Konusunu Oylayın.: Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları
  1. 20.Kasım.2010, 23:57
    1
    Misafir

    Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları






    Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları Mumsema Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramlarının anlamları nedir?


  2. 20.Kasım.2010, 23:57
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 21.Kasım.2010, 10:40
    2
    meryemgül1
    ~~Medinenin Gülü ~~

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Haziran.2009
    Üye No: 48911
    Mesaj Sayısı: 3,926
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 77
    Bulunduğu yer: Türkiye

    --->: Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları




    MUCİZE

    Sözlükte "aciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsızlık veren iş" anlamlarına gelen mucize, ıstılahta, insanların benzerini meydana getirmekten aciz kalacakları ve âdeta meydan okuma şeklinde, peygamberlik iddiasında bulunan zattan adetin hilafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak zuhur eden harikulâde olaylara denir. Asıl maksadı, peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamaktır. Herhangi bir olayın mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi verilmiş kişilerin elinde zuhur etmesi gerekir. Mucize gerçekte Allah'ın fiilidir, "peygamber mucizesi" denilmesi mecazîdir. Bu nedenle olayın onun aracılığıyla olması, tabiat kanunlarının çok üstünde ve onlara aykırı olması, iddiaya uygun olarak ortaya konulması, bir tekzip ya da inkârdan sonra meydana gelmesi ve insanoğlunun aciz kaldığı bir olay türünden gerçekleşmesi gerekir. Peygambere verilen mucizeler, bir yönüyle îmânın temel esaslarından olan nübüvvetle, diğer yönüyle de vahiy ile alâkalıdır. Dolayısıyla mucizeye inanmak gerekir: "Ona, "Rabbinden (başka) mucize indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (Ankebût, 29/50) Akıl bakımından da mucize imkânsız değildir. Çünkü her an insanın çevresinde meydana gelen olaylar, hayatın kendisi ve her sahası mucizelerle doludur. Varlıkların yaratılması, ömrü tamamlanınca yok olması ve hayatın kesintisiz olarak devam etmesi bunun en güzel örneğidir. Sürekli müşahede ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat kanunlarını var eden Allah'tır. Allah bu kanunları dilediği zaman, peygamberleri vasıtasıyla değiştirebilir. Bu değişiklik bir mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur. Aksine akıl, mucizenin meydana gelmesini kabul edip benimser. Peygamberlerden istenen mucizeler genelde o dönemde meşhur olan olaylarla ilgilidir. Hz. Musa'nın döneminde sihir, Hz. İsâ devrinde tıp ilmi, Hz. Muhammed devrinde de şiir ve edebiyatın önemli bir mevkiye ulaşması gibi. Hz. Peygamberin nübüvveti esnasında ortaya koyduğu mucizeleler, manevî (aklî), hissî (maddî) ve haberî olmak üzere üç şekilde sınıflandırılmıştır. Manevî mucizeye en büyük örnek Kur'ân'dır. Çünkü Kur'ân her çağdaki akıl sahibi insana hitap eden, akıllara durgunluk veren, başkalarının benzerini meydana getirmekten aciz kaldıkları büyük ve ebedî bir mucizedir: "Eğer kulumuza indirdiklerimizden her hangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın." (Bakara, 2/23). Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları bir mucize verilmiş olmasın. Bana mucize olarak verilen ise ancak Allah'ın bana vahyettiğidir." (Buhârî, İ'tisâm, 1). Hissî mucize olarak Hz. Peygamber'in nübüvvet mührü, Ay'ın ikiye bölünmesi, parmaklarının arasından suyun akması, bir ziyafet esnasında zehirlenmek istenince olaydan haberdar olması, bir hurma kütüğünün teessürünü inilti şeklinde duyurması; haberî mucizeler için de Hz. Peygamberin Mekke'nin fethi, İslâm'ın tebliği ve meydana gelen savaşlarla ilgili açıkladıkları olay ve haberler örnek olarak gösterilebilir. (F.K.)


  4. 21.Kasım.2010, 10:40
    2
    ~~Medinenin Gülü ~~



    MUCİZE

    Sözlükte "aciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz, harika olay, kudretsizlik ve takatsızlık veren iş" anlamlarına gelen mucize, ıstılahta, insanların benzerini meydana getirmekten aciz kalacakları ve âdeta meydan okuma şeklinde, peygamberlik iddiasında bulunan zattan adetin hilafına ve tabiat kanunlarının aksine olarak zuhur eden harikulâde olaylara denir. Asıl maksadı, peygamberin nübüvvet davasını ispat ve doğrulamaktır. Herhangi bir olayın mucize olabilmesi için onun nübüvvet görevi verilmiş kişilerin elinde zuhur etmesi gerekir. Mucize gerçekte Allah'ın fiilidir, "peygamber mucizesi" denilmesi mecazîdir. Bu nedenle olayın onun aracılığıyla olması, tabiat kanunlarının çok üstünde ve onlara aykırı olması, iddiaya uygun olarak ortaya konulması, bir tekzip ya da inkârdan sonra meydana gelmesi ve insanoğlunun aciz kaldığı bir olay türünden gerçekleşmesi gerekir. Peygambere verilen mucizeler, bir yönüyle îmânın temel esaslarından olan nübüvvetle, diğer yönüyle de vahiy ile alâkalıdır. Dolayısıyla mucizeye inanmak gerekir: "Ona, "Rabbinden (başka) mucize indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım." (Ankebût, 29/50) Akıl bakımından da mucize imkânsız değildir. Çünkü her an insanın çevresinde meydana gelen olaylar, hayatın kendisi ve her sahası mucizelerle doludur. Varlıkların yaratılması, ömrü tamamlanınca yok olması ve hayatın kesintisiz olarak devam etmesi bunun en güzel örneğidir. Sürekli müşahede ettiğimiz ve bu nedenle değişmez sandığımız tabiat kanunlarını var eden Allah'tır. Allah bu kanunları dilediği zaman, peygamberleri vasıtasıyla değiştirebilir. Bu değişiklik bir mucizedir. Bu durumda mucizenin vukuu için aklî bir engel yoktur. Aksine akıl, mucizenin meydana gelmesini kabul edip benimser. Peygamberlerden istenen mucizeler genelde o dönemde meşhur olan olaylarla ilgilidir. Hz. Musa'nın döneminde sihir, Hz. İsâ devrinde tıp ilmi, Hz. Muhammed devrinde de şiir ve edebiyatın önemli bir mevkiye ulaşması gibi. Hz. Peygamberin nübüvveti esnasında ortaya koyduğu mucizeleler, manevî (aklî), hissî (maddî) ve haberî olmak üzere üç şekilde sınıflandırılmıştır. Manevî mucizeye en büyük örnek Kur'ân'dır. Çünkü Kur'ân her çağdaki akıl sahibi insana hitap eden, akıllara durgunluk veren, başkalarının benzerini meydana getirmekten aciz kaldıkları büyük ve ebedî bir mucizedir: "Eğer kulumuza indirdiklerimizden her hangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın." (Bakara, 2/23). Bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları bir mucize verilmiş olmasın. Bana mucize olarak verilen ise ancak Allah'ın bana vahyettiğidir." (Buhârî, İ'tisâm, 1). Hissî mucize olarak Hz. Peygamber'in nübüvvet mührü, Ay'ın ikiye bölünmesi, parmaklarının arasından suyun akması, bir ziyafet esnasında zehirlenmek istenince olaydan haberdar olması, bir hurma kütüğünün teessürünü inilti şeklinde duyurması; haberî mucizeler için de Hz. Peygamberin Mekke'nin fethi, İslâm'ın tebliği ve meydana gelen savaşlarla ilgili açıkladıkları olay ve haberler örnek olarak gösterilebilir. (F.K.)


  5. 21.Kasım.2010, 10:46
    3
    meryemgül1
    ~~Medinenin Gülü ~~

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Haziran.2009
    Üye No: 48911
    Mesaj Sayısı: 3,926
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 77
    Bulunduğu yer: Türkiye

    --->: Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları

    KERÂMET

    Sözlükte "değer, kıymet" gibi anlamlara gelen kerâmet, dinî bir kavram olarak peygamberlik iddiasıyla bir ilgisi olmaksızın bir müminde harikulâde (olağan üstü) bir halin meydana gelmesi demektir. Şâyet bu hâl kendisinde meydana gelen kimse amelleri sâlih olan biri değilse, o harikulâde hale istidrâc adı verilir. Keramet, Allah'ın veli kuluna bir ikramıdır. İki çeşit kerâmet vardır: Büyük kerâmet (kerâmet-i kübrâ); kişinin istikâmet üzere bulunması, hal ve hareketlerinin Kur'ân ve Sünnet'e uygun düşmesi. Küçük kerâmet (kerâmet-i suğrâ); Su üzerinde yürüme, ateşte yanmama, uzun mesafeyi kısa zamanda alma vb. durumlar. Sûfiler, bu tür kerâmete önem vermezler. "Kerâmet zâhir olur, izhâr edilmez" (Hakk'ın dilemesi ile meydana gelir, istenildiğinde ortaya çıkarılamaz, gösterilemez). Bir müminin veli olması için bu tür kerâmeti olması şart değildir. (M.C.)

    İSTİDRÂC
    "Derc" kökünden türemiş bir kavram olup derece derece yükselmeye çalışmak demektir. Ancak bu yükselme düz bir satıh üzerinde değil de tıpkı bir merdivenin basamaklarında yükselmek anlamına gelmektedir. Istılahta ise istidrac, inkârcıların tedrîcî olarak felakete yaklaştırılırken geçici bazı başarılar kazanması anlamına gelmektedir. Allah'ın emir ve yasaklarını hiçe sayıp inkâr edenlerin rızıkları hemen kesilmez ve onlar helâk da olmazlar. Tersine Allah onların bir kısmına bolca imkân ve nimet vermesine karşılık onlar şımarırlar. Sonra Allah'ın azabı bilmedikleri bir taraftan ansızın kendilerine gelir ve helâk olurlar. İşte bu duruma "istidrac" denir. "Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâka götüreceğiz." (A'râf, 7/182). Çoğu zaman kul bu gidişini kendi menfaatine uygun bir gelişme ve ilerleme zannetmektedir. Oysaki bu durum onun için felaket ve helâke sürüklenmekten başka bir şey değildir. Fakat onlar bunun farkında değildir. Konu Kâlem sûresinde de şöyle açıklanmıştır. "(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur'ân'ı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım çok sağlamdır." (Kâlem, 68/44-45) (F.K.)


    BÜYÜ

    Sözlükte "aldatmak, göz boyamak, oyalamak, uzaklaşmak, gönlünü çalmak, batıl şeyi hak diye göstermek ve gizli işlem yapmak" gibi anlamlara gelen büyü, ıstılahta, tabiat üstü âlem ile bağ kurarak, yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanmak sûretiyle bazı doğal nesneler kullanarak yapılan işlerdir.
    Büyü, İslâm'dan önceki toplumlarda ve dinlerde de gelecekten haber verme, tılsımla tedavi etme, cincilik ve falcılık yapmak sûretiyle kehanette bulunma gibi davranışlar biçiminde bir çıkar vasıtası olarak kullanılmıştır. Büyünün asıl amacı, insana ve olaylara etki ederek çok avlama, balık tutma, hayvan yetiştirme, düşmanı yenme, zarara uğratma veya öldürme, çocuk, ürün ve mal çoğaltma, hastalıktan kurtulma, kısaca kişilere etki ederek iyilik ya da kötülük etmek sûretiyle bir menfaat sağlamadır. Büyü, olağanüstü etkileyici bir güç veya bilgiye sahip olduğuna inanılan kişilerce diğer bazı insanlara yapılır. Bunlar büyücü, şaman, sihirbaz, hekim gibi toplumlara göre adları değişen insanlardır. Bunların güçlerini iyiye de, kötüye de kullanabileceklerine inanılır. Büyüde araç olarak ruhlar, cinler, şeytanlar, canlı veya ölmüş bazı hayvanlar, cisimler, şekiller hatta adlar bile kullanılır. Kur'ân-ı Kerim'de çoğunlukla büyü anlamına gelen sihir kelimesi, türevleriyle birlikte 62 defa geçmektedir. Bu kavram ilk kez Müddessir sûresinde insanları etkileyen söz anlamında kullanılmıştır. "Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibrini yenemeyip sırt çevirdi de: "Bu (Kur'ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (Müddessir, 74/21-25) "Bir mucize görecek olsalar yüz çevirirler ve `süregelen bir büyüdür.' derler." (Kamer, 54/2) İslâm dinî büyü yapmayı, kesin olarak yasaklamış ve bunu büyük günahlar arasında saymıştır. Büyü yapmada, Allah'ın irade ve kudreti üstünde işler başarabilme iddiası vardır. Ayrıca büyücülerin her şeyi bildiği, başaramadıkları hiçbir iş olmadığı tarzındaki inançlar da İslâm dinine ters düşmektedir. Bu yüzden İslâm bilginleri kitap ve sünnete uymayan sadece aldatmaya matuf büyüyü tamamen reddetmişlerdir. Büyü ve onun eseri olan davranışlardan kurtulmak için yine Allah'a sığınmak gerekir. (F.K.)


  6. 21.Kasım.2010, 10:46
    3
    ~~Medinenin Gülü ~~
    KERÂMET

    Sözlükte "değer, kıymet" gibi anlamlara gelen kerâmet, dinî bir kavram olarak peygamberlik iddiasıyla bir ilgisi olmaksızın bir müminde harikulâde (olağan üstü) bir halin meydana gelmesi demektir. Şâyet bu hâl kendisinde meydana gelen kimse amelleri sâlih olan biri değilse, o harikulâde hale istidrâc adı verilir. Keramet, Allah'ın veli kuluna bir ikramıdır. İki çeşit kerâmet vardır: Büyük kerâmet (kerâmet-i kübrâ); kişinin istikâmet üzere bulunması, hal ve hareketlerinin Kur'ân ve Sünnet'e uygun düşmesi. Küçük kerâmet (kerâmet-i suğrâ); Su üzerinde yürüme, ateşte yanmama, uzun mesafeyi kısa zamanda alma vb. durumlar. Sûfiler, bu tür kerâmete önem vermezler. "Kerâmet zâhir olur, izhâr edilmez" (Hakk'ın dilemesi ile meydana gelir, istenildiğinde ortaya çıkarılamaz, gösterilemez). Bir müminin veli olması için bu tür kerâmeti olması şart değildir. (M.C.)

    İSTİDRÂC
    "Derc" kökünden türemiş bir kavram olup derece derece yükselmeye çalışmak demektir. Ancak bu yükselme düz bir satıh üzerinde değil de tıpkı bir merdivenin basamaklarında yükselmek anlamına gelmektedir. Istılahta ise istidrac, inkârcıların tedrîcî olarak felakete yaklaştırılırken geçici bazı başarılar kazanması anlamına gelmektedir. Allah'ın emir ve yasaklarını hiçe sayıp inkâr edenlerin rızıkları hemen kesilmez ve onlar helâk da olmazlar. Tersine Allah onların bir kısmına bolca imkân ve nimet vermesine karşılık onlar şımarırlar. Sonra Allah'ın azabı bilmedikleri bir taraftan ansızın kendilerine gelir ve helâk olurlar. İşte bu duruma "istidrac" denir. "Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâka götüreceğiz." (A'râf, 7/182). Çoğu zaman kul bu gidişini kendi menfaatine uygun bir gelişme ve ilerleme zannetmektedir. Oysaki bu durum onun için felaket ve helâke sürüklenmekten başka bir şey değildir. Fakat onlar bunun farkında değildir. Konu Kâlem sûresinde de şöyle açıklanmıştır. "(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur'ân'ı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım çok sağlamdır." (Kâlem, 68/44-45) (F.K.)


    BÜYÜ

    Sözlükte "aldatmak, göz boyamak, oyalamak, uzaklaşmak, gönlünü çalmak, batıl şeyi hak diye göstermek ve gizli işlem yapmak" gibi anlamlara gelen büyü, ıstılahta, tabiat üstü âlem ile bağ kurarak, yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanmak sûretiyle bazı doğal nesneler kullanarak yapılan işlerdir.
    Büyü, İslâm'dan önceki toplumlarda ve dinlerde de gelecekten haber verme, tılsımla tedavi etme, cincilik ve falcılık yapmak sûretiyle kehanette bulunma gibi davranışlar biçiminde bir çıkar vasıtası olarak kullanılmıştır. Büyünün asıl amacı, insana ve olaylara etki ederek çok avlama, balık tutma, hayvan yetiştirme, düşmanı yenme, zarara uğratma veya öldürme, çocuk, ürün ve mal çoğaltma, hastalıktan kurtulma, kısaca kişilere etki ederek iyilik ya da kötülük etmek sûretiyle bir menfaat sağlamadır. Büyü, olağanüstü etkileyici bir güç veya bilgiye sahip olduğuna inanılan kişilerce diğer bazı insanlara yapılır. Bunlar büyücü, şaman, sihirbaz, hekim gibi toplumlara göre adları değişen insanlardır. Bunların güçlerini iyiye de, kötüye de kullanabileceklerine inanılır. Büyüde araç olarak ruhlar, cinler, şeytanlar, canlı veya ölmüş bazı hayvanlar, cisimler, şekiller hatta adlar bile kullanılır. Kur'ân-ı Kerim'de çoğunlukla büyü anlamına gelen sihir kelimesi, türevleriyle birlikte 62 defa geçmektedir. Bu kavram ilk kez Müddessir sûresinde insanları etkileyen söz anlamında kullanılmıştır. "Sonra baktı, sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibrini yenemeyip sırt çevirdi de: "Bu (Kur'ân) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu insan sözünden başka bir şey değildir." (Müddessir, 74/21-25) "Bir mucize görecek olsalar yüz çevirirler ve `süregelen bir büyüdür.' derler." (Kamer, 54/2) İslâm dinî büyü yapmayı, kesin olarak yasaklamış ve bunu büyük günahlar arasında saymıştır. Büyü yapmada, Allah'ın irade ve kudreti üstünde işler başarabilme iddiası vardır. Ayrıca büyücülerin her şeyi bildiği, başaramadıkları hiçbir iş olmadığı tarzındaki inançlar da İslâm dinine ters düşmektedir. Bu yüzden İslâm bilginleri kitap ve sünnete uymayan sadece aldatmaya matuf büyüyü tamamen reddetmişlerdir. Büyü ve onun eseri olan davranışlardan kurtulmak için yine Allah'a sığınmak gerekir. (F.K.)


  7. 21.Kasım.2010, 10:52
    4
    meryemgül1
    ~~Medinenin Gülü ~~

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Haziran.2009
    Üye No: 48911
    Mesaj Sayısı: 3,926
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 77
    Bulunduğu yer: Türkiye

    --->: Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları

    Firâset zihinlerden ve kalblerden geçenleri doğru tahmin ve teşhîs etmektir.



    Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    "Müminin firâsetinden sakınınız; zîrâ o nefsinin gurûrundan sıyrılıp Allâh'ın nûruyla bakanlar nâil olabilirler. İslâm târihinde bu hâlin pekçok misâli vardır:

    Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- kendi rivâyetine göre; birgün Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-'a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hazret-i Osman'ın yanına girer. Onu gören Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:

    "- Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri olduğu hâlde buraya giriyorsun." der.

    Bu söz karşısında şaşıran Enes -radıyallâhu anh- hayret içinde:

    "- Allâh'ın Rasûlü'nden sonra da mı vahiy geliyor?" diye sorunca Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:

    "- Hayır bu bir basîret ve doğru bir firâsettir."1 buyurur.

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın pek çok husustaki re'yinin daha sonra gelen âyetlere muvâfık düştüğü de meşhurdur.

    Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    "Sizden önce yaşamış ümmetler içinde kendilerine ilhâm olunan kimseler vardı. Şâyet ümmetim içinde de onlardan biri varsa 6) buyurmuşlardır.

    Ebû Abbas bin Mehdî şöyle anlatıyor:

    "Sahrâda yolculuk yaparken 25) mealindeki âyeti okudu ve gözden kayboldu. Bir daha kendisini göremedim."

    Zünnûn-ı Mısrî -kuddise sirruh- da şöyle anlatıyor:

    "Birgün sırrıma vâkıf oldu ve bana bakarak:

    "- Ey Zünnûn! Bana sadefin içinde olur." dedi ve oradan savuşup gitti.

    Evliyâullâhtan Abdülhâlık Gucdevânî Hazretleri'nin sohbetine ilk kez gelen ve Hristiyanlığını gizlemekte olan bir genç:

    "- "Müminin firâsetinden korkunuz! Çünkü o Allâh'ın nûruyla bakar!" hadîsinin sırrı nedir?" diye sordu.

    Abdülhâlık Gucdevânî Hazretleri cevâben:

    "- Belindeki zünnârı çıkar! (Hristiyanların taktığı o küfür alâmetini çöz!) Ve İslâm ol!.." dedi.

    Bu açık firâset karşısında genç Hazret-i Pîr'in önünde kelime-i şehâdet getirdi; müslüman oldu.

    Yine rivâyet edilir ki müslüman kılığındaki bir gencin yahudi olduğunu ve yakında İslâm ile şerefleneceğini ilk bakışta firâsetiyle tesbit etmiştir.

    Hülâsa firâset kalbdeki îmân ve takvâ derecesine göre artıp eksilebilen ilâhî bir mevhibedir.



  8. 21.Kasım.2010, 10:52
    4
    ~~Medinenin Gülü ~~
    Firâset zihinlerden ve kalblerden geçenleri doğru tahmin ve teşhîs etmektir.



    Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    "Müminin firâsetinden sakınınız; zîrâ o nefsinin gurûrundan sıyrılıp Allâh'ın nûruyla bakanlar nâil olabilirler. İslâm târihinde bu hâlin pekçok misâli vardır:

    Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- kendi rivâyetine göre; birgün Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-'a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hazret-i Osman'ın yanına girer. Onu gören Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:

    "- Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri olduğu hâlde buraya giriyorsun." der.

    Bu söz karşısında şaşıran Enes -radıyallâhu anh- hayret içinde:

    "- Allâh'ın Rasûlü'nden sonra da mı vahiy geliyor?" diye sorunca Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:

    "- Hayır bu bir basîret ve doğru bir firâsettir."1 buyurur.

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın pek çok husustaki re'yinin daha sonra gelen âyetlere muvâfık düştüğü de meşhurdur.

    Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    "Sizden önce yaşamış ümmetler içinde kendilerine ilhâm olunan kimseler vardı. Şâyet ümmetim içinde de onlardan biri varsa 6) buyurmuşlardır.

    Ebû Abbas bin Mehdî şöyle anlatıyor:

    "Sahrâda yolculuk yaparken 25) mealindeki âyeti okudu ve gözden kayboldu. Bir daha kendisini göremedim."

    Zünnûn-ı Mısrî -kuddise sirruh- da şöyle anlatıyor:

    "Birgün sırrıma vâkıf oldu ve bana bakarak:

    "- Ey Zünnûn! Bana sadefin içinde olur." dedi ve oradan savuşup gitti.

    Evliyâullâhtan Abdülhâlık Gucdevânî Hazretleri'nin sohbetine ilk kez gelen ve Hristiyanlığını gizlemekte olan bir genç:

    "- "Müminin firâsetinden korkunuz! Çünkü o Allâh'ın nûruyla bakar!" hadîsinin sırrı nedir?" diye sordu.

    Abdülhâlık Gucdevânî Hazretleri cevâben:

    "- Belindeki zünnârı çıkar! (Hristiyanların taktığı o küfür alâmetini çöz!) Ve İslâm ol!.." dedi.

    Bu açık firâset karşısında genç Hazret-i Pîr'in önünde kelime-i şehâdet getirdi; müslüman oldu.

    Yine rivâyet edilir ki müslüman kılığındaki bir gencin yahudi olduğunu ve yakında İslâm ile şerefleneceğini ilk bakışta firâsetiyle tesbit etmiştir.

    Hülâsa firâset kalbdeki îmân ve takvâ derecesine göre artıp eksilebilen ilâhî bir mevhibedir.






+ Yorum Gönder