ve anlamadan geçer. Demek ki bu okuma ve anlama işi yapıldığında takva yakalanılıyor, takvayla da insan en hayırlılar kervanına katılmış oluyor.

    Kıyâmette Şefâat

    En küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayan Cenab-ı Hakk Allah(c.c.), insanın bu dünyada değer verip meşgul olduğu Kur'ân'ı, kişinin ona sahip çıkması ve onunla samimi bir alâka kurması oranında insana şefaatçi yapar. Bununla insan, belki de en muhtaç olduğu bâdirelerden kolaylıkla kurtulmuş olur. Hz. Peygamber'in bu hususla ilgili beyanları oldukça dikkat çekicidir. O (s.a.s.), şöyle buyurur:

    "Kişi kabrinden kalkınca Kur'ân, o kimseyi, rengi değişmiş ve zayıflamış bir halde karşılar ve: 'Beni tanıyor musun?' der. O da: 'Hayır' cevabını verir. O zaman: 'Ben senin arkadaşın olan ve seni şiddetli sıcaklarda susuz, geceleri uykusuz bırakan Kur'ân'ım' der. Sonra o şahsa vakar tacı, anne-babasına da iki değerli elbise giydirilir. Anne-baba bunun sebebini sorunca, çocuklarının Kur'ân'la olan meşguliyeti gösterilir." (İbn Mace, "Edeb", 52: Darimî, Sünen, 2/451) Diğer bir hadislerinde de Allah Resûlü şöyle buyurmuşlardır:
    "Kur'ân okuyun! Zira Kur'ân, kıyamet günü okuyana şefaatçi olarak gelir." (Müslim, Müsafirûn, 252)

    Kıyâmette Nûr

    Kur'ân'ın isimlerinden birisi de "Nûr"dur. Nurun anlamlarından biri de, etrafı aydınlatan ve görmeye yardım eden ışıktır. (İbn Faris, Mu'cem Mekâyis Fi'l-Luğa, 368; Rağıb, Müfredât, 50 Kur'ân, insana maddi-manevî bir ışıktır. Ona yol gösteren bir lambadır. Bu dünyada içinden çıkamayacağı konularda bir rehberdir. Nitekim

    "Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir delil geldi, size açık bir Nûr indirdik." (Nisâ 4/174) âyeti de bunu vurgulamaktadır.

    Kur'ân'ın aydınlatması ve insana yol göstermesi sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp, âhirette de devam edecektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur'ân'ın ahirette insanlara bir Nûr olarak gelmesini şöyle ifade buyurmuştur:
    "Her kim Allah'ın kitabından bir âyet öğrenirse, o öğrendiği kıyâmet günü kendisine bir nur olacaktır." (Darimî, 2/444)

    Kur'ân'la Yükselme

    Kur'ân-ı Kerim'de Cennet'ten bahsedilirken, her zaman tek bir cennetten bahsedilmez. Özellikle Cennet'in farklı derece ve mertebelerine vurgu için çoğul sıygasıyla "cennât" (cennetler) olarak ifade edilir. Yani nasıl dünyada insanlar sahip oldukları imkânlar açısından aynı seviyede değillerse, ahirette de bunun benzeri olacaktır. Burada yaptıkları işler, kazandıkları sevaplar ölçüsünde orada farklı bir konum, farklı bir mertebe kazanmış olacaklardır. Kur'ân'a sahip çıkma, onu okuma, anlama ve yaşama ölçüsünde Cennet'teki makam ve dereceler de farklılaşacaktır. Resûlullah (s.a.s), Kur'ân'ın insana kazandıracağı bu yönü şöyle ifade buyurmuşlardır:

    "Kur'ân'ı okuyup ona sahip çıkan kimseye (âhirette): "Oku ve (Cennet'in derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zira makamın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir." denir. (Ebu Davud, Vitr, 20; Tirmizî, Sevabü'l-Kur’ân, 1

    Bitmeyen Ticaret

    Kur'ân'a sahip çıkıp onu vird haline getiren ve onunla amel eden kimseler anlatılırken, onların, batması, tükenmesi ve iflası mümkün olmayan bir ticaret kazancına sahip oldukları ifade edilir. Tükenmeyen zengin bir ticaret nitelemesinde bulunma, verenin, her şeyin sahibi ve mâliki Allah(c.c.) olmasındandır. Bu husus, Kur'ân'da şöyle belirtilmektedir:

    "Allah'ın Kitabını okuyup ona uyanlar, namazı hakkıyla ifa edenler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan gizli ve âşikâr olarak hayır yolunda harcayanlar, ziyan ihtimali olmayan bir ticaret umarlar." (Fâtır 35/29)

    Zorlanana İki Sevap

    Kur'ân, İlâhi bir hazinedir. O, her yönüyle bir hayır deryasıdır. Şânına yaraşır bir şekilde okunduğunda, meleklere denk bir makama ulaşılır. Tam manâsıyla eda edilemediği, okunmasında veyahut da öğrenilmesinde zorlanıldığında ise verilen derece iki katıdır. Özellikle yeni başlayanlar veya belli bir yaştan sonra okumaya başlayıp zorlananlar için Allah Resûlü'nün bu husustaki müjdesi şöyledir:

    "Kur'ân-ı Kerim'i maharetle okuyan bir insan, Kirâmen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat halis bir niyet ile okumağa çalışan, okurken de kem küm edip dili dolaşan ve Kur'ân'ı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır." (Buharî, Tevnid, 52; Müslim, Müsafirûn, 244)

    Her Harfine On Sevap

    Rahmeti sonsuz Yüce Yaratıcı Allah(c.c.), insanlara verdiği sayısız nimetler yanında, ayrıca yaptıkları iyi işlere de kat kat sevap ve mükâfat vermektedir. Kötülükler bir misliyle karşılık gördüğü halde, iyiliklerin karşılığı on, yüz veya daha fazla katını bulabilmektedir. Nitekim

    "Kim Allah'a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir; kim de bir kötülükle gelirse, sadece kötülüğüne denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez." (En'âm 6/160) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Şüphesiz ki işlerin en hayırlısı ve değerlisi, Cenab-ı Hakk'ın Kelâm sıfatından gelen Kur'ân-ı Kerim'in okunup anlaşılması ve yaşanmasıdır. Onun her bir cümlesi, kelimesi, hattâ harfi Allah Teâla katında ayrı bir kıymeti haizdir ve karşılığı en üst seviyeden verilecektir. Bu hususu Allah Resûlü şu açık beyanlarıyla ifade etmişlerdir:

    "Kur'ân-ı Kerim'den tek bir harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben "Elif lâm Mîm" bir harf demiyorum. Aksine "Elif" bir harf, "Lâm" bir harf, "Mîm" de bir harftir." (Tirmizî, Sevabü'l-Kur’ân, 16)


    HADİS-İ ŞERİFLERİN ÖNEMİ


    Peygamber Efendimiz'in Sözleri

    Peygamber Efendimiz SAS Hazretleri, Hazret-i Ali Efendimiz'in oğlu Hazret-i Hasan RA'dan Taberânî'nin rivayet ettiğine göre buyurmuş ki:

    184/2 (Eyyühen-nâs! İnnî vallàhu mâ âmiraküm mâ emerakümüllàhu bihî velâ enhâküm illâ ammâ nehâkümüllàhu anh, feecmilû fit-taleb fevellezî nefsü ebil-kàsımi biyedihî inne ehadeküm leyatlubühû rızkuhû kemâ yatlubühû ecelühû, fein teassara aleyküm şey'ün minhu fetlubûhü bitàatillâhi azze ve cell.) Sadaka rasûlüllah, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
    Bunun mânâsı şöyle, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: (Eyyühen-nâs!) "Ey insanlar!..." Nâs insanlar demek... Efendimiz muhatabı olan kalabalık ise böyle hitap ediyor: (İnnî vallàhu mâ âmiraküm mâ emerakümüllàhu bihî) "Vallàhi ben Allah'ın emrettiğinden başka bir şeyi size emretmiyorum. (Velâ enhâküm illâ ammâ nehâkümüllàhu anhü) Allah'ın size yasakladığı şeylerden başka bir şeyi size yasaklamıyorum!" Yâni ben, size kendi başıma, kendim bir şey demiyorum; Allah'ın bana verdiği bilgileri size naklediyorum. Allah neyi emretmişse size onu söylüyorum, Allah neyi yasaklamışsa size onu anlatıyorum. Peygamberlik vazifemi yapıyorum, benim vazifem bu; Allah'ın emirlerini yasaklarını size öğretmek, buyurmak... Kendimden bir şey söylüyor değilim."
    Zâten Kur'an-ı Kerim'de de bu hususta ayet var:

    (Vemâ yentıku anil-hevâ.) "Kendi hevây-ı nefsinden, arzusundan, keyfinden konuşmaz, (İn hüve illâ vahyün yûhâ.) söylediği vahiydir." Peygamber Efendimiz'in söylediği bilgilerin bir kısmı Kur'an-ı Kerim'dir. "Allah Kur'an-ı Kerim'den şu âyetleri buyurdu." diye bildirirdi. Etrafındaki vahiy kâtipleri hemen kağıt, kalemi alırlar, Peygamber Efendimiz ne derse, onları Kur'an âyeti indi diye yazarladı. Bir kısmı da vahy-i gayr-i metlüvdür, Allah'ın gönlüne ilhâm ettiği, yine Allah'ın emrettiği, yasakladığı, şeylerdir, Peygamber Efendimiz onları da hadis olarak söylerdi.
    Demek ki Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şerifleri, yine Allah'ın emrettiği, Allah'ın yasaklamış olduğu şeyler... Rasûlüllah Efendimiz'e o bilgileri veren, öyle söyleten Allah... Bu neyi gösteriyor? Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerine çok önem vermemiz, çok dikkat etmemiz, onu başımızın tâcı edinmemiz gerektiğini gösteriyor.

    Gerçekten de öyledir. Dinimizin iki esaslı kaynağından birisi Kur'an-ı Kerim'in âyetleri, diğeri Peygamber Efendimiz'in sünnetleridir. Fıkıh ahkâmının en büyük kaynağı bunlardır. Ondan sonra icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâ ve diğer fıkhî kaynaklar gelir ama, bunların hepsi yine bu iki asla, bu iki köke dayanır.
    O bakımdan ashab-ı kiram, Peygamber Efendimiz'in sözlerini can kulağıyla dinlemişlerdir. Hattâ öyle dinlerlermiş ki, sanki başının üstüne ürkek bir serçe kuş konmuş gibi, başını kıpırdatmadan, hiç çıt çıkartmadan dinlerlermiş.
    Rasûlüllah'a olan sevgilerinden, saygılarından, Rasûlüllah Efendimiz'in göz kamaştırıcı güzelliğinden, heybetinden yüzüne de bakamazlarmış. Sahabe-i kiramdan öyle kimseler var ki, söylüyorlar: "Rasûlüllah'a iclâlimden, saygımdan dolayı, yüzüne doyasıya bakamadım." diyorlar. Lâ teşbih velâ temsil, meselâ insan oğlunu evlendirecek, alınacak kızı oğlana göstermek icab ediyor. Bir durum ayarlanıyor, kızı görecek. Tamam olayı ayarlıyorlar, sonra geliyorlar:

    "--Ne oldu, kızı gördün mü?"
    Tabii bizde delikanlılar utangaç:
    "-- Göremedim, bakamadım, utandım." diyor.
    Utanma da olur, Rasûllullah'a karşı iclâl, ona karşı hürmetten, onun büyüklüğü karşısında bakamamak da olabilir.

    Hadislerini öyle dinlemişlerdir, öyle nakletmişlerdir, kelime kelime, "Şöyle buyurdu." diye nakletmişlerdir. Her kelimesinden gereken dersi çıkartmışlardır. Yaptıkları ibadetleri, işleri, amelleri Rasûlüllah'ın sünnetine uygun yapmaya gayret etmişlerdir.
    Abdullah ibn-i Ömer RA, hac esnâsında devesiyle Müzdelife'den geçerken devesinden bir indi aşağıya, sonra devesine tekrar bindi. O âlim bir sahabi olduğu için herkes merak etti:
    "--Yâ Abdullah, burda niye devenden indin, bir şey de yapmadın, sonra tekrar niye bindin?.."
    "--Bilmiyorum, Resûllullah Efendimiz tam buraya geldiği zaman böyle bir inmiş, böyle bir binmişti; ben de onun için aynen yaptım." dedi.
    Yâni mânâsını bilmese bile, Rasûlüllah Efendimiz'in hareketinin hikmetini anlayamamış bile olsa, onu uymaya bu kadar dikkat ederlerdi. Rasûlüllah'ın yaptığı gibi yapmağa, emrini tutmağa, yolundan gitmeğe, onu izlemeğe çok dikkat etmek lâzım!..

    Esat Coşan


  3. 14.Aralık.2010, 18:16
    2
    Silent and lonely rains



    Kur'anı Kerimin bize kazandırdıkları

    En Hayırlı Kişiİnsanlara göre üstünlük ölçüleri farklıdır. Kimine göre zenginlik, kimine göre soy-sop, kimine göre ırk, kimine göre makam-mevki vs.. Ancak Cenab-ı Allah'a (c.c.) göre hayırlı ve üstün olma, Kur'ân'ı öğrenme ve öğretme meselesine bağlanmıştır. Bu önemlidir, çünkü Kur'ân okunup anlaşılmadan üstün olmanın yolları bilinemez, hayırlı olmaya götüren ve hayırlı olmayı engelleyen hususlar tespit edilemez. Bu meselelerin aynı zamanda başkalarına aktarılması da istenmiştir ki, iyiler ve iyilikler çoğalsın, kötüler ve kötülükler Kur'ân'ın altın ikliminde yok olup gitsinler. Bu hususu Hz. Peygamber (s.a.s), şu vecîz ifadeleriyle anlatmaktadır:

    "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir."
    (Buharî, Fedailü'l-Kur’ân, 21; Tirmizî, Fedailü'l-Kur’ân, 15)

    Kur'ân-ı Kerim

    "..Şunu unutmayın ki, Allah'ın nazarında en üstün olanınız, içinizden takvada (Allah'ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olanınızdır..." (Hucurât 49/13) beyanıyla, Allah katında insanların değer kazanma ölçüsünü bildirmiştir. Belirtilen bu takva sahibi olma hususu ise, ancak Kur'ân'ı okuma ve anlamadan geçer. Demek ki bu okuma ve anlama işi yapıldığında takva yakalanılıyor, takvayla da insan en hayırlılar kervanına katılmış oluyor.

    Kıyâmette Şefâat

    En küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayan Cenab-ı Hakk Allah(c.c.), insanın bu dünyada değer verip meşgul olduğu Kur'ân'ı, kişinin ona sahip çıkması ve onunla samimi bir alâka kurması oranında insana şefaatçi yapar. Bununla insan, belki de en muhtaç olduğu bâdirelerden kolaylıkla kurtulmuş olur. Hz. Peygamber'in bu hususla ilgili beyanları oldukça dikkat çekicidir. O (s.a.s.), şöyle buyurur:

    "Kişi kabrinden kalkınca Kur'ân, o kimseyi, rengi değişmiş ve zayıflamış bir halde karşılar ve: 'Beni tanıyor musun?' der. O da: 'Hayır' cevabını verir. O zaman: 'Ben senin arkadaşın olan ve seni şiddetli sıcaklarda susuz, geceleri uykusuz bırakan Kur'ân'ım' der. Sonra o şahsa vakar tacı, anne-babasına da iki değerli elbise giydirilir. Anne-baba bunun sebebini sorunca, çocuklarının Kur'ân'la olan meşguliyeti gösterilir." (İbn Mace, "Edeb", 52: Darimî, Sünen, 2/451) Diğer bir hadislerinde de Allah Resûlü şöyle buyurmuşlardır:
    "Kur'ân okuyun! Zira Kur'ân, kıyamet günü okuyana şefaatçi olarak gelir." (Müslim, Müsafirûn, 252)

    Kıyâmette Nûr

    Kur'ân'ın isimlerinden birisi de "Nûr"dur. Nurun anlamlarından biri de, etrafı aydınlatan ve görmeye yardım eden ışıktır. (İbn Faris, Mu'cem Mekâyis Fi'l-Luğa, 368; Rağıb, Müfredât, 50 Kur'ân, insana maddi-manevî bir ışıktır. Ona yol gösteren bir lambadır. Bu dünyada içinden çıkamayacağı konularda bir rehberdir. Nitekim

    "Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir delil geldi, size açık bir Nûr indirdik." (Nisâ 4/174) âyeti de bunu vurgulamaktadır.

    Kur'ân'ın aydınlatması ve insana yol göstermesi sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp, âhirette de devam edecektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur'ân'ın ahirette insanlara bir Nûr olarak gelmesini şöyle ifade buyurmuştur:
    "Her kim Allah'ın kitabından bir âyet öğrenirse, o öğrendiği kıyâmet günü kendisine bir nur olacaktır." (Darimî, 2/444)

    Kur'ân'la Yükselme

    Kur'ân-ı Kerim'de Cennet'ten bahsedilirken, her zaman tek bir cennetten bahsedilmez. Özellikle Cennet'in farklı derece ve mertebelerine vurgu için çoğul sıygasıyla "cennât" (cennetler) olarak ifade edilir. Yani nasıl dünyada insanlar sahip oldukları imkânlar açısından aynı seviyede değillerse, ahirette de bunun benzeri olacaktır. Burada yaptıkları işler, kazandıkları sevaplar ölçüsünde orada farklı bir konum, farklı bir mertebe kazanmış olacaklardır. Kur'ân'a sahip çıkma, onu okuma, anlama ve yaşama ölçüsünde Cennet'teki makam ve dereceler de farklılaşacaktır. Resûlullah (s.a.s), Kur'ân'ın insana kazandıracağı bu yönü şöyle ifade buyurmuşlardır:

    "Kur'ân'ı okuyup ona sahip çıkan kimseye (âhirette): "Oku ve (Cennet'in derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zira makamın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir." denir. (Ebu Davud, Vitr, 20; Tirmizî, Sevabü'l-Kur’ân, 1

    Bitmeyen Ticaret

    Kur'ân'a sahip çıkıp onu vird haline getiren ve onunla amel eden kimseler anlatılırken, onların, batması, tükenmesi ve iflası mümkün olmayan bir ticaret kazancına sahip oldukları ifade edilir. Tükenmeyen zengin bir ticaret nitelemesinde bulunma, verenin, her şeyin sahibi ve mâliki Allah(c.c.) olmasındandır. Bu husus, Kur'ân'da şöyle belirtilmektedir:

    "Allah'ın Kitabını okuyup ona uyanlar, namazı hakkıyla ifa edenler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan gizli ve âşikâr olarak hayır yolunda harcayanlar, ziyan ihtimali olmayan bir ticaret umarlar." (Fâtır 35/29)

    Zorlanana İki Sevap

    Kur'ân, İlâhi bir hazinedir. O, her yönüyle bir hayır deryasıdır. Şânına yaraşır bir şekilde okunduğunda, meleklere denk bir makama ulaşılır. Tam manâsıyla eda edilemediği, okunmasında veyahut da öğrenilmesinde zorlanıldığında ise verilen derece iki katıdır. Özellikle yeni başlayanlar veya belli bir yaştan sonra okumaya başlayıp zorlananlar için Allah Resûlü'nün bu husustaki müjdesi şöyledir:

    "Kur'ân-ı Kerim'i maharetle okuyan bir insan, Kirâmen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat halis bir niyet ile okumağa çalışan, okurken de kem küm edip dili dolaşan ve Kur'ân'ı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır." (Buharî, Tevnid, 52; Müslim, Müsafirûn, 244)

    Her Harfine On Sevap

    Rahmeti sonsuz Yüce Yaratıcı Allah(c.c.), insanlara verdiği sayısız nimetler yanında, ayrıca yaptıkları iyi işlere de kat kat sevap ve mükâfat vermektedir. Kötülükler bir misliyle karşılık gördüğü halde, iyiliklerin karşılığı on, yüz veya daha fazla katını bulabilmektedir. Nitekim

    "Kim Allah'a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir; kim de bir kötülükle gelirse, sadece kötülüğüne denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez." (En'âm 6/160) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Şüphesiz ki işlerin en hayırlısı ve değerlisi, Cenab-ı Hakk'ın Kelâm sıfatından gelen Kur'ân-ı Kerim'in okunup anlaşılması ve yaşanmasıdır. Onun her bir cümlesi, kelimesi, hattâ harfi Allah Teâla katında ayrı bir kıymeti haizdir ve karşılığı en üst seviyeden verilecektir. Bu hususu Allah Resûlü şu açık beyanlarıyla ifade etmişlerdir:

    "Kur'ân-ı Kerim'den tek bir harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben "Elif lâm Mîm" bir harf demiyorum. Aksine "Elif" bir harf, "Lâm" bir harf, "Mîm" de bir harftir." (Tirmizî, Sevabü'l-Kur’ân, 16)


    HADİS-İ ŞERİFLERİN ÖNEMİ


    Peygamber Efendimiz'in Sözleri

    Peygamber Efendimiz SAS Hazretleri, Hazret-i Ali Efendimiz'in oğlu Hazret-i Hasan RA'dan Taberânî'nin rivayet ettiğine göre buyurmuş ki:

    184/2 (Eyyühen-nâs! İnnî vallàhu mâ âmiraküm mâ emerakümüllàhu bihî velâ enhâküm illâ ammâ nehâkümüllàhu anh, feecmilû fit-taleb fevellezî nefsü ebil-kàsımi biyedihî inne ehadeküm leyatlubühû rızkuhû kemâ yatlubühû ecelühû, fein teassara aleyküm şey'ün minhu fetlubûhü bitàatillâhi azze ve cell.) Sadaka rasûlüllah, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
    Bunun mânâsı şöyle, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: (Eyyühen-nâs!) "Ey insanlar!..." Nâs insanlar demek... Efendimiz muhatabı olan kalabalık ise böyle hitap ediyor: (İnnî vallàhu mâ âmiraküm mâ emerakümüllàhu bihî) "Vallàhi ben Allah'ın emrettiğinden başka bir şeyi size emretmiyorum. (Velâ enhâküm illâ ammâ nehâkümüllàhu anhü) Allah'ın size yasakladığı şeylerden başka bir şeyi size yasaklamıyorum!" Yâni ben, size kendi başıma, kendim bir şey demiyorum; Allah'ın bana verdiği bilgileri size naklediyorum. Allah neyi emretmişse size onu söylüyorum, Allah neyi yasaklamışsa size onu anlatıyorum. Peygamberlik vazifemi yapıyorum, benim vazifem bu; Allah'ın emirlerini yasaklarını size öğretmek, buyurmak... Kendimden bir şey söylüyor değilim."
    Zâten Kur'an-ı Kerim'de de bu hususta ayet var:

    (Vemâ yentıku anil-hevâ.) "Kendi hevây-ı nefsinden, arzusundan, keyfinden konuşmaz, (İn hüve illâ vahyün yûhâ.) söylediği vahiydir." Peygamber Efendimiz'in söylediği bilgilerin bir kısmı Kur'an-ı Kerim'dir. "Allah Kur'an-ı Kerim'den şu âyetleri buyurdu." diye bildirirdi. Etrafındaki vahiy kâtipleri hemen kağıt, kalemi alırlar, Peygamber Efendimiz ne derse, onları Kur'an âyeti indi diye yazarladı. Bir kısmı da vahy-i gayr-i metlüvdür, Allah'ın gönlüne ilhâm ettiği, yine Allah'ın emrettiği, yasakladığı, şeylerdir, Peygamber Efendimiz onları da hadis olarak söylerdi.
    Demek ki Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şerifleri, yine Allah'ın emrettiği, Allah'ın yasaklamış olduğu şeyler... Rasûlüllah Efendimiz'e o bilgileri veren, öyle söyleten Allah... Bu neyi gösteriyor? Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerine çok önem vermemiz, çok dikkat etmemiz, onu başımızın tâcı edinmemiz gerektiğini gösteriyor.

    Gerçekten de öyledir. Dinimizin iki esaslı kaynağından birisi Kur'an-ı Kerim'in âyetleri, diğeri Peygamber Efendimiz'in sünnetleridir. Fıkıh ahkâmının en büyük kaynağı bunlardır. Ondan sonra icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâ ve diğer fıkhî kaynaklar gelir ama, bunların hepsi yine bu iki asla, bu iki köke dayanır.
    O bakımdan ashab-ı kiram, Peygamber Efendimiz'in sözlerini can kulağıyla dinlemişlerdir. Hattâ öyle dinlerlermiş ki, sanki başının üstüne ürkek bir serçe kuş konmuş gibi, başını kıpırdatmadan, hiç çıt çıkartmadan dinlerlermiş.
    Rasûlüllah'a olan sevgilerinden, saygılarından, Rasûlüllah Efendimiz'in göz kamaştırıcı güzelliğinden, heybetinden yüzüne de bakamazlarmış. Sahabe-i kiramdan öyle kimseler var ki, söylüyorlar: "Rasûlüllah'a iclâlimden, saygımdan dolayı, yüzüne doyasıya bakamadım." diyorlar. Lâ teşbih velâ temsil, meselâ insan oğlunu evlendirecek, alınacak kızı oğlana göstermek icab ediyor. Bir durum ayarlanıyor, kızı görecek. Tamam olayı ayarlıyorlar, sonra geliyorlar:

    "--Ne oldu, kızı gördün mü?"
    Tabii bizde delikanlılar utangaç:
    "-- Göremedim, bakamadım, utandım." diyor.
    Utanma da olur, Rasûllullah'a karşı iclâl, ona karşı hürmetten, onun büyüklüğü karşısında bakamamak da olabilir.

    Hadislerini öyle dinlemişlerdir, öyle nakletmişlerdir, kelime kelime, "Şöyle buyurdu." diye nakletmişlerdir. Her kelimesinden gereken dersi çıkartmışlardır. Yaptıkları ibadetleri, işleri, amelleri Rasûlüllah'ın sünnetine uygun yapmaya gayret etmişlerdir.
    Abdullah ibn-i Ömer RA, hac esnâsında devesiyle Müzdelife'den geçerken devesinden bir indi aşağıya, sonra devesine tekrar bindi. O âlim bir sahabi olduğu için herkes merak etti:
    "--Yâ Abdullah, burda niye devenden indin, bir şey de yapmadın, sonra tekrar niye bindin?.."
    "--Bilmiyorum, Resûllullah Efendimiz tam buraya geldiği zaman böyle bir inmiş, böyle bir binmişti; ben de onun için aynen yaptım." dedi.
    Yâni mânâsını bilmese bile, Rasûlüllah Efendimiz'in hareketinin hikmetini anlayamamış bile olsa, onu uymaya bu kadar dikkat ederlerdi. Rasûlüllah'ın yaptığı gibi yapmağa, emrini tutmağa, yolundan gitmeğe, onu izlemeğe çok dikkat etmek lâzım!..

    Esat Coşan





+ Yorum Gönder