Konusunu Oylayın.: Buda´nın yaşadığı söylenilen "Nirvana" ya dinimizin bakış açısı nedir? Cezbe ve Nirvana birbirine benzer durumlar olabil

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Buda´nın yaşadığı söylenilen "Nirvana" ya dinimizin bakış açısı nedir? Cezbe ve Nirvana birbirine benzer durumlar olabil
  1. 05.Eylül.2010, 22:20
    1
    Misafir

    Buda´nın yaşadığı söylenilen "Nirvana" ya dinimizin bakış açısı nedir? Cezbe ve Nirvana birbirine benzer durumlar olabil






    Buda´nın yaşadığı söylenilen "Nirvana" ya dinimizin bakış açısı nedir? Cezbe ve Nirvana birbirine benzer durumlar olabil Mumsema Buda´nın yaşadığı söylenilen "Nirvana" ya dinimizin bakış açısı nedir?
    Cezbe ve Nirvana birbirine benzer durumlar olabilir mi? İnşirah Suresindeki "Şerh-i Sadr"ın Nirvana ile paralelliği var mıdır?


  2. 05.Eylül.2010, 22:20
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 06.Eylül.2010, 05:39
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    --->: Buda´nın yaşadığı söylenilen "Nirvana" ya dinimizin bakış açısı nedir? Cezbe ve Nirvana birbirine benzer durumlar




    Budizm’de dört esas vardır:

    1- Hayat, ıstırap ile doludur. Zevk ve sefa, bir hayal, bir aldatıcı rüyadır. Doğum, ihtiyarlık, hastalık ve ölüm de acı bir ıstıraptır.

    2- Bu ıstıraplardan kurtuluşa mani olan şey, bilgisizlik yüzünden kapıldığımız hevesler ve ne olursa olsun, muhakkak yaşamak arzumuzdur.

    3- Istırabı yenmek için, bütün geçici heveslerle birlikte muhakkak yasamak arzusunu da terk etmek gerekir.

    4- Yasama hevesinin sönmesi ile, insan rahata kavuşur. Bu hâle "Nirvana" ismi verilmektedir.

    Nirvana, hiçbir hevesi ve ihtirası olmayan bir insanın, dünya zevklerinden elini çekerek kutsal istirahata kavuşması demektir.

    Nirvana, Budizm’de bulunan karma yasasına göre, insanın tüm karmik tortularından kurtularak saf bilinçlilik haline ulaşması ve benliğin kısıtlamasından kurtularak, sonsuzlukta yok olması hali, olarak adlandırılmaktadır.

    Sorunuza dönecek olursak, Budizm’de bir içsel aydınlanma hali olarak anlatılan bu deneyimin dinimizde karşılığı olup olmaması tamamen ayrı bir konudur. Bu konunun ancak, bilimsel uzmanlık alanı dinler tarihi ve dinlerin mistik yönleri konusu olan ve bu konularda ihtisas yapmış uzmanlarca ortaya konacak bilimsel çalışmalarda ifade edilebileceği kanaatindeyiz.

    Çünkü iki dinin Batınî yönleri ve bu yönlerde yapılan deneyimlerin kavramlaştırılması ve karşılaştırılması için her iki dinin de uzmanı olmak ve gerçekten yaşanan/yaşatılan bu deneyimlerin ne derece benzer olduğu yahut kıyaslanabilirliğini bilmek gerekmektedir.
    Bu kıyaslama ancak bu şekilde ciddi bilimsel verilerle ortaya konabilir.
    Yoksa, insanın kemale giden yolculuğunda farklı mistik deneyimlerinin her dinde farklı mertebelerdeki karşılıklarının velev ki benzer mertebelere ve varoluş hallerine işaret ediyor dahi olsalar, aynı büyük maneviyat güneşinin aydınlığına sahip olup olmadığı çok kolay karıştırılabilecek bir konudur.

    Dolayısıyla ana dilini yabancı bir dilin alfabesiyle öğrenmeye çalışmak ne kadar zor bir iş ise, insanın kendi dininin maneviyatını elde etmek için başka bir dinin mistik deneyimleri ve kavramlarıyla tanışıp onlardan hareketle ve kıyaslamalar yaparak kendi dininin maneviyatını anlamaya çalışmak da o kadar zordur. Örneğin, Budzim’de nirvana ile kastedilen makamın veya halin; tasavvufta fenafillah denen, kesrette vahdeti bulmayı ifade eden, sonsuzluğun birliğini kavramak şeklindeki yüksek bir bilinç farkındalığına ulaşma kavramıyla aynı şey olduğu bu iki kavramın aynı olduğu iddia edilebilir. Ancak bizim kanaatimiz, iki farklı literatürdeki bu tür kavramları üstünkörü bir bilgiyle karşılaştırmak ve bu yolla bir hakikate varma çabası pek isabetli olmayacaktır. Çünkü biz, bu tür kıyaslamalar yapmanın; ancak bu karşılaştırmayı, her iki dinin de bu manevi deneyimlerini yaşamış ve bu dillerin felsefi dillerini dolayısıyla kavramlaştırma sistemlerini bilen birinin yapması halinde, bir anlam ifade edeceği kanaatindeyiz. Hele ki, tasavvufta cezbe denen yolda ilerlerken karşılaşılan geçici bir hal ile, Budizmde nirvana olarak adlandırılan kanaatimizce ulaşılacak en yüksek bir bilinç deneyimi olan sabit bir makam’ı karşılaştırmaya çalışmak anlatması güç derecede gereksiz bir çabadır.

    Bu nedenle bizim bir iç aydınlanma sağlayacak manevi bir yolculuğa çıkmaya niyetlenenlere tavsiyemiz, bunu İslam dininin nurlu ve geniş sırat-ı müstakim denen ana caddesinden giderek yapmanız ve yolculuğunuzda tırmanacağınız merdivenleri oluşturacak olan haller ve makamlara dair mistik bilgiye de yüce dinimiz İslamiyetin zengin manevi/batıni dünyasını anlatan binlerce kitaptaki dini literatüre ve kavramlar dünyasına başvurarak bunu yapmanızdır.

    Eğer aranan şey, Nirvana ile kastedilen saf bilinç hali ise ve bu hale dinimizde nasıl ulaşılacağı merak ediliyor ise, cennetin anahtarının nerede olduğu bize gönderilen vahiyde açıkça belirtilmektedir. Cennetin anahtarı imandır. Oradaki makam ve dereceleri belirleyen ise, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır. Bu bakımdan iman etmemiş birisinin cennete gitmesi mümkün değildir. Yalnız İslam alimleri kendisine hak din ulaşmamış insanları bunlardan müstesna tutar. Dolayısıyla esas olan, iman etmek ve amel-i salih sahibi olmaktır.

    Son olarak şunu belirtelim ki, İslam maneviyatında Hakk’ın sonsuzluk denizine karışan bir damlaya dönüşmek, yani birimlikten çıkıp sonsuzluğa kavuşmak, en yüksek bilinç seviyesini ifade eden “marifetullah” kavramıyla anlatılır ve bu makama kavuşmak da “vuslat” kavramıyla belirtilmektedir.

    Zannederiz ki, bu cevap şerh-i sadr sorusunun cevabını da kapsamaktadır. Bununla beraber, şerh-i sadr kavramını Nirvana ile bağlantısını kurmadan önce bu kavramın dinimizde ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak, daha sonra –mutlaka bir bağlantı kurulacaksa- tasavvuf literatüründeki daha üst mertebe ve hallerle bağlantısı kurulmalıdır.

    Şerh-i sadr kavramını metafizik gerilim olarak ifade etmek bizce gereksiz ve yetersiz bir tasvirdir. İnsanın kemale erme yolculuğunda elbette en yüksek bilinç haline ulaşana dek süren bir çok şerh-i sadrlara ihtiyacı vardır. Çünkü “göğsün açılması” anlamına gelen bu kavram, daha yolculuğun ilk başında insanın kalbinin imana açılması, alıcı hale gelmesi, daha sonrasında ise, insanın imanını kuvvetlendiren ve bilinç seviyesini arttıran manevî açılımlara sahip olması anlamına gelir.

    Bilindiği üzere bu kavram, kökenini Hz. Peygamber efendimizin çocukluğunda meleklerin gelip göğsünü yararak kalbini yıkaması ve arındırmasından almaktadır. Sonra, İnşirah suresinde ifade edildiği üzere vahyin hakikatlerine karşı açılan bir Feth-i Rabbanî şeklinde ortaya çıkmıştır. Şerh-i sadr; ışığını imandan alan, insanın bütün manevi latifelerini ve duygularını aydınlatan bir ruhani açılımdır.

    Şerh-i sadr’a sahip olmak için, imanı kuvvetlendirmek, marifetullahta ilerlemek, hayatın her karesinde Allah’a karşı saygı ve sevgi ile dolu olmak gerekmektedir. Bu hale erişmek için de bu yolun yolcusu olmaya gayret etmek gerekir.

    Kalplerimizin meleklerin ellerinde yıkanıp sadrımızın manevi güzelliklere açılması dileğiyle..


    Sorularla İslamiyet




  4. 06.Eylül.2010, 05:39
    2
    Silent and lonely rains



    Budizm’de dört esas vardır:

    1- Hayat, ıstırap ile doludur. Zevk ve sefa, bir hayal, bir aldatıcı rüyadır. Doğum, ihtiyarlık, hastalık ve ölüm de acı bir ıstıraptır.

    2- Bu ıstıraplardan kurtuluşa mani olan şey, bilgisizlik yüzünden kapıldığımız hevesler ve ne olursa olsun, muhakkak yaşamak arzumuzdur.

    3- Istırabı yenmek için, bütün geçici heveslerle birlikte muhakkak yasamak arzusunu da terk etmek gerekir.

    4- Yasama hevesinin sönmesi ile, insan rahata kavuşur. Bu hâle "Nirvana" ismi verilmektedir.

    Nirvana, hiçbir hevesi ve ihtirası olmayan bir insanın, dünya zevklerinden elini çekerek kutsal istirahata kavuşması demektir.

    Nirvana, Budizm’de bulunan karma yasasına göre, insanın tüm karmik tortularından kurtularak saf bilinçlilik haline ulaşması ve benliğin kısıtlamasından kurtularak, sonsuzlukta yok olması hali, olarak adlandırılmaktadır.

    Sorunuza dönecek olursak, Budizm’de bir içsel aydınlanma hali olarak anlatılan bu deneyimin dinimizde karşılığı olup olmaması tamamen ayrı bir konudur. Bu konunun ancak, bilimsel uzmanlık alanı dinler tarihi ve dinlerin mistik yönleri konusu olan ve bu konularda ihtisas yapmış uzmanlarca ortaya konacak bilimsel çalışmalarda ifade edilebileceği kanaatindeyiz.

    Çünkü iki dinin Batınî yönleri ve bu yönlerde yapılan deneyimlerin kavramlaştırılması ve karşılaştırılması için her iki dinin de uzmanı olmak ve gerçekten yaşanan/yaşatılan bu deneyimlerin ne derece benzer olduğu yahut kıyaslanabilirliğini bilmek gerekmektedir.
    Bu kıyaslama ancak bu şekilde ciddi bilimsel verilerle ortaya konabilir.
    Yoksa, insanın kemale giden yolculuğunda farklı mistik deneyimlerinin her dinde farklı mertebelerdeki karşılıklarının velev ki benzer mertebelere ve varoluş hallerine işaret ediyor dahi olsalar, aynı büyük maneviyat güneşinin aydınlığına sahip olup olmadığı çok kolay karıştırılabilecek bir konudur.

    Dolayısıyla ana dilini yabancı bir dilin alfabesiyle öğrenmeye çalışmak ne kadar zor bir iş ise, insanın kendi dininin maneviyatını elde etmek için başka bir dinin mistik deneyimleri ve kavramlarıyla tanışıp onlardan hareketle ve kıyaslamalar yaparak kendi dininin maneviyatını anlamaya çalışmak da o kadar zordur. Örneğin, Budzim’de nirvana ile kastedilen makamın veya halin; tasavvufta fenafillah denen, kesrette vahdeti bulmayı ifade eden, sonsuzluğun birliğini kavramak şeklindeki yüksek bir bilinç farkındalığına ulaşma kavramıyla aynı şey olduğu bu iki kavramın aynı olduğu iddia edilebilir. Ancak bizim kanaatimiz, iki farklı literatürdeki bu tür kavramları üstünkörü bir bilgiyle karşılaştırmak ve bu yolla bir hakikate varma çabası pek isabetli olmayacaktır. Çünkü biz, bu tür kıyaslamalar yapmanın; ancak bu karşılaştırmayı, her iki dinin de bu manevi deneyimlerini yaşamış ve bu dillerin felsefi dillerini dolayısıyla kavramlaştırma sistemlerini bilen birinin yapması halinde, bir anlam ifade edeceği kanaatindeyiz. Hele ki, tasavvufta cezbe denen yolda ilerlerken karşılaşılan geçici bir hal ile, Budizmde nirvana olarak adlandırılan kanaatimizce ulaşılacak en yüksek bir bilinç deneyimi olan sabit bir makam’ı karşılaştırmaya çalışmak anlatması güç derecede gereksiz bir çabadır.

    Bu nedenle bizim bir iç aydınlanma sağlayacak manevi bir yolculuğa çıkmaya niyetlenenlere tavsiyemiz, bunu İslam dininin nurlu ve geniş sırat-ı müstakim denen ana caddesinden giderek yapmanız ve yolculuğunuzda tırmanacağınız merdivenleri oluşturacak olan haller ve makamlara dair mistik bilgiye de yüce dinimiz İslamiyetin zengin manevi/batıni dünyasını anlatan binlerce kitaptaki dini literatüre ve kavramlar dünyasına başvurarak bunu yapmanızdır.

    Eğer aranan şey, Nirvana ile kastedilen saf bilinç hali ise ve bu hale dinimizde nasıl ulaşılacağı merak ediliyor ise, cennetin anahtarının nerede olduğu bize gönderilen vahiyde açıkça belirtilmektedir. Cennetin anahtarı imandır. Oradaki makam ve dereceleri belirleyen ise, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır. Bu bakımdan iman etmemiş birisinin cennete gitmesi mümkün değildir. Yalnız İslam alimleri kendisine hak din ulaşmamış insanları bunlardan müstesna tutar. Dolayısıyla esas olan, iman etmek ve amel-i salih sahibi olmaktır.

    Son olarak şunu belirtelim ki, İslam maneviyatında Hakk’ın sonsuzluk denizine karışan bir damlaya dönüşmek, yani birimlikten çıkıp sonsuzluğa kavuşmak, en yüksek bilinç seviyesini ifade eden “marifetullah” kavramıyla anlatılır ve bu makama kavuşmak da “vuslat” kavramıyla belirtilmektedir.

    Zannederiz ki, bu cevap şerh-i sadr sorusunun cevabını da kapsamaktadır. Bununla beraber, şerh-i sadr kavramını Nirvana ile bağlantısını kurmadan önce bu kavramın dinimizde ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak, daha sonra –mutlaka bir bağlantı kurulacaksa- tasavvuf literatüründeki daha üst mertebe ve hallerle bağlantısı kurulmalıdır.

    Şerh-i sadr kavramını metafizik gerilim olarak ifade etmek bizce gereksiz ve yetersiz bir tasvirdir. İnsanın kemale erme yolculuğunda elbette en yüksek bilinç haline ulaşana dek süren bir çok şerh-i sadrlara ihtiyacı vardır. Çünkü “göğsün açılması” anlamına gelen bu kavram, daha yolculuğun ilk başında insanın kalbinin imana açılması, alıcı hale gelmesi, daha sonrasında ise, insanın imanını kuvvetlendiren ve bilinç seviyesini arttıran manevî açılımlara sahip olması anlamına gelir.

    Bilindiği üzere bu kavram, kökenini Hz. Peygamber efendimizin çocukluğunda meleklerin gelip göğsünü yararak kalbini yıkaması ve arındırmasından almaktadır. Sonra, İnşirah suresinde ifade edildiği üzere vahyin hakikatlerine karşı açılan bir Feth-i Rabbanî şeklinde ortaya çıkmıştır. Şerh-i sadr; ışığını imandan alan, insanın bütün manevi latifelerini ve duygularını aydınlatan bir ruhani açılımdır.

    Şerh-i sadr’a sahip olmak için, imanı kuvvetlendirmek, marifetullahta ilerlemek, hayatın her karesinde Allah’a karşı saygı ve sevgi ile dolu olmak gerekmektedir. Bu hale erişmek için de bu yolun yolcusu olmaya gayret etmek gerekir.

    Kalplerimizin meleklerin ellerinde yıkanıp sadrımızın manevi güzelliklere açılması dileğiyle..


    Sorularla İslamiyet







+ Yorum Gönder