Konusunu Oylayın.: Tarikat sadece bir şeyhe bağlanıp onun vesilesiyle rabıta mı yapmaktır?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Tarikat sadece bir şeyhe bağlanıp onun vesilesiyle rabıta mı yapmaktır?
  1. 23.Ağustos.2010, 05:13
    1
    Misafir

    Tarikat sadece bir şeyhe bağlanıp onun vesilesiyle rabıta mı yapmaktır?






    Tarikat sadece bir şeyhe bağlanıp onun vesilesiyle rabıta mı yapmaktır? Mumsema tarikat sadece bir şeyhe bağlanıp onun vesilesiyle rabıtamı yapmaktır


  2. 23.Ağustos.2010, 05:13
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 26.Mayıs.2013, 00:23
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,581
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Tarikat sadece bir şeyhe bağlanıp onun vesilesiyle rabıta mı yapmaktır?




    İslamda Tarikat var mıdır?
    Tarikat nedir?
    Tarikatlar hakkında bilgi

    Tasavvufta, Allah'a ulaşmak için tutulan yol. Bu yol boyunca
    yapılan yolculuk bir şeyhin öncülüğünde gerçekleşir. Her yolun, kurucusu, öncüsü
    tarafından belirlenen birtakım kuralları, töreleri vardır. Hicri 6. (M. 12)
    yüzyıldan başlayarak çok sayıda tarikat kurulmuş ve bunlar şubelere, kollara
    ayrılarak bütün İslam dünyasına yayılmış ve günümüze kadar gelmişlerdir.


    Mutasavvıflara göre Allah'a ulaşan yollar sayısızdır. Herkesin
    vuslatı ayrı ayrı kural, yöntem ve yollarla gerçekleşebilir. Esas olan
    yönelmedir. Örneğin Kâbe'nin belirli bir yanında bulunmak değil, ona yönelmek
    önemlidir. Kâbe'ye ulaştıran bu yöneliştir. Bu nedenle mutasavvıflar, "Allah'a
    ulaşan yollar yaratıkların nefesleri sayısıncadır" (Necmeddin Kübra), "Allah'a
    ulaşan yollar yaratıkların sayısıncadır" (Ebu Bekir Talemsani) ve "Allah'a
    ulaşan yollar yıldızların sayısıncadır" (Ebu'l-Hasan Müzeyyin) derler. Bu
    düşüncelerini de "Bizim yolumuzda mücahede edenleri biz yollarımıza ulaştırırız"
    (Ankebut, 29/69) ayetine dayandırırlar.


    İlk mutasavvıflar, düşünce ve tecrübelerini, çevrelerinde
    toplanan insanlara aktarmakla birlikte, bugünkü anlamda birer tarikat
    kurmamışlardı. Kendilerine şeyh, şeyh-i sohbet ve üstad; çevresine toplananlara
    da sahip deniliyordu. Bir tasavvuf okulu, tasavvuf hareketi sayılabilecek bu
    kümelenmeler, daha sonraları tarikat olarak adlandırıldı. Tasavvuf tarihine
    ilişkin kaynaklar bu anlamdaki ilk tarikatlar olarak Muhasibiye (Haris Muhasibî,
    ö. 243/857), Kassariye (Hamdun Kassar, ö. 271/884), Tayfuriye (Bayezid-i Bistam,
    ö. 234/848), Cüneydiye (Cüneyd-i Bağdadî, ö. 297/909), Nuriye (Ebu Hüseyin Nuri,
    ö. 295/907), Sehliye (Sehl bin Abdullah Tustarî, ö. 283/896), Hakimiye (Hakim
    Tirmizî, ö. 285/898), Harraziye; (Ebu Said Harraz, ö. 277/890), Hafifıye (Ebu
    Abdullah bin Hafif, ö. 372/982), Seyyariye (Ebu Abbas Seyyarî, ö. 982)
    anarlar.


    Kurumlaşmamakla birlikte düşünceleriyle daha sonra gelişen
    tasavvuf hayatı ve kurulan tarikatları önemli ölçüde etkileyen bu oluşumlardan
    sonra H. 6 (M. 12) yüzyıldan başlayarak gerçek tarikatlar doğdular. Bu
    tarikatlarla kurucuları da şöyle sıralanabilir: Yeseviye (Ahmed Yesevî, ö.
    562/1166), Kadiriye (Abdülkadir-i Geylanî, ö. 562/1166), Rifaiye (Ahmed Rifaî,
    ö. 578/1182), Medyeniye (Ebu Medyen Şuayb bin Hüseyin, ö. 590/1193), Kübreviye
    (Necmeddin Kübra, ö. 618/1221), Sühreverdiye (Ebu Hafs Ömer Suhreverdî, ö.
    632/1234), Çeştiye (Muinuddin Hasan Çestî, ö. 633/1235), Şazeliye (Ebu'lHasan
    Şazelî, ö. 656/1258), Bektaşiye (Hacı Bektaş Veli, ö. 669/1270), Bedeviye (Ahmed
    bin Ali Bedev, ö. 675/1276), Desukiye (İbrahim Desukî, ö. 693/1293), Mevleviye
    (Mevlana Celaleddin Rumî, ö. 672/1273), Sadiye (Saduddin bin Musa Cebbavî, ö.
    700/1300) Nakşibendiye (Bahauddin Nakşibendî, ö. 791/1388), Halvetiye (Ömer bin
    Ekmeluddin Lahicî, ö. 800/1397) ve Bayramiye'dir (Hacı Bayram Veli, ö.
    833/1429).


    Kuralları, yöntemleri farklı olsa da bütün tarikatlarda ortak
    olan öğeler vardır. Zikir (Allah'ın isimlerinin anılması), çile ve seyr-u süluk
    (mutasavvıfın Allah'a doğru yaptığı manevi yolculuk) bunların başında gelir.
    Pir, pir-i sani, şeyh, halife, derviş, mürid, inabe (tövbe ederek Allah'a
    yönelme), biat (şeyhe bağlanma), silsile, rabıta, kollara, şubelere ayrılma,
    istigase (şeyhten yardım isteme), tevessül (şeyhi aracı kılma) gibi insanî;
    şiilik etkisi, işrakilik, batınilik, hurufilik, ricalu'l-gayb (evreni yöneten
    veliler) inancı, çeşitli adab ve erkân, melamet gibi fikrî-manevî; vakıf, tekke,
    dergah, özel giysiler, tarikat ve tarikatlara özgü kimi eşya ve ortak dil gibi
    maddi öğeler de tüm tarikatlarda gözlenen ortak özelliklerdir.


    Her tarikatta kurucu şeyh pir olarak anılır. Eğer tarikatın
    adab ve erkânı sonraki şeyhlerden birisi tarafından belirlenmişse, bu kişiye
    pir-i sani (ikina pir) denir. Tarikat örgütlenmesinin merkezinde şeyh bulunur.
    Bu şeyh tarikatın kurucusu değilse, onun ya da onu izleyen şeyhlerin
    halifesidir. Her şeyhin Hz. Muhammed'e uzanan bir silsilesi vardır. Her silsile,
    geriye dogru, birbirinden icazet alan kişiler halinde ehl-i beyt imamlarına,
    onlardan genellikle Hz. Ali'ye, bazan da


    Hz. Ebu Bekir'e ulaşır ve böylece Hz. Peygamber'e bağlanır.
    Silsilesinde Hz. Peygamber'den sonra Hz. Ali'nin yer aldığı tarikatlara Alevî;
    Hz. Ebu Bekir'in yer aldığı tarikatlara da Bekrî tarikat denir. Kimi zaman
    silsilede birbirini hiç görmeyen, aralarında zaman farkı bulunan kişiler peş
    peşe gelir. Bu durumda, önceki kişinin sonrakini ruhaniyetiyle eğittiği kabul
    edilir. Bu durum üveysilik olarak tanımlanır.


    Tarikat etkinlikleri tekke, zaviye, dergâh, hankah, asitane
    gibi adlarla anılan yerlerde yürütülür. Her tarikatın asitane adıyla anılan
    merkez tekkesi, tarikat pirinin bulunduğu ya da gömülü olduğu tekkedir. Tarikata
    girmek isteyen talibler biat ve inabe adı verilen bir törenle şeyh tarafından
    tarikata kabul edilir. Talib, bu kabulden sonra mürid olarak tarikatın kural ve
    yöntemlerine göre eğitilerek manevi yolculuğunu (seyr-u süluk) tamamlar.
    Tarikatın bu kural ve yöntemlerine adab ve erkân denir. Tarikat eğitimini
    tamamlayan mürid, şeyhin halifesi olma ve onun adına tarikat etkinliğini
    sürdürme hakkı kazanır. Tarikatlarda eğitimin başlıca yöntemi zikir ve çiledir.
    Her tarikatın tac, hırka, kemer ve benzeri giysileri de diğerlerinden
    ayrıdır.


    Tarikatlar düşünce sistemleri, zikir biçimleri ve yöntemlerine
    göre çeşitli sınıflara ayrılırlar. Düşünce sistemleri bakımından tarikatlar
    ba-şer' ve bîşer' olarak ikiye ayrılırlar. Ba-şer' (makbul, hak, ortodoks)
    tarikatlar denildiğinde Kadiriye, Nakşibendiye, Mevleviye gibi sünnî tarikatlar
    akla gelir. Hurufiye, Kalenderiye, Haydariye ve sonraki Bektaşilik gibi kimi
    tarikatlar da bî-şer' (merdud, batıl, heterodoks) tarikatları oluşturur.


    Zikir biçimleri açısından tarikatlar dörde ayrılırlar: Kıyamî
    tarikatlar (turuk-ı kıyamiye), kuudî tarikatlar (turuk-ı kuudiye), hafî
    tarikatlar (turuk-ı hafiye) ve cehrî tarikatlar (turuk-ı cehriye). Kadirler,
    Mevlevîler, Halvetler gibi zikirlerini daha çok ayakta yapan tarikatlara kıyami
    tarikatlar; Nakşibendîler ve Melamler gibi oturarak yapanlara da kuudî
    tarikatlar denir. Nakşibendîler gibi zikirlerini ses çıkarmadan, gizlice yapan
    tarikatlar haf tarikatlar; Kadirler gibi sesli olarak, açıktan yapanlar da cehri
    tarikatlar adını alır. Ama bu ayrım çok kesin değildir. Çünkü zaman zaman aynı
    tarikatın hem oturarak, hem ayakta (Halvetlik gibi), hem gizli, hem de açık
    zikir yaptığı (Bayramlîlik gibi) görülebilmektedir.


    Tarikatlar yöntemleri bakımından da farklı sınıflamalara tabi
    tutulur. Bunlardan en yaygın olan sınıflamaya göre tarikatlar yöntemleri
    bakımından tarik-i ahyar, tarik-i ebrar ve tarik-i şuttar denilen üç sınıfa
    ayrılır. Tarik-i ahyar (hayırlıların yolu), Allah'a ibadet ve takva ile ulaşmak
    isteyenlerin yoludur. Bu yolu tutanlar oruç, namaz, hac ve Kur'an okuma gibi
    ibadetleri çok yaparlar. Bu yol Allah'a ulaşmak için çok uzun bir süre çalışmayı
    gerektirir. Bu nedenle, bu yolla Allah'a ulaşanların sayısı çok azdır. Tarik-i
    ebrar (iyilerin yolu), Allah'a mücahede ve riyazetle ulaşmak isteyenlerin
    yoludur. Bu yola girenler, iyi huylar edinmeye, gönlünü arındırmaya, kalbini
    temizlemeye, iç dünyalarını imar etmeye önem verirler. Bu yolla Allah'a
    ulaşanların sayısı önceki yola göre daha fazladır. Tarik-i şuttar (coşkuluların
    yolu), Allah'a aşk, cezbe ve muhabbetle ulaşmak isteyenlerin yoludur. Tarik-i
    sairin de denilen bu yol, iradeye bağlı bir ölüm üzerine kurulmuştur. Başlıca
    ilkeleri tövbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, sürekli zikir, Allah'a teveccüh,
    sabır, murakebe ve rızadır.


    Tarikatlar, kuruluşlarından itibaren yalnız dinî, tasavvufi bir
    örgütlenme halinde kalmayarak sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal ve askeri
    birer kurum olarak önemli görevler yaptılar. Ancak 20. yüzyıla doğru eski
    saflıklarını kaybettiler. Bu nedenle, son dönemlerde şiddetli eleştirilere hedef
    oldular. Bu eleştiriler yalnız dışarıdan değil, tarikatların kendi içinden de
    geliyordu. Örneğin bir tarikat (Kuşadaviye) piri olan Kuşadalı İbrahim (ö. 1846)
    tekkelerin birer meyhane ve kerhane haline getirildiğini söyleyerek
    kapatılmasını öneriyordu. Osmanlıların son döneminde bazı mutasavvıflar ve
    devlet tarafından başlatılan iyileştirme çalışmaları da istenilen sonuca
    ulaşamadı. Tarikatların faaliyetlerine, Cumhuriyet döneminde, TBMM tarafından
    30.11.1351 (1925) tarihinde kabul edilip 13.12.1351 (1925) tarih ve 243 sayılı
    Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı "Tekke ve zaviyelerle
    türbelerin seddine ve türbedarlıkla birtakım ünvanların men ve ilgasına dair
    kanun"la son verildi. Ne var ki, varlığını gizlice sürdüren tarikatlar,
    günümüzde faaliyetlerine yaygın biçimde devam etmektedirler.


    Ahmet ÖZALP




  4. 26.Mayıs.2013, 00:23
    2
    Moderatör



    İslamda Tarikat var mıdır?
    Tarikat nedir?
    Tarikatlar hakkında bilgi

    Tasavvufta, Allah'a ulaşmak için tutulan yol. Bu yol boyunca
    yapılan yolculuk bir şeyhin öncülüğünde gerçekleşir. Her yolun, kurucusu, öncüsü
    tarafından belirlenen birtakım kuralları, töreleri vardır. Hicri 6. (M. 12)
    yüzyıldan başlayarak çok sayıda tarikat kurulmuş ve bunlar şubelere, kollara
    ayrılarak bütün İslam dünyasına yayılmış ve günümüze kadar gelmişlerdir.


    Mutasavvıflara göre Allah'a ulaşan yollar sayısızdır. Herkesin
    vuslatı ayrı ayrı kural, yöntem ve yollarla gerçekleşebilir. Esas olan
    yönelmedir. Örneğin Kâbe'nin belirli bir yanında bulunmak değil, ona yönelmek
    önemlidir. Kâbe'ye ulaştıran bu yöneliştir. Bu nedenle mutasavvıflar, "Allah'a
    ulaşan yollar yaratıkların nefesleri sayısıncadır" (Necmeddin Kübra), "Allah'a
    ulaşan yollar yaratıkların sayısıncadır" (Ebu Bekir Talemsani) ve "Allah'a
    ulaşan yollar yıldızların sayısıncadır" (Ebu'l-Hasan Müzeyyin) derler. Bu
    düşüncelerini de "Bizim yolumuzda mücahede edenleri biz yollarımıza ulaştırırız"
    (Ankebut, 29/69) ayetine dayandırırlar.


    İlk mutasavvıflar, düşünce ve tecrübelerini, çevrelerinde
    toplanan insanlara aktarmakla birlikte, bugünkü anlamda birer tarikat
    kurmamışlardı. Kendilerine şeyh, şeyh-i sohbet ve üstad; çevresine toplananlara
    da sahip deniliyordu. Bir tasavvuf okulu, tasavvuf hareketi sayılabilecek bu
    kümelenmeler, daha sonraları tarikat olarak adlandırıldı. Tasavvuf tarihine
    ilişkin kaynaklar bu anlamdaki ilk tarikatlar olarak Muhasibiye (Haris Muhasibî,
    ö. 243/857), Kassariye (Hamdun Kassar, ö. 271/884), Tayfuriye (Bayezid-i Bistam,
    ö. 234/848), Cüneydiye (Cüneyd-i Bağdadî, ö. 297/909), Nuriye (Ebu Hüseyin Nuri,
    ö. 295/907), Sehliye (Sehl bin Abdullah Tustarî, ö. 283/896), Hakimiye (Hakim
    Tirmizî, ö. 285/898), Harraziye; (Ebu Said Harraz, ö. 277/890), Hafifıye (Ebu
    Abdullah bin Hafif, ö. 372/982), Seyyariye (Ebu Abbas Seyyarî, ö. 982)
    anarlar.


    Kurumlaşmamakla birlikte düşünceleriyle daha sonra gelişen
    tasavvuf hayatı ve kurulan tarikatları önemli ölçüde etkileyen bu oluşumlardan
    sonra H. 6 (M. 12) yüzyıldan başlayarak gerçek tarikatlar doğdular. Bu
    tarikatlarla kurucuları da şöyle sıralanabilir: Yeseviye (Ahmed Yesevî, ö.
    562/1166), Kadiriye (Abdülkadir-i Geylanî, ö. 562/1166), Rifaiye (Ahmed Rifaî,
    ö. 578/1182), Medyeniye (Ebu Medyen Şuayb bin Hüseyin, ö. 590/1193), Kübreviye
    (Necmeddin Kübra, ö. 618/1221), Sühreverdiye (Ebu Hafs Ömer Suhreverdî, ö.
    632/1234), Çeştiye (Muinuddin Hasan Çestî, ö. 633/1235), Şazeliye (Ebu'lHasan
    Şazelî, ö. 656/1258), Bektaşiye (Hacı Bektaş Veli, ö. 669/1270), Bedeviye (Ahmed
    bin Ali Bedev, ö. 675/1276), Desukiye (İbrahim Desukî, ö. 693/1293), Mevleviye
    (Mevlana Celaleddin Rumî, ö. 672/1273), Sadiye (Saduddin bin Musa Cebbavî, ö.
    700/1300) Nakşibendiye (Bahauddin Nakşibendî, ö. 791/1388), Halvetiye (Ömer bin
    Ekmeluddin Lahicî, ö. 800/1397) ve Bayramiye'dir (Hacı Bayram Veli, ö.
    833/1429).


    Kuralları, yöntemleri farklı olsa da bütün tarikatlarda ortak
    olan öğeler vardır. Zikir (Allah'ın isimlerinin anılması), çile ve seyr-u süluk
    (mutasavvıfın Allah'a doğru yaptığı manevi yolculuk) bunların başında gelir.
    Pir, pir-i sani, şeyh, halife, derviş, mürid, inabe (tövbe ederek Allah'a
    yönelme), biat (şeyhe bağlanma), silsile, rabıta, kollara, şubelere ayrılma,
    istigase (şeyhten yardım isteme), tevessül (şeyhi aracı kılma) gibi insanî;
    şiilik etkisi, işrakilik, batınilik, hurufilik, ricalu'l-gayb (evreni yöneten
    veliler) inancı, çeşitli adab ve erkân, melamet gibi fikrî-manevî; vakıf, tekke,
    dergah, özel giysiler, tarikat ve tarikatlara özgü kimi eşya ve ortak dil gibi
    maddi öğeler de tüm tarikatlarda gözlenen ortak özelliklerdir.


    Her tarikatta kurucu şeyh pir olarak anılır. Eğer tarikatın
    adab ve erkânı sonraki şeyhlerden birisi tarafından belirlenmişse, bu kişiye
    pir-i sani (ikina pir) denir. Tarikat örgütlenmesinin merkezinde şeyh bulunur.
    Bu şeyh tarikatın kurucusu değilse, onun ya da onu izleyen şeyhlerin
    halifesidir. Her şeyhin Hz. Muhammed'e uzanan bir silsilesi vardır. Her silsile,
    geriye dogru, birbirinden icazet alan kişiler halinde ehl-i beyt imamlarına,
    onlardan genellikle Hz. Ali'ye, bazan da


    Hz. Ebu Bekir'e ulaşır ve böylece Hz. Peygamber'e bağlanır.
    Silsilesinde Hz. Peygamber'den sonra Hz. Ali'nin yer aldığı tarikatlara Alevî;
    Hz. Ebu Bekir'in yer aldığı tarikatlara da Bekrî tarikat denir. Kimi zaman
    silsilede birbirini hiç görmeyen, aralarında zaman farkı bulunan kişiler peş
    peşe gelir. Bu durumda, önceki kişinin sonrakini ruhaniyetiyle eğittiği kabul
    edilir. Bu durum üveysilik olarak tanımlanır.


    Tarikat etkinlikleri tekke, zaviye, dergâh, hankah, asitane
    gibi adlarla anılan yerlerde yürütülür. Her tarikatın asitane adıyla anılan
    merkez tekkesi, tarikat pirinin bulunduğu ya da gömülü olduğu tekkedir. Tarikata
    girmek isteyen talibler biat ve inabe adı verilen bir törenle şeyh tarafından
    tarikata kabul edilir. Talib, bu kabulden sonra mürid olarak tarikatın kural ve
    yöntemlerine göre eğitilerek manevi yolculuğunu (seyr-u süluk) tamamlar.
    Tarikatın bu kural ve yöntemlerine adab ve erkân denir. Tarikat eğitimini
    tamamlayan mürid, şeyhin halifesi olma ve onun adına tarikat etkinliğini
    sürdürme hakkı kazanır. Tarikatlarda eğitimin başlıca yöntemi zikir ve çiledir.
    Her tarikatın tac, hırka, kemer ve benzeri giysileri de diğerlerinden
    ayrıdır.


    Tarikatlar düşünce sistemleri, zikir biçimleri ve yöntemlerine
    göre çeşitli sınıflara ayrılırlar. Düşünce sistemleri bakımından tarikatlar
    ba-şer' ve bîşer' olarak ikiye ayrılırlar. Ba-şer' (makbul, hak, ortodoks)
    tarikatlar denildiğinde Kadiriye, Nakşibendiye, Mevleviye gibi sünnî tarikatlar
    akla gelir. Hurufiye, Kalenderiye, Haydariye ve sonraki Bektaşilik gibi kimi
    tarikatlar da bî-şer' (merdud, batıl, heterodoks) tarikatları oluşturur.


    Zikir biçimleri açısından tarikatlar dörde ayrılırlar: Kıyamî
    tarikatlar (turuk-ı kıyamiye), kuudî tarikatlar (turuk-ı kuudiye), hafî
    tarikatlar (turuk-ı hafiye) ve cehrî tarikatlar (turuk-ı cehriye). Kadirler,
    Mevlevîler, Halvetler gibi zikirlerini daha çok ayakta yapan tarikatlara kıyami
    tarikatlar; Nakşibendîler ve Melamler gibi oturarak yapanlara da kuudî
    tarikatlar denir. Nakşibendîler gibi zikirlerini ses çıkarmadan, gizlice yapan
    tarikatlar haf tarikatlar; Kadirler gibi sesli olarak, açıktan yapanlar da cehri
    tarikatlar adını alır. Ama bu ayrım çok kesin değildir. Çünkü zaman zaman aynı
    tarikatın hem oturarak, hem ayakta (Halvetlik gibi), hem gizli, hem de açık
    zikir yaptığı (Bayramlîlik gibi) görülebilmektedir.


    Tarikatlar yöntemleri bakımından da farklı sınıflamalara tabi
    tutulur. Bunlardan en yaygın olan sınıflamaya göre tarikatlar yöntemleri
    bakımından tarik-i ahyar, tarik-i ebrar ve tarik-i şuttar denilen üç sınıfa
    ayrılır. Tarik-i ahyar (hayırlıların yolu), Allah'a ibadet ve takva ile ulaşmak
    isteyenlerin yoludur. Bu yolu tutanlar oruç, namaz, hac ve Kur'an okuma gibi
    ibadetleri çok yaparlar. Bu yol Allah'a ulaşmak için çok uzun bir süre çalışmayı
    gerektirir. Bu nedenle, bu yolla Allah'a ulaşanların sayısı çok azdır. Tarik-i
    ebrar (iyilerin yolu), Allah'a mücahede ve riyazetle ulaşmak isteyenlerin
    yoludur. Bu yola girenler, iyi huylar edinmeye, gönlünü arındırmaya, kalbini
    temizlemeye, iç dünyalarını imar etmeye önem verirler. Bu yolla Allah'a
    ulaşanların sayısı önceki yola göre daha fazladır. Tarik-i şuttar (coşkuluların
    yolu), Allah'a aşk, cezbe ve muhabbetle ulaşmak isteyenlerin yoludur. Tarik-i
    sairin de denilen bu yol, iradeye bağlı bir ölüm üzerine kurulmuştur. Başlıca
    ilkeleri tövbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, sürekli zikir, Allah'a teveccüh,
    sabır, murakebe ve rızadır.


    Tarikatlar, kuruluşlarından itibaren yalnız dinî, tasavvufi bir
    örgütlenme halinde kalmayarak sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal ve askeri
    birer kurum olarak önemli görevler yaptılar. Ancak 20. yüzyıla doğru eski
    saflıklarını kaybettiler. Bu nedenle, son dönemlerde şiddetli eleştirilere hedef
    oldular. Bu eleştiriler yalnız dışarıdan değil, tarikatların kendi içinden de
    geliyordu. Örneğin bir tarikat (Kuşadaviye) piri olan Kuşadalı İbrahim (ö. 1846)
    tekkelerin birer meyhane ve kerhane haline getirildiğini söyleyerek
    kapatılmasını öneriyordu. Osmanlıların son döneminde bazı mutasavvıflar ve
    devlet tarafından başlatılan iyileştirme çalışmaları da istenilen sonuca
    ulaşamadı. Tarikatların faaliyetlerine, Cumhuriyet döneminde, TBMM tarafından
    30.11.1351 (1925) tarihinde kabul edilip 13.12.1351 (1925) tarih ve 243 sayılı
    Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı "Tekke ve zaviyelerle
    türbelerin seddine ve türbedarlıkla birtakım ünvanların men ve ilgasına dair
    kanun"la son verildi. Ne var ki, varlığını gizlice sürdüren tarikatlar,
    günümüzde faaliyetlerine yaygın biçimde devam etmektedirler.


    Ahmet ÖZALP







+ Yorum Gönder