+ Yorum Gönder
Soru ve Cevaplar ve Misafir Soruları Kategorisinden Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullahın şefaatine layık eyle şeklinde bir duada bulunmak Konusununa Bakıyorsunuz..
  1. Misafir

    Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullahın şefaatine layık eyle şeklinde bir duada bulunmak





    Sual: Mahşerde peygamberlerde mi kendini düşünecek ve kendi derdine düşecek? "Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullahın şefaatine layık eyle" şeklinde bir duada bulunmak uygun mudur?

    Tskrlwwer Admın Biraz Zor Oldu Ama Eline Saqlık ?







  2. Desert Rose
    Silent and lonely rains

    --->: "Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullahın şefaatine layık eyle" şeklinde bir duada bul


    Reklam



    Cevap: Sahih rivayetlere göre, mahşerin dehşetinden herkes, hattâ peygamberler dahi “nefsî, nefsî - nefsim, nefsim” dedikleri zaman, Resul-i Ekrem Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm “ümmetî, ümmetî - ümmetim, ümmetim” diyerek (Buharî, Tevhid, 36; Müslim, Îmân: 326, 327) ümmetini esirgemesini, korumasını, acımasını ve şefkatini gösterecektir. Buna göre "Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullahın şefaatine layık eyle" şeklinde bir duada bulunmak uygundur.
    Hayatı boyunca ümmeti diyen, sıkıntı, keder ve ızdıraplarını herkesten derince vicdanında duyan Allah Resûlü, ümmetinin dünya ve ahirette takılıp yollarda kalmaması; en önemlisi de cehennem azabına düşmemesi için çırpınıp durmuş, dua dua Allah’a yalvarmıştır.

    Ümmetinin ebedi helake götürecek yollara makas gibi kollarını gererek çıkmaz sokak diyen Allah Resûlü, her fırsatta Yüce Mevla’dan ümmetinin affını, ahiret saadetini istemişti. İşte bir gece sabaha kadar, Hazreti İbrahim'in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa'nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen'in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen'sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp "Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)" diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala Hazretleri: "Ey Cebrail! Muhammed'e git ve O'na de ki: "Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz." buyurmuştu. (Müslim, iman, 346)

    Ve yine Peygamber Efendimiz’e “Elbette Rabbin sana ileride çok ihsanda bulunacak, tâ ki sen de O'ndan ve verdiğinden razı olacaksın.” (Duha, 93/3) buyurulmuştu. Selef-i salihinden bazıları, “Kur'ân'da en ümit verici ayet budur, zira kendisine ümmet olma şuur ve şerefini taşıyan kimseler kurtulmadıkça Efendimizin razı olması düşünülemez.” demişlerdir. (Kurtubi, el-Câmi li Ahkami’l-Kur’an, Duha suresi 5. ayetin tefsiri) Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine karşı duyduğu büyük şefkat de bunu gerektirmektedir.

    Peygamber Efendimiz, hiçbir kimseye nasip olmayan bir hususiyet olarak şefaat-ı uzmâ (Buhari, Salat 56; Cihad 122; Müslim, Mesacid 3, 5-8) ve makam-ı mahmudla müjdelenmiştir. (İsra suresi, 17/79)

    Sürekli ümmetini düşünen ve ümmetinin afv ve mağfirete mazhar olması için dua dua yalvaran Şefkat Peygamberi, gökler ötesinden gelen teklife tercih hakkını ümmetine ebedi hayatta en faydalı olanı seçmekle cevap vermişti: “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin (ümmeti icabet)yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir.” (İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/75)

    Âhirette peygamberlerin hepsine mü'minlere şefâat etme hakkı tanınmıştır (Buhârî, Rikak, 45; Tevhid, 33; Müslim, İman, 81). Ancak Peygamberler içinde ilk defa şefâat edecek ve şefâatı kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. (Müslim, Fadâil, 2). Âhirette Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bu ilk şefâatı, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki umûmî ve büyük şefâattır. (bk. Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, İman, 84)

    Cennet'te derecelerin artırılması için ilk şefâat edecek olan peygamber de Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Bundan dolayı Hz. Peygamber bir hadisinde, "Cennet'te insanların ilk önce şefâatte bulunanı benim" buyurmuştur(Müslim, İman, 85).

    Peygamber Efendimizin şefaatinden bütün insanlık istifade edecektir. Mahşer günü, güneşin iyice yaklaşmasıyla kan-ter içinde kalan insanlık, sıkıntı ve dehşet içinde bir an evvel bu atmosferden kurtulmaya çalışacak “Aman ne olur şefaat edecek birini bulalım” diyerek insanlığın babası Hz. Adem’e koşacak. Hz. Adem, kendisinin böyle bir hususiyetinin olmadığını söyleyerek insanları Hz. Nuh’a gönderecek; Hz. Nuh, Hz. Musa’ya; Hz. Musa’da Hz. İsa’ya gönderecek. Hz. İsa da bu hususiyetin Hz. Muhammed’e ait olduğunu söyleyerek onları Peygamber Efendimiz’e gönderecek. Zira o gün herkes kendi derdine düşecek ulü’l-azm olan peygamberler bile “nefsi nefsi” diyecek, kendilerinin umum insanlığa şefaat etme gibi bir kredilerinin olmadığını söyleyeceklerdir. (Buhari, Enbiya, 3; Tefsir, 17/5; Tirmizi, Kıyamet, 10)

    Mahşer yerinin eşi-benzeri görülmemiş bir şekilde insanın kan-ter içinde kaldığı bunaltan atmosferinden bir an evvel uzaklaşmayı isteyen beşer, Peygamber Efendimiz’in kapısına dayanacak ve ondan şefaat etmesini isteyecek. Allah Resûlü, arşın altına gidip Yüce Mevla’ya secde ederek O’nun ilham ettiği dualarla rabbini tesbih edecek yakarışa geçecek ve kendisine vaad edilen umum insanlar için şefaat etme kredisinin yerine getirilmesini, kendisine lutfedilmesini isteyecek, Peygamber Efendimizin nezd-i ilahideki hiçbir varlığa nasip olmayan fazilet ve şerefi bütün insanlığa gösterilerek insanlar arasında hüküm verilerek mahşer yerinde dehşet içinde beklemenin ızdırabından Allah’ın şefaat dalga boyundaki rahmeti ile kurtulacaklardır.

    Allah Resûlü (s.a.s), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp "Ümmetim! Ümmetim!" diye yakarışa geçecek, o esnada cenneti, hurilerin perdedarlığını ve kim bilir daha nice güzellikleri unutacak ve gözyaşlarını ceyhun ede ede hep ağlayacak O'na "Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!" deninceye kadar başını yerden kaldırmayacak ve hep "Ümmetî! Ümmetî!" diye inleyecektir. (Buhari, Tevhid, 36; Tefsirü'l-Kur’ân, 5; Müslim, İman, 326,327; Tirmizi, Kıyamet, 10)

    Böylelikle Şefkat Peygamberi’nin şefaatinden olabildiğince istifade edecek olanlar ise O’nun getirdiği mesaja iman ederek icabet eden ümmeti olacaktır. Zira Peygamber Efendimiz’e kimlere şefaat edeceği sorulduğunda “Benim şefaatim dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak samimi olarak La ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah diyenlerin şefaat atmosferinden istifade edeceğini bildirmiştir. Tirmizî, Daavat, 126; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/307)

    Mücessem rahmet olan ve Allah’ın engin rahmetinden istifade yollarını gösterip rehberlik eden Allah Resûlü’nün şefaati ile ümmeti, kabirden, haşirden, mahşer yerinden, sırattan, hesaptan, cennet ve cehenneme uzanan uzun yolda en tehlikeli yerleri Peygamber Efendimiz’e iman ve O’nun şefaati sayesinde geçecek ve hayal ufuklarını aşkın nimetlere mazhar olacaktır.

    Ümmeti içinde de Efendimizin engin şefaat kredisinden en çok istifade edecek olanlar ise en çok darda kalanlardır. “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” Buyurarak şefaat dairesinin ne kadar geniş olduğunu bildirmişlerdir.

    Evet, günah-ı kebaîr işlemiş, düşmüş kalkmış, yer yer sürüm sürüm olmuş ve kirlenmiş, fakat ümidini yitirmemiş, ümitle ve zayıf da olsa imanla Huzur-u Risaletpenâhî’ye varabilmiş, Rasulü Ekrem’in şefaat atmosferi içine girmiş ne kadar mücrim varsa herkese bir bişarettir bu. Allah (celle celâluhû) O’na “Şefaat et! Şefaatin kabul görecektir” buyurmuşsa, O da bu teveccühü değerlendirecektir.. evet, Cenab-ı Hak, Habibi başını yere koyup, “Ümmetim, Ümmetim!” diye yalvardığında O’nun içine su serpecek ve rahmet esintili şu sözleri söyleyecektir: “Ya Muhammed! İrfa’ ra’seke, işfa’ tüşeffa’ - Ya Muhammed! Başını kaldır. Şefaat et! Şefaatin makbuldür bugün.” İşte bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Rasulü’nün, günah-ı kebâir işlemek suretiyle cennet yolundan aşağıya düşmüşlere yeniden çizgilerini bulma manasında bir rahmet tecellisidir.

    Allah Resûlü’nün şefaatinden en çok büyük günah işleyip cehenneme düşmüş olanlar istifade etmekle birlikte her mümin de Allah’ın rahmetinin farklı bir tecellisi olan şefkat atmosferinden istifade edecektir.

    Ümmetinden tevhid hakikatini arızasız inanıp temsil eden yetmiş bin insan Efendimizin şefaati ile sorgusuz-sualsiz, hesaba çekilmeden cennete girecektir.(Buhari, rikak,50; Müslim, iman, 369)

    Ve yine Allah Resûlü’nün şefaati ile ümmetinden cennete girenler, sevaplarının üstünde makamlara, lütuflara nail olacaklardır. (Bu konudaki hadisler tevatür derecesindedir. Bk. Kettani, Nazmü’l-Mütenasir fi ehadisi’l-mütevatir, 304 nolu hadis)

    Tabii ki Efendimizin şefaatinden istifade nisbeti, O’na iman etmeye, O’nun getirdiği dini rızay-ı ilahi eksen ve hedefli yaşamaya bağlıdır. Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimizin ruhaniyatından, şefaatinden istifadeyi rızasına ve Efendimiz’e karşı duyulması gereken saygıya bağlamıştır. Efendimizin şefaatinden olabildiğince istifade Allah’ın hoşnutluğu dairesinde inanmaya ve o çizgide hayat yaşamaya bağlıdır. Allah’ın hoşnutluğuna, rızasına götüren yol da Efendimizin tebliğ ve temsil ettiği mesaj çizgisinde yaşamaktan geçmektedir.

    Peygamber Efendimiz’in şefaat atmosferinden olabildiğince istifade edebilmenin en önemli yolu nam-ı celil-i Muhammedî’yi her yerde dalgalandırmak, insanlığın ızdırap ızdırap üstüne kıvrandığı günümüzde O rahmet ve şefkat peygamberi ile insanları tanıştırmak, O’nu sevdirmek ve hayatımızı sünnet-i çizgisinde yaşamaktır. O’nun şefaatinden istifade yollarının en önemlilerinden biri de her fırsatta Allah Resûlü’ne salat u selam okumak, ezan-ı Muhammedî’den sonra dua etmektir.

    Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimizin şefaat atmosferinden olabildiğince istifade eden kullarından eylesin…
    (bk. Dr. Ergün Çapan, Efendimiz'in Ümmetine Düşkünlüğü, Yeni Ümit, Ocak - Şubat - Mart 2006 Sayı :71 Yıl :18)

  3. @mir
    âb ü kil
    Mahşerde peygamberlerde mi kendini düşünecek ve kendi derdine düşecek?
    Resulullah (sav) üç yerde kızı Fatma'yı dahi düşünemeyeceğini bizzat Fatıma validemize bildirmiştir.
    Ayrıca mahşerde bir vakit
    bırakın nebileri meleklerin dahi "nefsim nefsim" diyeceği bir an olacaktır.
    bu durum uzunca bir hadiste şöyle ifade ediliyor:
    ...
    Vallahi cehennem sesli olarak bir nefes alıp verse, ne Allah'a yakın olan melekler ne de diğerleri kalır, hepsi diz üstü çöküp kendi dertlerine düşerek,"nefsim!nefsim! derlerdi. hatta İbrahim (as), oğlu ishak'ı unutup; "Rabbim!Ben senin dostun ibrahimim." derdi...
    kaynak,ümmü reyhane, Zühd ve ahlak hadisleri,hadis no:234
    onun da kaynağı:Abdullah ibni Mübarek,kitabuzzühd verrekaik,225

    "Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullahın şefaatine layık eyle" şeklinde bir duada bulunmak uygun mudur?
    selefin böyle bir dua ettiğini sanmıyorum
    Resulullah'ın öğrettiği dualar içinde de böyle bir duaya rastlamadım
    benden size tavsiye
    şefaat edilenlerden olmak yerine
    şefaat edenlerden olmak için dua edin ve çalışın
    Allahu Alem

  4. Desert Rose
    Silent and lonely rains
    Resulullah (sav) üç yerde kızı Fatma'yı dahi düşünemeyeceğini bizzat Fatıma validemize bildirmiştir.
    Ayrıca mahşerde bir vakit
    bırakın nebileri meleklerin dahi "nefsim nefsim" diyeceği bir an olacaktır.
    bu durum uzunca bir hadiste şöyle ifade ediliyor:
    ...
    Vallahi cehennem sesli olarak bir nefes alıp verse, ne Allah'a yakın olan melekler ne de diğerleri kalır, hepsi diz üstü çöküp kendi dertlerine düşerek,"nefsim!nefsim! derlerdi. hatta İbrahim (as), oğlu ishak'ı unutup; "Rabbim!Ben senin dostun ibrahimim." derdi...
    kaynak,ümmü reyhane, Zühd ve ahlak hadisleri,hadis no:234
    onun da kaynağı:Abdullah ibni Mübarek,kitabuzzühd verrekaik,225
    Böylece Ayet ve hadislerle sabit olan Makamı Mahmud ve Şefaat-i uzma
    senin bu görüşüne göre etkisiz yada hiç yok öylemiiii???

    Belkide Buhari ve Müslim kendilerinden uydurmuşlardır ne dersin???


    Peygamber Efendimiz, hiçbir kimseye nasip olmayan bir hususiyet olarak şefaat-ı uzmâ (Buhari, Salat 56; Cihad 122; Müslim, Mesacid 3, 5-8)

    ve makam-ı mahmudla müjdelenmiştir. (İsra suresi, 17/79)

+ Yorum Gönder