Konusunu Oylayın.: Hz.muhammed Ve Aile Hayatı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 8 kişi
Hz.muhammed Ve Aile Hayatı
  1. 27.Kasım.2010, 13:07
    1
    Misafir

    Hz.muhammed Ve Aile Hayatı

  2. 27.Kasım.2010, 14:43
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    --->: Hz.muhammed Ve Aile Hayatı




    O’nun hanesi yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin, kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisi olmuştur. O’nun hânesinde her zaman burcu burcu saâdet kokardı. Âlemde hiçbir kadın Hz. Peygamber’in, hanımlarını sevdiği gibi sevilmemiştir. Hiçbir erkek de Hz.Peygamber (s.a.s.) gibi sevilmiş değildir. Bu sevgi halesinin elbette bir sebebi vardı. Allah Rasûlü eli altında bulunanlara uyguladığı terbiye usûlüyle onların kalplerinde, sonsuz bir alâka ve bağlılık hasıl etmiştir.

    Peşinen söylemek gerekir ki onun aile reisi olarak çizdiği portre de hayranlıkla izlenecek mükemmelliktedir: Sabrın, merhametin, teennili davranışın, anlayışlılığın, inceliğin, hoşgörünün ve sorumluluğun timsalidir, o Peygamber. Ve bu faziletler belki de hiç kimsede kendini bu denli güzel ifade edememiştir.
    Allah katında aile reisinin değeri, eşine ve yakınlarına verdiği değerle ölçülür. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.): “En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım” buyurmuştur.

    İlgi ve Sevgi: Bir eş ve babanın ailesine olan ilgisinin en önemli göstergesi, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), buna îtinî eder, ne ibâdeti, ne arkadaşlarıyla geçirdiği vakit ne de dünya meşguliyeti buna mani olmazdı. O, ailesi ile birlikte olduğunda, onlarla sohbet eder, hal ve hatırlarını sorar, şakalaşır ve eğitmeye çalışırdı.

    Rivâyetler, Hz. Peygamber’in âilevî sohbeti iki istikamette oluştuğunu göstermektedir: Birincisi, âile fertlerinin her biri ile şahsen teması ve husûsî sohbeti; İkincisi, âile fertlerinin tamamının birbiriyle temas ve sohbeti.

    Bu her iki sohbetin, günlük siyasi ve irşadi faaliyet ve diğer meşguliyetler içerisinde ihmale uğramaması için Rasûlullah (s.a.s.), birkaç kesin prensibe yer vermiştir:

    Hanımlarıyla geçireceği gece, belli bir esasa bağlanmış, kur’a ile tesbit edilen bir sıra ile her gece birinin yanında kalmak, prensip olmuştur. Nevevi’nin açıklamasına göre kadın hayızlı halde olsa bile sohbet nöbetinde atlama yapılmamıştır.

    Ayrıca her sabah mescitten çıktıktan sonra ve her ikindi vakti namaz kıldıktan sonra kadınların her birine teker teker ziyaretler yapar, alışılan muayyen bir müddet boyunca onlarla sohbet ederdi.

    Bir de özellikle âilenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Rasûlullah (s.a.s.), o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelirler, sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Rasûlullah’ın zevcelerine ibretli kıssalar anlattığı, hepsinin güldürücü şakalar yaptığı rivâyetedilmiştir.

    Hz. Peygamber, günlük sabah ve ikindi ziyaretlerine gider, selam verir, elini omuzlarına ya da başlarına koyarak öper, hal-hatır sorup meseleleriyle alakadar olurdu. Ondaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına bütün letâfeti ve nûrâniyetiyle sirâyet etmiş olacak ki, bir değil bir çok hanım birbirlerine aynı zarâfetle yaklaşmışlardır.

    Meselâ, bir gün önce, savaşta babası ve bazı yakınlarını kaybeden Safiyye’nin yanında Hz. Peygamber (s.a.s.) hiç uyumamış, sabaha kadar kendisiyle sohbet edip, ilgilenmiştir. Böyle bir ilgiye de ihtiyacı vardır ve kendisinden bu ilgi esirgenmemiştir.

    Hz. Peygamber hastalandığında “keşke senin uğradığın hastalığa ben uğrasaydım, senin yerinde yatan ben olsaydım” deyince diğer hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Bunu gören Rasûlullah, “Safiyye bu sözünde sâdıktır” buyurur.

    İnsan fıtratında var olan eğlenme ve şakalaşma ihtiyacını bilen Rasûlullah (s.a.s.) buna da imkân tanımış ve bizzat eşleriyle şakalaşmıştır. Muhtelif seferlerde Hz. Âişeile koşu yarışması yaptığını vâlidemiz kendisi söyler.

    İlgilenme ve değer verme, kendisini, muhâtabının fikrine saygı duyma ve önerilerini dikkate almada da gösterir. Ve tabiî ki Hz. Peygamber bu konuda da örnek teşkil eder bugünün erkeklerine ve tüm insanlara. Özellikle eşinin sözüne ve düşüncesine, doğrudan hanımını ilgilendiren konularda bile müracaat etmeyen aile reisleri, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşayışı göz önüne alındığında en yakın arkadaşlarına haksızlık etmektedirler. Oysa Hz. Peygamber çok kritik anlarda eşlerinin fikrini almış ve uygulamıştır.

    Hudeybiye anlaşması, müslümanlara çok ağır gelmişti. Kabe’ye varamadan geri döneceklerdi. Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Rasûlullah, ashâbına: "Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da tıraş olun!" buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Rasûlullah (s.a.s.), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme'nin çadırına girdi. ona halktan mâruz kaldığı bu hali anlattı. o, kendisine: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, tıraşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, ashaptan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni tıraş etsin!" dedi. Hz. Peygamber kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, tıraş oldu. Ashâb bunları görünce kalktılar kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler.

    Üzerinde durulması gereken çok hassas bir konu bu. Kim, kadınlara karşı bu denli iltifatkar olabilmiştir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnek olduğu her alanla ilgili bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ve maalesef soruların çoğunda cevap olumsuz olacaktır. İşte bu nedenledir ki mükemmel olan dinimiz, bizlerin yaşayışında aynı seviyede değildir. Halbuki Efendimiz nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkar davranıyordu; nurlu sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu: “Mü’minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarına en güzel davrananınızdır.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Dârimî)



  3. 27.Kasım.2010, 14:43
    2
    Silent and lonely rains



    O’nun hanesi yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin, kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisi olmuştur. O’nun hânesinde her zaman burcu burcu saâdet kokardı. Âlemde hiçbir kadın Hz. Peygamber’in, hanımlarını sevdiği gibi sevilmemiştir. Hiçbir erkek de Hz.Peygamber (s.a.s.) gibi sevilmiş değildir. Bu sevgi halesinin elbette bir sebebi vardı. Allah Rasûlü eli altında bulunanlara uyguladığı terbiye usûlüyle onların kalplerinde, sonsuz bir alâka ve bağlılık hasıl etmiştir.

    Peşinen söylemek gerekir ki onun aile reisi olarak çizdiği portre de hayranlıkla izlenecek mükemmelliktedir: Sabrın, merhametin, teennili davranışın, anlayışlılığın, inceliğin, hoşgörünün ve sorumluluğun timsalidir, o Peygamber. Ve bu faziletler belki de hiç kimsede kendini bu denli güzel ifade edememiştir.
    Allah katında aile reisinin değeri, eşine ve yakınlarına verdiği değerle ölçülür. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.): “En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım” buyurmuştur.

    İlgi ve Sevgi: Bir eş ve babanın ailesine olan ilgisinin en önemli göstergesi, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), buna îtinî eder, ne ibâdeti, ne arkadaşlarıyla geçirdiği vakit ne de dünya meşguliyeti buna mani olmazdı. O, ailesi ile birlikte olduğunda, onlarla sohbet eder, hal ve hatırlarını sorar, şakalaşır ve eğitmeye çalışırdı.

    Rivâyetler, Hz. Peygamber’in âilevî sohbeti iki istikamette oluştuğunu göstermektedir: Birincisi, âile fertlerinin her biri ile şahsen teması ve husûsî sohbeti; İkincisi, âile fertlerinin tamamının birbiriyle temas ve sohbeti.

    Bu her iki sohbetin, günlük siyasi ve irşadi faaliyet ve diğer meşguliyetler içerisinde ihmale uğramaması için Rasûlullah (s.a.s.), birkaç kesin prensibe yer vermiştir:

    Hanımlarıyla geçireceği gece, belli bir esasa bağlanmış, kur’a ile tesbit edilen bir sıra ile her gece birinin yanında kalmak, prensip olmuştur. Nevevi’nin açıklamasına göre kadın hayızlı halde olsa bile sohbet nöbetinde atlama yapılmamıştır.

    Ayrıca her sabah mescitten çıktıktan sonra ve her ikindi vakti namaz kıldıktan sonra kadınların her birine teker teker ziyaretler yapar, alışılan muayyen bir müddet boyunca onlarla sohbet ederdi.

    Bir de özellikle âilenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Rasûlullah (s.a.s.), o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelirler, sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Rasûlullah’ın zevcelerine ibretli kıssalar anlattığı, hepsinin güldürücü şakalar yaptığı rivâyetedilmiştir.

    Hz. Peygamber, günlük sabah ve ikindi ziyaretlerine gider, selam verir, elini omuzlarına ya da başlarına koyarak öper, hal-hatır sorup meseleleriyle alakadar olurdu. Ondaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına bütün letâfeti ve nûrâniyetiyle sirâyet etmiş olacak ki, bir değil bir çok hanım birbirlerine aynı zarâfetle yaklaşmışlardır.

    Meselâ, bir gün önce, savaşta babası ve bazı yakınlarını kaybeden Safiyye’nin yanında Hz. Peygamber (s.a.s.) hiç uyumamış, sabaha kadar kendisiyle sohbet edip, ilgilenmiştir. Böyle bir ilgiye de ihtiyacı vardır ve kendisinden bu ilgi esirgenmemiştir.

    Hz. Peygamber hastalandığında “keşke senin uğradığın hastalığa ben uğrasaydım, senin yerinde yatan ben olsaydım” deyince diğer hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Bunu gören Rasûlullah, “Safiyye bu sözünde sâdıktır” buyurur.

    İnsan fıtratında var olan eğlenme ve şakalaşma ihtiyacını bilen Rasûlullah (s.a.s.) buna da imkân tanımış ve bizzat eşleriyle şakalaşmıştır. Muhtelif seferlerde Hz. Âişeile koşu yarışması yaptığını vâlidemiz kendisi söyler.

    İlgilenme ve değer verme, kendisini, muhâtabının fikrine saygı duyma ve önerilerini dikkate almada da gösterir. Ve tabiî ki Hz. Peygamber bu konuda da örnek teşkil eder bugünün erkeklerine ve tüm insanlara. Özellikle eşinin sözüne ve düşüncesine, doğrudan hanımını ilgilendiren konularda bile müracaat etmeyen aile reisleri, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşayışı göz önüne alındığında en yakın arkadaşlarına haksızlık etmektedirler. Oysa Hz. Peygamber çok kritik anlarda eşlerinin fikrini almış ve uygulamıştır.

    Hudeybiye anlaşması, müslümanlara çok ağır gelmişti. Kabe’ye varamadan geri döneceklerdi. Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Rasûlullah, ashâbına: "Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da tıraş olun!" buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Rasûlullah (s.a.s.), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme'nin çadırına girdi. ona halktan mâruz kaldığı bu hali anlattı. o, kendisine: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, tıraşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, ashaptan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni tıraş etsin!" dedi. Hz. Peygamber kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, tıraş oldu. Ashâb bunları görünce kalktılar kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler.

    Üzerinde durulması gereken çok hassas bir konu bu. Kim, kadınlara karşı bu denli iltifatkar olabilmiştir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) örnek olduğu her alanla ilgili bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ve maalesef soruların çoğunda cevap olumsuz olacaktır. İşte bu nedenledir ki mükemmel olan dinimiz, bizlerin yaşayışında aynı seviyede değildir. Halbuki Efendimiz nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkar davranıyordu; nurlu sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu: “Mü’minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarına en güzel davrananınızdır.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Dârimî)



  4. 27.Kasım.2010, 14:48
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    --->: Hz.muhammed Ve Aile Hayatı

    Hz. Peygamber, âile fertlerine ilgi gösterdiğini, kıymet verdiğini ifade eden çeşitli söz ve davranışlarıyla, onları memnun etmiş ve ruhen tatmin etmeye de ehemmiyet vermiştir. Hanımlarına faziletlerini söylemesi, sevdiğini ifade etmesi, bineğine alması, aynı kabın suyu ile müştereken yıkanılması, hanımının hayvana binmesinde yardımcı olması ve dizine bastırarak bindirmesi, kendisine yapılan yemek davetine “hanım da olursa” kaydıyla icabet etmesi, bir sıkıntıyla kederlenip ağlayanın göz yaşlarını elleriyle silerek teselli etmesi gibi Rasûlullah’ın (s.a.s.) pekçok davranışı hanımlarını memnun etmeye yöneliktir. “Rasûlullah, Hatice’yi anınca artık ne onu senâ etmekten, ne de ona istiğfarda bulunmaktan usanırdı." Nitekim "O’nun gibi var mıydı? O şöyleydi, o böyleydi... diye faziletlerini sayardı". Ahmed İbn Hanbel'in bir rivâyeti bu hususu tavzih eder. Ona göre Aleyhissalâtu vesselâm bir seferinde: "İnsanlar beni inkâr ederken, o inandı; herkes beni tekzib ederken o tasdik etti. Herkes bana haram ederken, o malıyla benim için harcadı. Allah onun vesilesiyle bana çocuk nasib etti, diğer kadınlardan çocuğum olmadı" buyurmuştur. Şurası muhakkak ki Rasûlullah, Hz. Hatice hakkında daha nice faziletler saymıştır: "O akıllı idi, o faziletli idi, o ferâsetli idi..” gibi.

    Hz. Peygamber, ehlinin yakınlarına da iltifat ve alakayı ihmal etmemiş, vefat eden eşi Hz. Hatice’nin yakınlarını ve dostlarını da gözeterek eşi bulunmaz bir vefa örneği olmuştur.

    İbn Abbas anlatıyor: "Rasûlullah buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananınızdır. Ben aileme en iyi olanınızım.”

    Rasûlullah (s.a.s.) kadınlara iyi davranmayı emretmiş, en hayırlı kimsenin, hanımına en iyi davranan kimse olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz "iyi davranma" izafi bir durumdur. Bu "iyilik"in içine öncelikle kadınların haklarına hakkıyla riâyetgelir: Nafaka hakkı, tahkir edilmeme, hatalarını başına kakmama gibi hadislerde belirtilen haklara riâyet. Ayrıca onların bir kısım huysuzlukları, kıskançlıkları karşısında sabretmek, terbiyelerinde iyi davranmak, geçimi iyi yapmak... hep kadınına karşı iyi olmanın içine girer. Ancak kişinin "en iyi" olması için kadınına karşı iyiliğin yetmeyeceği de açıktır. Âyet ve hadislerde, bunun için başka şartlar da sayılmıştır: Takvâ, zühd, amel-i salih... gibi. Şu halde o şartları yerine getiren, hanımına karşı da iyi olunca iyilikte kemale yaklaşmış olur. Rasûlullah’ın zevcelerine karşı davranışları ile kadın hususundaki tavsiyeleri tahlil edilince bu "iyilik"ten kastedilen teferruat ortaya çıkarılabilir.

    Rasûlullah, “Kadın eğe kemiği gibidir, doğrultmaya kalkarsan, kırarsın. Onu bırakırsan eğri olduğu halde istifade edersin.” buyurarak sert, haşin davranışlardan uzak durmakla beraber, ilgi ve alakanın hiçbir şekilde kesilmemesi gerektiği ikazında bulunmuştur. Kadın, erkekten daha hassas, daha ince mizaca sahiptir. Hz. Peygamber bu telâkkî ile, bazı fırsatlarda “zevcelerini camdan yapılmış şişeye” teşbih buyurmuştur.

    Öyle ise hoşa gitmeyen davranışlarına karşı anlayış ve müsamaha esas olacaktır. Ashâba bir hatırlatması şöyledir: “Kadınlarınızı nasıl köle ya da hayvan döver gibi dövüyor, sonra da akşam olunca utanmadan, beraberce yatıyorsunuz?” Buna rağmen eşlerini dövenlere ya da dövmek isteyenlere, “Dövün (ancak bilin ki kadını) sadece şerlileriniz döver.”

    Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz.Hatice’nin vefatından sonra bir çok izdivaç yapmıştır. Birbirine rakip durumdaki hanımların geçinmesi ise pek zordur. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) sabrı, anlayışlılığı, kadını iyi tanımasından dolayı, onları da birbirlerine yaklaştırmış, arkadaş olmalarına zemin hazırlamış, arada bir cereyan eden kıskançlık ve (birbirlerini) çekememezliklerine bazen gülümseyip geçmiş, bazen küsmüş, bazen uyarmıştır. İşte bunlardan bazıları.

    Hz. Peygamber (s.a.s.), hanımlarının yetişmesine gayret eder, hepsinin beraber olduğu akşam toplantılarında eğitici sohbetler yaparlardı. Ve Rasûlullah’ın (s.a.s.)refakatinde bilgilenen hanımlar, bilgi ve tecrübelerini diğer kadınlara (hatta Hz. Peygamber’in (s.a.s.)vefatından sonra, kadın-erkek herkese) aktarmaya hazır hale gelirlerdi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ev halkı, şehir dahilinde ve haricindeki kadınları kabul eder, itikadi konularla ilgili Hz. Peygamber’in (s.a.s.) talimini onlara bildirerek, din eğitimindeki rollerini yerine getirirlerdi.

    Peygamberimiz özellikle kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Onlar için şefkatli bir baba, merhametli bir dedeydi.

    Hz. Enes diyor ki:

    "Çoluk çocuğuna Peygamberimizden daha şefkatli bir kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim'in—Medine'nin— Avali semtinde oturan bir süt annesi vardı. Beraberinde ben de bulunduğum halde Resulullah sık sık oğlunu görmeye giderdi. Varınca, demircinin duman dolu evine girer, oğlunu kucaklar, koklar, öper ve bir süre sonra da dönerdi."

    Peygamberimiz, kızı Fatıma'yı çok severdi. Bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanma giderdi.

    Hz. Fatıma babasını ziyarete geldiğinde ise, Peygamberimiz sevgili kızını karşılamak için ayağa kalkar, alnından öper ve yanına oturturdu.


  5. 27.Kasım.2010, 14:48
    3
    Silent and lonely rains
    Hz. Peygamber, âile fertlerine ilgi gösterdiğini, kıymet verdiğini ifade eden çeşitli söz ve davranışlarıyla, onları memnun etmiş ve ruhen tatmin etmeye de ehemmiyet vermiştir. Hanımlarına faziletlerini söylemesi, sevdiğini ifade etmesi, bineğine alması, aynı kabın suyu ile müştereken yıkanılması, hanımının hayvana binmesinde yardımcı olması ve dizine bastırarak bindirmesi, kendisine yapılan yemek davetine “hanım da olursa” kaydıyla icabet etmesi, bir sıkıntıyla kederlenip ağlayanın göz yaşlarını elleriyle silerek teselli etmesi gibi Rasûlullah’ın (s.a.s.) pekçok davranışı hanımlarını memnun etmeye yöneliktir. “Rasûlullah, Hatice’yi anınca artık ne onu senâ etmekten, ne de ona istiğfarda bulunmaktan usanırdı." Nitekim "O’nun gibi var mıydı? O şöyleydi, o böyleydi... diye faziletlerini sayardı". Ahmed İbn Hanbel'in bir rivâyeti bu hususu tavzih eder. Ona göre Aleyhissalâtu vesselâm bir seferinde: "İnsanlar beni inkâr ederken, o inandı; herkes beni tekzib ederken o tasdik etti. Herkes bana haram ederken, o malıyla benim için harcadı. Allah onun vesilesiyle bana çocuk nasib etti, diğer kadınlardan çocuğum olmadı" buyurmuştur. Şurası muhakkak ki Rasûlullah, Hz. Hatice hakkında daha nice faziletler saymıştır: "O akıllı idi, o faziletli idi, o ferâsetli idi..” gibi.

    Hz. Peygamber, ehlinin yakınlarına da iltifat ve alakayı ihmal etmemiş, vefat eden eşi Hz. Hatice’nin yakınlarını ve dostlarını da gözeterek eşi bulunmaz bir vefa örneği olmuştur.

    İbn Abbas anlatıyor: "Rasûlullah buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananınızdır. Ben aileme en iyi olanınızım.”

    Rasûlullah (s.a.s.) kadınlara iyi davranmayı emretmiş, en hayırlı kimsenin, hanımına en iyi davranan kimse olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz "iyi davranma" izafi bir durumdur. Bu "iyilik"in içine öncelikle kadınların haklarına hakkıyla riâyetgelir: Nafaka hakkı, tahkir edilmeme, hatalarını başına kakmama gibi hadislerde belirtilen haklara riâyet. Ayrıca onların bir kısım huysuzlukları, kıskançlıkları karşısında sabretmek, terbiyelerinde iyi davranmak, geçimi iyi yapmak... hep kadınına karşı iyi olmanın içine girer. Ancak kişinin "en iyi" olması için kadınına karşı iyiliğin yetmeyeceği de açıktır. Âyet ve hadislerde, bunun için başka şartlar da sayılmıştır: Takvâ, zühd, amel-i salih... gibi. Şu halde o şartları yerine getiren, hanımına karşı da iyi olunca iyilikte kemale yaklaşmış olur. Rasûlullah’ın zevcelerine karşı davranışları ile kadın hususundaki tavsiyeleri tahlil edilince bu "iyilik"ten kastedilen teferruat ortaya çıkarılabilir.

    Rasûlullah, “Kadın eğe kemiği gibidir, doğrultmaya kalkarsan, kırarsın. Onu bırakırsan eğri olduğu halde istifade edersin.” buyurarak sert, haşin davranışlardan uzak durmakla beraber, ilgi ve alakanın hiçbir şekilde kesilmemesi gerektiği ikazında bulunmuştur. Kadın, erkekten daha hassas, daha ince mizaca sahiptir. Hz. Peygamber bu telâkkî ile, bazı fırsatlarda “zevcelerini camdan yapılmış şişeye” teşbih buyurmuştur.

    Öyle ise hoşa gitmeyen davranışlarına karşı anlayış ve müsamaha esas olacaktır. Ashâba bir hatırlatması şöyledir: “Kadınlarınızı nasıl köle ya da hayvan döver gibi dövüyor, sonra da akşam olunca utanmadan, beraberce yatıyorsunuz?” Buna rağmen eşlerini dövenlere ya da dövmek isteyenlere, “Dövün (ancak bilin ki kadını) sadece şerlileriniz döver.”

    Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz.Hatice’nin vefatından sonra bir çok izdivaç yapmıştır. Birbirine rakip durumdaki hanımların geçinmesi ise pek zordur. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) sabrı, anlayışlılığı, kadını iyi tanımasından dolayı, onları da birbirlerine yaklaştırmış, arkadaş olmalarına zemin hazırlamış, arada bir cereyan eden kıskançlık ve (birbirlerini) çekememezliklerine bazen gülümseyip geçmiş, bazen küsmüş, bazen uyarmıştır. İşte bunlardan bazıları.

    Hz. Peygamber (s.a.s.), hanımlarının yetişmesine gayret eder, hepsinin beraber olduğu akşam toplantılarında eğitici sohbetler yaparlardı. Ve Rasûlullah’ın (s.a.s.)refakatinde bilgilenen hanımlar, bilgi ve tecrübelerini diğer kadınlara (hatta Hz. Peygamber’in (s.a.s.)vefatından sonra, kadın-erkek herkese) aktarmaya hazır hale gelirlerdi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ev halkı, şehir dahilinde ve haricindeki kadınları kabul eder, itikadi konularla ilgili Hz. Peygamber’in (s.a.s.) talimini onlara bildirerek, din eğitimindeki rollerini yerine getirirlerdi.

    Peygamberimiz özellikle kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Onlar için şefkatli bir baba, merhametli bir dedeydi.

    Hz. Enes diyor ki:

    "Çoluk çocuğuna Peygamberimizden daha şefkatli bir kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim'in—Medine'nin— Avali semtinde oturan bir süt annesi vardı. Beraberinde ben de bulunduğum halde Resulullah sık sık oğlunu görmeye giderdi. Varınca, demircinin duman dolu evine girer, oğlunu kucaklar, koklar, öper ve bir süre sonra da dönerdi."

    Peygamberimiz, kızı Fatıma'yı çok severdi. Bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanma giderdi.

    Hz. Fatıma babasını ziyarete geldiğinde ise, Peygamberimiz sevgili kızını karşılamak için ayağa kalkar, alnından öper ve yanına oturturdu.


  6. 27.Kasım.2010, 14:49
    4
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    --->: Hz.muhammed Ve Aile Hayatı

    Hazret-i Fatıma'nın iki oğlu vardı: Hasan ve Hüseyin. Peygamberimiz bu torunlarım çok severdi. Onları kucağına alır, omuzuna çıkarır, okşar, sırtında taşır, oyun oynar, isteklerini yerine getirirdi.


    Peygamberimiz dünyasını değiştirdiğinde Hz. Hasan 7, Hz. Hüseyin 6 yaşındaydı. Yani Peygamberimiz hayatta iken Hasan ve Hüseyin çok küçük yaşlarda idiler.


    İşte Peygamberimizin iki torununun şahsında çocuklara gösterdiği sevgi ve şefkat örnekleri:


    Bir gün Peygamberimiz minberde hutbe okurken Hasan ve Hüseyin'in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar.

    "Cenab-ı Hak, 'Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir' buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım" dedikten sonra konuşmasına devam etti.

    Hz. Enes de kendi gördüklerini şöyle dile getiriyor:

    "Peygamberimizi hutbe okurken gördüm, Hasan dizinin üstündeydi. Ne söyleyecekse halka söylüyor, sonra eğilip çocuğu öpüyor ve 'Ben bunu seviyorum' diyordu."


    Ebû Said anlatıyor:

    "Peygamber Efendimiz secdede iken torunu Hasan geldi, sırtına çıktı. Peygamber Efendimiz de onun elinden tuttu ve ayağa kalktı. Tekrar rükûa varıncaya kadar onu sırtında tuttu. Rükûdan kalktıktan sonra bıraktı ve çocuk gitti."

    Hz. Zübeyir anlatıyor:

    "Bir gün gözümle gördüm. Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan geldi, sırtına bindi. Çocuk kendiliğinden ininceye kadar Peygamber Efendimiz de onu indirmedi. Peygamber Efendimiz namazda iken bacaklarını açar, Hasan da bir taraftan girer, öbür taraftan çıkardı."

    Abdullah bin Mes'ud anlatıyor:


    "Peygamber Efendimiz namaz kılarken secdeye varınca Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına bindiler. Oradakiler karışmak isteyince, Peygamber Efendimiz onlara karışmamaları için işaret etti. Namaz bittikten sonra da kucağına aldı ve şöyle buyurdu:


    "Kim beni seviyorsa, bunların ikisini de sevsin."


    Enes bin Mâlik anlatıyor:



    "Bir defasında Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına çıktılar. İninceye kadar Peygamberimiz secdeyi uzattı.


    "Oradakiler sordu:


    "Yâ Resulallah, secdeyi uzatmış olmadınız mı?"


    "Peygamber Efendimiz buyurdular ki:


    "Oğlum sırtıma çıkınca acele etmekten çekindim."


    Katâde anlatıyor:


    "Bir defasında Peygamberimiz, kızı Zeynep'ten olan torunu Amame kucağında olduğu halde yanımıza geldi. O şekilde namaza durdu. Rükûa varırken çocuğu yere bırakıyor, kalktığı zaman da kaldırıyordu."


    Bu hususta bir başka Sahabî de şöyle anlatıyor:


    "Hz. Hasan ve Hüseyin sırtında olduğu halde Peygamber Efendimiz camiye geldi. Öne geçti, çocuğu sağ yanına bıraktı. Namaza durdu. Peygamberimiz secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, cemaat arasından başımı kaldırdım, baktım. Bir de ne göreyim? Peygamberimiz secdede, çocuk sırtına çıkmış duruyor. Tekrar döndüm, başımı secdeye koydum. Namaz bitince halk sordu:


    "Yâ Resulallah, bu namazda öyle uzun bir secde yaptınız ki, şimdiye kadar sizden böyle bir şey görmedik. Bu şekilde hareket etmeniz mi emredildi, yoksa bir vahiy mi aldınız?"


    "Hayır, bunların hiçbiri olmadı. Ancak oğlum sırtıma çıkmıştı, kendiliğinden ininceye kadar acele ettirmeyi uygun görmedim."


    Ebû Hüreyre anlatıyor:

    "Peygamber Efendimiz bir gün bir omuzunda Hasan, diğer omuzunda Hüseyin olduğu halde geldi. Yanımıza varıncaya kadar bir onu öpüyor, bir de diğerim öpüyordu."



    "Yâ Resulallah, anlaşılan onları çok seviyorsunuz" dedik.

    "Evet, severim. Kim onları severse beni sevmiş, kim onlara kin tutmuşsa, bana kin tutmuş olur" buyurdular.


    Peygamberimiz bir yere davet edilmişti. Yolda Hz. Hüseyin'i gördü. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine geleceği anda birdenbire yön değiştirip bir tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Peygamberimiz de peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı:


    "Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim" buyurdu.

    Bazen Hz. Hasan'ı da omuzuna alır ve "Allah'ım bu çocuğu seviyorum, Sen de onu sevenleri sev" buyururdu.

    Peygamberimiz çocukları memnun etmek için dediklerini yapar, onların kalbini kazanırdı.

    Bir seferinde Hz. Hasan'ı omuzuna almış, gidiyordu. Bir adam kendisini bu halde görünce, Hasan'a;

    "Ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir" dedi.

    Peygamberimiz de cevap verdi:

    "O da ne güzel binicidir."

    O bir peygamber olduğu halde omuzunda çocuk taşımaktan utanç duymuyor, bununla iftihar ediyordu.

    Peygamberimiz çocuklara o kadar şefkatli ve hoşgörülü idi ki, bebekler ve küçük yaştaki çocuklar kucağını ıslatsalar dahi onları anlayışla karşılar, işlerini bitirinceye kadar kendi hallerine bırakırdı.

    Peygamberimizin torunu Hüseyin, sütannesi Ümmü-fadl'ın yanındaydı. Bir defasında Peygamberimiz Hüseyin'i görmeye gitti. Ümmüfadl der ki:

    "Hüseyin'i emziriyordum. Resulullah yanıma geldi. Çocuğu istedi, verdim. Çocuk hemen üzerine akıttı. Almak için elimi uzattım. 'Çocuğun işemesini kesme'dedi. Sonra bir bardak su istedi ve çocuğun ıslattığı yere döktü."

    Peygamber Efendimiz çocukların ağlamalarına dayanamaz, onların susturulmasını, yorulmamasını isterdi. Sevgisi ve şefkati çocukların ağlamasına dahi müsaade etmezdi.

    Hanımlarını sıkı sıkıya tembih eder, Hüseyin'den söz ederek, "Bu çocuğu ağlatmayın" der, ağlayan çocuğun susturulması konusunda da şöyle buyururdu:

    "Kim ağlayan çocuğunu susturuncaya kadar gönüllerse, Cenab-ı Hak ona Cennette memnun olacağı kadar nimet verir."

    Öyle ki, bazen ağlayan bir çocuk sesi duysa namazını bile kısaltır, annenin çocukla meşgul olmasına imkân verirdi.

    SİE


  7. 27.Kasım.2010, 14:49
    4
    Silent and lonely rains
    Hazret-i Fatıma'nın iki oğlu vardı: Hasan ve Hüseyin. Peygamberimiz bu torunlarım çok severdi. Onları kucağına alır, omuzuna çıkarır, okşar, sırtında taşır, oyun oynar, isteklerini yerine getirirdi.


    Peygamberimiz dünyasını değiştirdiğinde Hz. Hasan 7, Hz. Hüseyin 6 yaşındaydı. Yani Peygamberimiz hayatta iken Hasan ve Hüseyin çok küçük yaşlarda idiler.


    İşte Peygamberimizin iki torununun şahsında çocuklara gösterdiği sevgi ve şefkat örnekleri:


    Bir gün Peygamberimiz minberde hutbe okurken Hasan ve Hüseyin'in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar.

    "Cenab-ı Hak, 'Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir' buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım" dedikten sonra konuşmasına devam etti.

    Hz. Enes de kendi gördüklerini şöyle dile getiriyor:

    "Peygamberimizi hutbe okurken gördüm, Hasan dizinin üstündeydi. Ne söyleyecekse halka söylüyor, sonra eğilip çocuğu öpüyor ve 'Ben bunu seviyorum' diyordu."


    Ebû Said anlatıyor:

    "Peygamber Efendimiz secdede iken torunu Hasan geldi, sırtına çıktı. Peygamber Efendimiz de onun elinden tuttu ve ayağa kalktı. Tekrar rükûa varıncaya kadar onu sırtında tuttu. Rükûdan kalktıktan sonra bıraktı ve çocuk gitti."

    Hz. Zübeyir anlatıyor:

    "Bir gün gözümle gördüm. Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan geldi, sırtına bindi. Çocuk kendiliğinden ininceye kadar Peygamber Efendimiz de onu indirmedi. Peygamber Efendimiz namazda iken bacaklarını açar, Hasan da bir taraftan girer, öbür taraftan çıkardı."

    Abdullah bin Mes'ud anlatıyor:


    "Peygamber Efendimiz namaz kılarken secdeye varınca Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına bindiler. Oradakiler karışmak isteyince, Peygamber Efendimiz onlara karışmamaları için işaret etti. Namaz bittikten sonra da kucağına aldı ve şöyle buyurdu:


    "Kim beni seviyorsa, bunların ikisini de sevsin."


    Enes bin Mâlik anlatıyor:



    "Bir defasında Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına çıktılar. İninceye kadar Peygamberimiz secdeyi uzattı.


    "Oradakiler sordu:


    "Yâ Resulallah, secdeyi uzatmış olmadınız mı?"


    "Peygamber Efendimiz buyurdular ki:


    "Oğlum sırtıma çıkınca acele etmekten çekindim."


    Katâde anlatıyor:


    "Bir defasında Peygamberimiz, kızı Zeynep'ten olan torunu Amame kucağında olduğu halde yanımıza geldi. O şekilde namaza durdu. Rükûa varırken çocuğu yere bırakıyor, kalktığı zaman da kaldırıyordu."


    Bu hususta bir başka Sahabî de şöyle anlatıyor:


    "Hz. Hasan ve Hüseyin sırtında olduğu halde Peygamber Efendimiz camiye geldi. Öne geçti, çocuğu sağ yanına bıraktı. Namaza durdu. Peygamberimiz secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, cemaat arasından başımı kaldırdım, baktım. Bir de ne göreyim? Peygamberimiz secdede, çocuk sırtına çıkmış duruyor. Tekrar döndüm, başımı secdeye koydum. Namaz bitince halk sordu:


    "Yâ Resulallah, bu namazda öyle uzun bir secde yaptınız ki, şimdiye kadar sizden böyle bir şey görmedik. Bu şekilde hareket etmeniz mi emredildi, yoksa bir vahiy mi aldınız?"


    "Hayır, bunların hiçbiri olmadı. Ancak oğlum sırtıma çıkmıştı, kendiliğinden ininceye kadar acele ettirmeyi uygun görmedim."


    Ebû Hüreyre anlatıyor:

    "Peygamber Efendimiz bir gün bir omuzunda Hasan, diğer omuzunda Hüseyin olduğu halde geldi. Yanımıza varıncaya kadar bir onu öpüyor, bir de diğerim öpüyordu."



    "Yâ Resulallah, anlaşılan onları çok seviyorsunuz" dedik.

    "Evet, severim. Kim onları severse beni sevmiş, kim onlara kin tutmuşsa, bana kin tutmuş olur" buyurdular.


    Peygamberimiz bir yere davet edilmişti. Yolda Hz. Hüseyin'i gördü. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine geleceği anda birdenbire yön değiştirip bir tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Peygamberimiz de peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı:


    "Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim" buyurdu.

    Bazen Hz. Hasan'ı da omuzuna alır ve "Allah'ım bu çocuğu seviyorum, Sen de onu sevenleri sev" buyururdu.

    Peygamberimiz çocukları memnun etmek için dediklerini yapar, onların kalbini kazanırdı.

    Bir seferinde Hz. Hasan'ı omuzuna almış, gidiyordu. Bir adam kendisini bu halde görünce, Hasan'a;

    "Ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir" dedi.

    Peygamberimiz de cevap verdi:

    "O da ne güzel binicidir."

    O bir peygamber olduğu halde omuzunda çocuk taşımaktan utanç duymuyor, bununla iftihar ediyordu.

    Peygamberimiz çocuklara o kadar şefkatli ve hoşgörülü idi ki, bebekler ve küçük yaştaki çocuklar kucağını ıslatsalar dahi onları anlayışla karşılar, işlerini bitirinceye kadar kendi hallerine bırakırdı.

    Peygamberimizin torunu Hüseyin, sütannesi Ümmü-fadl'ın yanındaydı. Bir defasında Peygamberimiz Hüseyin'i görmeye gitti. Ümmüfadl der ki:

    "Hüseyin'i emziriyordum. Resulullah yanıma geldi. Çocuğu istedi, verdim. Çocuk hemen üzerine akıttı. Almak için elimi uzattım. 'Çocuğun işemesini kesme'dedi. Sonra bir bardak su istedi ve çocuğun ıslattığı yere döktü."

    Peygamber Efendimiz çocukların ağlamalarına dayanamaz, onların susturulmasını, yorulmamasını isterdi. Sevgisi ve şefkati çocukların ağlamasına dahi müsaade etmezdi.

    Hanımlarını sıkı sıkıya tembih eder, Hüseyin'den söz ederek, "Bu çocuğu ağlatmayın" der, ağlayan çocuğun susturulması konusunda da şöyle buyururdu:

    "Kim ağlayan çocuğunu susturuncaya kadar gönüllerse, Cenab-ı Hak ona Cennette memnun olacağı kadar nimet verir."

    Öyle ki, bazen ağlayan bir çocuk sesi duysa namazını bile kısaltır, annenin çocukla meşgul olmasına imkân verirdi.

    SİE


  8. 26.Şubat.2013, 14:09
    5
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Hz.muhammed Ve Aile Hayatı

    Hz Muhammed'in (sav) aile hayatı

    Hz. Peygamber birçok hadisinde ailenin önemine işaret etmiş ve onun bir
    huzur yeri olduğunu belirtmiştir. Bir baba olarak çocukları dünyaya
    gelince sevinmiş; vefatlarında ise üzülmüştür. Sözgelimi oğlu İbrahim' in
    doğum haberini kendisine getiren Ebû Râfi' e hediye vermiş; İbrahim' in
    annesi Mâriye' yi de azat etmiştir. Bu çocuğunun bakımı ve
    yetiştirilmesiyle ilgilenmiş; sütannesine bir hurmalık tahsis etmiştir.
    Sık sık sütannesinin bulunduğu yere onu görmek için gitmiştir. İbrahim,
    on altı veya on sekiz aylık iken vefat etmiştir. Onun vefatı üzerine
    gözlerinden yaş dökülmüştür. Bunun üzerine "Sen de mi ağlıyorsun yâ
    Resûlallah!" diyen Abdurrahman b. Avf' a bunun şefkatten kaynaklandığını,
    üzüntülü olduğunu, ancak bağıra çağıra ve feryat ederek ağlamayı
    yasakladığını söylemiştir.

    "Bir dost ve bir baba olarak yaratılışın en ince duygularıyla" bezenmiş
    olan Hz. Peygamber, bir aile reisinin aile fertlerine nasıl
    davranması gerektiğini emir ve tavsiyeleri ile açıkladığı gibi, bizzat
    kendi uygulamaları ile de ortaya koymuştur. Erkeğin kadına iyi
    davranması gerektiğini çok açık ve kesin bir şekilde dile getirmiştir.
    Bu anlamda "En hayırlınız ailesi için hayırlı olandır. Bana gelince, ben
    aileme karşı en hayırlı olanınızım"; "En hayırlınız hanımlarına
    karşı iyi davrananınızdır" buyurmuştur. Enes b. Mâlik, "Ailesine
    Resûlüllah kadar şefkatli bir kimse görmedim" demiştir. İman, ahlak
    ve aile fertlerine yumuşak davranma arasında kurduğu bağıntıyı dile
    getiren şu sözü çok anlamlıdır: "Mü' minlerin imanca en mükemmel olanı,
    ahlakça en güzel olanı ve aile fertlerine yumuşak davrananıdır."

    İnsanın üzerinde hakkı olan kişilerin başında aile fertleri gelmektedir.
    Çünkü kişinin sevincini ve üzüntüsünü ilk önce paylaştığı kimseler aile
    fertleridir. Hz. Peygamber çeşitli vesilelerle erkeklerin kadınlar
    üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları bulunduğunu
    söylemiştir. Kadınlar hakkında Allah' tan korkulmasını, onlara haksızlık
    yapılmamasını istemiştir. Kocasını şikayet için kendisine gelen
    kadınların sayısı artınca bu tür davranışta bulunanların iyi kimseler
    olmadığını söylemiştir. Hanımlarına iyi davranmış, onları
    dövmemiştir. Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de
    "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraberce
    yatıyorsunuz" diyerek kınamıştır. Kadınların dövülmemesi, hele yüze
    hiç vurulmaması, kötü sözlerle tahkir edilmemesi ve evinin
    terkedilmemesi konularında ikazda bulunmuştur. "Kadınları ancak
    kötüleriniz döver" demiştir. İbn Sa' d, hanımların dövülmesi ile
    ilgili rivayetleri özel bir başlık altında toplamıştır.

    Hanımlarının ve diğer aile fertlerinin yakınlarına da ilgi gösterirdi.
    Hz. Hatice' nin bir arkadaşı yanına geldiğinde ona iltifatta bulunmuştur.
    Her koyun kesişinde Hz. Hatice' nin arkadaşlarına et gönderdiği rivayet
    edilir. Ev halkından sayılan Enes b. Mâlik' in annesi ve büyükannesi
    ile de ilgilenmiştir. Babasından kendisine intikal eden ve çocukluğunda
    kendisinin hizmetini gören Ümmü Eymen' e "Anneciğim" diye hitap ederdi
    ve onun için "Bu, benim ailemin bakiyyesidir" derdi.

    Kur' an-ı Kerim' de Hz. Peygamber' in hanımları ve aile hayatı hakkında
    bilgi verilmektedir. Eşleri ile aralarında geçen tartışmalarda hem
    Peygamber' e ve hem de hanımlarına öğütlerde bulunulmakta ve yol
    gösterilmektedir. Bunun yanısıra Hz. Peygamber' in eşlerinin
    mü' minlerin anneleri olduğu, bildirilmektedir.

    Hz. Peygamber aile fertlerinin eğlenme ve dinlenme gibi ihtiyaçlarını
    karşılar, meşrû eğlencelerden onları yararlandırmaya çalışırdı. Ramazan
    ve Kurban Bayramı merasimlerine kızlarını ve hanımlarını da
    götürürdü. Bir bayramda Habeşlilerin sergiledikleri gösterileri Hz.
    Âişe' nin seyretmesine izin vermiş ve hatta yardımcı olmuştur. Hz. Âişe
    ile koşu yapmıştır. Aile bireyleri ile şakalaşmıştır.

    Hz. Peygamber çocuklarına olduğu gibi, yanında, kendi himayesinde
    büyüyenlere, mesela Ali b. Ebû Tâlib' e, Zeyd b. Hârise' ye ve azatlısı
    Ümmü Eymen' e de son derece şefkatli davranmıştır. Amcası Ebû Tâlib' in
    yükünü hafifletmek üzere 5 yaşında iken yanına almış olduğu Hz. Ali,
    babası Mekke' de olduğu halde Hz. Peygamber' in yanında büyümüş ve ömrü
    boyunca onun yanından ayrılmamıştır. Aynı şekilde Zeyd b. Hârise de Hz.
    Peygamber' in ailesi içinde büyümüştür. Hz. Hatice, kendisine Hakîm b.
    Hizâm' ın köle olarak verdiği Zeyd' i Hz. Peygamber' e hediye etmiş; Hz.
    Peygamber de onu azat etmişti. Zeyd' in babası, oğlunu araya araya
    Mekke' de bulmuş; Hz. Peygamber onu, kendi yanında kalmak veya babası ile
    birlikte gitmek konusunda serbest bırakmıştı. Zeyd ise Hz. Peygamber' i
    babasına tercih etmiştir. Bu da Hz. Peygamber' in ona karşı hareketleri,
    davranış ve muamelesinin gerçek bir babanın davranışından farksız
    olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber, babasından kendisine kalan ve
    Hz. Hatice ile evlendiği zaman azat ettiği Ümmü Eymen' i de ailesinden
    sayarak ona bir anneye gösterilen muameleyi göstermiştir. Hanımlarını,
    çocuklarını, yanında büyüyenleri ve hizmetçilerini dövmemiştir.
    Medine' de Hz. Peygamber' in hizmetine verilen Enes b. Mâlik, kendisine
    vefatına kadar hizmet etmiş; bir defacık olsun karşıdakinin
    davranışlarına bıkkınlık, yılgınlık ve iç sıkıntısının bir ifadesi olan
    "öf" bile demediğini söylemiştir.

    Hz. Peygamber hanımları ile istişâre etmiştir. Kaynaklarda bu konuyla
    ilgili bol miktarda bilgi bulunmaktadır. Ayrıca zaman zaman hanımlarının
    itirazlarına ve taleplerine maruz kalmıştır. Şayet hep emredici
    olsaydı, hanımlarına birşey danışmasaydı ve sormasaydı herhangi bir
    itirazla karşılaşmazdı. Bu bakımdan "hanımlarla istişâre edilmesini,
    ancak söylediklerinin aksiyle hareket edilmesini" söylediğine dair
    rivayetin sıhhati üzerinde düşünülmesi gerekir. Herşeyden önce bu
    rivayet hadis tekniği açısından sağlam değildir; sahih hadis
    kitaplarında yer almamaktadır. Bu rivayetin ortaya çıkmasına sebep olan
    sosyal şartların araştırılması ise ayrı bir inceleme konusudur. Şu kadar
    var ki bu rivayet, Hz. Peygamber' in uygulamalarına ters düşmektedir.
    Oysa ilk vahiy aldığı zaman, içinde bulunduğu sıkıntılı durumu hanımı
    ile istişâre etmiştir. Hz. Hatice de hem kendisini teselli etmiş ve hem
    de onu meseleye kesin çözüm bulacak ve doğru teşhis koyacak bir kişiye,
    Varaka b. Nevfel' e götürmüştür. Bu olay Hz. Hatice' nin dirayetini,
    soğukkanlılığını ve isabetli karar verme yeteneğini mükemmel bir şekilde
    ortaya koymaktadır. İlk vahiy nâzil olduğunda kendisine hanımının
    yardımcı olduğunu ileriki yıllarda unuttuğu düşünülemez. Hz. Peygamber
    Hudeybiye seferinde barış antlaşmasından sonra sahâbîlere kurbanlarını
    kesmelerini ve tıraş olmalarını emreder. Sahâbîler görünüşte antlaşmanın
    şartlarını Müslümanların aleyhine buldukları için isteksiz davranırlar;
    hiçbiri kalkıp da bu emri yerine getirmez, o emir verdikçe yüzüne
    bakarlar. Buna çok üzülen ve hatta kızan Hz. Peygamber hanımı Ümmü
    Seleme' nin çadırına girerek durumu ona anlatır. Ümmü Seleme şunları
    söyler: "Yâ Resûlallah! Sen çıkıp kurbanını kes, başını tıraş et.
    Onların hepsi sana uyacaktır". Peygamberimiz Ümmü Seleme' nin tavsiyesini
    yerine getirir. Sahabe de duyguları ile hareket etmeyi bırakır ve ona
    uyar.

    Hz. Peygamber, evinde zamanının bir kısmını ibadete, bir kısmını
    ailesine, diğer kısmını da kendisine olmak üzere üçe ayırırdı. O' na göre
    kişinin ailesiyle geçirdiği vakit, boşa harcanmış bir vakit değildir.
    Hz. Peygamber, insanlara, bildiğini anlatacağı ilk kişilerin aile
    fertleri olduğunu öğretmiştir. O, kendisine gelen heyetleri "Ailenize
    dönün ve onlara ta' limde bulunun" derdi. Kendisi de aile fertlerini
    eğitmiştir. O' nun bu yönünden en fazla faydalanan hanımı Hz. Aişe
    olmuştur. Hz. Peygamber aile kurumunun korunmasına çalışmıştır;
    boşanmayı zorlaştırmıştır.

    2- Evlilikleri

    Hz. Peygamber, hemşehrileri arasında iffetli, şerefli ve namuslu bir
    şahsiyet olarak tanınıyordu. 25 yaşında iken, kendisinden yaşça büyük ve
    iki defa evlenip dul kalmış olan Hz. Hatice ile evlenmiş; onunla 25 yıl
    mutlu bir hayat geçirmiştir. Hz. Peygamber' in Hz. Hatice ile
    beraberliğinde göze çarpan en önemli husus, sıcak bir dostluk ve
    arkadaşlıktır. Hz. Peygamber Allah' tan aldığı vahyi gelip ilk defa ona
    anlatmış ve onunla paylaşmıştır. Hz. Hatice de kendisini anlayış ve
    olgunlukla karşılamıştır. Hz. Hatice' nin vefat ettiği yıl, Resûl-i
    Ekrem' in en çok üzüldüğü yıl olarak "Hüzün Yılı" tabiriyle anıldığını
    daha önce görmüştük. Hz. Peygamber onun sağlığında başka bir kadınla
    evlenmemiştir. Halbuki o dönemin örf ve adetleri çok kadınla evliliğe
    müsaitti. Hz. Hatice' nin vefatından sonra onun aziz hatırasına saygı
    duyarak, yaklaşık 2,5 yıl yalnız ve bekar olarak yaşadıktan sonra Sevde
    bint Zem' a ile evlenmiştir. Hz. Peygamber, cinsel tatmin peşinde
    olsaydı, geleneğe, gençliğine, Kureyş kabilesine mensup oluşuna ve
    özellikle bir peygamber olarak, kendisine tabi olanlardan gördüğü
    itibara bağlı olarak 54 yaşına kadar birkaç evlilik
    gerçekleştirebilirdi.

    Mekke döneminde tek kadınla evli olan Hz. Peygamber çok kadınla Medine
    döneminde evlenmiştir. İlk defa çok evliliğe 53 veya 54 yaşlarında iken
    ayak atmıştır. Bu evliliklerin dinî, sosyal, ekonomik ve ahlâkî pekçok
    sebebi vardır. Buna ek olarak, Kur' an' ın çok evliliği sınırlayan
    hükümleri, Nisâ Sûresinin 3. ayeti, Medine döneminin sonlarına doğru ve
    Hz. Peygamber' in vefatından yaklaşık iki yıl önce nâzil olmuştur. Çok
    evliliği sınırlayan emirlerin gelmesinden önce evlilik konusunda eski
    örf geçerli idi. Arabistan' da çok kadınla evlilik normal olarak yaşanan
    bir hayat tarzıydı. Tarihçi İbn Habîb, İslâm' ın doğduğu sırada on
    hanımla evli olan çok sayıda şahsın isimlerini kaydetmektedir.
    Aslında Hz. Peygamber de çok evliliği örf üzerine gerçekleştirmiş
    bulunuyordu. Dolayısıyla onun evlilikleri değerlendirilirken dönemin
    siyasal, sosyal ve kültürel şartları gözönünde bulundurulmalıdır. Çünkü
    kendi döneminde dostlarından ve düşmanlarından hiç kimse onu bu
    uygulamasından dolayı eleştirmemiştir.

    Hz. Peygamber on bir hanımını bir arada nikahı altında bulundurmuştur;
    vefatı esnasında ise nikahı altında dokuz kadın vardı. Hz. Peygamber' in
    hanımlarının isimleri şöyledir: Hatice bint Huveylid; Sevde bint Zem' a;
    Aişe bint Ebû Bekir; Hafsa bint Ömer; Zeyneb bint Huzeyme; Ümmü Seleme;
    Zeyneb bint Cahş; Cüveyriye bint Hâris; Reyhâne bint Zeyd; Safiyye bint
    Huyey; Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyan; Mâriye; ve Meymûne bint Hâris. Ancak
    dokuz rakamına birkaç yılda değil, vefatına kadar geçen bir zaman
    diliminde ulaşılmıştır. Zeyneb bint Cahş ile beşinci, Reyhâne ve
    Cüveyriye ile altıncı, Safiyye, Ümmü Habîbe ve Meymûne ile yedinci hicrî
    yılda nikahlanmıştır. Bu hanımların çoğu çocuklu idi. Yani vefat etmiş
    olan eski kocalarından çocukları kalmıştı. Hz. Peygamber hanımlarına
    verilmesi gereken mehiri daha evlenirken ihmal etmemiş, hepsine dönemin
    örfüne göre mehir vermiştir. Ancak Safiyye' ye vermemiş, onu hürriyetine
    kavuşturmayı mehir olarak saymıştır.

    Hz. Peygamber, çok evliliği dört ile sınırlayan ayet nâzil olduktan
    sonra dörtten fazla kadınla evli bulunan sahâbîlerine dördünü seçip
    diğerlerini boşamalarını emretmiştir. Kur' an-ı Kerim' de kendisine,
    evlendiği bütün kadınları nikahı altında tutma müsadesi
    verilmiştir. Fakat bundan böyle başka kadınlarla evlenmesinin
    kendisine helâl olmadığı bildirilmiştir. Resûl-i Ekrem' e özel
    olarak verilen bu müsadenin hukûkî, siyâsî, sosyal ve eğitimle ilgili
    çeşitli sebepleri vardır.

    Kur' an-ı Kerim' de, Hz. Peygamber' in hanımlarının mü' minlerin anneleri
    oldukları ve mü' minlerin ondan sonra onun eşleriyle asla
    evlenemeyecekleri hükme bağlanmıştır. Hz. Peygamber dokuza ulaşan
    hanımlarından dördünü tercih edip diğerlerini boşasaydı, bu hanımlarla
    başka birisi evlenemeyeceğine göre, boşamak onlar için zulüm olurdu.

    İslâm toplumunun eğitilmesinde Hz. Peygamber' in evliliklerinin önemli
    yeri vardır. İslâm' ın, özellikle kadınlarla ilgili görüşlerinin çevreye
    yayılmasında Hz. Peygamber' in hanımlarının büyük katkısı olmuştur.
    Onlar, sahâbîlerin hanımlarının eğitimi için ellerinden gelen çabayı
    esirgememişlerdir. Mü' min kadınların eğitimiyle özellikle meşgul olup,
    İslâm' ı yayacak öğrenciler yetiştirmişlerdir.

    Şüphesiz Hz. Peygamber' in bütün eşlerinin eğitim konusunda aynı seviyede
    oldukları söylenemez. Onların bir kısmı yaşlı, bir kısmı ise gençti.
    Fakat bu hususta Hz. Aişe' nin özel bir yeri vardır. Nitekim, Hz.
    Peygamber' in Hz. Aişe ile evliliğinde göze çarpan en önemli husus, bir
    hoca-talebe ilişkisidir. Hz. Aişe, o derece mükemmel yetişmiştir ki, Hz.
    Peygamber' den sonra onun evi, kadın-erkek, büyük-küçük birçok kimsenin
    huzuruna gelip kendisini dinlediği, soru sorup cevabını aldığı bir ilim
    ve irfan ocağı olmuştur. Hz. Peygamber zamanından itibaren kadınların
    eğitim ve öğretimiyle yakından meşgul olmuştur. Hz. Aişe, hem sahâbîlere
    ve hem de tâbiîlere, sonraki müctehit imamlara ışık tutacak bilgiler
    nakletmiştir. Hz. Peygamber' in sünnetini nakletmek ve açıklamakla
    kalmamış; aynı zamanda onun doğru anlaşılması hususunda ilmî tenkit
    zihniyetini de ortaya koymuştur. Sahâbîler arasında çok sayıda fetva
    vermesiyle ünlü olan yedi sahâbîden biridir. Hz. Peygamber' den 2210
    hadis rivayet etmiştir. Hz. Peygamber' in diğer hanımları da 378 ila 5
    arasında değişen sayılarda hadis rivayet etmişlerdir. Hz. Hafsa da okuma
    yazma bilen, zeki ve bilgili bir kadındı. İslâm' ın eğitim ve
    öğretiminde onun da hizmetleri olmuştur.

    Hz. Peygamber' in evliliklerinden bazıları da fedâkar ve cefâkar Müslüman
    kadınları himaye, onları takdir etme ve itibarlarını koruma gayesine
    yönelikti. Mekke döneminde Müslüman olan bazı hanımlar işkenceye maruz
    kalmışlar, Habeşistan' a ve daha sonra Medine' ye göç etmişler, kocaları
    vefat etmiş; birkaç çocukları kalmıştı. Üstelik aileleri de Mekke' de
    henüz müşrik oldukları için onların yanına da dönemiyorlardı. Hz.
    Peygamber onları himaye ve çocuklarını da bakım altına almak istemiş,
    sonunda bunları nikahı altına almıştır. Sevde bint Zem' a, Zeyneb bint
    Huzeyme, Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe bu hususa örnek teşkil etmektedir.

    Hz. Peygamber bazı evliliklerini, o hanımın kabilesini İslâm' a
    yaklaştırmak, onun kabilesi ile Müslümanlar arasındaki düşmanlığı
    gidermek, sahip olduğu mevkii korumak ve sahâbîler arasında doğabilecek
    kıskançlığın, kırgınlığın ve dedikoduların önüne geçmek için
    gerçekleştirmiştir. Cüveyriye ve Safiyye ile evliliği buna örnek
    gösterilir. Cüveyriye, Mustalik kabilesinin başkanı Hâris b. Ebû
    Dırâr' ın kızı idi. Mustalikoğulları Gazvesi' nde kocası ölmüş ve kendisi
    de Müslümanların eline esir düşmüştü. Fidyesi ödendikten sonra Hz.
    Peygamber' le evlenmiş; bunu duyan Müslümanlar, Hz. Peygamber' in
    hısımları kabul ettikleri Mustalik kabilesine mensup diğer esirleri de
    serbest bırakmışlardır. Bu evliliğin Mustalik kabilesi ile Müslümanlar
    arasındaki düşmanlığı giderdiği ve bu evlilikteki asıl hedefin adı geçen
    kabileyi İslâm' a yaklaştırmak olduğu anlaşılmaktadır.
    Mustalikoğullarının bu evlilikten sonra İslâm' ı kabul etmeleri de bunu
    göstermektedir. Safiyye de Hayber Gazvesi' nde esir alınanlar arasında
    bulunuyordu. Kendisi Yahudi başkanlarından Huyey b. Ahtab' ın kızıydı.
    Hz. Peygamber aradaki kin ve nefreti ortadan kaldırmak maksadıyla
    bunlarla akrabalık kurmuş ve Safiyye ile evlenmiştir.

    Hz. Peygamber' in bazı evlilikleri de yeni İslâmî bir hükmün topluma
    kazandırılması amacını taşıyordu. Zeyneb bint Cahş ile evliliği buna
    örnektir. Zeyneb' in ilk kocası Hz. Peygamber' in azatlı kölesi ve
    evlatlığı Zeyd b. Harise idi. Hz. Peygamber, aynı zamanda halasının kızı
    olan Zeyneb' i Zeyd ile bizzat kendisi evlendirmişti. Zeyd azatlı bir
    köle idi. Eski Arap geleneğine göre asîl bir kadın bir köle ile
    evlenemezdi. Halbuki İslâmiyet bütün insanları yaratılış bakımından eşit
    sayıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, eski gelenek ve anlayışın ortadan
    kaldırılmasını önce kendi akrabası arasında uygulamaya başladı. Böylece
    eski an' ane yıkılmış oluyordu. Fakat Zeyd ile Zeyneb mutlu bir aile
    hayatı yaşayamadılar. Zeyd, Hz. Peygamber' e müracaat ederek karısını
    boşamak istediğini söyledi. Hz. Peygamber bundan çok müteessir oldu.
    Kur' an-ı Kerim' de Zeyd ile Zeyneb arasında gerçekleşen bu evliliğin
    devamını sağlamak için Peygamber' in takındığı olumlu tavır
    anlatılmaktadır. Nitekim o Zeyd' e "Hanımını tut (boşama) ve Allah' tan
    kork!"[644] diyordu. Ancak geçimsizlik son haddine vardığı için Zeyd
    karısı Zeyneb' i boşamak zorunda kaldı. Câhiliye döneminde evlatlık, öz
    evlat gibi muamele görüyor ve öz evladın bütün haklarına sahip
    bulunuyordu. Geleneğe göre evlatlığın boşadığı hanımla evlenmek babalığa
    yasaktı. İslâmiyet bu geleneği kaldırdı ve evlatlığı sadece din kardeşi
    olarak kabul etti. Evlatlığın boşadığı kadını nikahlamayı manevî
    babalara helal kıldı. Hz. Peygamber, hem Zeyneb' in ve hem de akrabasının
    isteği üzerine onu nikahladı. İddia edildiği gibi Hz. Peygamber
    Zeyneb' in güzelliğine hayran kaldığı için evlenmiş değildir. Zeyneb onun
    halasının kızıydı. Onu her zaman görüyordu. Şayet isteseydi onunla
    Zeyd' den önce kendisi evlenebilirdi.

    Hz. Peygamber' in bazı evlilikleri, yakın dostları, çevresi ile
    irtibatının, evlilik yoluyla kurulan akrabalıkla güçlenmesine yönelik
    idi. Mesela Hz. Ebû Bekir' in kızı Hz. Aişe ve Hz. Ömer' in kızı Hafsa ile
    evliliği buna örnek gösterilebilir.[645]

    3- Çocukları

    Hz. Peygamber' in Hz. Hatice' den iki erkek ve dört kız çocuğu dünyaya
    gelmiştir. İlk çocuğu Kâsım iki yaşında, Abdullah da küçük yaşta iken
    vefat etmiştir. Abdullah adlı çocuğuna aynı zamanda Tayyib ve Tâhir
    denildiği nakledilmektedir. Bunların dışında Medine döneminde
    Mısır' lı Mâriye' den İbrahim adlı oğlu olmuştur. Kızlarının doğum sırası
    konusunda ihtilaf bulunmakla birlikte genellikle, Zeyneb, Rukıye, Ümmü
    Gülsüm ve Fâtıma şeklinde olduğu kabul edilmektedir.

    Zeyneb: Hz. Peygamber' in ikinci çocuğu ve kızlarının en büyüğüdür.
    Babası otuz yaşında iken dünyaya geldiği nakledilmektedir. Hz.
    Hatice' nin arzusu üzerine Hz. Peygamber Zeyneb' i teyzesinin oğlu
    Ebü' l-Âs b. Rebi' ile evlendirmiştir. Bu evlilikten Zeyneb' in Ali ve
    Ümâme adlı iki çocuğu dünyaya gelmiştir. Zeyneb, babasına peygamberlik
    gelince annesi ile birlikte İslâmiyet' i kabul etmiştir. Kocası Ebü' l-Âs
    ise o dönemde iman etmemiş; ancak müslüman olan hanımı ile beraber
    yaşamaktan da vazgeçmemiştir. Bu şekilde evlilikleri Bedir savaşına
    kadar devam etmiştir. Hz. Peygamber Medine' ye hicret edince, ailesi ile
    birlikte kızı Zeyneb' i de Mekke' den getirtmek istemiş ancak kocası ondan
    ayrılmak istememiştir.

    Bu arada Ebü' l-Âs, müşrikler safında katıldığı Bedir savaşında esir
    düşmüş, Zeyneb, kocasının fidyesi olarak bir miktar malla birlikte
    annesinin kendisine evlenirken çeyiz olarak verdiği gerdanlığı
    göndermiştir. Hz. Peygamber gerdanlığı iade ederek Ebül-Âs' ı serbest
    bırakmıştır. Ancak ondan, kızını çocukları ile birlikte Medine' ye
    göndermesini istemiş ve bu konuda kendisinden söz almıştır. Ebü' l-Âs
    sözünü tutarak Zeyneb' i ve çocuklarını Medine' ye göndermek üzere yola
    çıkarmıştır. O sırada hamile olan Zeyneb, Mekke' de Zî Tuvâ adlı yerde,
    henüz İslam' ı kabul etmemiş bulunan Hebbâr b. Esved' in saldırısı sonucu
    deveden düşmüş ve çocuğunu düşürmüştür. Bu olay sonucu yakalandığı
    hastalık ilerleyerek hicrî 8. yılda onun ölümüne sebep olmuştur.[647]
    Olaydan sonra Mekke' ye dönmüştür. Bu arada Hz. Peygamber onu getirmek
    için Zeyd b. Hârise' yi ve ensardan bir şahsı Bedir savaşından bir ay
    kadar sonra Mescid-i Haram' a 10 km. uzaklıkta bulunan Batn-ı Ye' cec' e
    kadar göndermiş, Zeyneb de yanında çocukları olduğu halde bu ikisi ile
    birlikte Medine' ye gelmiş ve Hz. Peygamber' in yanında yaşamaya
    başlamıştır.

    Diğer taraftan Ebü' l-Âs, hicretin 6. yılında müşriklere ait bir kervanla
    gittiği Suriye' den dönerken İs mevkiinde karşılaştığı İslâm askerî
    birliği tarafından Medine' ye getirilmiş ve İslâmiyet' i kabul etmiştir.
    Hz. Peygamber Zeyneb' i eski kocası ile tekrar evlendirmiştir.[648]
    Zeyneb, Ebü' l-Âs' la gerçekleşen bu ikinci evliliğinden kısa süre sonra
    hicretin 8. yılında, vefat etmiştir. Çocuklarından Ali, Mekke' nin
    fethinden sonra ölmüştür. Kızı Ümâme ise, teyzesi Fâtıma' nın vefatından
    sonra Hz. Ali ile, onun şehit edilmesinden sonra da Muğîre b. Nevfel ile
    evlenmiş ve onun nikahında iken vefat etmiştir. Ümâme' nin bu kocasından
    Yahya adında bir çocuğunun dünyaya geldiği söylenir.[649] Biraz sonra
    görüleceği üzere diğer iki kız kardeşi Rukiye ve Ümmü Gülsüm gibi
    Zeyneb' in nesli de devam etmemiştir.[650]

    Rukıye (Rukayye): Babası otuz üç yaşındayken dünyaya geldiği kaydedilir.
    Rukıye, Ebû Leheb' in oğlu Utbe ile, biraz sonra bahsedilecek olan Ümmü
    Gülsüm de Uteybe ile nikahlandı. Hemen bütün güvenilir kaynaklar, Hz.
    Peygamber' in bu iki kızının Ebû Leheb' in oğullarıyla zifafa girmedikleri
    konusunda müttefiktirler. Ebû Leheb ve hanımı, kendilerinin İslâm' a
    karşı tutumlarını yeren Tebbet Sûresi' nin nâzil olması ve aynı zamanda
    Rukıye ve Ümmü Gülsüm' ün İslâm' ı kabul etmeleri üzerine, oğullarını Hz.
    Peygamber' in kızlarından ayrılmaya zorladılar. Neticede her ikisi de
    ayrıldı. Bundan sonra Hz. Peygamber Rukıye' yi Hz. Osman ile evlendirdi.
    Rukıye kocasıyla birlikte Habeşistan hicretine katıldı. Daha sonra
    Mekke' ye dönerek Medine' ye hicret etti ve burada yaşamaya başladı.
    Hicretin 2. yılında Bedir seferi hazırlıkları esnasında kızamığa
    yakalandı. Hz. Peygamber, Hz. Osman' ı sefere götürmedi ve hasta
    hanımıyla ilgilenmesi için Medine' de bıraktı. Ancak Rukıye, Hz.
    Peygamber seferde iken vefat etti. Hz. Osman' dan dünyaya gelen Abdullah
    adındaki oğlu iki veya altı yaşında iken vefat etti.[651]

    Ümmü Gülsüm: Rukıye' den küçük olduğuna göre, babası otuz dört yaşın
    üzerinde iken dünyaya gelmiş olmalıdır. Yukarıda da geçtiği gibi Ebû
    Leheb' in oğullarından Uteybe ile nikahlandı. Annesinin ve babasının
    zorlaması sonucu Uteybe Ümmü Gülsüm' ü boşadı. Ümmü Gülsüm hicrete kadar
    babasının evinde yaşadı. Kızkardeşi Fâtıma ve Hz. Peygamber' in diğer
    aile fertleriyle birlikte Medine' ye hicret etti. Ablası Rukıye' nin
    vefatından bir müddet sonra hicretin 3. yılında Hz. Osman' la
    evlendirildi. Hicretin 9. yılında vefat etti. Ümmü Gülsüm' ün çocuğu
    olmadı. Onun vefatı üzerine Hz. Peygamber "bir üçüncü (bazı rivayetlerde
    on) kızım olsaydı yine Osman' la nikahlardım" demiştir.[652]

    Fâtıma: Hz. Peygamber' in kızlarının en küçüğüdür. Doğum tarihi konusunda
    ihtilaf bulunmakla birlikte, genel kabul, birincisi ağırlıklı olmak
    üzere 609 ve 605 yıllarında yoğunlaşmaktadır. Kaynaklarımızda onun
    çocukluk ve gençlik yıllarıyla ilgili bilgiler azdır. Başından geçen
    olaylardan birisi şöyledir: Bir gün Hz. Peygamber Kâbe' nin yanında namaz
    kılarken secdeye vardığında müşrikler bir koyunun iç organlarını
    sırtına koyarlar. Hz. Peygamber secdeden başını kaldıramaz. Bu sırada
    Fâtıma gelip babasının üzerindekileri atar ve müşriklere çıkışır.[653]

    Hz. Fâtıma, babasının hicretinden bir müddet sonra, içlerinde kızkardeşi
    Ümmü Gülsüm ve Hz. Ebû Bekir' in ailesinin de bulunduğu bir kafile ile
    birlikte Medine' ye hicret etti. Bir müddet sonra Hz. Ali onu babasından
    istedi. Hz. Peygamber kızının görüşünü alarak[654] hicretin 2. yılında
    Fâtıma' yı Hz. Ali ile evlendirdi. Hz. Fâtıma, evlendikten bir yıl kadar
    sonra ilk çocuğu Hasan' ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hüseyin' i
    dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adlı
    kızları ile Muhsin (veya Muhassin) adlı oğlu dünyaya geldi. Ancak bu
    sonuncusu küçükken vefat etti. Hz. Fâtıma' nın İslâm kültüründe ünlü
    olduğu hususlardan birisi sağlık ve sosyal yardım alanlarındaki
    hizmetleridir. Nitekim Uhud savaşında gazilere su ve yiyecek taşımış,
    yaralıları tedavi etmiş, babasının yüzündeki kanları temizlemiştir. Hz.
    Peygamber' in vefatına çok üzülmüş ve ondan altı ay kadar sonra vefat
    etmiştir. Hz. Peygamber' in nesli Fâtıma' nın çocukları vasıtasıyla devam
    etmiştir.[655]

    İbrahim: Hz. Peygamber' in Mısır' lı Mâriye' den olma oğludur. Hicrî 8.
    yılda dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamber İbrahim' in doğumu üzerine
    Mâriye' yi hürriyetine kavuşturmuş ve çocuğu da sütanneye vermiştir.
    İbrahim henüz iki yaşını doldurmadan hicretin 10. yılında hastalanarak
    vefat etmiştir.[656]

    Görüldüğü üzere Hz. Peygamber' in çocukları genç yaşlarda vefat
    etmişlerdir. Başta kızları olmak üzere çocuklarının vefatları
    esnasındaki yaşları konusunda kaynaklarda farklı kayıtlar mevcuttur. Bu
    husus Endülüs' lü ünlü âlim İbn Hazm' ın da ilgisini çekmiş ve
    Peygamber' in kızlarından hiçbirinin 35 yaşını geçmediğini, Fâtıma' nın
    vefat ettiğinde 25 yaşında, Rukıye' nin de o civarda, Ümmü Gülsüm' ün 22
    yaşında olduğunu belirtmiş, Zeyneb' in de genç yaşta vefat ettiğini
    kaydetmekle yetinmiştir



  9. 26.Şubat.2013, 14:09
    5
    Moderatör
    Hz Muhammed'in (sav) aile hayatı

    Hz. Peygamber birçok hadisinde ailenin önemine işaret etmiş ve onun bir
    huzur yeri olduğunu belirtmiştir. Bir baba olarak çocukları dünyaya
    gelince sevinmiş; vefatlarında ise üzülmüştür. Sözgelimi oğlu İbrahim' in
    doğum haberini kendisine getiren Ebû Râfi' e hediye vermiş; İbrahim' in
    annesi Mâriye' yi de azat etmiştir. Bu çocuğunun bakımı ve
    yetiştirilmesiyle ilgilenmiş; sütannesine bir hurmalık tahsis etmiştir.
    Sık sık sütannesinin bulunduğu yere onu görmek için gitmiştir. İbrahim,
    on altı veya on sekiz aylık iken vefat etmiştir. Onun vefatı üzerine
    gözlerinden yaş dökülmüştür. Bunun üzerine "Sen de mi ağlıyorsun yâ
    Resûlallah!" diyen Abdurrahman b. Avf' a bunun şefkatten kaynaklandığını,
    üzüntülü olduğunu, ancak bağıra çağıra ve feryat ederek ağlamayı
    yasakladığını söylemiştir.

    "Bir dost ve bir baba olarak yaratılışın en ince duygularıyla" bezenmiş
    olan Hz. Peygamber, bir aile reisinin aile fertlerine nasıl
    davranması gerektiğini emir ve tavsiyeleri ile açıkladığı gibi, bizzat
    kendi uygulamaları ile de ortaya koymuştur. Erkeğin kadına iyi
    davranması gerektiğini çok açık ve kesin bir şekilde dile getirmiştir.
    Bu anlamda "En hayırlınız ailesi için hayırlı olandır. Bana gelince, ben
    aileme karşı en hayırlı olanınızım"; "En hayırlınız hanımlarına
    karşı iyi davrananınızdır" buyurmuştur. Enes b. Mâlik, "Ailesine
    Resûlüllah kadar şefkatli bir kimse görmedim" demiştir. İman, ahlak
    ve aile fertlerine yumuşak davranma arasında kurduğu bağıntıyı dile
    getiren şu sözü çok anlamlıdır: "Mü' minlerin imanca en mükemmel olanı,
    ahlakça en güzel olanı ve aile fertlerine yumuşak davrananıdır."

    İnsanın üzerinde hakkı olan kişilerin başında aile fertleri gelmektedir.
    Çünkü kişinin sevincini ve üzüntüsünü ilk önce paylaştığı kimseler aile
    fertleridir. Hz. Peygamber çeşitli vesilelerle erkeklerin kadınlar
    üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları bulunduğunu
    söylemiştir. Kadınlar hakkında Allah' tan korkulmasını, onlara haksızlık
    yapılmamasını istemiştir. Kocasını şikayet için kendisine gelen
    kadınların sayısı artınca bu tür davranışta bulunanların iyi kimseler
    olmadığını söylemiştir. Hanımlarına iyi davranmış, onları
    dövmemiştir. Kendisi bunu yapmadığı gibi, hanımlarını dövenleri de
    "Kadınlarınızı nasıl dövüyor, sonra da akşam olunca beraberce
    yatıyorsunuz" diyerek kınamıştır. Kadınların dövülmemesi, hele yüze
    hiç vurulmaması, kötü sözlerle tahkir edilmemesi ve evinin
    terkedilmemesi konularında ikazda bulunmuştur. "Kadınları ancak
    kötüleriniz döver" demiştir. İbn Sa' d, hanımların dövülmesi ile
    ilgili rivayetleri özel bir başlık altında toplamıştır.

    Hanımlarının ve diğer aile fertlerinin yakınlarına da ilgi gösterirdi.
    Hz. Hatice' nin bir arkadaşı yanına geldiğinde ona iltifatta bulunmuştur.
    Her koyun kesişinde Hz. Hatice' nin arkadaşlarına et gönderdiği rivayet
    edilir. Ev halkından sayılan Enes b. Mâlik' in annesi ve büyükannesi
    ile de ilgilenmiştir. Babasından kendisine intikal eden ve çocukluğunda
    kendisinin hizmetini gören Ümmü Eymen' e "Anneciğim" diye hitap ederdi
    ve onun için "Bu, benim ailemin bakiyyesidir" derdi.

    Kur' an-ı Kerim' de Hz. Peygamber' in hanımları ve aile hayatı hakkında
    bilgi verilmektedir. Eşleri ile aralarında geçen tartışmalarda hem
    Peygamber' e ve hem de hanımlarına öğütlerde bulunulmakta ve yol
    gösterilmektedir. Bunun yanısıra Hz. Peygamber' in eşlerinin
    mü' minlerin anneleri olduğu, bildirilmektedir.

    Hz. Peygamber aile fertlerinin eğlenme ve dinlenme gibi ihtiyaçlarını
    karşılar, meşrû eğlencelerden onları yararlandırmaya çalışırdı. Ramazan
    ve Kurban Bayramı merasimlerine kızlarını ve hanımlarını da
    götürürdü. Bir bayramda Habeşlilerin sergiledikleri gösterileri Hz.
    Âişe' nin seyretmesine izin vermiş ve hatta yardımcı olmuştur. Hz. Âişe
    ile koşu yapmıştır. Aile bireyleri ile şakalaşmıştır.

    Hz. Peygamber çocuklarına olduğu gibi, yanında, kendi himayesinde
    büyüyenlere, mesela Ali b. Ebû Tâlib' e, Zeyd b. Hârise' ye ve azatlısı
    Ümmü Eymen' e de son derece şefkatli davranmıştır. Amcası Ebû Tâlib' in
    yükünü hafifletmek üzere 5 yaşında iken yanına almış olduğu Hz. Ali,
    babası Mekke' de olduğu halde Hz. Peygamber' in yanında büyümüş ve ömrü
    boyunca onun yanından ayrılmamıştır. Aynı şekilde Zeyd b. Hârise de Hz.
    Peygamber' in ailesi içinde büyümüştür. Hz. Hatice, kendisine Hakîm b.
    Hizâm' ın köle olarak verdiği Zeyd' i Hz. Peygamber' e hediye etmiş; Hz.
    Peygamber de onu azat etmişti. Zeyd' in babası, oğlunu araya araya
    Mekke' de bulmuş; Hz. Peygamber onu, kendi yanında kalmak veya babası ile
    birlikte gitmek konusunda serbest bırakmıştı. Zeyd ise Hz. Peygamber' i
    babasına tercih etmiştir. Bu da Hz. Peygamber' in ona karşı hareketleri,
    davranış ve muamelesinin gerçek bir babanın davranışından farksız
    olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber, babasından kendisine kalan ve
    Hz. Hatice ile evlendiği zaman azat ettiği Ümmü Eymen' i de ailesinden
    sayarak ona bir anneye gösterilen muameleyi göstermiştir. Hanımlarını,
    çocuklarını, yanında büyüyenleri ve hizmetçilerini dövmemiştir.
    Medine' de Hz. Peygamber' in hizmetine verilen Enes b. Mâlik, kendisine
    vefatına kadar hizmet etmiş; bir defacık olsun karşıdakinin
    davranışlarına bıkkınlık, yılgınlık ve iç sıkıntısının bir ifadesi olan
    "öf" bile demediğini söylemiştir.

    Hz. Peygamber hanımları ile istişâre etmiştir. Kaynaklarda bu konuyla
    ilgili bol miktarda bilgi bulunmaktadır. Ayrıca zaman zaman hanımlarının
    itirazlarına ve taleplerine maruz kalmıştır. Şayet hep emredici
    olsaydı, hanımlarına birşey danışmasaydı ve sormasaydı herhangi bir
    itirazla karşılaşmazdı. Bu bakımdan "hanımlarla istişâre edilmesini,
    ancak söylediklerinin aksiyle hareket edilmesini" söylediğine dair
    rivayetin sıhhati üzerinde düşünülmesi gerekir. Herşeyden önce bu
    rivayet hadis tekniği açısından sağlam değildir; sahih hadis
    kitaplarında yer almamaktadır. Bu rivayetin ortaya çıkmasına sebep olan
    sosyal şartların araştırılması ise ayrı bir inceleme konusudur. Şu kadar
    var ki bu rivayet, Hz. Peygamber' in uygulamalarına ters düşmektedir.
    Oysa ilk vahiy aldığı zaman, içinde bulunduğu sıkıntılı durumu hanımı
    ile istişâre etmiştir. Hz. Hatice de hem kendisini teselli etmiş ve hem
    de onu meseleye kesin çözüm bulacak ve doğru teşhis koyacak bir kişiye,
    Varaka b. Nevfel' e götürmüştür. Bu olay Hz. Hatice' nin dirayetini,
    soğukkanlılığını ve isabetli karar verme yeteneğini mükemmel bir şekilde
    ortaya koymaktadır. İlk vahiy nâzil olduğunda kendisine hanımının
    yardımcı olduğunu ileriki yıllarda unuttuğu düşünülemez. Hz. Peygamber
    Hudeybiye seferinde barış antlaşmasından sonra sahâbîlere kurbanlarını
    kesmelerini ve tıraş olmalarını emreder. Sahâbîler görünüşte antlaşmanın
    şartlarını Müslümanların aleyhine buldukları için isteksiz davranırlar;
    hiçbiri kalkıp da bu emri yerine getirmez, o emir verdikçe yüzüne
    bakarlar. Buna çok üzülen ve hatta kızan Hz. Peygamber hanımı Ümmü
    Seleme' nin çadırına girerek durumu ona anlatır. Ümmü Seleme şunları
    söyler: "Yâ Resûlallah! Sen çıkıp kurbanını kes, başını tıraş et.
    Onların hepsi sana uyacaktır". Peygamberimiz Ümmü Seleme' nin tavsiyesini
    yerine getirir. Sahabe de duyguları ile hareket etmeyi bırakır ve ona
    uyar.

    Hz. Peygamber, evinde zamanının bir kısmını ibadete, bir kısmını
    ailesine, diğer kısmını da kendisine olmak üzere üçe ayırırdı. O' na göre
    kişinin ailesiyle geçirdiği vakit, boşa harcanmış bir vakit değildir.
    Hz. Peygamber, insanlara, bildiğini anlatacağı ilk kişilerin aile
    fertleri olduğunu öğretmiştir. O, kendisine gelen heyetleri "Ailenize
    dönün ve onlara ta' limde bulunun" derdi. Kendisi de aile fertlerini
    eğitmiştir. O' nun bu yönünden en fazla faydalanan hanımı Hz. Aişe
    olmuştur. Hz. Peygamber aile kurumunun korunmasına çalışmıştır;
    boşanmayı zorlaştırmıştır.

    2- Evlilikleri

    Hz. Peygamber, hemşehrileri arasında iffetli, şerefli ve namuslu bir
    şahsiyet olarak tanınıyordu. 25 yaşında iken, kendisinden yaşça büyük ve
    iki defa evlenip dul kalmış olan Hz. Hatice ile evlenmiş; onunla 25 yıl
    mutlu bir hayat geçirmiştir. Hz. Peygamber' in Hz. Hatice ile
    beraberliğinde göze çarpan en önemli husus, sıcak bir dostluk ve
    arkadaşlıktır. Hz. Peygamber Allah' tan aldığı vahyi gelip ilk defa ona
    anlatmış ve onunla paylaşmıştır. Hz. Hatice de kendisini anlayış ve
    olgunlukla karşılamıştır. Hz. Hatice' nin vefat ettiği yıl, Resûl-i
    Ekrem' in en çok üzüldüğü yıl olarak "Hüzün Yılı" tabiriyle anıldığını
    daha önce görmüştük. Hz. Peygamber onun sağlığında başka bir kadınla
    evlenmemiştir. Halbuki o dönemin örf ve adetleri çok kadınla evliliğe
    müsaitti. Hz. Hatice' nin vefatından sonra onun aziz hatırasına saygı
    duyarak, yaklaşık 2,5 yıl yalnız ve bekar olarak yaşadıktan sonra Sevde
    bint Zem' a ile evlenmiştir. Hz. Peygamber, cinsel tatmin peşinde
    olsaydı, geleneğe, gençliğine, Kureyş kabilesine mensup oluşuna ve
    özellikle bir peygamber olarak, kendisine tabi olanlardan gördüğü
    itibara bağlı olarak 54 yaşına kadar birkaç evlilik
    gerçekleştirebilirdi.

    Mekke döneminde tek kadınla evli olan Hz. Peygamber çok kadınla Medine
    döneminde evlenmiştir. İlk defa çok evliliğe 53 veya 54 yaşlarında iken
    ayak atmıştır. Bu evliliklerin dinî, sosyal, ekonomik ve ahlâkî pekçok
    sebebi vardır. Buna ek olarak, Kur' an' ın çok evliliği sınırlayan
    hükümleri, Nisâ Sûresinin 3. ayeti, Medine döneminin sonlarına doğru ve
    Hz. Peygamber' in vefatından yaklaşık iki yıl önce nâzil olmuştur. Çok
    evliliği sınırlayan emirlerin gelmesinden önce evlilik konusunda eski
    örf geçerli idi. Arabistan' da çok kadınla evlilik normal olarak yaşanan
    bir hayat tarzıydı. Tarihçi İbn Habîb, İslâm' ın doğduğu sırada on
    hanımla evli olan çok sayıda şahsın isimlerini kaydetmektedir.
    Aslında Hz. Peygamber de çok evliliği örf üzerine gerçekleştirmiş
    bulunuyordu. Dolayısıyla onun evlilikleri değerlendirilirken dönemin
    siyasal, sosyal ve kültürel şartları gözönünde bulundurulmalıdır. Çünkü
    kendi döneminde dostlarından ve düşmanlarından hiç kimse onu bu
    uygulamasından dolayı eleştirmemiştir.

    Hz. Peygamber on bir hanımını bir arada nikahı altında bulundurmuştur;
    vefatı esnasında ise nikahı altında dokuz kadın vardı. Hz. Peygamber' in
    hanımlarının isimleri şöyledir: Hatice bint Huveylid; Sevde bint Zem' a;
    Aişe bint Ebû Bekir; Hafsa bint Ömer; Zeyneb bint Huzeyme; Ümmü Seleme;
    Zeyneb bint Cahş; Cüveyriye bint Hâris; Reyhâne bint Zeyd; Safiyye bint
    Huyey; Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyan; Mâriye; ve Meymûne bint Hâris. Ancak
    dokuz rakamına birkaç yılda değil, vefatına kadar geçen bir zaman
    diliminde ulaşılmıştır. Zeyneb bint Cahş ile beşinci, Reyhâne ve
    Cüveyriye ile altıncı, Safiyye, Ümmü Habîbe ve Meymûne ile yedinci hicrî
    yılda nikahlanmıştır. Bu hanımların çoğu çocuklu idi. Yani vefat etmiş
    olan eski kocalarından çocukları kalmıştı. Hz. Peygamber hanımlarına
    verilmesi gereken mehiri daha evlenirken ihmal etmemiş, hepsine dönemin
    örfüne göre mehir vermiştir. Ancak Safiyye' ye vermemiş, onu hürriyetine
    kavuşturmayı mehir olarak saymıştır.

    Hz. Peygamber, çok evliliği dört ile sınırlayan ayet nâzil olduktan
    sonra dörtten fazla kadınla evli bulunan sahâbîlerine dördünü seçip
    diğerlerini boşamalarını emretmiştir. Kur' an-ı Kerim' de kendisine,
    evlendiği bütün kadınları nikahı altında tutma müsadesi
    verilmiştir. Fakat bundan böyle başka kadınlarla evlenmesinin
    kendisine helâl olmadığı bildirilmiştir. Resûl-i Ekrem' e özel
    olarak verilen bu müsadenin hukûkî, siyâsî, sosyal ve eğitimle ilgili
    çeşitli sebepleri vardır.

    Kur' an-ı Kerim' de, Hz. Peygamber' in hanımlarının mü' minlerin anneleri
    oldukları ve mü' minlerin ondan sonra onun eşleriyle asla
    evlenemeyecekleri hükme bağlanmıştır. Hz. Peygamber dokuza ulaşan
    hanımlarından dördünü tercih edip diğerlerini boşasaydı, bu hanımlarla
    başka birisi evlenemeyeceğine göre, boşamak onlar için zulüm olurdu.

    İslâm toplumunun eğitilmesinde Hz. Peygamber' in evliliklerinin önemli
    yeri vardır. İslâm' ın, özellikle kadınlarla ilgili görüşlerinin çevreye
    yayılmasında Hz. Peygamber' in hanımlarının büyük katkısı olmuştur.
    Onlar, sahâbîlerin hanımlarının eğitimi için ellerinden gelen çabayı
    esirgememişlerdir. Mü' min kadınların eğitimiyle özellikle meşgul olup,
    İslâm' ı yayacak öğrenciler yetiştirmişlerdir.

    Şüphesiz Hz. Peygamber' in bütün eşlerinin eğitim konusunda aynı seviyede
    oldukları söylenemez. Onların bir kısmı yaşlı, bir kısmı ise gençti.
    Fakat bu hususta Hz. Aişe' nin özel bir yeri vardır. Nitekim, Hz.
    Peygamber' in Hz. Aişe ile evliliğinde göze çarpan en önemli husus, bir
    hoca-talebe ilişkisidir. Hz. Aişe, o derece mükemmel yetişmiştir ki, Hz.
    Peygamber' den sonra onun evi, kadın-erkek, büyük-küçük birçok kimsenin
    huzuruna gelip kendisini dinlediği, soru sorup cevabını aldığı bir ilim
    ve irfan ocağı olmuştur. Hz. Peygamber zamanından itibaren kadınların
    eğitim ve öğretimiyle yakından meşgul olmuştur. Hz. Aişe, hem sahâbîlere
    ve hem de tâbiîlere, sonraki müctehit imamlara ışık tutacak bilgiler
    nakletmiştir. Hz. Peygamber' in sünnetini nakletmek ve açıklamakla
    kalmamış; aynı zamanda onun doğru anlaşılması hususunda ilmî tenkit
    zihniyetini de ortaya koymuştur. Sahâbîler arasında çok sayıda fetva
    vermesiyle ünlü olan yedi sahâbîden biridir. Hz. Peygamber' den 2210
    hadis rivayet etmiştir. Hz. Peygamber' in diğer hanımları da 378 ila 5
    arasında değişen sayılarda hadis rivayet etmişlerdir. Hz. Hafsa da okuma
    yazma bilen, zeki ve bilgili bir kadındı. İslâm' ın eğitim ve
    öğretiminde onun da hizmetleri olmuştur.

    Hz. Peygamber' in evliliklerinden bazıları da fedâkar ve cefâkar Müslüman
    kadınları himaye, onları takdir etme ve itibarlarını koruma gayesine
    yönelikti. Mekke döneminde Müslüman olan bazı hanımlar işkenceye maruz
    kalmışlar, Habeşistan' a ve daha sonra Medine' ye göç etmişler, kocaları
    vefat etmiş; birkaç çocukları kalmıştı. Üstelik aileleri de Mekke' de
    henüz müşrik oldukları için onların yanına da dönemiyorlardı. Hz.
    Peygamber onları himaye ve çocuklarını da bakım altına almak istemiş,
    sonunda bunları nikahı altına almıştır. Sevde bint Zem' a, Zeyneb bint
    Huzeyme, Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe bu hususa örnek teşkil etmektedir.

    Hz. Peygamber bazı evliliklerini, o hanımın kabilesini İslâm' a
    yaklaştırmak, onun kabilesi ile Müslümanlar arasındaki düşmanlığı
    gidermek, sahip olduğu mevkii korumak ve sahâbîler arasında doğabilecek
    kıskançlığın, kırgınlığın ve dedikoduların önüne geçmek için
    gerçekleştirmiştir. Cüveyriye ve Safiyye ile evliliği buna örnek
    gösterilir. Cüveyriye, Mustalik kabilesinin başkanı Hâris b. Ebû
    Dırâr' ın kızı idi. Mustalikoğulları Gazvesi' nde kocası ölmüş ve kendisi
    de Müslümanların eline esir düşmüştü. Fidyesi ödendikten sonra Hz.
    Peygamber' le evlenmiş; bunu duyan Müslümanlar, Hz. Peygamber' in
    hısımları kabul ettikleri Mustalik kabilesine mensup diğer esirleri de
    serbest bırakmışlardır. Bu evliliğin Mustalik kabilesi ile Müslümanlar
    arasındaki düşmanlığı giderdiği ve bu evlilikteki asıl hedefin adı geçen
    kabileyi İslâm' a yaklaştırmak olduğu anlaşılmaktadır.
    Mustalikoğullarının bu evlilikten sonra İslâm' ı kabul etmeleri de bunu
    göstermektedir. Safiyye de Hayber Gazvesi' nde esir alınanlar arasında
    bulunuyordu. Kendisi Yahudi başkanlarından Huyey b. Ahtab' ın kızıydı.
    Hz. Peygamber aradaki kin ve nefreti ortadan kaldırmak maksadıyla
    bunlarla akrabalık kurmuş ve Safiyye ile evlenmiştir.

    Hz. Peygamber' in bazı evlilikleri de yeni İslâmî bir hükmün topluma
    kazandırılması amacını taşıyordu. Zeyneb bint Cahş ile evliliği buna
    örnektir. Zeyneb' in ilk kocası Hz. Peygamber' in azatlı kölesi ve
    evlatlığı Zeyd b. Harise idi. Hz. Peygamber, aynı zamanda halasının kızı
    olan Zeyneb' i Zeyd ile bizzat kendisi evlendirmişti. Zeyd azatlı bir
    köle idi. Eski Arap geleneğine göre asîl bir kadın bir köle ile
    evlenemezdi. Halbuki İslâmiyet bütün insanları yaratılış bakımından eşit
    sayıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, eski gelenek ve anlayışın ortadan
    kaldırılmasını önce kendi akrabası arasında uygulamaya başladı. Böylece
    eski an' ane yıkılmış oluyordu. Fakat Zeyd ile Zeyneb mutlu bir aile
    hayatı yaşayamadılar. Zeyd, Hz. Peygamber' e müracaat ederek karısını
    boşamak istediğini söyledi. Hz. Peygamber bundan çok müteessir oldu.
    Kur' an-ı Kerim' de Zeyd ile Zeyneb arasında gerçekleşen bu evliliğin
    devamını sağlamak için Peygamber' in takındığı olumlu tavır
    anlatılmaktadır. Nitekim o Zeyd' e "Hanımını tut (boşama) ve Allah' tan
    kork!"[644] diyordu. Ancak geçimsizlik son haddine vardığı için Zeyd
    karısı Zeyneb' i boşamak zorunda kaldı. Câhiliye döneminde evlatlık, öz
    evlat gibi muamele görüyor ve öz evladın bütün haklarına sahip
    bulunuyordu. Geleneğe göre evlatlığın boşadığı hanımla evlenmek babalığa
    yasaktı. İslâmiyet bu geleneği kaldırdı ve evlatlığı sadece din kardeşi
    olarak kabul etti. Evlatlığın boşadığı kadını nikahlamayı manevî
    babalara helal kıldı. Hz. Peygamber, hem Zeyneb' in ve hem de akrabasının
    isteği üzerine onu nikahladı. İddia edildiği gibi Hz. Peygamber
    Zeyneb' in güzelliğine hayran kaldığı için evlenmiş değildir. Zeyneb onun
    halasının kızıydı. Onu her zaman görüyordu. Şayet isteseydi onunla
    Zeyd' den önce kendisi evlenebilirdi.

    Hz. Peygamber' in bazı evlilikleri, yakın dostları, çevresi ile
    irtibatının, evlilik yoluyla kurulan akrabalıkla güçlenmesine yönelik
    idi. Mesela Hz. Ebû Bekir' in kızı Hz. Aişe ve Hz. Ömer' in kızı Hafsa ile
    evliliği buna örnek gösterilebilir.[645]

    3- Çocukları

    Hz. Peygamber' in Hz. Hatice' den iki erkek ve dört kız çocuğu dünyaya
    gelmiştir. İlk çocuğu Kâsım iki yaşında, Abdullah da küçük yaşta iken
    vefat etmiştir. Abdullah adlı çocuğuna aynı zamanda Tayyib ve Tâhir
    denildiği nakledilmektedir. Bunların dışında Medine döneminde
    Mısır' lı Mâriye' den İbrahim adlı oğlu olmuştur. Kızlarının doğum sırası
    konusunda ihtilaf bulunmakla birlikte genellikle, Zeyneb, Rukıye, Ümmü
    Gülsüm ve Fâtıma şeklinde olduğu kabul edilmektedir.

    Zeyneb: Hz. Peygamber' in ikinci çocuğu ve kızlarının en büyüğüdür.
    Babası otuz yaşında iken dünyaya geldiği nakledilmektedir. Hz.
    Hatice' nin arzusu üzerine Hz. Peygamber Zeyneb' i teyzesinin oğlu
    Ebü' l-Âs b. Rebi' ile evlendirmiştir. Bu evlilikten Zeyneb' in Ali ve
    Ümâme adlı iki çocuğu dünyaya gelmiştir. Zeyneb, babasına peygamberlik
    gelince annesi ile birlikte İslâmiyet' i kabul etmiştir. Kocası Ebü' l-Âs
    ise o dönemde iman etmemiş; ancak müslüman olan hanımı ile beraber
    yaşamaktan da vazgeçmemiştir. Bu şekilde evlilikleri Bedir savaşına
    kadar devam etmiştir. Hz. Peygamber Medine' ye hicret edince, ailesi ile
    birlikte kızı Zeyneb' i de Mekke' den getirtmek istemiş ancak kocası ondan
    ayrılmak istememiştir.

    Bu arada Ebü' l-Âs, müşrikler safında katıldığı Bedir savaşında esir
    düşmüş, Zeyneb, kocasının fidyesi olarak bir miktar malla birlikte
    annesinin kendisine evlenirken çeyiz olarak verdiği gerdanlığı
    göndermiştir. Hz. Peygamber gerdanlığı iade ederek Ebül-Âs' ı serbest
    bırakmıştır. Ancak ondan, kızını çocukları ile birlikte Medine' ye
    göndermesini istemiş ve bu konuda kendisinden söz almıştır. Ebü' l-Âs
    sözünü tutarak Zeyneb' i ve çocuklarını Medine' ye göndermek üzere yola
    çıkarmıştır. O sırada hamile olan Zeyneb, Mekke' de Zî Tuvâ adlı yerde,
    henüz İslam' ı kabul etmemiş bulunan Hebbâr b. Esved' in saldırısı sonucu
    deveden düşmüş ve çocuğunu düşürmüştür. Bu olay sonucu yakalandığı
    hastalık ilerleyerek hicrî 8. yılda onun ölümüne sebep olmuştur.[647]
    Olaydan sonra Mekke' ye dönmüştür. Bu arada Hz. Peygamber onu getirmek
    için Zeyd b. Hârise' yi ve ensardan bir şahsı Bedir savaşından bir ay
    kadar sonra Mescid-i Haram' a 10 km. uzaklıkta bulunan Batn-ı Ye' cec' e
    kadar göndermiş, Zeyneb de yanında çocukları olduğu halde bu ikisi ile
    birlikte Medine' ye gelmiş ve Hz. Peygamber' in yanında yaşamaya
    başlamıştır.

    Diğer taraftan Ebü' l-Âs, hicretin 6. yılında müşriklere ait bir kervanla
    gittiği Suriye' den dönerken İs mevkiinde karşılaştığı İslâm askerî
    birliği tarafından Medine' ye getirilmiş ve İslâmiyet' i kabul etmiştir.
    Hz. Peygamber Zeyneb' i eski kocası ile tekrar evlendirmiştir.[648]
    Zeyneb, Ebü' l-Âs' la gerçekleşen bu ikinci evliliğinden kısa süre sonra
    hicretin 8. yılında, vefat etmiştir. Çocuklarından Ali, Mekke' nin
    fethinden sonra ölmüştür. Kızı Ümâme ise, teyzesi Fâtıma' nın vefatından
    sonra Hz. Ali ile, onun şehit edilmesinden sonra da Muğîre b. Nevfel ile
    evlenmiş ve onun nikahında iken vefat etmiştir. Ümâme' nin bu kocasından
    Yahya adında bir çocuğunun dünyaya geldiği söylenir.[649] Biraz sonra
    görüleceği üzere diğer iki kız kardeşi Rukiye ve Ümmü Gülsüm gibi
    Zeyneb' in nesli de devam etmemiştir.[650]

    Rukıye (Rukayye): Babası otuz üç yaşındayken dünyaya geldiği kaydedilir.
    Rukıye, Ebû Leheb' in oğlu Utbe ile, biraz sonra bahsedilecek olan Ümmü
    Gülsüm de Uteybe ile nikahlandı. Hemen bütün güvenilir kaynaklar, Hz.
    Peygamber' in bu iki kızının Ebû Leheb' in oğullarıyla zifafa girmedikleri
    konusunda müttefiktirler. Ebû Leheb ve hanımı, kendilerinin İslâm' a
    karşı tutumlarını yeren Tebbet Sûresi' nin nâzil olması ve aynı zamanda
    Rukıye ve Ümmü Gülsüm' ün İslâm' ı kabul etmeleri üzerine, oğullarını Hz.
    Peygamber' in kızlarından ayrılmaya zorladılar. Neticede her ikisi de
    ayrıldı. Bundan sonra Hz. Peygamber Rukıye' yi Hz. Osman ile evlendirdi.
    Rukıye kocasıyla birlikte Habeşistan hicretine katıldı. Daha sonra
    Mekke' ye dönerek Medine' ye hicret etti ve burada yaşamaya başladı.
    Hicretin 2. yılında Bedir seferi hazırlıkları esnasında kızamığa
    yakalandı. Hz. Peygamber, Hz. Osman' ı sefere götürmedi ve hasta
    hanımıyla ilgilenmesi için Medine' de bıraktı. Ancak Rukıye, Hz.
    Peygamber seferde iken vefat etti. Hz. Osman' dan dünyaya gelen Abdullah
    adındaki oğlu iki veya altı yaşında iken vefat etti.[651]

    Ümmü Gülsüm: Rukıye' den küçük olduğuna göre, babası otuz dört yaşın
    üzerinde iken dünyaya gelmiş olmalıdır. Yukarıda da geçtiği gibi Ebû
    Leheb' in oğullarından Uteybe ile nikahlandı. Annesinin ve babasının
    zorlaması sonucu Uteybe Ümmü Gülsüm' ü boşadı. Ümmü Gülsüm hicrete kadar
    babasının evinde yaşadı. Kızkardeşi Fâtıma ve Hz. Peygamber' in diğer
    aile fertleriyle birlikte Medine' ye hicret etti. Ablası Rukıye' nin
    vefatından bir müddet sonra hicretin 3. yılında Hz. Osman' la
    evlendirildi. Hicretin 9. yılında vefat etti. Ümmü Gülsüm' ün çocuğu
    olmadı. Onun vefatı üzerine Hz. Peygamber "bir üçüncü (bazı rivayetlerde
    on) kızım olsaydı yine Osman' la nikahlardım" demiştir.[652]

    Fâtıma: Hz. Peygamber' in kızlarının en küçüğüdür. Doğum tarihi konusunda
    ihtilaf bulunmakla birlikte, genel kabul, birincisi ağırlıklı olmak
    üzere 609 ve 605 yıllarında yoğunlaşmaktadır. Kaynaklarımızda onun
    çocukluk ve gençlik yıllarıyla ilgili bilgiler azdır. Başından geçen
    olaylardan birisi şöyledir: Bir gün Hz. Peygamber Kâbe' nin yanında namaz
    kılarken secdeye vardığında müşrikler bir koyunun iç organlarını
    sırtına koyarlar. Hz. Peygamber secdeden başını kaldıramaz. Bu sırada
    Fâtıma gelip babasının üzerindekileri atar ve müşriklere çıkışır.[653]

    Hz. Fâtıma, babasının hicretinden bir müddet sonra, içlerinde kızkardeşi
    Ümmü Gülsüm ve Hz. Ebû Bekir' in ailesinin de bulunduğu bir kafile ile
    birlikte Medine' ye hicret etti. Bir müddet sonra Hz. Ali onu babasından
    istedi. Hz. Peygamber kızının görüşünü alarak[654] hicretin 2. yılında
    Fâtıma' yı Hz. Ali ile evlendirdi. Hz. Fâtıma, evlendikten bir yıl kadar
    sonra ilk çocuğu Hasan' ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hüseyin' i
    dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adlı
    kızları ile Muhsin (veya Muhassin) adlı oğlu dünyaya geldi. Ancak bu
    sonuncusu küçükken vefat etti. Hz. Fâtıma' nın İslâm kültüründe ünlü
    olduğu hususlardan birisi sağlık ve sosyal yardım alanlarındaki
    hizmetleridir. Nitekim Uhud savaşında gazilere su ve yiyecek taşımış,
    yaralıları tedavi etmiş, babasının yüzündeki kanları temizlemiştir. Hz.
    Peygamber' in vefatına çok üzülmüş ve ondan altı ay kadar sonra vefat
    etmiştir. Hz. Peygamber' in nesli Fâtıma' nın çocukları vasıtasıyla devam
    etmiştir.[655]

    İbrahim: Hz. Peygamber' in Mısır' lı Mâriye' den olma oğludur. Hicrî 8.
    yılda dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamber İbrahim' in doğumu üzerine
    Mâriye' yi hürriyetine kavuşturmuş ve çocuğu da sütanneye vermiştir.
    İbrahim henüz iki yaşını doldurmadan hicretin 10. yılında hastalanarak
    vefat etmiştir.[656]

    Görüldüğü üzere Hz. Peygamber' in çocukları genç yaşlarda vefat
    etmişlerdir. Başta kızları olmak üzere çocuklarının vefatları
    esnasındaki yaşları konusunda kaynaklarda farklı kayıtlar mevcuttur. Bu
    husus Endülüs' lü ünlü âlim İbn Hazm' ın da ilgisini çekmiş ve
    Peygamber' in kızlarından hiçbirinin 35 yaşını geçmediğini, Fâtıma' nın
    vefat ettiğinde 25 yaşında, Rukıye' nin de o civarda, Ümmü Gülsüm' ün 22
    yaşında olduğunu belirtmiş, Zeyneb' in de genç yaşta vefat ettiğini
    kaydetmekle yetinmiştir






+ Yorum Gönder