Konusunu Oylayın.: Hz. Muhammed’in yorumlamak metadolijisinin özelliklerini tanımlar mısınız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hz. Muhammed’in yorumlamak metadolijisinin özelliklerini tanımlar mısınız?
  1. 01.Aralık.2010, 20:19
    1
    Misafir

    Hz. Muhammed’in yorumlamak metadolijisinin özelliklerini tanımlar mısınız?

  2. 03.Aralık.2010, 16:40
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Yanıt: Hz. Muhammed’in yorumlamak metadolijisinin özelliklerini tanımlar mısınız?




    İslam dini vahye dayanır, bu sebeple ilahi ve semavi bir dindir. İnsanların karşılaşacağı her türlü meseleyi çözüp hükme bağlayacak zenginliğe sahiptir. Gelişen beşeri şartlarda, farklı tarih ve coğrafyalarda, değişen teknik ve teçhizat içerisinde ortaya çıkabilecek, ilk kaynaklarda bulunmayan durumları da kıyamete kadar çözmeye muktedirdir. Zira İslam, bu problemleri çözmede başvurulacak, usûl denen, genel prensipleri (metodoloji) koymuştur. Özünü Kur’an ve Sünnet’te bulan bu metodolojiye uyularak ortaya konan her mesele, yine ilahîlik ve semavilik vasfını taşır. Ancak, bu prensiplere müracaat edilmeden getirilen çözümler arzi ve beşeridir, semavi ve ilahi değildir.1

    Dinin İlk Temel Kaynağı Kur’an

    Allah’ın son din olarak gönderdiği İslam’ın anlaşılması ve yorumlanmasında temel iki kaynak vardır: Kur’an ve Sünnet. Kur’an bizim hayat rehberimizdir. Maddi ve manevi hayatımızı ilgilendiren her şey, ehl-i ihtisas tarafından anlaşılabilecek, kaide, öz ve çekirdekler halinde, Kur’an’da gösterilmiştir. Allah, bu Kitap’ta, “Hiçbir şeyi eksik bırakmadığını” ifade eder. (En’am, 38) Bu bir anayasanın, ferdî, içtimai, beynelmilel konularda temel esasları ortaya koymasına benzer. Anayasa temel olmasına rağmen her kanun için ayrı tüzük, yönetmelik, kanunlar çıkarılması gibi, Kur’an’ın temel esasları da belirli olmakla birlikte fıkıh, kelam, tefsir gibi bilimler bu prensiplerin açılımlarını gösterir.

    Diğer yandan insanların ilgilendikleri her mesele aynı açıklıkta yer almayabilir. Çünkü Kur’an Allah’la kul arasındaki kulluk ilişkilerini düzenleyen bir kitaptır. Bir mesele Allah ile kul arasındaki ilişkinin bir tarafını anlatması cihetiyle ve önem derecesine göre orada yer alır.

    Kur’an’ın İlk Elden Tefsiri: Sünnet

    Sünnet, Hz. Peygamberin yoludur. Bize intikal eden rivayetler ile ortaya çıkar. Onun sözü, fiili, ya da halleri Sünnetidir.

    Sünnete müracaat etmek Kur’an’ın emridir. Konuyla ilgili bir çok ayet-i kerime vardır. Bu ayetlerde Peygambere itaat Allah’a itaatle eş değerde tutulur, onun verdiği karara gönül rızası ile uymak imanın bir işareti kabul edilir.3 Çünkü sahih sünnet Kur’an’ın ifadesi ile vahye dayanmaktadır: “O hevasından konuşmaz, onun konuşması kendisine yapılan bir vahiy iledir”4 Sünnetin bir kısmı Kur’an’ı açıklar bir kısmı da yeni ahkam koyar. Namaz, hac gibi ibadetler sünnetle açıklığa kavuşmuştur. Sünneti dikkate almadan dini ahkamın bir çoğunu ne anlamak, ne uygulamak mümkündür. Sahabelerden günümüze kadarki bütün ehl-i sünnet alimleri “sünneti devre dışı bırakmanın İslam’ın temellerini sarsmaya yönelik bir gizli niyetten kaynaklandığı” noktasına dikkat çeker. Mesela, Kur’an-ı Kerim’in yorumunu istenen şekle dökebilmek için yapılacak şey onun birinci tefsiri olan sünneti ortadan kaldırmaktır.

    Günümüzde bunun karşılığı, “Kur’an’daki saf İslam, Kur’an Müslümanlığı” ya da, “Mealcilik” olmuştur. Sözleri hakikati aksettiriyor gibi görünen bu akımların nihai hedefleri Sahabe, Tabiun ve Etbauttabiin’den oluşan Selef’e olan güvenleri kırıp dinin birinci kaynağı Kur’an’ı beşeri ve arzî yorumlara tabi tutarak, İslamiyeti seküler bir din haline getirmektir. Halbuki mütevatir bir hadiste, Peygamberimizden sonra yaşayan ve ümmetin büyük bir hüccet olarak kabul ettiği Sahabeler ve Tabiin dönemi zatları “en hayırlı nesil” olarak vasıflandırılmış, Kur’an da Sahabeleri övmüştür.6

    Kur’an’ı ve İslam’ı anlamada önem sırasına göre Kitap ile Sünnet’i takip eden diğer deliller, “akli kaynaklar” olarak da incelenmiştir. Bunlar, İcma’ Kıyas ve İçtihad’dır.

    Mü’minlerin Ortak Görüşü: İcma’

    Kur’an ve Sünnet’ten sonra hüccet (dini bir delil) olmak bakımından nass’lardan sonra icma’ gelir. Fıkıh terimi olarak icma’, Hz. Peygamberden sonraki bir çağda ameli bir meselenin şer’i hükmü üzerinde, İslam müçtehidlerinin birleşmesidir. İslam alimleri icma’nın hüccet oluşunda ittifak etmişlerdir.

    Hz. Peygamberin, “Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir,” ve “Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez” hadisleri ile8 “Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp mü’minlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu Cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.”9 ayeti, icma’ın meşruiyetine delil gösterilmiştir. Zira bu ayette “mü’minlerin yolundan başkasına uymak, peygamberin yolundan ayrılmak” olarak anlatılmaktadır. Mü’minlerin yolundan başkasına uymak haram olunca, mü’minlerin yoluna uymak vacip olur.10

    İslam’ın anlaşılması ve yorumlanmasında Sahabelerin görüşleri öncelik hakkına sahiptir. Fakihler, Sahabelerin fetvalarını Kur’an ve Sünnetten sonra üçüncü sırada yer alan şer’i birer hüccet olarak kabul etmişlerdir. Bunun akli ve nakli delilleri vardır. Nakli delil olarak Kur’an Sahabelerden Allah’ın razı olduğunu bildirmektedir. “Birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ve onlara güzelce uyanlardan Allah razı olmuştur; onlar da O’ndan razı olmuşlardır.”11 Bu ayette, Rabbimiz Sahabelere uyanları övmektedir. Onların yolundan gitmek övülmeyi netice vermiştir. Görüşlerini delil olarak kabul etmek de bir tür onlara uymaktır.

    Sahabeler Allah’ın vahyi kendisine inen Hz. Peygamber (a.s)’a en yakın kimselerdi. Onların ihlas, sadakat ve dinin maksatlarını idrak derecelerine ulaşmak imkansızdır. Çünkü nassların inmiş olduğu şart ve durumları görmüşlerdi. Sahabelerin sözlerinin Hz. Peygamber’in bir sünneti olma ihtimali de vardır. Hz. Peygamberin açıkladığı hükümleri anlatırken ona nisbet etmiyorlardı. Görüşleri kıyas ve İçtihada dayansa bile uyulmaya daha layıktır. Çünkü Rasulüllah, “Ümmetimin en hayırlısı, benim gönderilmiş bulunduğum çağdakilerdir” buyurmuştur.12

    Akli Bir Metod Olarak Kıyas

    Kur’an hükümlerinin açıklanması ve İslam’ın yorumlanmasında kullanılan şer’i bir delil de Kıyas’tır. Fıkhi bir terim olarak kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, Kitap ve Sünnet nassı ile hükmü bilinen meseleye göre açıklamaktır. Başka bir tarif ile kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet (sebep) dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamaktır.

    Buna göre müçtehid tarafından içtihad yapılarak çıkarılan hükümler, kıyas yoluyla Kitap ve Sünnete dayandırılmış olur. Çünkü şer’i hükümler ya doğrudan, ya da dolaylı olarak Kitap ve Sünnete dayandırılır. İslam hukukundaki kıyas insan aklının tabii olarak kabul ettiği bir gerçektir. Kur’an’da aklın eşitlik kanunu en güzel şekilde uygulanmıştır. Benzer şeylerin ayni hükmü aldıkları, benzemeyenlerin de ayrı hükümlere bağlı oldukları ifade edilmiştir.13 Bunun iki örneği şu ayetlerdir:

    “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere batırmıştır. Kafirler için de bu akıbetin benzeri vardır.”

    “Yoksa kötülük isteyenler, ölümlerinde ve hayatlarında kendilerini, iman edip yararlı işler işleyen kimselerle, bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!”14

    Hz. Peygamberin oğulluk edindiği Zeyd b. Harise’den boşanmış olan Zeyneb ile evlenişinin sebebi Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu (Zeyneb’i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkların eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onların bu eşleriyle evlenmeleri hususunda mü’minlere bir zorluk olmasın”15 Yine, Cenab-ı Hak, ganimetlerin fakir, yetim ve Hz. Peygamberin yakınları ve yolda kalmışlara dağıtılmasının hikmetini, servetlerin, zenginlerin ellerinde dolaşan bir sermaye olmasını engellemek olduğunu, İsrailoğullarına kendi zulümlerinden ötürü bazı helal rızıkların haram kılındığını, içki ve kumarın mü’minler arasında düşmanlık tohumlarını ekmesi sebebi ile haram ilan edildiklerini bildirmiştir.16 Bu ayetlerdeki hükümlerin sebeplerinin zikredilmesi, nassların ta’lili, yani kıyasın zaruretini göstermektedir. Öyle ise hakkında nass bulunmayan benzer hususlar, bu nasslara kıyas edilerek belirli hükümlere ulaşılabilir. Ayni misalleri Hz. Peygamberin hayatından örneklendiren fakihler, Kıyas’ın şer’i bir delil olmasını geniş geniş açıklamışlardır.

    Şer’i bir hüküm çıkarmada meşru ve ma’kul bir yol kabul edilen kıyas’ın bazı istisnaları vardır. Bunların ilki, taabbudi olan hükümlerdir. Akşam namazının üç rekat olması, haccın menasikinin şekli, sayısı… gibi.

    Yanlış Anlaşılan Bir Terim: İçtihad

    Aslında içtihad sıralamada, icma’ ve kıyas’tan önce gelir. Kamuoyunda sıkça gündeme gelen bir kavram olan içtihad reform ile karıştırılmıştır. Reform, orijinali ve aslı bozulmuş olanı tamir etmek, düzene koymaktır. İslam’ın böyle bir sıkıntısı olmamıştır. Orijinal kaynaklar elimizdedir. Mesele, bunları anlamak, değişen zamana göre hayata tatbik etmekte düğümlenmektedir.

    İçtihad’la reform arasında ilişki kurmak farklı bir kıyastır. Bu, zıtların hayalde bir araya getirilmesine benzer. Ne yazık ki, İslamî bilimlerin tedvini ve bölümleri hakkında bilgi sahibi olmayanlar, dinin esasıyla ilgili olmayan konularda yapılan bazı yorum, verilen fetva ve yapılan içtihadları cehaletleri sebebi ile “dinde reform” diye sunabilmektedir. Özellikle İçtihada böyle bir rol izafe etmek, İslam’ın, ameli ve hukuki yanını ilgilendiren fer’i hükümlerini anlamak ve hayata tatbik etmek için teşekkül eden fıkıh ilminin esaslarından gafil olmak demektir.

    Şeriatın ibadet ve muamelatla ilgili hükümleri sınırlı, vak’alar ve hadiseler ise sınırsızdır. Bu sebeple mahdut prensip ve hükümleri sınırsız hadiselere tatbik edebilmek için içtihad ve kıyasın zaruriliği şüphe götürmez bir hakikattir. Binaenaleyh içtihad farz-ı kifayedir. Hakkında hüküm bulunmayan ilmi ve dini bir konuda ancak içtihad yaparak söz söylenebilir. Bununla birlikte içtihad bazı prensipler çerçevesinde cereyan eder. Öncelikle, hakkında nass bulunan bir konuda içtihad olamaz. “Dinin zaruriyatı” namaz, zekat, hac gibi kat’i hususlarda içtihad yapılmaz. Bu husus, Mecelle’nin 14. maddesinde, “Mevrid-i nass’da içtihada mesağ yoktur” şeklinde ifade edilmiştir. Bu sebeple, ancak hakkında kat’i bir nass bulunmayan şer’i meselelerde içtihad söz konusu olabilir.

    İçtihad’la İlgili İtiraz Noktaları

    İçtihad’ın dini bir hüccet olduğunu ifade ettik. Ancak günümüzde, dinin zaruri olarak bilinmesi gerekli hususlarında büyük bir ihmal söz konusudur. Mesela, gençlerimizin, Allah’a iman konusunda bir çok tereddüt ve istifhamları vardır. İlim yuvası olarak bildiğimiz üniversitelerde Allah’a iman etmekte tereddüt içinde olanların yüzdesi az değildir. (Basında çıkan bir ankette yüzde 40 civarında olduğu ifade edilmişti.) İçtihadi konular ihtilaflıdır ve dinin aslıyla ilgili değildir. Şeriatın yüzde doksanı herkesin kabul ettiği ve dinin zaruri hususlarından meydana gelir. (Müsellemat-ı diniye, zaruriyat-ı diniye)—Said Nursi’nin ifadesi ile—bunlar elmas birer sütun gibidir. İçtihada bakan ihtilaflı, fer’i konular ise yüzde on civarındadır. “Doksan elmas sütunu on altının sahibi kesesine koyamaz. Ona tabi kılamaz. Elmasların madeni Kur’an ve hadistir.”22 Bunun manası, on altın için doksan elmastan sarf-ı nazar etmemek gerektiğidir. İnsanların nazari ve ihtilaflı meselelerden daha çok, dinin esas unsurlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Çünkü çoğunluk ihtilafların inceliklerine tam vakıf olamadığı için, farklı birbirine zıt konuları düşünürken, bilgisizlik sebebi ile onların dinin kudsiyet ve azameti hakkındaki düşüncesi de yıkılır. Bu sebeple asıl üzerinde durulması gereken hususlar, dinin esaslarıdır. Vakıa bu olmakla birlikte, zaman zaman dinin fer’i konularındaki içtihad tartışmaları asıl bilinmesi ve öğretilmesi gereken zaruriyatı arka plana itmektedir. Üstelik, bu tür içtihad hevesiyle ortaya çıkanların bir kısmı da dinin içinden gelen kişiler değil, din hakkında dışardan söz söyleme cür’etini gösterenlerdir. Bu sebeple İslam’ın bazı şeairini değiştirmeye yönelik içtihadlar, içtihad değil birer hıyanettir. Namazda meal okumak, ezanın Arapça aslı yerine terceme kelimelerle okutulması, tesettürün kaldırılması yönündeki teklifler buna örnek olarak verilebilir.

    İlmi zihniyet gereği, İslami bir bilgi kaynağı olarak canlı ve faal bir kurum olması gereken içtihad’ın, bazı kötü niyetli insanların elinde İslam’ın asıl gövdesini çürütmeye yönelik bir mecraya kaydırıldığını fark eden Bediüzzaman Said Nursi, konuyla ilgili, “haddini bilmeyenin haddini bildirmek” için kaleme aldığı bir eserde, “içtihad kapısının açık olduğunu, fakat şu zamanda oraya girmek” için bazı manialar bulunduğunu söyler. Bunların bir kısmını mana itibari ile hülasa etmeye çalışalım:

    1- İslam büyük bir saray gibidir. Kur’an’ın kabul etmediği bir çok kötülük asrımızda Müslümanlar arasında sür’atle yaygınlık kazanmıştır. Şiddetli bir fırtınayı andıran münkeratın (İslam’a zıt olan her tür adet, yaşantı ve fikirlerin) hücumu sırasında, değil kapıları açmak, pencereleri bile sıkı sıkıya kapatmak gerekir. Çünkü tahripçiler fırsat kollamaktadır!

    2- Dinin asıl konuları ihmale uğrarken, nefsani arzuları tatmine yönelik teferruat bazı meselelerde içtihad yapmak, yeni bid’atlar çıkarıp İslam’a hıyanet etmektir. Çünkü İslamî şeairi değiştirmeye niyet edenlerin senet ve delili—her fena şeyde olduğu gibi—Avrupa’yı körü körüne taklit etmektir. Yanlış metodla doğruya varılamaz. İslam’ın zaruri hükümlerini bile uygulamayan bu tür insanların istedikleri içtihad ve çıkarmaya çalıştıkları kolaylıklar, dinde laubaliliktir. Laubaliler ise ruhsatla okşanılmaz, azimetle, şiddetle ikaz edilir!

    Burada, ancak dini bir basiretle fark edilecek bir durum da, “içtihada arzulu” kimselerin dinle ilgisidir. Acaba herhangi bir konuda içtihada gayret gösteren bu insanlar, dinin zaruri emirlerini harfiyyen yerine getiriyorlar mı? Tam bir takva ile mi hareket ediyor, yoksa dünya hayatını ahirete tercih ederek, ruhsatları genişletmeye mi çalışıyorlar? Şayet, bu kişilerin takvası, dini tekamülü, ahireti tercih ve Allah rızasına yakınlıkları ile ilgili verilecek cevap, müspet değil ise, bu içtihad, dinin dışından birisinin dinin surlarında gedik açmaya çalışmasıdır. Bediüzzaman, bu kimsenin yaptığı işi, ağacın gövdesini içinden gelen kuvvet yerine, dıştan zorlamalar ile büyütmeye gayret eden adamın yaptığı işe benzetir. Evet, her cisimde gelişme meyli vardır. Fakat bu meyil içten gelirse faydalıdır. Dıştan olursa, canlının tahribini netice verir.23

    3- Şu zamanda çoğunluk için mergup olan meta’ siyaset ve dünyevi hayatın teminidir. Büyük müçtehid imamlar, Tabiin ve Sahabeler döneminde ise, ilim ehli gibi bütün insanların hedefi, “Arz ve semavat Halıkının emir ve yasaklarını” kelamından öğrenmekti. Toplumun sohbetleri bu minval üzere cereyan ettiği için içtihada kabiliyetli olanlar ortamdan çok istifade ederdi. Günümüzde ise, Batı medeniyetinin manevi baskısı, materyalizmin musallat olması, toplum hayatının ağırlaşması ile fikirler ve kalpler gibi, insanların gayretleri de dağılmıştır. Dört yaşında Kur’an’ı ezberleyen Süfyan ibni Uyeyne, on yaşında fetva verecek seviyeye gelirken, günümüzde bir talebenin ayni noktaya ulaşması için yüz sene tahsil görmesi gerekir. Çünkü zamanımızda, zihinler felsefede boğulmuş, akıllar siyasete dalmış, kalb dünya hayatında sersem olmuş ve içtihaddan uzaklaşmıştır. Zikredilen psiko-sosyal çevre faktörü çok büyük önem arz etmektedir. Günümüzdeki bir alim kendini Asr-ı Saadete yakın dönemdeki kimselere (selef alimleri) benzetip, “Ben de zekiyim; onlar gibi içtihad yaparım” diyemez.24 Ferdi olarak içtihadda iddialı alimlerin bu risklerden kendini kurtarması fevkalade zordur. Özellikle, dünya nimetlerinden istifadeyi artırmaya ve siyaset cereyanlarına kuvvet vermeye yönelik “içtihadlar”ın şer’i değil, arzi ve beşeri özellikler taşıyacağı açıktır.

    Bediüzzaman bir başka eserinde, ferdin yaptığı içtihadın ancak kendisini bağlayacağını ifade ederek, bunu başkaları için dini bir delil olarak takdim edemeyeceğini söyler. Bu ihtiyacın giderilmesi için, dini emirleri tanzim ve uygulamak, manevi anarşiliği ortadan kaldırmak için tam bir fikir hürriyeti içinde çalışan muhakkik alimlerden bir heyetin bulunması gerektiğini söyler. Böyle bir heyetin ümmetin ve alimler çoğunluğunun itimadını kazanmış kimseler olması gerekir. Bu heyetten çıkan hüküm, icma’ kuvvetini de kazanarak şer’i bir düstur (prensip) olabilir ve herkese tamim edilebilir.25

    Dipnotlar:
    1. Canan, İbrahim, Soruşturma 2 - Kur’an ve Sünnet. s. 155-156, İstanbul 1987; Canan, Kütüb-ü Sitte Muhtasarı 2/74 vd., Ankara, 1988.
    2. Kılıç, Yusuf, İslam Fıkıh Mezheplerinin Doğuşunu Hazırlayan Sebepler, s. 9, 10, 12, İstanbul 1997.
    3. Nisa; 59, 64, 65, 80.
    4. Necm; 3, 4.
    5. Soruşturma-2, Canan, agm. s. 188.
    6. Canan, age. s. 197; ayet için bkz: Tevbe; 100.
    7. Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, (11. Lem’a) Klt. 1/612.
    8. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/379; İbn Mace, Sünen, Fiten: 8.
    9. Nisa, 115.
    10. Ebu Zehra, Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi (Fıkıh Usulü), trc. Abdülkadir Şener. Ankara 1981, s. 171-174.
    11. Tevbe; 100.
    12. Müslim, Sahih, Fedailü’s- Sahabe: 213, 215; Ebu Davud, Sünen, Sünnet: 9.
    13. Ebu Zehra, age., s. 190 -191.
    14. Muhammed, (Kıtal), 10; Casiye, 21,
    15. Ahzab; 37.
    16. Ayetler için bkz: Haşr; 7; Nisa; 160; Maide; 91.
    17. Bakara; 185; Hadis için bkz: Ahmed b. Hanbel, Müsned, c . 5, s. 32.
    18. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 379; Ayet, Hacc; 78.
    19. En’am; 108.
    20. Karaman, Hayreddin, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri-1, s, 171-176, İstanbul 1982.
    21. Ebu Zehra, age. s. 325-332; Kılıç, Yusuf, age., s. 175 vd.
    22. Nursi, Bediüzzaman Said, Lemeat, Klt. 1/322; Sünühat, Klt. 2/2047.
    23. Nursi, Hakikat, Çekirdekleri, Klt. 1/574; Sözler, 27. Söz.
    24. Nursi, Sözler, 27. Söz.
    25. Nursi, Emirdağ Lahikası, Klt. 2/1847.

    Veysel Kasar


  3. 03.Aralık.2010, 16:40
    2
    Silent and lonely rains



    İslam dini vahye dayanır, bu sebeple ilahi ve semavi bir dindir. İnsanların karşılaşacağı her türlü meseleyi çözüp hükme bağlayacak zenginliğe sahiptir. Gelişen beşeri şartlarda, farklı tarih ve coğrafyalarda, değişen teknik ve teçhizat içerisinde ortaya çıkabilecek, ilk kaynaklarda bulunmayan durumları da kıyamete kadar çözmeye muktedirdir. Zira İslam, bu problemleri çözmede başvurulacak, usûl denen, genel prensipleri (metodoloji) koymuştur. Özünü Kur’an ve Sünnet’te bulan bu metodolojiye uyularak ortaya konan her mesele, yine ilahîlik ve semavilik vasfını taşır. Ancak, bu prensiplere müracaat edilmeden getirilen çözümler arzi ve beşeridir, semavi ve ilahi değildir.1

    Dinin İlk Temel Kaynağı Kur’an

    Allah’ın son din olarak gönderdiği İslam’ın anlaşılması ve yorumlanmasında temel iki kaynak vardır: Kur’an ve Sünnet. Kur’an bizim hayat rehberimizdir. Maddi ve manevi hayatımızı ilgilendiren her şey, ehl-i ihtisas tarafından anlaşılabilecek, kaide, öz ve çekirdekler halinde, Kur’an’da gösterilmiştir. Allah, bu Kitap’ta, “Hiçbir şeyi eksik bırakmadığını” ifade eder. (En’am, 38) Bu bir anayasanın, ferdî, içtimai, beynelmilel konularda temel esasları ortaya koymasına benzer. Anayasa temel olmasına rağmen her kanun için ayrı tüzük, yönetmelik, kanunlar çıkarılması gibi, Kur’an’ın temel esasları da belirli olmakla birlikte fıkıh, kelam, tefsir gibi bilimler bu prensiplerin açılımlarını gösterir.

    Diğer yandan insanların ilgilendikleri her mesele aynı açıklıkta yer almayabilir. Çünkü Kur’an Allah’la kul arasındaki kulluk ilişkilerini düzenleyen bir kitaptır. Bir mesele Allah ile kul arasındaki ilişkinin bir tarafını anlatması cihetiyle ve önem derecesine göre orada yer alır.

    Kur’an’ın İlk Elden Tefsiri: Sünnet

    Sünnet, Hz. Peygamberin yoludur. Bize intikal eden rivayetler ile ortaya çıkar. Onun sözü, fiili, ya da halleri Sünnetidir.

    Sünnete müracaat etmek Kur’an’ın emridir. Konuyla ilgili bir çok ayet-i kerime vardır. Bu ayetlerde Peygambere itaat Allah’a itaatle eş değerde tutulur, onun verdiği karara gönül rızası ile uymak imanın bir işareti kabul edilir.3 Çünkü sahih sünnet Kur’an’ın ifadesi ile vahye dayanmaktadır: “O hevasından konuşmaz, onun konuşması kendisine yapılan bir vahiy iledir”4 Sünnetin bir kısmı Kur’an’ı açıklar bir kısmı da yeni ahkam koyar. Namaz, hac gibi ibadetler sünnetle açıklığa kavuşmuştur. Sünneti dikkate almadan dini ahkamın bir çoğunu ne anlamak, ne uygulamak mümkündür. Sahabelerden günümüze kadarki bütün ehl-i sünnet alimleri “sünneti devre dışı bırakmanın İslam’ın temellerini sarsmaya yönelik bir gizli niyetten kaynaklandığı” noktasına dikkat çeker. Mesela, Kur’an-ı Kerim’in yorumunu istenen şekle dökebilmek için yapılacak şey onun birinci tefsiri olan sünneti ortadan kaldırmaktır.

    Günümüzde bunun karşılığı, “Kur’an’daki saf İslam, Kur’an Müslümanlığı” ya da, “Mealcilik” olmuştur. Sözleri hakikati aksettiriyor gibi görünen bu akımların nihai hedefleri Sahabe, Tabiun ve Etbauttabiin’den oluşan Selef’e olan güvenleri kırıp dinin birinci kaynağı Kur’an’ı beşeri ve arzî yorumlara tabi tutarak, İslamiyeti seküler bir din haline getirmektir. Halbuki mütevatir bir hadiste, Peygamberimizden sonra yaşayan ve ümmetin büyük bir hüccet olarak kabul ettiği Sahabeler ve Tabiin dönemi zatları “en hayırlı nesil” olarak vasıflandırılmış, Kur’an da Sahabeleri övmüştür.6

    Kur’an’ı ve İslam’ı anlamada önem sırasına göre Kitap ile Sünnet’i takip eden diğer deliller, “akli kaynaklar” olarak da incelenmiştir. Bunlar, İcma’ Kıyas ve İçtihad’dır.

    Mü’minlerin Ortak Görüşü: İcma’

    Kur’an ve Sünnet’ten sonra hüccet (dini bir delil) olmak bakımından nass’lardan sonra icma’ gelir. Fıkıh terimi olarak icma’, Hz. Peygamberden sonraki bir çağda ameli bir meselenin şer’i hükmü üzerinde, İslam müçtehidlerinin birleşmesidir. İslam alimleri icma’nın hüccet oluşunda ittifak etmişlerdir.

    Hz. Peygamberin, “Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir,” ve “Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez” hadisleri ile8 “Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp mü’minlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu Cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.”9 ayeti, icma’ın meşruiyetine delil gösterilmiştir. Zira bu ayette “mü’minlerin yolundan başkasına uymak, peygamberin yolundan ayrılmak” olarak anlatılmaktadır. Mü’minlerin yolundan başkasına uymak haram olunca, mü’minlerin yoluna uymak vacip olur.10

    İslam’ın anlaşılması ve yorumlanmasında Sahabelerin görüşleri öncelik hakkına sahiptir. Fakihler, Sahabelerin fetvalarını Kur’an ve Sünnetten sonra üçüncü sırada yer alan şer’i birer hüccet olarak kabul etmişlerdir. Bunun akli ve nakli delilleri vardır. Nakli delil olarak Kur’an Sahabelerden Allah’ın razı olduğunu bildirmektedir. “Birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ve onlara güzelce uyanlardan Allah razı olmuştur; onlar da O’ndan razı olmuşlardır.”11 Bu ayette, Rabbimiz Sahabelere uyanları övmektedir. Onların yolundan gitmek övülmeyi netice vermiştir. Görüşlerini delil olarak kabul etmek de bir tür onlara uymaktır.

    Sahabeler Allah’ın vahyi kendisine inen Hz. Peygamber (a.s)’a en yakın kimselerdi. Onların ihlas, sadakat ve dinin maksatlarını idrak derecelerine ulaşmak imkansızdır. Çünkü nassların inmiş olduğu şart ve durumları görmüşlerdi. Sahabelerin sözlerinin Hz. Peygamber’in bir sünneti olma ihtimali de vardır. Hz. Peygamberin açıkladığı hükümleri anlatırken ona nisbet etmiyorlardı. Görüşleri kıyas ve İçtihada dayansa bile uyulmaya daha layıktır. Çünkü Rasulüllah, “Ümmetimin en hayırlısı, benim gönderilmiş bulunduğum çağdakilerdir” buyurmuştur.12

    Akli Bir Metod Olarak Kıyas

    Kur’an hükümlerinin açıklanması ve İslam’ın yorumlanmasında kullanılan şer’i bir delil de Kıyas’tır. Fıkhi bir terim olarak kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, Kitap ve Sünnet nassı ile hükmü bilinen meseleye göre açıklamaktır. Başka bir tarif ile kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet (sebep) dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamaktır.

    Buna göre müçtehid tarafından içtihad yapılarak çıkarılan hükümler, kıyas yoluyla Kitap ve Sünnete dayandırılmış olur. Çünkü şer’i hükümler ya doğrudan, ya da dolaylı olarak Kitap ve Sünnete dayandırılır. İslam hukukundaki kıyas insan aklının tabii olarak kabul ettiği bir gerçektir. Kur’an’da aklın eşitlik kanunu en güzel şekilde uygulanmıştır. Benzer şeylerin ayni hükmü aldıkları, benzemeyenlerin de ayrı hükümlere bağlı oldukları ifade edilmiştir.13 Bunun iki örneği şu ayetlerdir:

    “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere batırmıştır. Kafirler için de bu akıbetin benzeri vardır.”

    “Yoksa kötülük isteyenler, ölümlerinde ve hayatlarında kendilerini, iman edip yararlı işler işleyen kimselerle, bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!”14

    Hz. Peygamberin oğulluk edindiği Zeyd b. Harise’den boşanmış olan Zeyneb ile evlenişinin sebebi Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu (Zeyneb’i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkların eşleriyle ilgilerini kestiklerinde, onların bu eşleriyle evlenmeleri hususunda mü’minlere bir zorluk olmasın”15 Yine, Cenab-ı Hak, ganimetlerin fakir, yetim ve Hz. Peygamberin yakınları ve yolda kalmışlara dağıtılmasının hikmetini, servetlerin, zenginlerin ellerinde dolaşan bir sermaye olmasını engellemek olduğunu, İsrailoğullarına kendi zulümlerinden ötürü bazı helal rızıkların haram kılındığını, içki ve kumarın mü’minler arasında düşmanlık tohumlarını ekmesi sebebi ile haram ilan edildiklerini bildirmiştir.16 Bu ayetlerdeki hükümlerin sebeplerinin zikredilmesi, nassların ta’lili, yani kıyasın zaruretini göstermektedir. Öyle ise hakkında nass bulunmayan benzer hususlar, bu nasslara kıyas edilerek belirli hükümlere ulaşılabilir. Ayni misalleri Hz. Peygamberin hayatından örneklendiren fakihler, Kıyas’ın şer’i bir delil olmasını geniş geniş açıklamışlardır.

    Şer’i bir hüküm çıkarmada meşru ve ma’kul bir yol kabul edilen kıyas’ın bazı istisnaları vardır. Bunların ilki, taabbudi olan hükümlerdir. Akşam namazının üç rekat olması, haccın menasikinin şekli, sayısı… gibi.

    Yanlış Anlaşılan Bir Terim: İçtihad

    Aslında içtihad sıralamada, icma’ ve kıyas’tan önce gelir. Kamuoyunda sıkça gündeme gelen bir kavram olan içtihad reform ile karıştırılmıştır. Reform, orijinali ve aslı bozulmuş olanı tamir etmek, düzene koymaktır. İslam’ın böyle bir sıkıntısı olmamıştır. Orijinal kaynaklar elimizdedir. Mesele, bunları anlamak, değişen zamana göre hayata tatbik etmekte düğümlenmektedir.

    İçtihad’la reform arasında ilişki kurmak farklı bir kıyastır. Bu, zıtların hayalde bir araya getirilmesine benzer. Ne yazık ki, İslamî bilimlerin tedvini ve bölümleri hakkında bilgi sahibi olmayanlar, dinin esasıyla ilgili olmayan konularda yapılan bazı yorum, verilen fetva ve yapılan içtihadları cehaletleri sebebi ile “dinde reform” diye sunabilmektedir. Özellikle İçtihada böyle bir rol izafe etmek, İslam’ın, ameli ve hukuki yanını ilgilendiren fer’i hükümlerini anlamak ve hayata tatbik etmek için teşekkül eden fıkıh ilminin esaslarından gafil olmak demektir.

    Şeriatın ibadet ve muamelatla ilgili hükümleri sınırlı, vak’alar ve hadiseler ise sınırsızdır. Bu sebeple mahdut prensip ve hükümleri sınırsız hadiselere tatbik edebilmek için içtihad ve kıyasın zaruriliği şüphe götürmez bir hakikattir. Binaenaleyh içtihad farz-ı kifayedir. Hakkında hüküm bulunmayan ilmi ve dini bir konuda ancak içtihad yaparak söz söylenebilir. Bununla birlikte içtihad bazı prensipler çerçevesinde cereyan eder. Öncelikle, hakkında nass bulunan bir konuda içtihad olamaz. “Dinin zaruriyatı” namaz, zekat, hac gibi kat’i hususlarda içtihad yapılmaz. Bu husus, Mecelle’nin 14. maddesinde, “Mevrid-i nass’da içtihada mesağ yoktur” şeklinde ifade edilmiştir. Bu sebeple, ancak hakkında kat’i bir nass bulunmayan şer’i meselelerde içtihad söz konusu olabilir.

    İçtihad’la İlgili İtiraz Noktaları

    İçtihad’ın dini bir hüccet olduğunu ifade ettik. Ancak günümüzde, dinin zaruri olarak bilinmesi gerekli hususlarında büyük bir ihmal söz konusudur. Mesela, gençlerimizin, Allah’a iman konusunda bir çok tereddüt ve istifhamları vardır. İlim yuvası olarak bildiğimiz üniversitelerde Allah’a iman etmekte tereddüt içinde olanların yüzdesi az değildir. (Basında çıkan bir ankette yüzde 40 civarında olduğu ifade edilmişti.) İçtihadi konular ihtilaflıdır ve dinin aslıyla ilgili değildir. Şeriatın yüzde doksanı herkesin kabul ettiği ve dinin zaruri hususlarından meydana gelir. (Müsellemat-ı diniye, zaruriyat-ı diniye)—Said Nursi’nin ifadesi ile—bunlar elmas birer sütun gibidir. İçtihada bakan ihtilaflı, fer’i konular ise yüzde on civarındadır. “Doksan elmas sütunu on altının sahibi kesesine koyamaz. Ona tabi kılamaz. Elmasların madeni Kur’an ve hadistir.”22 Bunun manası, on altın için doksan elmastan sarf-ı nazar etmemek gerektiğidir. İnsanların nazari ve ihtilaflı meselelerden daha çok, dinin esas unsurlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Çünkü çoğunluk ihtilafların inceliklerine tam vakıf olamadığı için, farklı birbirine zıt konuları düşünürken, bilgisizlik sebebi ile onların dinin kudsiyet ve azameti hakkındaki düşüncesi de yıkılır. Bu sebeple asıl üzerinde durulması gereken hususlar, dinin esaslarıdır. Vakıa bu olmakla birlikte, zaman zaman dinin fer’i konularındaki içtihad tartışmaları asıl bilinmesi ve öğretilmesi gereken zaruriyatı arka plana itmektedir. Üstelik, bu tür içtihad hevesiyle ortaya çıkanların bir kısmı da dinin içinden gelen kişiler değil, din hakkında dışardan söz söyleme cür’etini gösterenlerdir. Bu sebeple İslam’ın bazı şeairini değiştirmeye yönelik içtihadlar, içtihad değil birer hıyanettir. Namazda meal okumak, ezanın Arapça aslı yerine terceme kelimelerle okutulması, tesettürün kaldırılması yönündeki teklifler buna örnek olarak verilebilir.

    İlmi zihniyet gereği, İslami bir bilgi kaynağı olarak canlı ve faal bir kurum olması gereken içtihad’ın, bazı kötü niyetli insanların elinde İslam’ın asıl gövdesini çürütmeye yönelik bir mecraya kaydırıldığını fark eden Bediüzzaman Said Nursi, konuyla ilgili, “haddini bilmeyenin haddini bildirmek” için kaleme aldığı bir eserde, “içtihad kapısının açık olduğunu, fakat şu zamanda oraya girmek” için bazı manialar bulunduğunu söyler. Bunların bir kısmını mana itibari ile hülasa etmeye çalışalım:

    1- İslam büyük bir saray gibidir. Kur’an’ın kabul etmediği bir çok kötülük asrımızda Müslümanlar arasında sür’atle yaygınlık kazanmıştır. Şiddetli bir fırtınayı andıran münkeratın (İslam’a zıt olan her tür adet, yaşantı ve fikirlerin) hücumu sırasında, değil kapıları açmak, pencereleri bile sıkı sıkıya kapatmak gerekir. Çünkü tahripçiler fırsat kollamaktadır!

    2- Dinin asıl konuları ihmale uğrarken, nefsani arzuları tatmine yönelik teferruat bazı meselelerde içtihad yapmak, yeni bid’atlar çıkarıp İslam’a hıyanet etmektir. Çünkü İslamî şeairi değiştirmeye niyet edenlerin senet ve delili—her fena şeyde olduğu gibi—Avrupa’yı körü körüne taklit etmektir. Yanlış metodla doğruya varılamaz. İslam’ın zaruri hükümlerini bile uygulamayan bu tür insanların istedikleri içtihad ve çıkarmaya çalıştıkları kolaylıklar, dinde laubaliliktir. Laubaliler ise ruhsatla okşanılmaz, azimetle, şiddetle ikaz edilir!

    Burada, ancak dini bir basiretle fark edilecek bir durum da, “içtihada arzulu” kimselerin dinle ilgisidir. Acaba herhangi bir konuda içtihada gayret gösteren bu insanlar, dinin zaruri emirlerini harfiyyen yerine getiriyorlar mı? Tam bir takva ile mi hareket ediyor, yoksa dünya hayatını ahirete tercih ederek, ruhsatları genişletmeye mi çalışıyorlar? Şayet, bu kişilerin takvası, dini tekamülü, ahireti tercih ve Allah rızasına yakınlıkları ile ilgili verilecek cevap, müspet değil ise, bu içtihad, dinin dışından birisinin dinin surlarında gedik açmaya çalışmasıdır. Bediüzzaman, bu kimsenin yaptığı işi, ağacın gövdesini içinden gelen kuvvet yerine, dıştan zorlamalar ile büyütmeye gayret eden adamın yaptığı işe benzetir. Evet, her cisimde gelişme meyli vardır. Fakat bu meyil içten gelirse faydalıdır. Dıştan olursa, canlının tahribini netice verir.23

    3- Şu zamanda çoğunluk için mergup olan meta’ siyaset ve dünyevi hayatın teminidir. Büyük müçtehid imamlar, Tabiin ve Sahabeler döneminde ise, ilim ehli gibi bütün insanların hedefi, “Arz ve semavat Halıkının emir ve yasaklarını” kelamından öğrenmekti. Toplumun sohbetleri bu minval üzere cereyan ettiği için içtihada kabiliyetli olanlar ortamdan çok istifade ederdi. Günümüzde ise, Batı medeniyetinin manevi baskısı, materyalizmin musallat olması, toplum hayatının ağırlaşması ile fikirler ve kalpler gibi, insanların gayretleri de dağılmıştır. Dört yaşında Kur’an’ı ezberleyen Süfyan ibni Uyeyne, on yaşında fetva verecek seviyeye gelirken, günümüzde bir talebenin ayni noktaya ulaşması için yüz sene tahsil görmesi gerekir. Çünkü zamanımızda, zihinler felsefede boğulmuş, akıllar siyasete dalmış, kalb dünya hayatında sersem olmuş ve içtihaddan uzaklaşmıştır. Zikredilen psiko-sosyal çevre faktörü çok büyük önem arz etmektedir. Günümüzdeki bir alim kendini Asr-ı Saadete yakın dönemdeki kimselere (selef alimleri) benzetip, “Ben de zekiyim; onlar gibi içtihad yaparım” diyemez.24 Ferdi olarak içtihadda iddialı alimlerin bu risklerden kendini kurtarması fevkalade zordur. Özellikle, dünya nimetlerinden istifadeyi artırmaya ve siyaset cereyanlarına kuvvet vermeye yönelik “içtihadlar”ın şer’i değil, arzi ve beşeri özellikler taşıyacağı açıktır.

    Bediüzzaman bir başka eserinde, ferdin yaptığı içtihadın ancak kendisini bağlayacağını ifade ederek, bunu başkaları için dini bir delil olarak takdim edemeyeceğini söyler. Bu ihtiyacın giderilmesi için, dini emirleri tanzim ve uygulamak, manevi anarşiliği ortadan kaldırmak için tam bir fikir hürriyeti içinde çalışan muhakkik alimlerden bir heyetin bulunması gerektiğini söyler. Böyle bir heyetin ümmetin ve alimler çoğunluğunun itimadını kazanmış kimseler olması gerekir. Bu heyetten çıkan hüküm, icma’ kuvvetini de kazanarak şer’i bir düstur (prensip) olabilir ve herkese tamim edilebilir.25

    Dipnotlar:
    1. Canan, İbrahim, Soruşturma 2 - Kur’an ve Sünnet. s. 155-156, İstanbul 1987; Canan, Kütüb-ü Sitte Muhtasarı 2/74 vd., Ankara, 1988.
    2. Kılıç, Yusuf, İslam Fıkıh Mezheplerinin Doğuşunu Hazırlayan Sebepler, s. 9, 10, 12, İstanbul 1997.
    3. Nisa; 59, 64, 65, 80.
    4. Necm; 3, 4.
    5. Soruşturma-2, Canan, agm. s. 188.
    6. Canan, age. s. 197; ayet için bkz: Tevbe; 100.
    7. Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, (11. Lem’a) Klt. 1/612.
    8. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/379; İbn Mace, Sünen, Fiten: 8.
    9. Nisa, 115.
    10. Ebu Zehra, Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi (Fıkıh Usulü), trc. Abdülkadir Şener. Ankara 1981, s. 171-174.
    11. Tevbe; 100.
    12. Müslim, Sahih, Fedailü’s- Sahabe: 213, 215; Ebu Davud, Sünen, Sünnet: 9.
    13. Ebu Zehra, age., s. 190 -191.
    14. Muhammed, (Kıtal), 10; Casiye, 21,
    15. Ahzab; 37.
    16. Ayetler için bkz: Haşr; 7; Nisa; 160; Maide; 91.
    17. Bakara; 185; Hadis için bkz: Ahmed b. Hanbel, Müsned, c . 5, s. 32.
    18. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 379; Ayet, Hacc; 78.
    19. En’am; 108.
    20. Karaman, Hayreddin, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri-1, s, 171-176, İstanbul 1982.
    21. Ebu Zehra, age. s. 325-332; Kılıç, Yusuf, age., s. 175 vd.
    22. Nursi, Bediüzzaman Said, Lemeat, Klt. 1/322; Sünühat, Klt. 2/2047.
    23. Nursi, Hakikat, Çekirdekleri, Klt. 1/574; Sözler, 27. Söz.
    24. Nursi, Sözler, 27. Söz.
    25. Nursi, Emirdağ Lahikası, Klt. 2/1847.

    Veysel Kasar





+ Yorum Gönder