Konusunu Oylayın.: Hicret ve islam kardeşliği

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Hicret ve islam kardeşliği
  1. 18.Eylül.2010, 11:08
    1
    Misafir

    Hicret ve islam kardeşliği

  2. 21.Haziran.2013, 13:47
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Hicret ve islam kardeşliği




    İslâm toplumunun teşkilatlanmasında bir önemli adım da ensar ile muhacirler arasında özel kardeşlik sistemi kurulmasıdır. Buna geçmeden evvel, İslâm'ın getirdiği ve geliştirdiği kardeşlik sisteminin tarihî seyrine kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamber İslâm'ı ilk tebliğ etmeye başladığı andan itibaren bu dine girenleri hangi ırk, kabile ve ülkeden olursa olsun eşit kabul etmiş ve kabile kardeşliğinin yerine İslâm kardeşliğini getirmiştir. O, bir yandan insanlara Allah'ın varlığını ve birliğini anlatırken, diğer yandan bu inanç etrafında toplananları din kardeşliğinde birleştirip kaynaştırıyordu. Bu sistemde Habeşistanlı bir köle ile Kureyşli bir asilzade arasında fark kalmıyordu.
    İslâm tarihinin en eski kaynakları, Hz. Peygamber'in, birisi hicretten önce Mekke'de, diğeri de hicretten sonra Medine'de Müslümanları iki defa özel olarak kardeşleştirdiğini kaydederler. Mekke'deki kardeşleştirmede (muâhâtta) son derece anlamlı bir husus dikkati çekmektedir. Bu, Kureyş'e mensup bazı Müslümanların azatlı kölelerle kardeş ilan edilmesidir. Kaynakların bu konuda verdiği listeler incelendiğinde Kureyş mensuplarıyla şu azatlı kölelerin kardeşleştirildiği görülmektedir: Hz. Peygamber'in azatlısı Zeyd b. Hârise ile Hz. Hamza, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Hz. Ebû Bekir'in azat ettiği Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde b. Hâris.[238]
    Bu kardeşleştirme (muâhât) hadisesini Müslümanlar kısa sürede özümsediler. Öyle ki, bir Müslüman, putperest kabiledaşıyla ve akrabasıyla ilişkisini kesip, aralarında kan bağı bulunmayan, başka bir kabile veya ülkeye mensup olan, yahut da köle olan bir Müslümanla maddi ve manevî dayanışma içine giriyordu. Nitekim İslâm'ın daha ilk yıllarında Hz. Ebû Bekir işkence çeken, kendisiyle aralarında kan bağı bulunmayan köleleri hiçbir karşılık beklemeden sırf Müslüman oldukları için büyük paralar ödeyerek satın almış ve hürriyetlerini ellerine vermiştir.
    Mekke'den Medine'ye hicret eden muhacirler birbiriyle kenetlenmiş ve kardeşlik bilincine sahip olmuş kimselerdir. Medine'deki Evs ve Hazrec kabilelerinin "Ensar" haline dönüşmesine gelince, İslâm'dan önce Evs ve Hazrec kabileleri, aynı babadan türemiş oldukları halde yıllarca birbiriyle savaşmışlardı. Aralarındaki geçimsizlik Hz. Peygamber'in buraya hicretine kadar devam etmişti. Birinci Akabe görüşmesinde İslâm'ı kabul eden Medineliler, Evs ve Hazrec düşmanlığının vahim boyutlarını ve Hz. Peygamber'den nasıl medet umduklarını şu sözleriyle dile getirmişlerdi: "Milletimiz iç savaşlar sebebiyle çok kötü bir durumdadır. Cenab-ı Hak sizin sayenizde milletimizi savaştan, darmadağınıklıktan belki kurtarır ve onları birleştirir".[239]
    Gerçekten Evs ve Hazrec arasındaki kan davaları o derece korkunç boyutlara ulaşmıştı ki, bu iki kabile neredeyse tarih sahnesinden silinecekti. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmiştir: "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi. O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı".[240] Cenâb-ı Hak, Evs ve Hazrec'in Müslüman olmadan önceki durumunu ve içinde bulundukları ortamı ateş çukuruna benzetmektedir. Ateş çukurunun kenarında bulunan kimseler büyük ölçüde yok olmakla karşı karşıya kalırlar. Evs ve Hazrec kabileleri de böyleydi; birbirine ateş püskürüyorlardı. Kabilelerarası savaşlarda birbirini öldürmek suretiyle tükenecekleri bir sırada Allah hidayetini lutfedip İslâm sayesinde onları kurtardı ve kardeş topluluklar haline getirdi; Evs ve Hazrec birbirleriyle kenetlendiler, İslâm'a girmekte birbirleriyle adeta yarıştılar. İslâm'ın birleştirici şemsiyesi altında "Ensar" adıyla, İslâm toplumunun şerefli bir kesimini oluşturdular.
    Şimdi sıra Muhacirlerle Ensarı kardeşleştirmeye gelmişti. Hz. Peygamber, Enes b. Mâlik'in evinde (bir rivayete göre Mescid-i Nebevî'de) hicretin birinci yılının ortalarında onları topladı ve ikişer ikişer kardeşleştirdi. Bu sistemin yüklediği sorumlulukları taraflara açıkladı. Kardeşleştirilen kimselerin sayısının kırkbeşer kişiden doksan veya ellişer kişiden yüz olduğu söylendiği gibi, ensardan biriyle kardeşleştirilmeyen hiçbir muhâcirin kalmadığı da rivayet edilmektedir.[241] Kardeşleştirilen kimselerle ilgili listeler kaynaklarda geniş olarak kaydedilmektedir. Ancak burada biz, listeleri uzun uzadıya vermeksizin birkaç örnek kaydetmekle yetineceğiz. Kardeşleştirilen kimselerden bazıları şunlardır:
    Hz. Ebû Bekir ile Hârice b. Zeyd,
    Abdullah b. Mes'ud ile Muâz b. Cebel,
    Mus'ab b. Umeyr ile Ka'b b. Mâlik...[242]
    Kardeşleştirmenin, rastgele seçilen iki kişinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmadığını; bilakis hicretten itibaren altı ayı aşkın bir süre zarfında Hz. Peygamber'in müslümanları iyice tanıyarak, durumlarını inceleyerek ve her çift arasında ortak vasıflar bularak bunu gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir.[243]
    Hz. Peygamber'in, eşsiz bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan kardeşleştirmeyi gerçekleştirmesinin gayesi, iş-güç ve servet sahibi oldukları Mekke'de herşeylerini bırakan ve dinleri uğruna doğup büyüdükleri yeri terkeden muhâcirleri maddî ve manevî olarak desteklemek, mâlî sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmeye çalışmak ve öz yurtlarından ayrılmış olmanın vermiş olduğu garipliği ve mahzunluğu gidermekti. Böyle bir faaliyet aynı zamanda muhâcirlerle ensarı birbirine ısındırma, yekvücut olarak kenetlenmelerini sağlama, bilgi ve tecrübelerini birleştirme, ortaklaşa iş yapma ve üretme anlayışını kazandırma amacına yönelikti. Ensarın fedakarlığı o derece ileri gitti ki, hurmalıklarının muhacir kardeşleriyle paylaştırılmasını bile teklif ettiler. Ancak Hz. Peygamber bunu uygun görmedi. Beraber çalışmak suretiyle mahsule ortak olmalarını kararlaştırdı. Kardeşleştirilenler birbirlerine vâris bile olabileceklerdi. Bu müessesenin mirasa ait hükmü Bedir Savaşı'nden sonra nâzil olan Kur'an âyeti ile neshedilmiştir.[244] Kardeşlik anlaşması ile, Câhiliye dönemindeki hilfin yerini İslâm kardeşliği almıştır. Ancak Hz. Peygamber câhiliye döneminde haksızlığı önlemek ve yardımlaşmak amacıyla gerçekleştirilen hilfleri de doğru kabul etmiştir. Şu kadar var ki, İslâm döneminde ve özellikle hicretten sonra Müslümanlar arasında dayanışma temin edildiği ve kardeşlik kurulduğu için hilfe gerek kalmadığını açıklamıştır. Muâhât sayesinde muhâcirlerin Medine'nin yaşayışına daha kolay ve kısa sürede intibakı sağlanmıştır. Mâlî destek ve vâris olma, işin maddî yönüydü. Mesele sadece maddî destekten ibaret değildi; öyle olsaydı, Hz. Peygamber muhâcirlere gerekli yardımın yapılmasını ensara emreder, onlar da bu emri memnuniyetle yerine getirirlerdi. Fakat bu sistemle işin maddî yönü manevî bir kardeşlikle desteklenmiş oluyordu. Ensar ile muhâcirler arasında ortak kimlik oluşturuluyor, zihniyet birliği sağlanıyordu. İçte Yahudî ve münafıklara, dışta ise müşrik Arap kabilelerine karşı anlaşmış ve kaynaşmış bir toplum oluşturuluyordu. Bu daha sonra genişleyerek bütün mü'minleri içine alan genel İslâm kardeşliğine dönüşmüştür.
    Kardeşlik müessesesini bir de insan hakları açısından değerlendirmek gerekir. Hz. Peygamber faaliyetlerinde daima can, mal ve ırz güvenliği gibi temel insan haklarını korumuş ve buna riayet etmiştir. Veda hutbesinde insan hakları ile ilgili esasları bir kez daha vurgulamıştır. Görüyoruz ki, Hz. Peygamber, insan haklarına ilave olarak kardeşlik haklarını getirmiştir. O, "Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz" buyurmuştur. Ki bu, insan haklarının de ötesinde bir gelişmedir. Çünkü kardeşlikte, hakkın da ötesinde fedâkârlık ve duygu sözkonusudur.
    Hicretten sonra Hz. Peygamber, muhacirleri yerleştirmek amacıyla Medine'de yeni bir yerleşim planı hazırladı. Ensar, Medine'deki fazla arazilerini muhacirlere vermek üzere Hz. Peygamber'e bağışladılar. Şayet o isterse evlerini de verebileceklerini söylediler. Fakat Peygamberimiz "Evlerinizin hayırını görün" buyurarak bunu kabul etmedi; sahipsiz arazilere ve ensarın bağışladığı topraklara muhacirleri yerleştirdi. Kabilelere ve şahıslara belli yerleri tahsis etti. En eski tarih yazarlarımızdan İbn Sa'd, Hz. Peygamber'in Abdurrahman b. Avf, Hz. Ebû Bekir, Talha b. Ubeydullah, Ebû Seleme, Zübeyr b. Avvam ve Erkam b. Ebü'l-Erkam'a tahsis ettiği yerleri, hurmalıkları ve arsaları ayrı ayrı bildirmektedir.[245] Kubâ'da ev yapılması mümkün olmayan yerlerde muhacirler misafir oldukları evlerde ikamete devam ettiler. Medineli Müslümanlar, kendilerine misafir olan muhacirleri ağırlamak için birbiri ile yarışıyorlardı.[246]



  3. 21.Haziran.2013, 13:47
    2
    Moderatör



    İslâm toplumunun teşkilatlanmasında bir önemli adım da ensar ile muhacirler arasında özel kardeşlik sistemi kurulmasıdır. Buna geçmeden evvel, İslâm'ın getirdiği ve geliştirdiği kardeşlik sisteminin tarihî seyrine kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamber İslâm'ı ilk tebliğ etmeye başladığı andan itibaren bu dine girenleri hangi ırk, kabile ve ülkeden olursa olsun eşit kabul etmiş ve kabile kardeşliğinin yerine İslâm kardeşliğini getirmiştir. O, bir yandan insanlara Allah'ın varlığını ve birliğini anlatırken, diğer yandan bu inanç etrafında toplananları din kardeşliğinde birleştirip kaynaştırıyordu. Bu sistemde Habeşistanlı bir köle ile Kureyşli bir asilzade arasında fark kalmıyordu.
    İslâm tarihinin en eski kaynakları, Hz. Peygamber'in, birisi hicretten önce Mekke'de, diğeri de hicretten sonra Medine'de Müslümanları iki defa özel olarak kardeşleştirdiğini kaydederler. Mekke'deki kardeşleştirmede (muâhâtta) son derece anlamlı bir husus dikkati çekmektedir. Bu, Kureyş'e mensup bazı Müslümanların azatlı kölelerle kardeş ilan edilmesidir. Kaynakların bu konuda verdiği listeler incelendiğinde Kureyş mensuplarıyla şu azatlı kölelerin kardeşleştirildiği görülmektedir: Hz. Peygamber'in azatlısı Zeyd b. Hârise ile Hz. Hamza, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Hz. Ebû Bekir'in azat ettiği Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde b. Hâris.[238]
    Bu kardeşleştirme (muâhât) hadisesini Müslümanlar kısa sürede özümsediler. Öyle ki, bir Müslüman, putperest kabiledaşıyla ve akrabasıyla ilişkisini kesip, aralarında kan bağı bulunmayan, başka bir kabile veya ülkeye mensup olan, yahut da köle olan bir Müslümanla maddi ve manevî dayanışma içine giriyordu. Nitekim İslâm'ın daha ilk yıllarında Hz. Ebû Bekir işkence çeken, kendisiyle aralarında kan bağı bulunmayan köleleri hiçbir karşılık beklemeden sırf Müslüman oldukları için büyük paralar ödeyerek satın almış ve hürriyetlerini ellerine vermiştir.
    Mekke'den Medine'ye hicret eden muhacirler birbiriyle kenetlenmiş ve kardeşlik bilincine sahip olmuş kimselerdir. Medine'deki Evs ve Hazrec kabilelerinin "Ensar" haline dönüşmesine gelince, İslâm'dan önce Evs ve Hazrec kabileleri, aynı babadan türemiş oldukları halde yıllarca birbiriyle savaşmışlardı. Aralarındaki geçimsizlik Hz. Peygamber'in buraya hicretine kadar devam etmişti. Birinci Akabe görüşmesinde İslâm'ı kabul eden Medineliler, Evs ve Hazrec düşmanlığının vahim boyutlarını ve Hz. Peygamber'den nasıl medet umduklarını şu sözleriyle dile getirmişlerdi: "Milletimiz iç savaşlar sebebiyle çok kötü bir durumdadır. Cenab-ı Hak sizin sayenizde milletimizi savaştan, darmadağınıklıktan belki kurtarır ve onları birleştirir".[239]
    Gerçekten Evs ve Hazrec arasındaki kan davaları o derece korkunç boyutlara ulaşmıştı ki, bu iki kabile neredeyse tarih sahnesinden silinecekti. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmiştir: "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi. O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı".[240] Cenâb-ı Hak, Evs ve Hazrec'in Müslüman olmadan önceki durumunu ve içinde bulundukları ortamı ateş çukuruna benzetmektedir. Ateş çukurunun kenarında bulunan kimseler büyük ölçüde yok olmakla karşı karşıya kalırlar. Evs ve Hazrec kabileleri de böyleydi; birbirine ateş püskürüyorlardı. Kabilelerarası savaşlarda birbirini öldürmek suretiyle tükenecekleri bir sırada Allah hidayetini lutfedip İslâm sayesinde onları kurtardı ve kardeş topluluklar haline getirdi; Evs ve Hazrec birbirleriyle kenetlendiler, İslâm'a girmekte birbirleriyle adeta yarıştılar. İslâm'ın birleştirici şemsiyesi altında "Ensar" adıyla, İslâm toplumunun şerefli bir kesimini oluşturdular.
    Şimdi sıra Muhacirlerle Ensarı kardeşleştirmeye gelmişti. Hz. Peygamber, Enes b. Mâlik'in evinde (bir rivayete göre Mescid-i Nebevî'de) hicretin birinci yılının ortalarında onları topladı ve ikişer ikişer kardeşleştirdi. Bu sistemin yüklediği sorumlulukları taraflara açıkladı. Kardeşleştirilen kimselerin sayısının kırkbeşer kişiden doksan veya ellişer kişiden yüz olduğu söylendiği gibi, ensardan biriyle kardeşleştirilmeyen hiçbir muhâcirin kalmadığı da rivayet edilmektedir.[241] Kardeşleştirilen kimselerle ilgili listeler kaynaklarda geniş olarak kaydedilmektedir. Ancak burada biz, listeleri uzun uzadıya vermeksizin birkaç örnek kaydetmekle yetineceğiz. Kardeşleştirilen kimselerden bazıları şunlardır:
    Hz. Ebû Bekir ile Hârice b. Zeyd,
    Abdullah b. Mes'ud ile Muâz b. Cebel,
    Mus'ab b. Umeyr ile Ka'b b. Mâlik...[242]
    Kardeşleştirmenin, rastgele seçilen iki kişinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmadığını; bilakis hicretten itibaren altı ayı aşkın bir süre zarfında Hz. Peygamber'in müslümanları iyice tanıyarak, durumlarını inceleyerek ve her çift arasında ortak vasıflar bularak bunu gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir.[243]
    Hz. Peygamber'in, eşsiz bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan kardeşleştirmeyi gerçekleştirmesinin gayesi, iş-güç ve servet sahibi oldukları Mekke'de herşeylerini bırakan ve dinleri uğruna doğup büyüdükleri yeri terkeden muhâcirleri maddî ve manevî olarak desteklemek, mâlî sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmeye çalışmak ve öz yurtlarından ayrılmış olmanın vermiş olduğu garipliği ve mahzunluğu gidermekti. Böyle bir faaliyet aynı zamanda muhâcirlerle ensarı birbirine ısındırma, yekvücut olarak kenetlenmelerini sağlama, bilgi ve tecrübelerini birleştirme, ortaklaşa iş yapma ve üretme anlayışını kazandırma amacına yönelikti. Ensarın fedakarlığı o derece ileri gitti ki, hurmalıklarının muhacir kardeşleriyle paylaştırılmasını bile teklif ettiler. Ancak Hz. Peygamber bunu uygun görmedi. Beraber çalışmak suretiyle mahsule ortak olmalarını kararlaştırdı. Kardeşleştirilenler birbirlerine vâris bile olabileceklerdi. Bu müessesenin mirasa ait hükmü Bedir Savaşı'nden sonra nâzil olan Kur'an âyeti ile neshedilmiştir.[244] Kardeşlik anlaşması ile, Câhiliye dönemindeki hilfin yerini İslâm kardeşliği almıştır. Ancak Hz. Peygamber câhiliye döneminde haksızlığı önlemek ve yardımlaşmak amacıyla gerçekleştirilen hilfleri de doğru kabul etmiştir. Şu kadar var ki, İslâm döneminde ve özellikle hicretten sonra Müslümanlar arasında dayanışma temin edildiği ve kardeşlik kurulduğu için hilfe gerek kalmadığını açıklamıştır. Muâhât sayesinde muhâcirlerin Medine'nin yaşayışına daha kolay ve kısa sürede intibakı sağlanmıştır. Mâlî destek ve vâris olma, işin maddî yönüydü. Mesele sadece maddî destekten ibaret değildi; öyle olsaydı, Hz. Peygamber muhâcirlere gerekli yardımın yapılmasını ensara emreder, onlar da bu emri memnuniyetle yerine getirirlerdi. Fakat bu sistemle işin maddî yönü manevî bir kardeşlikle desteklenmiş oluyordu. Ensar ile muhâcirler arasında ortak kimlik oluşturuluyor, zihniyet birliği sağlanıyordu. İçte Yahudî ve münafıklara, dışta ise müşrik Arap kabilelerine karşı anlaşmış ve kaynaşmış bir toplum oluşturuluyordu. Bu daha sonra genişleyerek bütün mü'minleri içine alan genel İslâm kardeşliğine dönüşmüştür.
    Kardeşlik müessesesini bir de insan hakları açısından değerlendirmek gerekir. Hz. Peygamber faaliyetlerinde daima can, mal ve ırz güvenliği gibi temel insan haklarını korumuş ve buna riayet etmiştir. Veda hutbesinde insan hakları ile ilgili esasları bir kez daha vurgulamıştır. Görüyoruz ki, Hz. Peygamber, insan haklarına ilave olarak kardeşlik haklarını getirmiştir. O, "Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz" buyurmuştur. Ki bu, insan haklarının de ötesinde bir gelişmedir. Çünkü kardeşlikte, hakkın da ötesinde fedâkârlık ve duygu sözkonusudur.
    Hicretten sonra Hz. Peygamber, muhacirleri yerleştirmek amacıyla Medine'de yeni bir yerleşim planı hazırladı. Ensar, Medine'deki fazla arazilerini muhacirlere vermek üzere Hz. Peygamber'e bağışladılar. Şayet o isterse evlerini de verebileceklerini söylediler. Fakat Peygamberimiz "Evlerinizin hayırını görün" buyurarak bunu kabul etmedi; sahipsiz arazilere ve ensarın bağışladığı topraklara muhacirleri yerleştirdi. Kabilelere ve şahıslara belli yerleri tahsis etti. En eski tarih yazarlarımızdan İbn Sa'd, Hz. Peygamber'in Abdurrahman b. Avf, Hz. Ebû Bekir, Talha b. Ubeydullah, Ebû Seleme, Zübeyr b. Avvam ve Erkam b. Ebü'l-Erkam'a tahsis ettiği yerleri, hurmalıkları ve arsaları ayrı ayrı bildirmektedir.[245] Kubâ'da ev yapılması mümkün olmayan yerlerde muhacirler misafir oldukları evlerde ikamete devam ettiler. Medineli Müslümanlar, kendilerine misafir olan muhacirleri ağırlamak için birbiri ile yarışıyorlardı.[246]






+ Yorum Gönder