Konusunu Oylayın.: Batıni ilim nedir?

5 üzerinden 3.00 | Toplam : 7 kişi
Batıni ilim nedir?
  1. 31.Temmuz.2010, 23:04
    1
    Misafir

    Batıni ilim nedir?

  2. 01.Ağustos.2010, 15:30
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    --->: Batıni ilim nedir?




    Batını ilim yani Ledün ilmidir
    Bu ilim, ancak Allâh Teâlânın lutfetmesiyle nâil olunan tamamen Hak vergisi, vehbî bir ilimdir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de bu ilim hakkında “bizim katımızdan, bizim tarafımızdan bir ilim” mânâsına gelen « مِن لَّدُنَّا عِلْمًا » ifâdesi kullanılmıştır.7 “Ledünnî ilim” tâbiri de buradan gelir.

    Esâsen, Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirdiği hakîkatler, üç kategori teşkil eder. Bunların birinci kategorisindeki gerçekler, ancak nûr-i nübüvvetle idrâk olunabildiğinden, bunlar, Allâh Teâlâ ile O’nun yüce Peygamberi arasında bir sır olarak kalmıştır. Böyle gerçekleri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından hiç kimseye ifşâ etmemiştir.

    Allâh Teâlâ ile Rasûlü arasında böyle ifşâsı câiz ve mümkün olmayan, ifşâ edilse bile anlaşılma imkânı bulunmayan gerçeklerin mevcûdiyeti, bâzı hadîs-i şerîflerin mazmûnundan anlaşılmaktadır. Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

    “Şâyet bildiklerimi bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Küsûf, 2; Müslim, Salât, 112) buyurmuştur.

    Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

    “Benim Cenâb-ı Hak ile öyle anlarım olur ki, onlara ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir peygamber vâkıf olamaz.”(Münâvî, Feyzü’l-Kadir, IV,

    buyurmuştur.

    Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirdiği ikinci grup bir hakîkatler manzumesi de vardır ki bunlar, ancak aklen ve rûhen yükselmiş, “havâs” veya “havâssü’l-havâs”8 tâbir olunan ehil ve istîdâdlı zevât tarafından -doğru olarak- kavranabilir. Bu kategorideki gerçekleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali gibi bâzı büyük sahâbeye nakletmiş olduğu tarihî bir gerçektir. Bunların sadırdan sadıra intikâli, bir an’anedir. Zîrâ, satıra geçtiği takdîrde ehil olmayanların da bunlara muttalî olmak ve -yanlış anlamaları sebebiyle- hatâya sürüklenmek ihtimalleri mevcuddur. Bununla birlikte kişinin bu hususta kalbî istîdâd ve iktidârı kadar mes’ûliyeti vardır. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmek mecbûriyetindedir.

    Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirdiği hakîkatlerin üçüncü grubunu teşkîl edenler ise, şer’î gerçeklerdir. Bu kategorideki bilgiler hakkında, bütün insanlık âleminin, îmân ve amel mükellefiyeti vardır. Bu sebeple de Cenâb-ı Hak bu hükümleri asgarî seviyedeki kullarını da dikkate alarak, onların da tâkat getirebileceği bir şekilde takdîr etmiştir. Bunlar, herkese lâzımdır ve umûmun mükellefiyetini tâyin sebebine binâen, âleme ilân olunmuştur.

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına zaman zaman kıyâmete kadar olacak hâdiseler husûsunda îzâhlarda bulunur, ancak ashâbın pek çoğu bunları lâyıkıyla kavrayamazdı. Bir kısmı da unutup giderdi.9

    Ancak yukarıda ifâde etmiş olduğumuz gibi bazı ehil kişilere anlaşılması güç birtakım hakîkatleri haber verdiği ve bunların pek çoğunun da sırf sadırdan sadıra intikal ettiği bilinmektedir. Çünkü bunlar, umûma lâzım olmadığı gibi, pek çok kimsenin idrâk ve ihâtasını aşan gerçeklerdir. İstîdatlılar arasında böyle bilgilerin teselsülünün, herkese hitâb sûretiyle değil, çoğu kez sadırdan sadıra, yâni ehil bir ferdden, diğer bir ehil ferde intikâl sûretiyle gerçekleştiği târihî bir an’anedir.

    Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali’ye ilâveten sahâbeden İbn-i Mes’ûd, Ebû Hureyre, Muaz bin Cebel ve Haris bin Mâlik -radıyallâhu anhüm- de bu husûsî ilme âit bâzı sırlara mazhar olanlardandır.

    Allâh Teâlâ, kendisinden hakkıyla ittikâ eden, beşerî irâde ve arzularını ilâhî irâdeye râm edebilen kullarının kalblerine, gözlerin görmediği, akılların tartamadığı birçok lutuflarda bulunur. Nitekim yüce Rabbimiz, böyle muttakî kullarına husûsî bir ilim ve hikmet lutfettiğini Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirmektedir:

    يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

    “Ey îmân edenler! Eğer Allâh’tan ittikâ ederseniz, O, size bir furkan (iyi ile kötüyü ayırd edecek bir ilim, firâset ve anlayış) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allâh, büyük lutuf sahibidir.” (el-Enfâl, 29)

    “Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lutfetsin…” (el-Hadîd, 28)

    Hadîs-i şerîfte de:

    “Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, X, 15) buyurulmuştur.

    Bir hadîs-i kudsî de şu mealdedir:

    “Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb îlân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben (âdetâ) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum. (Buhârî, Rikâk, 38)

    Görüldüğü üzere farzları âdâb ve erkânına riâyet ederek ihlâsla edâ ettikten sonra, aşk, şevk ve vecd ile gönülden yapılan nâfile ibâdetler, Cenâb-ı Hakk’ın böyle muhteşem lutuf ve ikrâmlarına birer vesîle teşkîl etmektedir. Bunun için nefsin süflî arzularına karşı koyarak haram ve şüphelilerden sakınmalı, sünnet-i seniyyeyi hayat tarzı edinmelidir. Bu lutuflara nâiliyyet için bedenî hazları hadd-i lâyığında (gerektiği ölçüde) tutup, rûhî âlemi inkişâf ettirmelidir. Çünkü bu öyle büyük bir lutuftur ki Cenâb-ı Hak, insanın beşerî zaaflarıyla perdelenen idrâkini, doğruya, gerçeğe, hikmete açıverir. İnsan her hâl ve hareketinde ilâhî irâdeye göre adım atar. Teşhis ve tahminlerinde isâbet eder. Sebep ve bahâneler, zâhirî görüntüler, irâdesi Hakk’ın irâdesinde erimiş böyle bir kulu aldatamaz. Kul, hâdisâtın içyüzünü keşfetmeye ve ileri görüşlülüğe nâil olur.

    Kalbe gelen ilhâmlarla isâbetli tahmin ve teşhiste bulunmanın yanısıra bir de akla gelen ve zihne doğan hoş ve ince fikirler vardır ki bunlar kelimelerle değil, çoğu zaman işâret ve rumuzlarla ehline bildirilen, kalb ahvâline dâir rakîk mânâlardır. Bunlara “latîfe” veyâ bunun çoğulu olan “letâif” tâbir olunmuştur. Bu mânâlar, Hak Teâlâ’nın mâneviyat yolundaki sâlih kullarına lutfettiği işâret ve rehberlerdir.

    Ayrıca, Cenâb-ı Hak, sâlih kullarına düştükleri müşkil durumlarda gâibden gelen seslerle îkâz etmek sûretiyle de yardımda bulunabilir. Buna “hâtif” denilmiştir ki sâhibinin görülmediği, gizliden gelen sesler demektir.10 Sâlikin kalbinde ortaya çıkan ve onu Hakk’a dâvet eden seslerdir.

    Şu hâdise, hâtiften ses işitmenin bir hakîkat olduğuna delâlet eder:

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettikten sonra O’nu gasletmek isteyen ashâb, acabâ diğer ölülerimiz için yaptığımız gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i elbisesini çıkarıp da mı gasledelim, yoksa elbisesi üzerindeyken mi yıkayalım, diye ihtilâfa düşmüşlerdi. Bu ihtilâf üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, elbisesi çıkarılmadan yıkanacağı, gâibden gelen bir sesle bildirilmiştir.11Allâhu Teâlâ, peygamberleri vâsıtayla insanlara, “Kitâb”ı, “Hikmet”i ve diğer bilmediklerini öğretmiştir. Bu tâlim, bazen açıktan, bazen de ledünnî olarak doğrudan kalbe gelen ilhâmlar şeklinde gerçekleşmiştir. Ancak bu hâller, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi çoğu zaman insan idrâkiyle kavranması güç bir keyfiyette tezâhür ettiğinden, insanların ekserisine meçhûl kılınmıştır. Fakat ledünnî ilmin hak ve hakîkat olduğu Kur’ân ve sünnetle sâbittir.


  3. 01.Ağustos.2010, 15:30
    2
    Silent and lonely rains



    Batını ilim yani Ledün ilmidir
    Bu ilim, ancak Allâh Teâlânın lutfetmesiyle nâil olunan tamamen Hak vergisi, vehbî bir ilimdir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de bu ilim hakkında “bizim katımızdan, bizim tarafımızdan bir ilim” mânâsına gelen « مِن لَّدُنَّا عِلْمًا » ifâdesi kullanılmıştır.7 “Ledünnî ilim” tâbiri de buradan gelir.

    Esâsen, Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirdiği hakîkatler, üç kategori teşkil eder. Bunların birinci kategorisindeki gerçekler, ancak nûr-i nübüvvetle idrâk olunabildiğinden, bunlar, Allâh Teâlâ ile O’nun yüce Peygamberi arasında bir sır olarak kalmıştır. Böyle gerçekleri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından hiç kimseye ifşâ etmemiştir.

    Allâh Teâlâ ile Rasûlü arasında böyle ifşâsı câiz ve mümkün olmayan, ifşâ edilse bile anlaşılma imkânı bulunmayan gerçeklerin mevcûdiyeti, bâzı hadîs-i şerîflerin mazmûnundan anlaşılmaktadır. Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

    “Şâyet bildiklerimi bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Küsûf, 2; Müslim, Salât, 112) buyurmuştur.

    Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

    “Benim Cenâb-ı Hak ile öyle anlarım olur ki, onlara ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir peygamber vâkıf olamaz.”(Münâvî, Feyzü’l-Kadir, IV,

    buyurmuştur.

    Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirdiği ikinci grup bir hakîkatler manzumesi de vardır ki bunlar, ancak aklen ve rûhen yükselmiş, “havâs” veya “havâssü’l-havâs”8 tâbir olunan ehil ve istîdâdlı zevât tarafından -doğru olarak- kavranabilir. Bu kategorideki gerçekleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali gibi bâzı büyük sahâbeye nakletmiş olduğu tarihî bir gerçektir. Bunların sadırdan sadıra intikâli, bir an’anedir. Zîrâ, satıra geçtiği takdîrde ehil olmayanların da bunlara muttalî olmak ve -yanlış anlamaları sebebiyle- hatâya sürüklenmek ihtimalleri mevcuddur. Bununla birlikte kişinin bu hususta kalbî istîdâd ve iktidârı kadar mes’ûliyeti vardır. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmek mecbûriyetindedir.

    Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirdiği hakîkatlerin üçüncü grubunu teşkîl edenler ise, şer’î gerçeklerdir. Bu kategorideki bilgiler hakkında, bütün insanlık âleminin, îmân ve amel mükellefiyeti vardır. Bu sebeple de Cenâb-ı Hak bu hükümleri asgarî seviyedeki kullarını da dikkate alarak, onların da tâkat getirebileceği bir şekilde takdîr etmiştir. Bunlar, herkese lâzımdır ve umûmun mükellefiyetini tâyin sebebine binâen, âleme ilân olunmuştur.

    Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına zaman zaman kıyâmete kadar olacak hâdiseler husûsunda îzâhlarda bulunur, ancak ashâbın pek çoğu bunları lâyıkıyla kavrayamazdı. Bir kısmı da unutup giderdi.9

    Ancak yukarıda ifâde etmiş olduğumuz gibi bazı ehil kişilere anlaşılması güç birtakım hakîkatleri haber verdiği ve bunların pek çoğunun da sırf sadırdan sadıra intikal ettiği bilinmektedir. Çünkü bunlar, umûma lâzım olmadığı gibi, pek çok kimsenin idrâk ve ihâtasını aşan gerçeklerdir. İstîdatlılar arasında böyle bilgilerin teselsülünün, herkese hitâb sûretiyle değil, çoğu kez sadırdan sadıra, yâni ehil bir ferdden, diğer bir ehil ferde intikâl sûretiyle gerçekleştiği târihî bir an’anedir.

    Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali’ye ilâveten sahâbeden İbn-i Mes’ûd, Ebû Hureyre, Muaz bin Cebel ve Haris bin Mâlik -radıyallâhu anhüm- de bu husûsî ilme âit bâzı sırlara mazhar olanlardandır.

    Allâh Teâlâ, kendisinden hakkıyla ittikâ eden, beşerî irâde ve arzularını ilâhî irâdeye râm edebilen kullarının kalblerine, gözlerin görmediği, akılların tartamadığı birçok lutuflarda bulunur. Nitekim yüce Rabbimiz, böyle muttakî kullarına husûsî bir ilim ve hikmet lutfettiğini Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirmektedir:

    يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

    “Ey îmân edenler! Eğer Allâh’tan ittikâ ederseniz, O, size bir furkan (iyi ile kötüyü ayırd edecek bir ilim, firâset ve anlayış) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allâh, büyük lutuf sahibidir.” (el-Enfâl, 29)

    “Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lutfetsin…” (el-Hadîd, 28)

    Hadîs-i şerîfte de:

    “Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, X, 15) buyurulmuştur.

    Bir hadîs-i kudsî de şu mealdedir:

    “Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb îlân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben (âdetâ) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum. (Buhârî, Rikâk, 38)

    Görüldüğü üzere farzları âdâb ve erkânına riâyet ederek ihlâsla edâ ettikten sonra, aşk, şevk ve vecd ile gönülden yapılan nâfile ibâdetler, Cenâb-ı Hakk’ın böyle muhteşem lutuf ve ikrâmlarına birer vesîle teşkîl etmektedir. Bunun için nefsin süflî arzularına karşı koyarak haram ve şüphelilerden sakınmalı, sünnet-i seniyyeyi hayat tarzı edinmelidir. Bu lutuflara nâiliyyet için bedenî hazları hadd-i lâyığında (gerektiği ölçüde) tutup, rûhî âlemi inkişâf ettirmelidir. Çünkü bu öyle büyük bir lutuftur ki Cenâb-ı Hak, insanın beşerî zaaflarıyla perdelenen idrâkini, doğruya, gerçeğe, hikmete açıverir. İnsan her hâl ve hareketinde ilâhî irâdeye göre adım atar. Teşhis ve tahminlerinde isâbet eder. Sebep ve bahâneler, zâhirî görüntüler, irâdesi Hakk’ın irâdesinde erimiş böyle bir kulu aldatamaz. Kul, hâdisâtın içyüzünü keşfetmeye ve ileri görüşlülüğe nâil olur.

    Kalbe gelen ilhâmlarla isâbetli tahmin ve teşhiste bulunmanın yanısıra bir de akla gelen ve zihne doğan hoş ve ince fikirler vardır ki bunlar kelimelerle değil, çoğu zaman işâret ve rumuzlarla ehline bildirilen, kalb ahvâline dâir rakîk mânâlardır. Bunlara “latîfe” veyâ bunun çoğulu olan “letâif” tâbir olunmuştur. Bu mânâlar, Hak Teâlâ’nın mâneviyat yolundaki sâlih kullarına lutfettiği işâret ve rehberlerdir.

    Ayrıca, Cenâb-ı Hak, sâlih kullarına düştükleri müşkil durumlarda gâibden gelen seslerle îkâz etmek sûretiyle de yardımda bulunabilir. Buna “hâtif” denilmiştir ki sâhibinin görülmediği, gizliden gelen sesler demektir.10 Sâlikin kalbinde ortaya çıkan ve onu Hakk’a dâvet eden seslerdir.

    Şu hâdise, hâtiften ses işitmenin bir hakîkat olduğuna delâlet eder:

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettikten sonra O’nu gasletmek isteyen ashâb, acabâ diğer ölülerimiz için yaptığımız gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i elbisesini çıkarıp da mı gasledelim, yoksa elbisesi üzerindeyken mi yıkayalım, diye ihtilâfa düşmüşlerdi. Bu ihtilâf üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, elbisesi çıkarılmadan yıkanacağı, gâibden gelen bir sesle bildirilmiştir.11Allâhu Teâlâ, peygamberleri vâsıtayla insanlara, “Kitâb”ı, “Hikmet”i ve diğer bilmediklerini öğretmiştir. Bu tâlim, bazen açıktan, bazen de ledünnî olarak doğrudan kalbe gelen ilhâmlar şeklinde gerçekleşmiştir. Ancak bu hâller, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi çoğu zaman insan idrâkiyle kavranması güç bir keyfiyette tezâhür ettiğinden, insanların ekserisine meçhûl kılınmıştır. Fakat ledünnî ilmin hak ve hakîkat olduğu Kur’ân ve sünnetle sâbittir.


  4. 01.Ağustos.2010, 15:52
    3
    Ecrinim
    Hüvel Baki..

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 15.Aralık.2009
    Üye No: 69122
    Mesaj Sayısı: 8,422
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 141
    Bulunduğu yer: Akdeniz

    --->: Batıni ilim nedir?

    güzel bilgiler için Allah c.c. razı olsun rosem,emeğine sağlık


  5. 01.Ağustos.2010, 15:52
    3
    Hüvel Baki..
    güzel bilgiler için Allah c.c. razı olsun rosem,emeğine sağlık





+ Yorum Gönder