Konusunu Oylayın.: Hz. Ömer Hz. Abbas’a giderek yağmur duası için onu vesile kılmıştır. Hz. Peygamberin ruhu kabir hayatında hayatta olduğu

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hz. Ömer Hz. Abbas’a giderek yağmur duası için onu vesile kılmıştır. Hz. Peygamberin ruhu kabir hayatında hayatta olduğu
  1. 26.Ağustos.2010, 11:16
    1
    Misafir

    Hz. Ömer Hz. Abbas’a giderek yağmur duası için onu vesile kılmıştır. Hz. Peygamberin ruhu kabir hayatında hayatta olduğu






    Hz. Ömer Hz. Abbas’a giderek yağmur duası için onu vesile kılmıştır. Hz. Peygamberin ruhu kabir hayatında hayatta olduğu Mumsema Hz. Ömer Hz. Abbas’a giderek yağmur duası için onu vesile kılmıştır.
    Hz. Peygamberin ruhu kabir hayatında hayatta olduğu halde neden onun hatırı için istememiştir?
    Tevessül sadece yaşayanlarla mı olur?


  2. 26.Ağustos.2010, 11:16
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Hz. Ömer Hz. Abbas’a giderek yağmur duası için onu vesile kılmıştır.
    Hz. Peygamberin ruhu kabir hayatında hayatta olduğu halde neden onun hatırı için istememiştir?
    Tevessül sadece yaşayanlarla mı olur?


    Benzer Konular

    - Muta Nikahı kıyamete kadar haram mıdır? İbn-i Abbas’dan gelen bir rivayete göre zaruret halind

    - Hz. Ömer, yağmur duasında Hz. Abbas'ı vesile edinmiş midir?

    - Hz.ömer yağmur duası

    - Ölen insanın ruhu kabir azabında tövbe eder günahları için af diler mi

    - Hz Ömerin Hz Abbas İle Dua Da Yağmur Talebi Hadisin Tahrici

  3. 31.Ağustos.2010, 18:36
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    --->: Hz. Ömer Hz. Abbas’a giderek yağmur duası için onu vesile kılmıştır. Hz. Peygamberin ruhu kabir hayatında hayatta




    Bu konu, selefî düşüncede olanlarla ehl-i sünnet alimleri arasında eskiden beri münakaşa mevzuu olmuş geniş bir konudur. Her iki tarafın da kendilerine göre delilleri vardır.

    Şu bir gerçektir ki, insan, bir şekilde benimsediği kendi düşüncesinden kolay kolay sıyrılamaz, tarafsız konuya bakamaz. Karşı tarafın elinde dağ gibi bir delile çok zayıf bir emare gözüyle bakabildiği gibi, kendi düşüncesini destekleyen en zayıf bir emareyi sağlam bir delil olarak görebilir. Bu psikoloji ile bir meseleye bakanların zihnine düşüncesinde olmayan her türlü şaibeden uzak elmas gibi bir hakikat gelse kömür görünümüne bürünür ve abesiyete dönüşür. Bu sebeple, hakkı hak olarak görmek için hepimiz her zaman Allah’a yalvarmalıyız.

    Hz. Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre ikinci Halife döneminde, müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zaman, halife Hz. Ömer, Hz. Abbas bin Abdulmuttalib’i vesile kılarak Allah’tan yağmur talebinde bulunur ve şöyle der:

    “Allah’ım! bizler daha önce Peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk. Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden taleb ediyoruz, bize yağmur ihsan et. Enes b. Mâlik, Hz. Ömer’in bu duâlarından sonra kendilerine yağmur ihsan edildiğini belirtir. (Buhârî İstiska, 3)

    Hz. Ömer’in Hz. Abbas’ı duanın kabulüne vesile kılması, her şeyden önce Salih bir insanla Allah’a tevessül etmenin caiz olduğunu göstermektedir. Burada Hz. Abbas’ın Hz. Peygamberle olan irtibatının kurulması ise, vefatından sonra dahi Hz. Peygamberin vesile kılınmasının caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü, Hz. Ömer’in bu duasında Hz. Abbas’ın Resulullah ile olan yakınlığının zikredilmesi, Hz. Abbas’ın diğer sahabe arasında bir ayrıcalığının olduğunu, Allah nezdinde bir itibarının olduğunu gösterir. Hz. Peygamberle irtibatlı olarak zikredilmesi ise, vefatından sonra da Allah’ın Peygamber efendimize sağlığında olduğu gibi değer verdiği, onun adının zikredildiği yerde hatırını sayıp ilgili duayı onun vesilesiyle kabul ettiğinin belgesidir.

    İslam inancına göre, ölüm hiçlik değil, yokluk değil, sadece bir yer değiştirmektir, bu fani hayattan bakî bir hayata kavuşmaktır. Durum böyle olunca, ölüp öbür hayata geçmiş olan bir kimsenin ilk hayatı ile ikinci hayatı arasında ne fark var ki? Şimdi Allah için düşünelim; bizim çok sevdiğimiz bir yakınımız, sadece dünya hayatında iken mi hatırını sayıyoruz? Vefatından sonra artık gözümüzde değersiz bir varlık mı olmaktadır? Bunu hangi vicdan kabul eder? Peki Allah’ın en sevdiği elçisi Hz. Muhammed’i dünya hayatında iken -deyim yerindeyse- yere-göğe sığdırmazken, vefatından sonra onun üzerine çizgi çekmesi, öldü diye bütün bütün değerden düşürmesi, adeta en büyük dostunu en âdi bir konuma sokması mümkün müdür? Kaldı ki, ölümle insanlar Allah’ın huzuruna varıyorlar, daha da yakınlaşıyorlar. Nitekim, Kur’an’da Rabbimiz sık sık “bana döneceksiniz” diye buyuruyor.

    Selefîcî kardeşlerimizin bir yanılgısı da ölü ile diri olanları ayırmalarıdır. Onlara göre, hayatta iken birinin vesile kılınması caizdir, fakat öldükten sonra vesile kılınması ise şirktir. Oysa, diri olanlarda zahiren görülen bir güç olduğu için onların vesile kılınması şirke daha müsait zannedilebilir. Kaldı ki, “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab'lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” (Al-i İmran, 3/169) mealindeki ayette ifade edildiği gibi, şehitler diridir. Peygamberler de diridir, çünkü, onlar şehitlerden çok üstündür. Şehitlik bir nevi velayettir. Şehitlerden daha üstün mertebede olan veliler de vardır. Kur’an’da şehitlerin özelikle söz konusu edilmesi, onların kendilerini ölü bilmeyecek derecede Berzah aleminde bir hayata mazhar olmalarındadır. Yoksa, bütün ölüler diridir, çünkü asıl olan ruhtur ve o da zaten -Allah’ın izin ve inayetiyle- bâkidir.

    Bir müslümanın “Allah’ım! Peygamberinin hakkı için/onun yüzsuyu hürmetine şu işimi yap..” şeklinde bir duada bulunmasında bir sakınca yoktur. Bu konuda önemli olan “vesilelik” konusudur. Eğer kendi Salih ameli veya başkasının Salih ameli bir şefaatçi olarak bir vesile kılınıyorsa, bunda bir sakıncanın olduğunu düşünmüyoruz. Yok, eğer iş “vesilelik” ten çıkarılıp bizzat yaratıcılık konumuna taşınırsa; bunun tehlikeli bir yaklaşım olduğu ortadadır.

    Bu konuda karşıt görüşlere yer veren Alusî, vefatından sonra da Resulullah’ı vesile kılmak ve “Allah’ım! Peygamberinin yüz suyu hürmetine şu işimi yap” demekte bir sakıncanın olmadığını söylemiştir. Alusi’ye göre, peygamberlerin dışındaki Salih insanların vesile kılınmasında da bir sakınca yoktur.(bk. Alusî, Maide, 5/35. ayetin tefsiri).
    Prof. Dr. Mesut Erdal, “Kur’ân'da Vesile Kavramı ve Tevessül Meselesi” isimli makalesinde (bk. Yeni Ümit Temmuz-Ağustos-Eylül 2010 Sayı :89


  4. 31.Ağustos.2010, 18:36
    2
    Silent and lonely rains



    Bu konu, selefî düşüncede olanlarla ehl-i sünnet alimleri arasında eskiden beri münakaşa mevzuu olmuş geniş bir konudur. Her iki tarafın da kendilerine göre delilleri vardır.

    Şu bir gerçektir ki, insan, bir şekilde benimsediği kendi düşüncesinden kolay kolay sıyrılamaz, tarafsız konuya bakamaz. Karşı tarafın elinde dağ gibi bir delile çok zayıf bir emare gözüyle bakabildiği gibi, kendi düşüncesini destekleyen en zayıf bir emareyi sağlam bir delil olarak görebilir. Bu psikoloji ile bir meseleye bakanların zihnine düşüncesinde olmayan her türlü şaibeden uzak elmas gibi bir hakikat gelse kömür görünümüne bürünür ve abesiyete dönüşür. Bu sebeple, hakkı hak olarak görmek için hepimiz her zaman Allah’a yalvarmalıyız.

    Hz. Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre ikinci Halife döneminde, müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zaman, halife Hz. Ömer, Hz. Abbas bin Abdulmuttalib’i vesile kılarak Allah’tan yağmur talebinde bulunur ve şöyle der:

    “Allah’ım! bizler daha önce Peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk. Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden taleb ediyoruz, bize yağmur ihsan et. Enes b. Mâlik, Hz. Ömer’in bu duâlarından sonra kendilerine yağmur ihsan edildiğini belirtir. (Buhârî İstiska, 3)

    Hz. Ömer’in Hz. Abbas’ı duanın kabulüne vesile kılması, her şeyden önce Salih bir insanla Allah’a tevessül etmenin caiz olduğunu göstermektedir. Burada Hz. Abbas’ın Hz. Peygamberle olan irtibatının kurulması ise, vefatından sonra dahi Hz. Peygamberin vesile kılınmasının caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü, Hz. Ömer’in bu duasında Hz. Abbas’ın Resulullah ile olan yakınlığının zikredilmesi, Hz. Abbas’ın diğer sahabe arasında bir ayrıcalığının olduğunu, Allah nezdinde bir itibarının olduğunu gösterir. Hz. Peygamberle irtibatlı olarak zikredilmesi ise, vefatından sonra da Allah’ın Peygamber efendimize sağlığında olduğu gibi değer verdiği, onun adının zikredildiği yerde hatırını sayıp ilgili duayı onun vesilesiyle kabul ettiğinin belgesidir.

    İslam inancına göre, ölüm hiçlik değil, yokluk değil, sadece bir yer değiştirmektir, bu fani hayattan bakî bir hayata kavuşmaktır. Durum böyle olunca, ölüp öbür hayata geçmiş olan bir kimsenin ilk hayatı ile ikinci hayatı arasında ne fark var ki? Şimdi Allah için düşünelim; bizim çok sevdiğimiz bir yakınımız, sadece dünya hayatında iken mi hatırını sayıyoruz? Vefatından sonra artık gözümüzde değersiz bir varlık mı olmaktadır? Bunu hangi vicdan kabul eder? Peki Allah’ın en sevdiği elçisi Hz. Muhammed’i dünya hayatında iken -deyim yerindeyse- yere-göğe sığdırmazken, vefatından sonra onun üzerine çizgi çekmesi, öldü diye bütün bütün değerden düşürmesi, adeta en büyük dostunu en âdi bir konuma sokması mümkün müdür? Kaldı ki, ölümle insanlar Allah’ın huzuruna varıyorlar, daha da yakınlaşıyorlar. Nitekim, Kur’an’da Rabbimiz sık sık “bana döneceksiniz” diye buyuruyor.

    Selefîcî kardeşlerimizin bir yanılgısı da ölü ile diri olanları ayırmalarıdır. Onlara göre, hayatta iken birinin vesile kılınması caizdir, fakat öldükten sonra vesile kılınması ise şirktir. Oysa, diri olanlarda zahiren görülen bir güç olduğu için onların vesile kılınması şirke daha müsait zannedilebilir. Kaldı ki, “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab'lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” (Al-i İmran, 3/169) mealindeki ayette ifade edildiği gibi, şehitler diridir. Peygamberler de diridir, çünkü, onlar şehitlerden çok üstündür. Şehitlik bir nevi velayettir. Şehitlerden daha üstün mertebede olan veliler de vardır. Kur’an’da şehitlerin özelikle söz konusu edilmesi, onların kendilerini ölü bilmeyecek derecede Berzah aleminde bir hayata mazhar olmalarındadır. Yoksa, bütün ölüler diridir, çünkü asıl olan ruhtur ve o da zaten -Allah’ın izin ve inayetiyle- bâkidir.

    Bir müslümanın “Allah’ım! Peygamberinin hakkı için/onun yüzsuyu hürmetine şu işimi yap..” şeklinde bir duada bulunmasında bir sakınca yoktur. Bu konuda önemli olan “vesilelik” konusudur. Eğer kendi Salih ameli veya başkasının Salih ameli bir şefaatçi olarak bir vesile kılınıyorsa, bunda bir sakıncanın olduğunu düşünmüyoruz. Yok, eğer iş “vesilelik” ten çıkarılıp bizzat yaratıcılık konumuna taşınırsa; bunun tehlikeli bir yaklaşım olduğu ortadadır.

    Bu konuda karşıt görüşlere yer veren Alusî, vefatından sonra da Resulullah’ı vesile kılmak ve “Allah’ım! Peygamberinin yüz suyu hürmetine şu işimi yap” demekte bir sakıncanın olmadığını söylemiştir. Alusi’ye göre, peygamberlerin dışındaki Salih insanların vesile kılınmasında da bir sakınca yoktur.(bk. Alusî, Maide, 5/35. ayetin tefsiri).
    Prof. Dr. Mesut Erdal, “Kur’ân'da Vesile Kavramı ve Tevessül Meselesi” isimli makalesinde (bk. Yeni Ümit Temmuz-Ağustos-Eylül 2010 Sayı :89





+ Yorum Gönder