Konusunu Oylayın.: Kuranı nasıl anlamalıyız kuranı niçin ve nasıl okumalıyız

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 5 kişi
Kuranı nasıl anlamalıyız kuranı niçin ve nasıl okumalıyız
  1. 02.Temmuz.2010, 11:23
    1
    Misafir

    Kuranı nasıl anlamalıyız kuranı niçin ve nasıl okumalıyız

  2. 02.Temmuz.2010, 15:17
    2
    imamhatipli42
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 7
    Mesaj Sayısı: 3,569
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51

    --->: kuranı nasıl anlamalıyız kuranı niçin ve nasıl okumalıyız

  3. 30.Mayıs.2012, 17:48
    3
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: kuranı nasıl anlamalıyız kuranı niçin ve nasıl okumalıyız

    Kur'anı Anlamak -İbrahim SARMIŞ


    ALLAH, KURAN’I ANLAMAMIZI ve ÜZERİNDE DÜŞÜNMEMİZİ İSTER

    Kur’an, Allah’a kulluk yönünden, insan ilişkileri yönünden ölçüyü yitirmiş, terazisi bozulmuş ve hak ile batılı birbirinden ayıran vahiy ışığından yoksun kalarak işleri birbirine karıştırmış bulunan cahiliye toplumunda Hz. Muhammed’e indi. Bunlar uzun zamandır vahiy rehberliğinden uzak kaldıkları için Allah’ın öğretilerinden gafil olmuşlar ve cahilce bir hayat sürmüşlerdir.” (34 Sebe 44, 36 Yasin 5-6).

    Cahiliye topumu böyle bir toplum. Bu toplumda insanlar din, gelenek, insan ilişkileri ve yaşam tarzı açısından tam anlamıyla bir cahiliye hayatı yaşıyordu. Böyle bir hayattan kurtuluş yolunu göstermek için Allah insanları bilgilendiren ve yönlendiren Kur’an’ı indirmiştir.
    İnen ilk ayetten son ayete kadar Kur’an bu toplumu bilgilendirdi, eğitti, potasında eritti, cahiliye kirlerinden arındırdı, dikenlerin doldurduğu bakımsız bir araziden bahçıvanın güller yetiştirip büyüttüğü gibi yetiştirdi. Bunlara ve herkese ilk emri, oku oldu. Ne okuyacaklarını, niçin ve nasıl okuyacaklarını öğretti. İnsanlara onsuz dinin ve imanın olamayacağı tevhid (Allah’ı her yönden birlemek), ahiret, kitap, peygamber, melek, helal, haram vb. şeylere inanmayı değil, önce Kur’an’ı okumayı emretti. Her şeyi ve her olayı öğreteceği ölçü, perspektif ve değerlerle anlamak, ölçmek ve değerlendirmek için önce Allah’ın adıyla kitabını okumayı emretti. Yirmi üç yıl Kur’an bu okuma ile hem peygamberi bilgilendirdi ve eğitip yetiştirdi, hem de o toplumu bilgilendirdi, eğitti ve yetiştirdi. Bunu sadece ve sadece Kur’an yaptı.
    O toplumu bütün anlamlarıyla cahiliye teriminin ifade ettiği her türlü bozukluk, ahlaksızlık, barbarlık, zulüm, baskı, terör, yağmacılık ve çapulculuk, kız çocuğuna haksızlık, kadına haksızlık, köleye haksızlık, yabancıya haksızlık, içki, kumar, fuhuş, putperestlik, kan davaları, faiz, sömürü, tahakküm, kabilecilik, soyculuk ve atalarla övünme, ulusçuluk, hırsızlık, yalan, iftira, domuz ve ölü hayvan eti yemek, büyücülük, kahinlik, cincilik, nazarcılık, falcılık, haksızlıkta yardımlaşma gibi insanın yaratılışına ve insanlığına aykırı kötülük ve çirkinliklerden temizledi.
    Kur’an’ın yetiştirdiği bu insanlar İslam’ın aydınlığını elli yıl içinde Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Yemen’den Anadolu’ya yayacak, tarihin alnında şeref levhası örnek bir toplum olacaktır. Bütün bunları yirmi üç yılda Hz. Muhammed’in önderliğinde Kur’an yaptı! Bu kısa süre içinde bu düzeyde bir devrimi başka hiçbir kitap, hiçbir peygamber ve hiçbir yönetici yapabilmiş değildir. Bunu görmek için Kur’an’ın, peygamberlerden örnek olarak hayatını en uzun anlattığı Hz. Musa ve gönderildiği İsrailoğullarına bakabiliriz.
    Hz. Musa, yanında yardımcı olarak kardeşi Hz. Harun olmak üzere uzun zaman İsrailoğullarının başında bulundu. Onlarla çok maceralı ve mücadelelerle dolu bir hayat yaşadı. Ama bu kadar uzun beraberliğine ve maceralı mücadelesine rağmen İsrailoğullarını o insanlar gibi adam etmeyi bir türlü başaramadı. Bir yazar bunu şöyle anlatır:
    “Musa Peygamber, Arîş dolaylarında, Sina çölünde, Nekab sahrasında ve Seb’ kuyusu civarında gökteki bulutları yorgan ve kara toprağı yatak edinerek kırk yıl kavmi ile beraber yaşamıştı. O, kavminden Allah’ın kanunlarına uyan, nezaket, azimet, ferağat ve fedakarlık, doğruluk ve itidal ile ahlaklanan ideal nesli yetiştirmeye uğraşıyordu. Böylece o, Rabbinden razı, Rabbi de ondan hoşnut olacaktı. Nihayet Musa, ümmetinden beklediği bu ideale erişemeden hayata veda etmişti...
    Musa da ilahi vazifelerle gönderilen azim sahibi peygamberlerden biri değil miydi? Musa’yı da ikamette ve göç sırasında terbiye eden ve dava aşılayan bir hayat yaşamak için kavmiyle kırk yıldan fazla bir zaman fırsatı verilmemiş miydi?...
    Hz. Musa’nın ashabı nerede, Muhammed’in ashabı nerede? Resulullah kendileriyle Bedir harbine çıktığı gün sayıları üçyüz on kişi idi. Bunlar güç, kahramanlık ve kuvvet sahibi, kendilerinin üç katı düşmanla savaşacaklardı. Hz. Peygamber bu bir avuç ashabı ile Zefran vadisine geldiğinde onların iman kuvvetini denemek istedi ve kendilerine karşılaşacakları düşman Kureyşlileri anlattı. Durum hakkında görüşlerini sordu. Bunun üzerine Ebu Bekir kalktı konuştu ve güzel şeyler söyledi. Sonra Ömer kalktı konuştu ve güzel şeyler söyledi. Daha sonra Mikdad b. Esved kalktı ve dedi ki: “Ey Allah’ın elçisi, Allah’ın sana bildirdiği gibi hareket et, biz seninle beraberiz. Allah’a yemin ederim ki, biz sana asla İsrailoğullarının Musa’ya “Sen ve Rabbin ikiniz gidin, düşmanla savaşın, biz burada kalacağız” (5 Maide 21-22) dediği gibi demeyiz, biz sana “Sen ve Rabbin varın savaşın, biz de seninle beraber savaşacağız” deriz. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer bizi Berki Ğımad’a götürecek olsan, oraya kadar gelir ve senden ayrılmayız.”...
    Resulullah ona memnuniyetini bildirdi ve hayır duada bulundu. Sonra Hz. Peygamber “fikirlerinizi bana söyleyin” dedi. Hazrec kabilesinin büyüğü ve Ensarın güçlü komutanı Sad b. Muaz kalktı ve “Ey Allah’ın Resulü, bizi kast ediyorsun galiba” deyince, ‘evet’ buyurdu. Sa’d şöyle dedi: “Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik, senin getirdiklerinin hak olduğunu kabul ettik ve bu şartlar üzerinde seni dinlemeye, sana itaat etmeye söz verdik, and içtik. İstediğin yere kadar git ey Allah’ın elçisi, biz seninle beraberiz, seni hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, sen bizi bir denizin önüne götürsen ve ona dalmak istesen, biz de seninle dalarız, bizden bir tek kişi geri kalmaz. Bizi yarın düşmanla yüzyüze getirmenden korkmuyoruz, biz harpte düşman karşısında dayanan, sadakatten ayrılmayan kimseleriz, umarım ki, gözünün aydın olacağı hallerimizi Allah sana gösterecektir. Allah’ın bereketi ve yardımı ile bizimle yoluna devam et” dedi. Şüphesiz bu insanların yaptıkları, sözlerinden daha sadık ve daha açık olmuştur...”
    Bugün de bu ümmet ve bu toplum aynı Kur’an’a inandığını, aynı Kur’an’ı okuduğunu, Allah’ın kitabı olarak aynı Kur’an’ı kutsadığını söylüyor ve ona her türlü saygının üstünde saygı gösterdiğini düşünüyor. Onun herhangi bir öğretisine veya hükmüne muhalefet etmeyi aklının köşesinden bile geçirmediğini söylüyor. Ona uzanacak kötü elleri kıracağını, onun için canını, malını, varını yoğunu feda edeceğini söylüyor ve gerektiğinde yapıyor. Ona her şeyin üstünde saygı göstermek için bazen altın harflerle yazıyor, kapağını ve sayfalarını minyatür ve ebrularla süslüyor, yaldızlı en değerli kumaşlardan kılıflar içinde saklayıp/kefenleyip ayak altında olmaması için yükseklere asıyor. En kutsal iş olarak onu okuyup hatimler indiriyor, okuduğundan hasıl olan sevabı paylaşmak için ölülerine de gönderiyor!, her nesilde okunmasını sağlamak için kurslar ve okullar açıyor, çocuklarına okumasını öğretiyor, ezberletiyor. Hatta kızı evinden gelin çıkarken veya halktan oy almak için siyasiler halka nutuk atarken onu alıp öpüyor ve başına götürüyor, güzel sesli hafızlar avazı çıktığı kadar değişik makamlar ve nağmelerle camilerde, mevlitlerde, düğünlerde, mezarlıklarda, yarışmalarda terennüm ediyor, hattatlar kelimelerini kûfîden rik’aya, nesihten sülüse kadar yazı stilleriyle pirinç taneleri veya değerli levhalar üzerine hünerli elleriyle yazıyor ve kenarlarını en nadide hat örnekleriyle süslüyor, dahası, devletler resmi radyo ve televizyonlarında sansürlü de olsa haftada birkaç ayet okutup onunla ilgili programlar yapıyor, üstelik matbaacısından kitapçısına kadar bunca insan ve bu kadar meslek erbabı ondan ekmek yiyor ve geçimini onunla sağlıyor.
    Bütün bunlar yapılmasına yapılıyor, ama toplum neden bir türlü Kur’an’ın şekillendirdiği Kur’an toplumu olmuyor? Neden Kur’an gönüllerde olan şirkten münafıklığa, riyadan kıskançlığa, dünya perestlikten aşağılık bir hayat yaşamaya kadar, haramlardan, zillet ve meskenet hayatı yaşamaya kadar toplumsal bütün hastalıklara neden bir türlü şifa olmuyor? Neden Kur’an, insanları Allah’tan başkasına kulluk etmekten, bütün çeşitleriyle şirk hayatı yaşamaktan, vahyin hesabına cahiliye ile uzlaşmaktan, kötülük ahlakından, ezilmek ve sömürülmekten, çimentosuz harç gibi dökülmekten ve her türlü perişanlıktan kurtarmıyor?
    Neden Kur’an insanları tek Allah’a kulluk için, putperestliği red etmek için, cahiliye baskısından ve yaşantısından kurtulmak için, ahlaksızlıklardan kaçınmak için, cahiliye mensuplarının heveslerini kursaklarında bırakmak için, Allah’tan uzaklaştıran her türlü yönlendirmeyi red etmek için, din ve inancını özgürce yaşamak için, her alanda özgürlüğe kavuşmak için her şeyi feda etmeyi göze alacak kıvama getirmiyor?
    Sahabenin yaptığı gibi gerektiğinde anadan, yardan, maldan, diyardan vazgeçecek seviyeye çıkarmıyor? Yüce Allah’ın “Ey İnananlar! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların da onu sevdiği, inananlara karşı şefkatli inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, yerenin yermesinden korkmayan bir toplum getirir. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kuşatır ve bilir.” (5 Maide 54) dediği bir toplumu bu Kur’an neden ortaya çıkarmıyor? Neden dünyada iken “İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinde ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.” (9 Tevbe 100) müjdesiyle müjdelenen insanlar gibi bir nesil meydana getirmiyor?
    Kur’an’ın bunları yapmamasının tarih içinde oluşan ve değişik anlayışlardan kaynaklanan dinsel, yönetsel, toplumsal ve kültürel birçok sebepleri vardır, ama hepsinin başında, bu ümmetin artık Kur’an’ı üzerinde düşünmek, anlamak ve yaşamak için değil, başka gerekçelerle okuması gelmektedir.
    Müslümanların öteden beri Kur’an-ı Kerim’e karşı tavrı, Allah’ın indirdiği kudret helvası ile bıldırcın etine ve her peygamberle beraber kendilerine verdiği nimetlere karşı İsrailoğullarının tavrından daha iyi sayılmaz. İsrailoğulları bu semavi sofradan usanmış ve yerden biten şeyleri tercih etmişlerse, Müslümanlar da Kur’an’ın kendilerine getirdiği rahmet, hidayet, ahkam ve öğretileri yadsımış, onlardan yan çizmiş ve yer yüzünün ürettiği beyinsizliklere ve sapkınlıklara yüzünü çevirmiş, onlara serserice dalmış, içinde yaşamış, Allah’ın yükselmelerini istediği yüksek mertebeye çıkmayı reddetmişlerdir. Bunun neticesinde de hayat onlardan yüz çevirmiş ve bu kötü duruma düşürmüş, hezimetler ve kötülükler onları kovalamış, Kur’an’ı Hz. Muhammed’den öğrendikleri, kalplerini sevgisiyle doldurdukları ve gölgesinde yaşadıkları gün yükseldikleri makamı terk etmek zorunda kalmışlardır.
    Kur’an’ı anlamak için okuma konusunda sürüp gelen umursamazlığın, Kur’an’la diyalog bozukluğunun veya kopukluğunun bugün Müslümanların içinde bulunduğu olumsuz durumun sebebi olduğu unutulmamalıdır. Başta İlahiyat mensupları olmak üzere Müslümanların Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okumadığını özeleştiri olarak ilahiyatçı bir akademisyen şöyle dile getirir:
    “Müslüman aydın-entelektüel, okuryazarın en önemli eksikliği Kur’an okumamak, içlerinde belki günde vird olarak bir miktar okuyan varsa bile, yine Kur’an “okumamak”tır. Bir zaman hem de İslami hassasiyet sahibi bazı edebiyatçıların yayınladığı bir edebiyat dergisinde bir yazar “Rilke’yi 105 defa okudum, tam anlayamadım, bir defa daha okuma ihtiyacı hissediyorum” diye yazıyordu…
    Günümüzün Müslüman ilahiyatçısı -elbette istisnaları vardır- Kur’an meali de yazar, ama Kur’an’ı okumaz; Kur’an üzerine doktora yapar, profesör de olur, ama Kur’an’ı okumaz. O, Kur’an karşısında- İslam karşısında bir müsteşriktir, ayrıca, kendince veya taşıdığı unvana göre bir “bilim adamı”dır. Kur’an ve İslam, onun için bir inceleme, yargılama ve unvan alma malzemesidir. Günümüzün Müslüman edebiyatçısı, entelektüeli için de -yine istisnaları hariç- durum farklı değildir. O, önce edebiyatçıdır, “düşünür”dür, entelektüeldir, aydındır ve sonra Müslüman’dır, Kur’an da İslam da onun için bir malzemedir. Müslüman gazeteci-yazar da -istisnaları hariç- önce gazeteci-yazardır, sonra Müslüman’dır. Belki Kur’an’ı eline almaya vakti bile olmaz” .


  4. 30.Mayıs.2012, 17:48
    3
    Moderatör
    Kur'anı Anlamak -İbrahim SARMIŞ


    ALLAH, KURAN’I ANLAMAMIZI ve ÜZERİNDE DÜŞÜNMEMİZİ İSTER

    Kur’an, Allah’a kulluk yönünden, insan ilişkileri yönünden ölçüyü yitirmiş, terazisi bozulmuş ve hak ile batılı birbirinden ayıran vahiy ışığından yoksun kalarak işleri birbirine karıştırmış bulunan cahiliye toplumunda Hz. Muhammed’e indi. Bunlar uzun zamandır vahiy rehberliğinden uzak kaldıkları için Allah’ın öğretilerinden gafil olmuşlar ve cahilce bir hayat sürmüşlerdir.” (34 Sebe 44, 36 Yasin 5-6).

    Cahiliye topumu böyle bir toplum. Bu toplumda insanlar din, gelenek, insan ilişkileri ve yaşam tarzı açısından tam anlamıyla bir cahiliye hayatı yaşıyordu. Böyle bir hayattan kurtuluş yolunu göstermek için Allah insanları bilgilendiren ve yönlendiren Kur’an’ı indirmiştir.
    İnen ilk ayetten son ayete kadar Kur’an bu toplumu bilgilendirdi, eğitti, potasında eritti, cahiliye kirlerinden arındırdı, dikenlerin doldurduğu bakımsız bir araziden bahçıvanın güller yetiştirip büyüttüğü gibi yetiştirdi. Bunlara ve herkese ilk emri, oku oldu. Ne okuyacaklarını, niçin ve nasıl okuyacaklarını öğretti. İnsanlara onsuz dinin ve imanın olamayacağı tevhid (Allah’ı her yönden birlemek), ahiret, kitap, peygamber, melek, helal, haram vb. şeylere inanmayı değil, önce Kur’an’ı okumayı emretti. Her şeyi ve her olayı öğreteceği ölçü, perspektif ve değerlerle anlamak, ölçmek ve değerlendirmek için önce Allah’ın adıyla kitabını okumayı emretti. Yirmi üç yıl Kur’an bu okuma ile hem peygamberi bilgilendirdi ve eğitip yetiştirdi, hem de o toplumu bilgilendirdi, eğitti ve yetiştirdi. Bunu sadece ve sadece Kur’an yaptı.
    O toplumu bütün anlamlarıyla cahiliye teriminin ifade ettiği her türlü bozukluk, ahlaksızlık, barbarlık, zulüm, baskı, terör, yağmacılık ve çapulculuk, kız çocuğuna haksızlık, kadına haksızlık, köleye haksızlık, yabancıya haksızlık, içki, kumar, fuhuş, putperestlik, kan davaları, faiz, sömürü, tahakküm, kabilecilik, soyculuk ve atalarla övünme, ulusçuluk, hırsızlık, yalan, iftira, domuz ve ölü hayvan eti yemek, büyücülük, kahinlik, cincilik, nazarcılık, falcılık, haksızlıkta yardımlaşma gibi insanın yaratılışına ve insanlığına aykırı kötülük ve çirkinliklerden temizledi.
    Kur’an’ın yetiştirdiği bu insanlar İslam’ın aydınlığını elli yıl içinde Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Yemen’den Anadolu’ya yayacak, tarihin alnında şeref levhası örnek bir toplum olacaktır. Bütün bunları yirmi üç yılda Hz. Muhammed’in önderliğinde Kur’an yaptı! Bu kısa süre içinde bu düzeyde bir devrimi başka hiçbir kitap, hiçbir peygamber ve hiçbir yönetici yapabilmiş değildir. Bunu görmek için Kur’an’ın, peygamberlerden örnek olarak hayatını en uzun anlattığı Hz. Musa ve gönderildiği İsrailoğullarına bakabiliriz.
    Hz. Musa, yanında yardımcı olarak kardeşi Hz. Harun olmak üzere uzun zaman İsrailoğullarının başında bulundu. Onlarla çok maceralı ve mücadelelerle dolu bir hayat yaşadı. Ama bu kadar uzun beraberliğine ve maceralı mücadelesine rağmen İsrailoğullarını o insanlar gibi adam etmeyi bir türlü başaramadı. Bir yazar bunu şöyle anlatır:
    “Musa Peygamber, Arîş dolaylarında, Sina çölünde, Nekab sahrasında ve Seb’ kuyusu civarında gökteki bulutları yorgan ve kara toprağı yatak edinerek kırk yıl kavmi ile beraber yaşamıştı. O, kavminden Allah’ın kanunlarına uyan, nezaket, azimet, ferağat ve fedakarlık, doğruluk ve itidal ile ahlaklanan ideal nesli yetiştirmeye uğraşıyordu. Böylece o, Rabbinden razı, Rabbi de ondan hoşnut olacaktı. Nihayet Musa, ümmetinden beklediği bu ideale erişemeden hayata veda etmişti...
    Musa da ilahi vazifelerle gönderilen azim sahibi peygamberlerden biri değil miydi? Musa’yı da ikamette ve göç sırasında terbiye eden ve dava aşılayan bir hayat yaşamak için kavmiyle kırk yıldan fazla bir zaman fırsatı verilmemiş miydi?...
    Hz. Musa’nın ashabı nerede, Muhammed’in ashabı nerede? Resulullah kendileriyle Bedir harbine çıktığı gün sayıları üçyüz on kişi idi. Bunlar güç, kahramanlık ve kuvvet sahibi, kendilerinin üç katı düşmanla savaşacaklardı. Hz. Peygamber bu bir avuç ashabı ile Zefran vadisine geldiğinde onların iman kuvvetini denemek istedi ve kendilerine karşılaşacakları düşman Kureyşlileri anlattı. Durum hakkında görüşlerini sordu. Bunun üzerine Ebu Bekir kalktı konuştu ve güzel şeyler söyledi. Sonra Ömer kalktı konuştu ve güzel şeyler söyledi. Daha sonra Mikdad b. Esved kalktı ve dedi ki: “Ey Allah’ın elçisi, Allah’ın sana bildirdiği gibi hareket et, biz seninle beraberiz. Allah’a yemin ederim ki, biz sana asla İsrailoğullarının Musa’ya “Sen ve Rabbin ikiniz gidin, düşmanla savaşın, biz burada kalacağız” (5 Maide 21-22) dediği gibi demeyiz, biz sana “Sen ve Rabbin varın savaşın, biz de seninle beraber savaşacağız” deriz. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer bizi Berki Ğımad’a götürecek olsan, oraya kadar gelir ve senden ayrılmayız.”...
    Resulullah ona memnuniyetini bildirdi ve hayır duada bulundu. Sonra Hz. Peygamber “fikirlerinizi bana söyleyin” dedi. Hazrec kabilesinin büyüğü ve Ensarın güçlü komutanı Sad b. Muaz kalktı ve “Ey Allah’ın Resulü, bizi kast ediyorsun galiba” deyince, ‘evet’ buyurdu. Sa’d şöyle dedi: “Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik, senin getirdiklerinin hak olduğunu kabul ettik ve bu şartlar üzerinde seni dinlemeye, sana itaat etmeye söz verdik, and içtik. İstediğin yere kadar git ey Allah’ın elçisi, biz seninle beraberiz, seni hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, sen bizi bir denizin önüne götürsen ve ona dalmak istesen, biz de seninle dalarız, bizden bir tek kişi geri kalmaz. Bizi yarın düşmanla yüzyüze getirmenden korkmuyoruz, biz harpte düşman karşısında dayanan, sadakatten ayrılmayan kimseleriz, umarım ki, gözünün aydın olacağı hallerimizi Allah sana gösterecektir. Allah’ın bereketi ve yardımı ile bizimle yoluna devam et” dedi. Şüphesiz bu insanların yaptıkları, sözlerinden daha sadık ve daha açık olmuştur...”
    Bugün de bu ümmet ve bu toplum aynı Kur’an’a inandığını, aynı Kur’an’ı okuduğunu, Allah’ın kitabı olarak aynı Kur’an’ı kutsadığını söylüyor ve ona her türlü saygının üstünde saygı gösterdiğini düşünüyor. Onun herhangi bir öğretisine veya hükmüne muhalefet etmeyi aklının köşesinden bile geçirmediğini söylüyor. Ona uzanacak kötü elleri kıracağını, onun için canını, malını, varını yoğunu feda edeceğini söylüyor ve gerektiğinde yapıyor. Ona her şeyin üstünde saygı göstermek için bazen altın harflerle yazıyor, kapağını ve sayfalarını minyatür ve ebrularla süslüyor, yaldızlı en değerli kumaşlardan kılıflar içinde saklayıp/kefenleyip ayak altında olmaması için yükseklere asıyor. En kutsal iş olarak onu okuyup hatimler indiriyor, okuduğundan hasıl olan sevabı paylaşmak için ölülerine de gönderiyor!, her nesilde okunmasını sağlamak için kurslar ve okullar açıyor, çocuklarına okumasını öğretiyor, ezberletiyor. Hatta kızı evinden gelin çıkarken veya halktan oy almak için siyasiler halka nutuk atarken onu alıp öpüyor ve başına götürüyor, güzel sesli hafızlar avazı çıktığı kadar değişik makamlar ve nağmelerle camilerde, mevlitlerde, düğünlerde, mezarlıklarda, yarışmalarda terennüm ediyor, hattatlar kelimelerini kûfîden rik’aya, nesihten sülüse kadar yazı stilleriyle pirinç taneleri veya değerli levhalar üzerine hünerli elleriyle yazıyor ve kenarlarını en nadide hat örnekleriyle süslüyor, dahası, devletler resmi radyo ve televizyonlarında sansürlü de olsa haftada birkaç ayet okutup onunla ilgili programlar yapıyor, üstelik matbaacısından kitapçısına kadar bunca insan ve bu kadar meslek erbabı ondan ekmek yiyor ve geçimini onunla sağlıyor.
    Bütün bunlar yapılmasına yapılıyor, ama toplum neden bir türlü Kur’an’ın şekillendirdiği Kur’an toplumu olmuyor? Neden Kur’an gönüllerde olan şirkten münafıklığa, riyadan kıskançlığa, dünya perestlikten aşağılık bir hayat yaşamaya kadar, haramlardan, zillet ve meskenet hayatı yaşamaya kadar toplumsal bütün hastalıklara neden bir türlü şifa olmuyor? Neden Kur’an, insanları Allah’tan başkasına kulluk etmekten, bütün çeşitleriyle şirk hayatı yaşamaktan, vahyin hesabına cahiliye ile uzlaşmaktan, kötülük ahlakından, ezilmek ve sömürülmekten, çimentosuz harç gibi dökülmekten ve her türlü perişanlıktan kurtarmıyor?
    Neden Kur’an insanları tek Allah’a kulluk için, putperestliği red etmek için, cahiliye baskısından ve yaşantısından kurtulmak için, ahlaksızlıklardan kaçınmak için, cahiliye mensuplarının heveslerini kursaklarında bırakmak için, Allah’tan uzaklaştıran her türlü yönlendirmeyi red etmek için, din ve inancını özgürce yaşamak için, her alanda özgürlüğe kavuşmak için her şeyi feda etmeyi göze alacak kıvama getirmiyor?
    Sahabenin yaptığı gibi gerektiğinde anadan, yardan, maldan, diyardan vazgeçecek seviyeye çıkarmıyor? Yüce Allah’ın “Ey İnananlar! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların da onu sevdiği, inananlara karşı şefkatli inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, yerenin yermesinden korkmayan bir toplum getirir. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kuşatır ve bilir.” (5 Maide 54) dediği bir toplumu bu Kur’an neden ortaya çıkarmıyor? Neden dünyada iken “İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinde ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.” (9 Tevbe 100) müjdesiyle müjdelenen insanlar gibi bir nesil meydana getirmiyor?
    Kur’an’ın bunları yapmamasının tarih içinde oluşan ve değişik anlayışlardan kaynaklanan dinsel, yönetsel, toplumsal ve kültürel birçok sebepleri vardır, ama hepsinin başında, bu ümmetin artık Kur’an’ı üzerinde düşünmek, anlamak ve yaşamak için değil, başka gerekçelerle okuması gelmektedir.
    Müslümanların öteden beri Kur’an-ı Kerim’e karşı tavrı, Allah’ın indirdiği kudret helvası ile bıldırcın etine ve her peygamberle beraber kendilerine verdiği nimetlere karşı İsrailoğullarının tavrından daha iyi sayılmaz. İsrailoğulları bu semavi sofradan usanmış ve yerden biten şeyleri tercih etmişlerse, Müslümanlar da Kur’an’ın kendilerine getirdiği rahmet, hidayet, ahkam ve öğretileri yadsımış, onlardan yan çizmiş ve yer yüzünün ürettiği beyinsizliklere ve sapkınlıklara yüzünü çevirmiş, onlara serserice dalmış, içinde yaşamış, Allah’ın yükselmelerini istediği yüksek mertebeye çıkmayı reddetmişlerdir. Bunun neticesinde de hayat onlardan yüz çevirmiş ve bu kötü duruma düşürmüş, hezimetler ve kötülükler onları kovalamış, Kur’an’ı Hz. Muhammed’den öğrendikleri, kalplerini sevgisiyle doldurdukları ve gölgesinde yaşadıkları gün yükseldikleri makamı terk etmek zorunda kalmışlardır.
    Kur’an’ı anlamak için okuma konusunda sürüp gelen umursamazlığın, Kur’an’la diyalog bozukluğunun veya kopukluğunun bugün Müslümanların içinde bulunduğu olumsuz durumun sebebi olduğu unutulmamalıdır. Başta İlahiyat mensupları olmak üzere Müslümanların Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okumadığını özeleştiri olarak ilahiyatçı bir akademisyen şöyle dile getirir:
    “Müslüman aydın-entelektüel, okuryazarın en önemli eksikliği Kur’an okumamak, içlerinde belki günde vird olarak bir miktar okuyan varsa bile, yine Kur’an “okumamak”tır. Bir zaman hem de İslami hassasiyet sahibi bazı edebiyatçıların yayınladığı bir edebiyat dergisinde bir yazar “Rilke’yi 105 defa okudum, tam anlayamadım, bir defa daha okuma ihtiyacı hissediyorum” diye yazıyordu…
    Günümüzün Müslüman ilahiyatçısı -elbette istisnaları vardır- Kur’an meali de yazar, ama Kur’an’ı okumaz; Kur’an üzerine doktora yapar, profesör de olur, ama Kur’an’ı okumaz. O, Kur’an karşısında- İslam karşısında bir müsteşriktir, ayrıca, kendince veya taşıdığı unvana göre bir “bilim adamı”dır. Kur’an ve İslam, onun için bir inceleme, yargılama ve unvan alma malzemesidir. Günümüzün Müslüman edebiyatçısı, entelektüeli için de -yine istisnaları hariç- durum farklı değildir. O, önce edebiyatçıdır, “düşünür”dür, entelektüeldir, aydındır ve sonra Müslüman’dır, Kur’an da İslam da onun için bir malzemedir. Müslüman gazeteci-yazar da -istisnaları hariç- önce gazeteci-yazardır, sonra Müslüman’dır. Belki Kur’an’ı eline almaya vakti bile olmaz” .


  5. 30.Mayıs.2012, 17:48
    4
    Şema
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Mart.2007
    Üye No: 123
    Mesaj Sayısı: 9,332
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 103

    Cevap: kuranı nasıl anlamalıyız kuranı niçin ve nasıl okumalıyız

    Müslümanların Kur’an’ı ihmal ettiğini ve iki tarafın birbirlerine yabancılaştığını Abdulkerim el-Hatib de şöyle anlatır:
    “Müslümanlar, Kur’an’ın üzerlerindeki hakkını uzun zamandır gereği gibi gözetmediler ve emanetini yerine getirmediler. Bu hakkı gözetmeyi ve emaneti yerine getirmeyi ihmal ettiler. Bu ihmalden ve taksirden dolayı hesapları, insanların hesap vermek için Allah’ın huzuruna çıkacakları ahiret günü hesabından önce bu dünyada acil olarak fena bir şekilde görüldü. Müslümanlar, ancak Kur’an’a bağlılıkları gevşediği ve onun gölgesinde yaşamayı bıraktıkları yahut bırakmaya başladıkları andan itibaren hayat kervanından koptular ve geri kaldılar.
    Müslümanların Kur’an’la beraberliklerinin tarihi, doğru ve ters orantılı olarak buna tanıklık etmektedir. Kur’an-ı Kerim’e ne kadar yakın olmuşlarsa, hakkını gözetip emanetini ne kadar yerine getirmişlerse, canlarda, mallarda, vatanlarda hayırdan nasipleri, emniyet ve selametten payları ve insanlık ailesi içinde izzet ve efendilik yerleri de o kadar büyük olmuştur. Ama Kur’an’dan uzaklaştıkları, hakkını vermedikleri ve önemini unuttukları oranda da hayırdan, emniyet ve selametten uzaklıkları, dünya milletleri arasında sıkıntı ve zorlukları da o oranda büyük olmuştur.
    Aslında bu durum, yalnız Müslümanlarla ilgili değildir. Belki hakka çağrıldığı halde onu dinlemeyen veya umursamayan her toplum için böyledir. Hayat gerçeğinde ve olaylar sahnesinde bunun örnekleri ve ibret yerleri çoktur. İsrailoğulları bunun tipik bir örneğidir.
    Allah onlara en güzel yemeği yedirdi. Canın çektiği ve hayatın hoşlandığı bir yemek! Onlara bıldırcın eti ve kudret helvası indirdi. Her zaman ve gittikleri her yerde onu hazır buldular. Hazırlamak için hiç yorulmadılar ve elde etmek için bir kuruş bile vermediler.
    Buna rağmen İsrailoğullarının canı gökten indirilen, rahmet ve bereketle kuşatılan bu yemekten yüz çevirdi, ağzını toprağa götürüp hayvanlarla beraber yerde otlamak ve onların yediğinden yemek için diretti. Kur’an, Allahın indirdiği bu değerli nimete karşı çirkin tavırlarını ortaya koyarak şöyle der:
    “Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize, yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin" demiştiniz de, "İyi olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, şüphesiz orada istediğiniz vardır" demişti. Onlara yoksulluk ve düşkünlük damgası vuruldu, Allah'ın gazabına uğradılar. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı.” (2 Bakara 61).
    Şehre indiler. Hem maddi hem manevi olarak indiler. Onun için kendilerine zillet ve meskenet damgası vuruldu, Allah’ın gazabına da uğradılar...
    “Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, yere çakılıp kaldı ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali budur. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” (7 Araf 175-176).
    Ya biz Müslümanlar, elimizde bulunan Kur’an’a karşı tavrımız ne oldu? Allah onu bize gökten bir sofra olarak indirdi. En güzel rızıklarla dolu, en bol ve değerli nimetlerle döşeli bir sofra olarak!...
    Fakat ne yazık ki, kısa bir dönemden sonra Müslümanların Kur’an’la beraberliğinin her durumda adalete ve ihsana dayanan güzel bir beraberlik olduğu söylenemez. Müslümanlar bu beraberliği çoğu zaman bozdular, değerini bilemediler, Kur’an’la aralarına mesafeler koydular ve bağlarını gevşettiler. Kur’an aralarında garip olarak yaşıyor, halini sormuyorlar ve ne dediğini anlamıyorlar. İçerdiği iyilik ve hidayetten yararlanmıyorlar. Sanki Kur’an’ın “Bunlar Kuran'ı düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?” (47 Muhammed 24), ”Peygamber: Ey Rabbim! Şüphesiz toplumum bu Kuran'ı terk etti, der.” (25 Furkan 30) ayetlerini okumuyorlar!
    Şüphesiz Kur’an dindir. Her Müslümanın gücü oranında dinini öğrenmesi ve gereklerini yerine getirmesi farz-ı ayndır. Kur’an’ı öğrenmek, örneğin cenaze namazı gibi, ekonomik yönden muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını gidermek gibi, farz-ı kifaye değildir. Çünkü cenaze namazını bir topluluk kıldığı veya muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını bazıları giderdiği zaman, farz yerine gelmiş ve kılmayanların yahut o ihtiyacın giderilmesine katılmayanların dinlerinde bir eksiklik veya bozukluk meydana gelmiş olmaz.
    Oysa Kur’an istisnasız bütün müminlerin dini olduğundan herkes dinini öğrenmek ve yerine getirmekle yükümlüdür. Bunun için zaman ayırmak ve emek vermek herkesin elindedir. Herkes yirmi dört saatin en az yarım saatini bunun için ayırabilir. Bunu yapmadığı zaman sorumlu olur ve başkaları yerine getirdiğinde kendisi de yerine getirmiş olmaz. Kur’an ayrı ayrı her Müslümanın dini olup herkes dinini öğrenmek ve yerine getirmekle yükümlü olduğundan, akil ve baliğ kadın ve erkek her Müslümanın Kur’an’ı anlamak için okuması farzdır. Şüphesiz okumaktan amaç, kelimelerini okumayı öğrenmenin vereceği bilgidir. Onun için okumayı öğrenmekten amaç, anlamını öğrenmektir. Çünkü kelimelerini okumayı bildiğimiz bir yazının anlamını bilmediğimiz sürece o kelimeleri okumanın bize bir yararı olmaz. Kelimeleri bu şekilde söylemeye de okumak değil, ancak harfleri veya kelimeleri telaffuz etmek denir.
    “Fakihler ve alimler, kendi anlayışlarına göre Kur’an’a daha büyük ve yüksek bir kutsallık vermek için, onu okumak ve elle ona dokunmak için en ağır şartlar ileri sürdüler. Böylece Kur’an’ı rafa kaldırdılar. Millet de Kur’an’a dokunmamak için güzel süslü kılıflar, keseler yaptılar, bir muska gibi onu duvarlara astılar, el erişmez dolaplarda sakladılar. Bu suretle Kur’an okunmaz, tutulmaz, dokunulmaz hale getirildi. Kur’an’ın okunması için abdest alıp kıbleye dönüp diz çökerek rahleye konarak okunmasını en büyük saygı ve ibadet saydılar. Manasını anlamanın en büyük ibadet olduğunu söylemediler, anlaşılmayacağını ilan ettiler. Bu suretle Kur’an Müslümanların kafasına muammalı, anlaşılmaz, erişilmez kutsal bir kitap adı olarak nakşedildi. Onu anlamamak, anlamadan sözlerini söylemek en iyi Müslümanlık inancı sayıldı. Bunun için onu sadece ölenlere okumak üzere mezar kitabı yaptılar. Sipariş hatimlerden başlayıp hazır hatimlere kadar işi azıttılar. Nasıl ki, elbisesi olmayan, konfeksiyoncuya gider hazır dikilmiş bir elbise alırsa, ölüsü olan ve geçmiş ölülerine sevap göndermek isteyen kimse de, imama, müezzine, hafıza gider, o, daha önce okumuş olduğu hatmini bu adama satar, o da alır ölüsüne gönderir. İşte Kur’an’a böyle muamele ettiler. Kur’an da onları yere çaldı, dünya milletlerine rezil etti. Bunu cahil ve alim din adamları beraber yaptılar. Cahiller (halk ve din adamı olarak) bunları yaparken iyi din alimleri sustular ve böylece cehalete taviz verdiler, dinsizliğin, yayılmasına göz yumdular, cahillerin bu davranışını dine bağlılık sayma gafletini gösterdiler. Şimdi gelin çıkın işin içinden” .
    Yukarıda canlandırıldığı şekilde değilse, ne söylediğini bilmedikleri, bilmek için çalışmadıkları, tercüme veya tefsirini okumadıkları ve yalnızca kutsayıp kelimelerini tekrarlamakla yetindikleri, onu okuyup anlamak ve yaşamak yerine, başkalarının söylediklerini din olarak bellemeyi ve yaşamayı tercih ettikleri bir kitabı insanlar ne diye kutsamaktadır?! Bunların yaptıkları, kendileriyle konuşmayan, seslerini işitmeyen, yarar ve zararı dokunmayan BABA dedikleri bir yatırın mezar taşlarına varıp onlarla konuşmaktan öte ne anlam ifade eder?!
    “Kur’an ısrarla kendisinin Allah katından bütün insanlar ve inananlar için “rehber”, “yol gösterici”, “uyarıcı”, “açıklayıcı”, “kolaylaştırılmış” bir kitab olarak bir rahmet olarak gönderildiğini hatırlatır dururken; O’nun “zorlaştırılmış”, “kapalı”, “şifrelerle dolu” veya “sadece bazı uzmanların çözüp anlayabileceği” bir kitab olduğunu söylemek, gaflet değilse, ihanettir. Kur’an’ın kapağını açıp da birkaç sayfa okuyan bir Müslüman, Allah’ın Kitabı’nın ne kadar kolay anlaşılır, ne kadar çekici ve ne kadar kuşatıcı bir kitab olduğunu hemen fark edecektir. Kur’an’ın Arapça’dan herhangi bir dile yapılan çeviri ya da mealindeki kapalılık, hata, dil yanlışı veya isabetsizlikler, Kur’an’ı okumamanın veya O’nu anlamaya çalışmamanın mazereti olamaz. Üstelik, meal, tercüme veya tefsirlerdeki -bir yerde doğal karşılanması gereken- beşeri hatalar da öyle sanıldığı kadar büyük ve düzeltilemez yanlışlar değildir. Kaldı ki, bu engelleri aşmak da yine Kur’an’la doğrudan muhatab olması gereken Müslümana düşmektedir. Ancak, görünen o ki, Müslümanlar arasında yaygınlaştırılan anlayış, bu tür meal ya da tercüme yanlışlarına karşı ihtiyatlı olmak değil, tam tersine şudur: “Sakın ha, doğrudan Kur’an’la muhatap olmayın; onu her önüne gelen anlayamaz, o halde onu anlamak için mutlaka bir aracıya başvurmak zorundasınız.” İşte Kur’an’la Müslüman arasındaki en büyük engel budur ve kafalardaki bu betonlaşmış zihniyeti yıkmadan da Müslümanların iflah olması mümkün değildir. İslam dünyasının ve Türkiye Müslümanlarının içinde bulundukları düşünce tembelliği, zihin kirliliği, karamsarlık, üretimsizlik, bağnazlık, kısırlık, parçalanmışlık, rezalet ve sefalet bu granitleşmiş zihniyetin bir sonucu olarak “Kur’an’ın terkedilmiş bırakılması”ndan (25/30) kaynaklanmaktadır.”
    Kur’an’a din ve kutsal kitap olarak inandığı halde anlamını öğrenmeyen ve üzerinde düşünmeyen insanların anlayışında Kur’an’ın “Kutsal Bakımsız İnek”ten farksız olduğunu söyleyen değerli yazar Rasim Özdenören’in şu tespitlerine katılmamak mümkün değildir:
    “...Dokunulmaya kıyılmadığı için asıl işlevinin dışında bırakılmış olan şey, âtıl, dahası çürümeye bırakılmış sayılır. Her şey kendi istikameti doğrultusunda ve kendi işlevini icra etmek üzere kullanılmayı bekler. Bu ülkede yaşayan bir kısım insanların hayatında dinin yeri de aynen “kendisine kıyılmadığı için” dokunulmadan bırakılan nesneye dönüştürülmüştür. Ona gösterilmesi gereken “saygı”, onu hayatın dışında tutmayı gerektiriyormuş gibi telakki edilmiştir. Kitaba o kadar saygı ile yaklaşılmıştır ki o, daima başlar üstünde tutulduğu sanılırken, aslında hayatın dışına itilmiştir. Onu el altında bulundurmak yerine, torba içlerinde muhafaza edip duvara asmak, onu hayatın dışına itmekle birdir.
    Kitab’ı torbasına koyup duvardaki çiviye asanın, sonra da onu asıldığı yerde unutanın, bu işi, dine ve Kitaba duyduğu saygı yüzünden yaptığına kuşku yoktur. Fakat o kişi acaba dine düşman olsaydı bundan farklı mı davranacaktı? Ve daha farklı davranmakla bundan daha düşmanca bir iş mi yapmış olacaktı?
    Kullanılmayan bir inancın, kullanılmayan bir itikadın yaşanan hayat içinde ölü bir nesne durumunda bırakılmaktan farklı bir yanı kalır mı? İnanan bir insan için, şerefesinde ezan okunmasına müsaade edilmeyen görkemli bir minare mi anlam taşır, yoksa üzerinde ezan okunabilen tenekeden bir minare mi? İnançlara saygılı olduğunu ileri süren birisinden görkemli minareler inşa edip ezan okunmasını yasaklaması mı beklenir, yoksa tenekeden de olsa bir minareden okunan ezanın duyulmasını sağlaması mı?
    Nehru, ineklerini tabu telakki edip onlara saygı gösteren hemşehrilerine sık sık “Hint ineklerinin, ineklerin o denli saygı görmediği ülkelerinkine göre daha sefil bir hayat sürdürdüklerini” hatırlatırmış. Müslüman ülkelerin domuzları da, başka ülkelerinkinden daha hür sayılmaz mı?
    Kutsallık, hayatın dışına itilmeyi değil, hayatın ta göbeğinde yer almayı tazammun etmeli/içermelidir. Buna bakarak, öldürmek istedikleri değerleri kutsallık maskesi altında hayatın dışına itenlerin, bize karşı ahlaki bir katakülli içinde olduklarını iddia edebiliriz.”

    Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e ne kadar yakın olmuşlarsa, hakkını gözetip emanetini ne kadar yerine getirmişlerse, canlarda, mallarda, vatanlarda hayırdan nasipleri, emniyet ve selametten payları ve insanlık ailesi içinde izzet ve efendilik yerleri de o kadar büyük olmuştur.

    Bu ülkede yaşayan bir kısım insanların hayatında dinin yeri aynen “kendisine kıyılmadığı için” dokunulmadan bırakılan nesneye dönüştürülmüştür. Ona gösterilmesi gereken “saygı”, onu hayatın dışında tutmayı gerektiriyormuş gibi telakki edilmiştir.

    Günümüzün Müslüman aydını önce edebiyatçıdır, düşünürdür, entelektüeldir, sonra Müslüman’dır, Kur’an da İslam da onun için bir malzemedir. Müslüman gazeteci-yazar da -istisnaları hariç- önce gazeteci-yazardır, sonra Müslüman’dır. Belki Kur’an’ı eline almaya vakti bile olmaz. Ali Ünal.


  6. 30.Mayıs.2012, 17:48
    4
    Moderatör
    Müslümanların Kur’an’ı ihmal ettiğini ve iki tarafın birbirlerine yabancılaştığını Abdulkerim el-Hatib de şöyle anlatır:
    “Müslümanlar, Kur’an’ın üzerlerindeki hakkını uzun zamandır gereği gibi gözetmediler ve emanetini yerine getirmediler. Bu hakkı gözetmeyi ve emaneti yerine getirmeyi ihmal ettiler. Bu ihmalden ve taksirden dolayı hesapları, insanların hesap vermek için Allah’ın huzuruna çıkacakları ahiret günü hesabından önce bu dünyada acil olarak fena bir şekilde görüldü. Müslümanlar, ancak Kur’an’a bağlılıkları gevşediği ve onun gölgesinde yaşamayı bıraktıkları yahut bırakmaya başladıkları andan itibaren hayat kervanından koptular ve geri kaldılar.
    Müslümanların Kur’an’la beraberliklerinin tarihi, doğru ve ters orantılı olarak buna tanıklık etmektedir. Kur’an-ı Kerim’e ne kadar yakın olmuşlarsa, hakkını gözetip emanetini ne kadar yerine getirmişlerse, canlarda, mallarda, vatanlarda hayırdan nasipleri, emniyet ve selametten payları ve insanlık ailesi içinde izzet ve efendilik yerleri de o kadar büyük olmuştur. Ama Kur’an’dan uzaklaştıkları, hakkını vermedikleri ve önemini unuttukları oranda da hayırdan, emniyet ve selametten uzaklıkları, dünya milletleri arasında sıkıntı ve zorlukları da o oranda büyük olmuştur.
    Aslında bu durum, yalnız Müslümanlarla ilgili değildir. Belki hakka çağrıldığı halde onu dinlemeyen veya umursamayan her toplum için böyledir. Hayat gerçeğinde ve olaylar sahnesinde bunun örnekleri ve ibret yerleri çoktur. İsrailoğulları bunun tipik bir örneğidir.
    Allah onlara en güzel yemeği yedirdi. Canın çektiği ve hayatın hoşlandığı bir yemek! Onlara bıldırcın eti ve kudret helvası indirdi. Her zaman ve gittikleri her yerde onu hazır buldular. Hazırlamak için hiç yorulmadılar ve elde etmek için bir kuruş bile vermediler.
    Buna rağmen İsrailoğullarının canı gökten indirilen, rahmet ve bereketle kuşatılan bu yemekten yüz çevirdi, ağzını toprağa götürüp hayvanlarla beraber yerde otlamak ve onların yediğinden yemek için diretti. Kur’an, Allahın indirdiği bu değerli nimete karşı çirkin tavırlarını ortaya koyarak şöyle der:
    “Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize, yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin" demiştiniz de, "İyi olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, şüphesiz orada istediğiniz vardır" demişti. Onlara yoksulluk ve düşkünlük damgası vuruldu, Allah'ın gazabına uğradılar. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı.” (2 Bakara 61).
    Şehre indiler. Hem maddi hem manevi olarak indiler. Onun için kendilerine zillet ve meskenet damgası vuruldu, Allah’ın gazabına da uğradılar...
    “Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, yere çakılıp kaldı ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali budur. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” (7 Araf 175-176).
    Ya biz Müslümanlar, elimizde bulunan Kur’an’a karşı tavrımız ne oldu? Allah onu bize gökten bir sofra olarak indirdi. En güzel rızıklarla dolu, en bol ve değerli nimetlerle döşeli bir sofra olarak!...
    Fakat ne yazık ki, kısa bir dönemden sonra Müslümanların Kur’an’la beraberliğinin her durumda adalete ve ihsana dayanan güzel bir beraberlik olduğu söylenemez. Müslümanlar bu beraberliği çoğu zaman bozdular, değerini bilemediler, Kur’an’la aralarına mesafeler koydular ve bağlarını gevşettiler. Kur’an aralarında garip olarak yaşıyor, halini sormuyorlar ve ne dediğini anlamıyorlar. İçerdiği iyilik ve hidayetten yararlanmıyorlar. Sanki Kur’an’ın “Bunlar Kuran'ı düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?” (47 Muhammed 24), ”Peygamber: Ey Rabbim! Şüphesiz toplumum bu Kuran'ı terk etti, der.” (25 Furkan 30) ayetlerini okumuyorlar!
    Şüphesiz Kur’an dindir. Her Müslümanın gücü oranında dinini öğrenmesi ve gereklerini yerine getirmesi farz-ı ayndır. Kur’an’ı öğrenmek, örneğin cenaze namazı gibi, ekonomik yönden muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını gidermek gibi, farz-ı kifaye değildir. Çünkü cenaze namazını bir topluluk kıldığı veya muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını bazıları giderdiği zaman, farz yerine gelmiş ve kılmayanların yahut o ihtiyacın giderilmesine katılmayanların dinlerinde bir eksiklik veya bozukluk meydana gelmiş olmaz.
    Oysa Kur’an istisnasız bütün müminlerin dini olduğundan herkes dinini öğrenmek ve yerine getirmekle yükümlüdür. Bunun için zaman ayırmak ve emek vermek herkesin elindedir. Herkes yirmi dört saatin en az yarım saatini bunun için ayırabilir. Bunu yapmadığı zaman sorumlu olur ve başkaları yerine getirdiğinde kendisi de yerine getirmiş olmaz. Kur’an ayrı ayrı her Müslümanın dini olup herkes dinini öğrenmek ve yerine getirmekle yükümlü olduğundan, akil ve baliğ kadın ve erkek her Müslümanın Kur’an’ı anlamak için okuması farzdır. Şüphesiz okumaktan amaç, kelimelerini okumayı öğrenmenin vereceği bilgidir. Onun için okumayı öğrenmekten amaç, anlamını öğrenmektir. Çünkü kelimelerini okumayı bildiğimiz bir yazının anlamını bilmediğimiz sürece o kelimeleri okumanın bize bir yararı olmaz. Kelimeleri bu şekilde söylemeye de okumak değil, ancak harfleri veya kelimeleri telaffuz etmek denir.
    “Fakihler ve alimler, kendi anlayışlarına göre Kur’an’a daha büyük ve yüksek bir kutsallık vermek için, onu okumak ve elle ona dokunmak için en ağır şartlar ileri sürdüler. Böylece Kur’an’ı rafa kaldırdılar. Millet de Kur’an’a dokunmamak için güzel süslü kılıflar, keseler yaptılar, bir muska gibi onu duvarlara astılar, el erişmez dolaplarda sakladılar. Bu suretle Kur’an okunmaz, tutulmaz, dokunulmaz hale getirildi. Kur’an’ın okunması için abdest alıp kıbleye dönüp diz çökerek rahleye konarak okunmasını en büyük saygı ve ibadet saydılar. Manasını anlamanın en büyük ibadet olduğunu söylemediler, anlaşılmayacağını ilan ettiler. Bu suretle Kur’an Müslümanların kafasına muammalı, anlaşılmaz, erişilmez kutsal bir kitap adı olarak nakşedildi. Onu anlamamak, anlamadan sözlerini söylemek en iyi Müslümanlık inancı sayıldı. Bunun için onu sadece ölenlere okumak üzere mezar kitabı yaptılar. Sipariş hatimlerden başlayıp hazır hatimlere kadar işi azıttılar. Nasıl ki, elbisesi olmayan, konfeksiyoncuya gider hazır dikilmiş bir elbise alırsa, ölüsü olan ve geçmiş ölülerine sevap göndermek isteyen kimse de, imama, müezzine, hafıza gider, o, daha önce okumuş olduğu hatmini bu adama satar, o da alır ölüsüne gönderir. İşte Kur’an’a böyle muamele ettiler. Kur’an da onları yere çaldı, dünya milletlerine rezil etti. Bunu cahil ve alim din adamları beraber yaptılar. Cahiller (halk ve din adamı olarak) bunları yaparken iyi din alimleri sustular ve böylece cehalete taviz verdiler, dinsizliğin, yayılmasına göz yumdular, cahillerin bu davranışını dine bağlılık sayma gafletini gösterdiler. Şimdi gelin çıkın işin içinden” .
    Yukarıda canlandırıldığı şekilde değilse, ne söylediğini bilmedikleri, bilmek için çalışmadıkları, tercüme veya tefsirini okumadıkları ve yalnızca kutsayıp kelimelerini tekrarlamakla yetindikleri, onu okuyup anlamak ve yaşamak yerine, başkalarının söylediklerini din olarak bellemeyi ve yaşamayı tercih ettikleri bir kitabı insanlar ne diye kutsamaktadır?! Bunların yaptıkları, kendileriyle konuşmayan, seslerini işitmeyen, yarar ve zararı dokunmayan BABA dedikleri bir yatırın mezar taşlarına varıp onlarla konuşmaktan öte ne anlam ifade eder?!
    “Kur’an ısrarla kendisinin Allah katından bütün insanlar ve inananlar için “rehber”, “yol gösterici”, “uyarıcı”, “açıklayıcı”, “kolaylaştırılmış” bir kitab olarak bir rahmet olarak gönderildiğini hatırlatır dururken; O’nun “zorlaştırılmış”, “kapalı”, “şifrelerle dolu” veya “sadece bazı uzmanların çözüp anlayabileceği” bir kitab olduğunu söylemek, gaflet değilse, ihanettir. Kur’an’ın kapağını açıp da birkaç sayfa okuyan bir Müslüman, Allah’ın Kitabı’nın ne kadar kolay anlaşılır, ne kadar çekici ve ne kadar kuşatıcı bir kitab olduğunu hemen fark edecektir. Kur’an’ın Arapça’dan herhangi bir dile yapılan çeviri ya da mealindeki kapalılık, hata, dil yanlışı veya isabetsizlikler, Kur’an’ı okumamanın veya O’nu anlamaya çalışmamanın mazereti olamaz. Üstelik, meal, tercüme veya tefsirlerdeki -bir yerde doğal karşılanması gereken- beşeri hatalar da öyle sanıldığı kadar büyük ve düzeltilemez yanlışlar değildir. Kaldı ki, bu engelleri aşmak da yine Kur’an’la doğrudan muhatab olması gereken Müslümana düşmektedir. Ancak, görünen o ki, Müslümanlar arasında yaygınlaştırılan anlayış, bu tür meal ya da tercüme yanlışlarına karşı ihtiyatlı olmak değil, tam tersine şudur: “Sakın ha, doğrudan Kur’an’la muhatap olmayın; onu her önüne gelen anlayamaz, o halde onu anlamak için mutlaka bir aracıya başvurmak zorundasınız.” İşte Kur’an’la Müslüman arasındaki en büyük engel budur ve kafalardaki bu betonlaşmış zihniyeti yıkmadan da Müslümanların iflah olması mümkün değildir. İslam dünyasının ve Türkiye Müslümanlarının içinde bulundukları düşünce tembelliği, zihin kirliliği, karamsarlık, üretimsizlik, bağnazlık, kısırlık, parçalanmışlık, rezalet ve sefalet bu granitleşmiş zihniyetin bir sonucu olarak “Kur’an’ın terkedilmiş bırakılması”ndan (25/30) kaynaklanmaktadır.”
    Kur’an’a din ve kutsal kitap olarak inandığı halde anlamını öğrenmeyen ve üzerinde düşünmeyen insanların anlayışında Kur’an’ın “Kutsal Bakımsız İnek”ten farksız olduğunu söyleyen değerli yazar Rasim Özdenören’in şu tespitlerine katılmamak mümkün değildir:
    “...Dokunulmaya kıyılmadığı için asıl işlevinin dışında bırakılmış olan şey, âtıl, dahası çürümeye bırakılmış sayılır. Her şey kendi istikameti doğrultusunda ve kendi işlevini icra etmek üzere kullanılmayı bekler. Bu ülkede yaşayan bir kısım insanların hayatında dinin yeri de aynen “kendisine kıyılmadığı için” dokunulmadan bırakılan nesneye dönüştürülmüştür. Ona gösterilmesi gereken “saygı”, onu hayatın dışında tutmayı gerektiriyormuş gibi telakki edilmiştir. Kitaba o kadar saygı ile yaklaşılmıştır ki o, daima başlar üstünde tutulduğu sanılırken, aslında hayatın dışına itilmiştir. Onu el altında bulundurmak yerine, torba içlerinde muhafaza edip duvara asmak, onu hayatın dışına itmekle birdir.
    Kitab’ı torbasına koyup duvardaki çiviye asanın, sonra da onu asıldığı yerde unutanın, bu işi, dine ve Kitaba duyduğu saygı yüzünden yaptığına kuşku yoktur. Fakat o kişi acaba dine düşman olsaydı bundan farklı mı davranacaktı? Ve daha farklı davranmakla bundan daha düşmanca bir iş mi yapmış olacaktı?
    Kullanılmayan bir inancın, kullanılmayan bir itikadın yaşanan hayat içinde ölü bir nesne durumunda bırakılmaktan farklı bir yanı kalır mı? İnanan bir insan için, şerefesinde ezan okunmasına müsaade edilmeyen görkemli bir minare mi anlam taşır, yoksa üzerinde ezan okunabilen tenekeden bir minare mi? İnançlara saygılı olduğunu ileri süren birisinden görkemli minareler inşa edip ezan okunmasını yasaklaması mı beklenir, yoksa tenekeden de olsa bir minareden okunan ezanın duyulmasını sağlaması mı?
    Nehru, ineklerini tabu telakki edip onlara saygı gösteren hemşehrilerine sık sık “Hint ineklerinin, ineklerin o denli saygı görmediği ülkelerinkine göre daha sefil bir hayat sürdürdüklerini” hatırlatırmış. Müslüman ülkelerin domuzları da, başka ülkelerinkinden daha hür sayılmaz mı?
    Kutsallık, hayatın dışına itilmeyi değil, hayatın ta göbeğinde yer almayı tazammun etmeli/içermelidir. Buna bakarak, öldürmek istedikleri değerleri kutsallık maskesi altında hayatın dışına itenlerin, bize karşı ahlaki bir katakülli içinde olduklarını iddia edebiliriz.”

    Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e ne kadar yakın olmuşlarsa, hakkını gözetip emanetini ne kadar yerine getirmişlerse, canlarda, mallarda, vatanlarda hayırdan nasipleri, emniyet ve selametten payları ve insanlık ailesi içinde izzet ve efendilik yerleri de o kadar büyük olmuştur.

    Bu ülkede yaşayan bir kısım insanların hayatında dinin yeri aynen “kendisine kıyılmadığı için” dokunulmadan bırakılan nesneye dönüştürülmüştür. Ona gösterilmesi gereken “saygı”, onu hayatın dışında tutmayı gerektiriyormuş gibi telakki edilmiştir.

    Günümüzün Müslüman aydını önce edebiyatçıdır, düşünürdür, entelektüeldir, sonra Müslüman’dır, Kur’an da İslam da onun için bir malzemedir. Müslüman gazeteci-yazar da -istisnaları hariç- önce gazeteci-yazardır, sonra Müslüman’dır. Belki Kur’an’ı eline almaya vakti bile olmaz. Ali Ünal.





+ Yorum Gönder