Konusunu Oylayın.: Çocuklar icin eğitici konular

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Çocuklar icin eğitici konular
  1. 25.Ekim.2010, 23:05
    1
    Misafir

    Çocuklar icin eğitici konular

  2. 07.Temmuz.2013, 16:12
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: çocuklar icin eğitici konular




    ARKADAŞLIK

    Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. " arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demiş. Genç, birinci (ilk) günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış.

    Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence "bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkar sök" demiş.

    Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona "aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş.* Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak (kapanmayacak).

    Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur, seni dinler sana yüreğini açar" demiş...
    ÜÇ EVLAT
    * * * * Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu.
    * *Kadınlardan biri: -Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez...Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.
    * *Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi.Tıpkı bir bülbül gibi şakır.Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu...
    * *Üçüncü kadın susup duruyordu.Diğerleri sordular: -Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki...Ne diye durup dururken öveyim onu.
    * *Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular.İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı.Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı.Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı.
    * *Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu.Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar:
    * *-Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı.
    * *Kadınlar* ihtiyara dönüp: -Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla: -Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim...

    HAYAL VE GERÇEK

    Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve ne yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.

    Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev , tam kalbinin sesiydi...

    İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “0” ve “Dersten sonra beni gör”, uyarısı vardı.

    Neden 0 aldım, diye merakla sordu hocasına* çocuk.
    Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal, dedi hocası.
    Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkânsız. Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”

    Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.

    Oğlum, dedi babası; “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!”.

    Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına .

    “Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin... Ben de hayallerimi...”


    (Yılmaz, Hasan. Öğretmenim,Lütfen Bu kitabı Okur musun!, Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya, 2002.)

    KADER

    İskoçya’da yoksul mu yoksul Fleming adında bir çiftçi yaşardı. Bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Sesin geldiği yere koştuğunda, bataklığa beline kadar batmış bir çocuğun, kurtulmak için çırpındığını gördü. Çocuk, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkararak ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

    Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum, dedi. Yoksul ve onurlu Fleming :

    Kabul edemem, diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

    Bu senin oğlun mu?, diye sordu aristokrat.

    Evet, dedi çiftçi gururla. Aristokrat devam etti:

    Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver, iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.

    Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesinden mezun oldu ve tüm dünyaya adını “Penisilin”i bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı. Onu Penisilin kurtardı ! Aristokratın adı Lord Randolp Churchill’di.... Oğlunun adı ise Sir Winston Churchill. Kurtaran doktor, çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming’di.

    KAVANOZDAKİ TAŞLAR

    *

    Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar
    düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen,
    çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine, "Haydi, küçük bir deney yapalım" demiş.


    Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya
    parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.
    Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş; "Kavanoz doldu mu?"
    Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş.


    "Demek doldu ha" demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı
    çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş. Kavanozu eline alıp sallamış, küçük
    parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler.


    Yeniden sormuş öğrencilerine; "Kavanoz doldu mu?"


    İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler; "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler.


    "Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova
    dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki
    bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş.
    Ve sormuş yeniden; "Kavanoz doldu mu?"


    "Hayır dolmadı" diye bağırmış öğrenciler.


    Yine "Aferin" demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.


    Sormuş sonra; "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?"


    Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış;
    '"Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."


    "O da doğru ama" demiş zaman kullanma hocası; "Çıkartılması gereken asıl
    ders şu; Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."


    Ve ardından herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş;


    "Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri, onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz?


    Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?"

    TAŞLARI YEMEK YASAK

    Ormanın derinliklerinde yürümekte olan bir avcı ağaçlardan biri üzerinde bir levha görmüş.
    Levhanın üzerinde şu sözler yazılıymış:


    Taş Yemek Yasaktır.


    Bu alışılmadık uyarı karşısında avcı meraka kapılmış.
    Levhanın asılı olduğu ağacın önündeki ayak izlerini takip etmeye başlamış ve izlediği yol onu bir mağaraya götürmüş.* Mağaranın ağzında bir derviş oturmaktaymış ve avcı yeterince yaklaştığında konuşmaya başlamış:


    Zihnine takılan soruyu biliyorum. Şimdiye kadar taşları yemeyi yasaklayan bir uyarı levhası hiç görmedin, çünkü insanların taş yemeye zaten ihtiyaçları yok.* İnsanları zaten yapmaya eğilimleri olmayan bir konuda uyarmak niye? İnsanlar arasında taş yeme adeti yoktur, onlara yapmayacakları şeyi yapma demenin ne anlamı var?
    Ancak şuna dikkat et:


    İnsanlar arasında adet haline gelmiş öyle davranışlar, öyle alışkanlıklar vardır ki,bunlar insan için tıpkı taş yemek gibidir.* Eğer zararı bakımından düşünürsen taş yemekten çok daha büyük tahribat yapan işlerdir bunlar.
    Bunlar taş yemek kadar budalaca, insanın öz niteliklerine yabancı tutum ve davranışlardır.
    Eğer insanlar acınacak haldeyse, insanlar arasında zulüm, haksızlık, merhametsizlik, yozlaşma ve ihanet hüküm sürüyorsa bunun sebebi insanların sanki taş yermişçesine yedikleri bunca nesneden, taş yemeye mümasil tavırlardan doğmaktadır.


    Senin levhayı gördüğün yerde bir pınar olmuş olsaydı ve ben oraya su zehirlidir yazmış olsaydım sen bunu manalı bir söz sayacak, yerinde bir uyarı kabul edecektin.
    Büyük bir ihtimalle de benim ayak izlerimi takip edip buraya gelmeyecektin.
    Çünkü yasaklanan şey senin aklına uygun gelecekti.
    Gerçekte suyun zehirli olduğunu yazan insanın emrine uymuş olacaktın.
    Kendi aklına uyduğunu sanarak benim keyfime uygun davranmış olacaktın.
    Ama orada taş yemeyi yasaklayan bir levha gördün ve acaba bunu hikmeti nedir diye kendine bir yol açtın.
    Ben de sana insanların gerçekte yaptıkları birçok işte taş yemeye benzer davranışlar gösterdiğini ve aslına bakılırsa taş yediklerini söyledim.
    Eğer söylediklerimi anladıysan aramızda hakikatın bir parçası tecelli etti.
    İşte Allah'ın insanlar için gönderdiği emir ve nehiyler böyledir.
    İnsan ancak bu emir ve nehiylerle hakikatin nasıl tecelli edebileceğini öğrenebilir.
    Eğer Allah'ın emrettiği ve yasakladığı şeylerle ilk karşılaşan insan bunu tabi karşılarsa, aklına uygun bulursa bu emir ve nehiylerden hiçbir şey öğrenemez.
    Ama bazı izleri takip edip bu emir ve nehiylerin nelere tekabül ettiğini öğrenebilirse hakikate varabilir.
    İnsanın taş yemeye ihtiyacı yok diyorsun.
    Öyleyse şunu düşün: İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taş gibidir.
    Bu yalnız mallar, servet,güç gibi nesnelerde geçerli değil.
    Merhamet, şefkat, tevazu gibi şeyler için de böyle.
    Eğer herhangi bir şey insanların istifadesine açıksa ancak istifade edildiği kadar o «şey» olur,o şeyden istifade edilmezse artık o taştır ve gerçekten onu istifadeye konu etmeksizin kullananlar taş yemiş olurlar.
    Sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın.
    Sana yaramadığı halde sen de olan hem senin hem başkasının aleyhinedir.
    Taşları yeme, taşları yemek yasak.


    Kaynak : Taşları Yemek Yasak
    Yazan : İsmet Özel
    EBESSÜM



    Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı.


    Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garsona yüklü bir bahşiş bıraktı.


    Garson, ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.


    Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki... İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını iki günden beri ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.


    Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman kalktı.


    Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
    *

    Bütün bunların hepsi, bir TEBESSÜM’ün sonucuydu...
    SEVGİLİ ÇOCUĞUM,

    Haydi! Yeni yılda aşağıdakileri uygula. Göreceksin, hayatındaki birçok şey daha iyi olacak.
    ***Önce zamanı iyi kullanmayı öğren. Program yap,bunun için öğretmenlerinden ve evdekilerden yardım iste.
    ***Akşam yattığında çok şey yaptım diyebilmen için hızlı hareket et.(çabuk giyin,çabuk yıkan,çabuk toplan).
    ***Gününe daima büyük bir gülüş ve günaydınla başla.
    ***Teşekkür sözcüğünü kullanmayı, seninle konuşulurken dikkatle ve konuşanın gözlerine bakarak dinlemeyi unutma.
    ***Programlı ol, dersini asla yarına bırakma.
    ***Kitap okumaya devam et, seni asıl özel yapacak olan o!
    ***Kendine, eşyana, arkadaşlarına özen göster.
    ***Ev hayatına, ufak tefek işlerle katıl. Yatağını, odanı topla. Pazar sabahı kahvaltı hazırlama gibi...büyüdüğünü davranışlarınla göster.
    ***Arkadaşlarına sevgi ile yaklaş, çözemediğin konularda büyüklerinin yardımını iste.
    ***Yaşadığın ev ortamını, geldiğin okulu, sana verilenleri düşün ve şanslı bir çocuk olduğuna inan.
    Senden hepimizin tek isteği :Neşeli,çalışkan,sevgi dolu, programlı,başarılı bir çocuk olman,öğrendiklerini uygulaman ve başkalarına aktarman . Bunu yapabileceğini biliyor, seni destekliyoruz.
    ***Uygula ve sen de hepimize göster.
    ***************************Seni seviyoruz.



  3. 07.Temmuz.2013, 16:12
    2
    Moderatör



    ARKADAŞLIK

    Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. " arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demiş. Genç, birinci (ilk) günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış.

    Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence "bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkar sök" demiş.

    Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona "aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş.* Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak (kapanmayacak).

    Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur, seni dinler sana yüreğini açar" demiş...
    ÜÇ EVLAT
    * * * * Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu.
    * *Kadınlardan biri: -Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez...Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.
    * *Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi.Tıpkı bir bülbül gibi şakır.Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu...
    * *Üçüncü kadın susup duruyordu.Diğerleri sordular: -Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki...Ne diye durup dururken öveyim onu.
    * *Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular.İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı.Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı.Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı.
    * *Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu.Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar:
    * *-Aman ne kabiliyetli çocuk!.. İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu... Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı.
    * *Kadınlar* ihtiyara dönüp: -Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla: -Çocuklarınız mı? Dedi. Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim...

    HAYAL VE GERÇEK

    Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve ne yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.

    Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev , tam kalbinin sesiydi...

    İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “0” ve “Dersten sonra beni gör”, uyarısı vardı.

    Neden 0 aldım, diye merakla sordu hocasına* çocuk.
    Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal, dedi hocası.
    Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkânsız. Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.”

    Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.

    Oğlum, dedi babası; “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!”.

    Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına .

    “Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin... Ben de hayallerimi...”


    (Yılmaz, Hasan. Öğretmenim,Lütfen Bu kitabı Okur musun!, Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya, 2002.)

    KADER

    İskoçya’da yoksul mu yoksul Fleming adında bir çiftçi yaşardı. Bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Sesin geldiği yere koştuğunda, bataklığa beline kadar batmış bir çocuğun, kurtulmak için çırpındığını gördü. Çocuk, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkararak ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

    Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum, dedi. Yoksul ve onurlu Fleming :

    Kabul edemem, diyerek ödülü geri çevirdi. Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

    Bu senin oğlun mu?, diye sordu aristokrat.

    Evet, dedi çiftçi gururla. Aristokrat devam etti:

    Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver, iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.

    Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesinden mezun oldu ve tüm dünyaya adını “Penisilin”i bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreeye yakalandı. Onu Penisilin kurtardı ! Aristokratın adı Lord Randolp Churchill’di.... Oğlunun adı ise Sir Winston Churchill. Kurtaran doktor, çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming’di.

    KAVANOZDAKİ TAŞLAR

    *

    Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar
    düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen,
    çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine, "Haydi, küçük bir deney yapalım" demiş.


    Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya
    parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.
    Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş; "Kavanoz doldu mu?"
    Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş.


    "Demek doldu ha" demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı
    çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş. Kavanozu eline alıp sallamış, küçük
    parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler.


    Yeniden sormuş öğrencilerine; "Kavanoz doldu mu?"


    İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler; "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler.


    "Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova
    dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki
    bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş.
    Ve sormuş yeniden; "Kavanoz doldu mu?"


    "Hayır dolmadı" diye bağırmış öğrenciler.


    Yine "Aferin" demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.


    Sormuş sonra; "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?"


    Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış;
    '"Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."


    "O da doğru ama" demiş zaman kullanma hocası; "Çıkartılması gereken asıl
    ders şu; Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."


    Ve ardından herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş;


    "Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri, onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz?


    Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?"

    TAŞLARI YEMEK YASAK

    Ormanın derinliklerinde yürümekte olan bir avcı ağaçlardan biri üzerinde bir levha görmüş.
    Levhanın üzerinde şu sözler yazılıymış:


    Taş Yemek Yasaktır.


    Bu alışılmadık uyarı karşısında avcı meraka kapılmış.
    Levhanın asılı olduğu ağacın önündeki ayak izlerini takip etmeye başlamış ve izlediği yol onu bir mağaraya götürmüş.* Mağaranın ağzında bir derviş oturmaktaymış ve avcı yeterince yaklaştığında konuşmaya başlamış:


    Zihnine takılan soruyu biliyorum. Şimdiye kadar taşları yemeyi yasaklayan bir uyarı levhası hiç görmedin, çünkü insanların taş yemeye zaten ihtiyaçları yok.* İnsanları zaten yapmaya eğilimleri olmayan bir konuda uyarmak niye? İnsanlar arasında taş yeme adeti yoktur, onlara yapmayacakları şeyi yapma demenin ne anlamı var?
    Ancak şuna dikkat et:


    İnsanlar arasında adet haline gelmiş öyle davranışlar, öyle alışkanlıklar vardır ki,bunlar insan için tıpkı taş yemek gibidir.* Eğer zararı bakımından düşünürsen taş yemekten çok daha büyük tahribat yapan işlerdir bunlar.
    Bunlar taş yemek kadar budalaca, insanın öz niteliklerine yabancı tutum ve davranışlardır.
    Eğer insanlar acınacak haldeyse, insanlar arasında zulüm, haksızlık, merhametsizlik, yozlaşma ve ihanet hüküm sürüyorsa bunun sebebi insanların sanki taş yermişçesine yedikleri bunca nesneden, taş yemeye mümasil tavırlardan doğmaktadır.


    Senin levhayı gördüğün yerde bir pınar olmuş olsaydı ve ben oraya su zehirlidir yazmış olsaydım sen bunu manalı bir söz sayacak, yerinde bir uyarı kabul edecektin.
    Büyük bir ihtimalle de benim ayak izlerimi takip edip buraya gelmeyecektin.
    Çünkü yasaklanan şey senin aklına uygun gelecekti.
    Gerçekte suyun zehirli olduğunu yazan insanın emrine uymuş olacaktın.
    Kendi aklına uyduğunu sanarak benim keyfime uygun davranmış olacaktın.
    Ama orada taş yemeyi yasaklayan bir levha gördün ve acaba bunu hikmeti nedir diye kendine bir yol açtın.
    Ben de sana insanların gerçekte yaptıkları birçok işte taş yemeye benzer davranışlar gösterdiğini ve aslına bakılırsa taş yediklerini söyledim.
    Eğer söylediklerimi anladıysan aramızda hakikatın bir parçası tecelli etti.
    İşte Allah'ın insanlar için gönderdiği emir ve nehiyler böyledir.
    İnsan ancak bu emir ve nehiylerle hakikatin nasıl tecelli edebileceğini öğrenebilir.
    Eğer Allah'ın emrettiği ve yasakladığı şeylerle ilk karşılaşan insan bunu tabi karşılarsa, aklına uygun bulursa bu emir ve nehiylerden hiçbir şey öğrenemez.
    Ama bazı izleri takip edip bu emir ve nehiylerin nelere tekabül ettiğini öğrenebilirse hakikate varabilir.
    İnsanın taş yemeye ihtiyacı yok diyorsun.
    Öyleyse şunu düşün: İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taş gibidir.
    Bu yalnız mallar, servet,güç gibi nesnelerde geçerli değil.
    Merhamet, şefkat, tevazu gibi şeyler için de böyle.
    Eğer herhangi bir şey insanların istifadesine açıksa ancak istifade edildiği kadar o «şey» olur,o şeyden istifade edilmezse artık o taştır ve gerçekten onu istifadeye konu etmeksizin kullananlar taş yemiş olurlar.
    Sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın.
    Sana yaramadığı halde sen de olan hem senin hem başkasının aleyhinedir.
    Taşları yeme, taşları yemek yasak.


    Kaynak : Taşları Yemek Yasak
    Yazan : İsmet Özel
    EBESSÜM



    Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı.


    Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garsona yüklü bir bahşiş bıraktı.


    Garson, ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.


    Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki... İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını iki günden beri ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.


    Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman kalktı.


    Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
    *

    Bütün bunların hepsi, bir TEBESSÜM’ün sonucuydu...
    SEVGİLİ ÇOCUĞUM,

    Haydi! Yeni yılda aşağıdakileri uygula. Göreceksin, hayatındaki birçok şey daha iyi olacak.
    ***Önce zamanı iyi kullanmayı öğren. Program yap,bunun için öğretmenlerinden ve evdekilerden yardım iste.
    ***Akşam yattığında çok şey yaptım diyebilmen için hızlı hareket et.(çabuk giyin,çabuk yıkan,çabuk toplan).
    ***Gününe daima büyük bir gülüş ve günaydınla başla.
    ***Teşekkür sözcüğünü kullanmayı, seninle konuşulurken dikkatle ve konuşanın gözlerine bakarak dinlemeyi unutma.
    ***Programlı ol, dersini asla yarına bırakma.
    ***Kitap okumaya devam et, seni asıl özel yapacak olan o!
    ***Kendine, eşyana, arkadaşlarına özen göster.
    ***Ev hayatına, ufak tefek işlerle katıl. Yatağını, odanı topla. Pazar sabahı kahvaltı hazırlama gibi...büyüdüğünü davranışlarınla göster.
    ***Arkadaşlarına sevgi ile yaklaş, çözemediğin konularda büyüklerinin yardımını iste.
    ***Yaşadığın ev ortamını, geldiğin okulu, sana verilenleri düşün ve şanslı bir çocuk olduğuna inan.
    Senden hepimizin tek isteği :Neşeli,çalışkan,sevgi dolu, programlı,başarılı bir çocuk olman,öğrendiklerini uygulaman ve başkalarına aktarman . Bunu yapabileceğini biliyor, seni destekliyoruz.
    ***Uygula ve sen de hepimize göster.
    ***************************Seni seviyoruz.






+ Yorum Gönder