Konusunu Oylayın.: Kötü niyetli dört kişi zina iftirasında bulunursa recm uygulanır mı?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kötü niyetli dört kişi zina iftirasında bulunursa recm uygulanır mı?
  1. 27.Haziran.2010, 11:00
    1
    Misafir

    Kötü niyetli dört kişi zina iftirasında bulunursa recm uygulanır mı?






    Kötü niyetli dört kişi zina iftirasında bulunursa recm uygulanır mı? Mumsema Kötü niyetli dört kişi zina iftirasında bulunursa recm uygulanır mı?


  2. 27.Haziran.2010, 14:52
    2
    ^^SiNeM^^
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Kasım.2009
    Üye No: 63326
    Mesaj Sayısı: 812
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 27

    --->: Kötü niyetli dört kişi zina iftirasında bulunursa recm uygulanır mı?




    Zina suçuna biçilen ceza bizzat Kur'an'da "nekal" olarak, yani ağırlaştırılmış bir ceza olarak değerlendirilmiştir. Maksat, sosyal, toplumsal, ailevî huzuru bozan ahlakî-bulaşıcı virüsleri cemiyetten tamamen temizlemek.. Elbette Allah her şeyi en iyi bilir. Bununla beraber, zina suçunun tespit edilmesi, dört âdil şahidin cinsi ilişkiyi gözleriyle gördüklerine dair beyanatlarına bağlanmıştır. Bunun anlamı şudur: bu konuda hiç kimse dedikodu etmesin, ağzını açmasın.. Aksi taktirde, şahitler müfteri muamelesini görecekler. Hatta bir eksiğiyle üç şahit bile olsa üçü de iftira suçundan, seksen değneği hak edecektir.. Bu tedbir, bir yandan toplumu rahatsız eden dedikoduları önleyecek, diğer yandan şayet gerçekten bir suç işlenmişse, sahibine tövbe kapısını açık bırakmış olacak.


    Bu caydırıcı önlemin alınması yanında, zina suçunun tespit edilmesinin dört şahide bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü, dört şahidin iki kişiyi bu konuda suçüstü yakalama imkânı yok gibidir. Ayrıca, bunu gördüğünü söyleyen kimseyi üç kişi daha desteklemezse, seksen değnekle cezalandırılacaktır. Bunun anlamı şudur: Kimse ulu-orta bu konuda konuşmasın, ağzını açmasın...


    Nitekim, asrısaadette yapılan recimlerin hemen hemen hepsi, suçluların -vicdanlarında hissettikleri ağır suçluluk psikolojisinden kurtulmak için- bizzat itiraf etmelerinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Hatta itiraf edenleri, duymazlıktan gelen Hz. Peygamber (a.s.m)'in onları kurtarma yolunda her türlü çareye baş vurduğu/itirafçının aklî dengesinin yerinde olup olmadığı, yaptığı işin zina mı yoksa onun ön hazırlığıyla ilgili dalaşma mı olduğunu soruşturmuş ve sonuçta ısrarlı itiraflar karşısında onlara had uygulama cihetine gitmiştir.


    Şahitlerin adalet sahibi olması da dikkat çekicidir.Ceza davalarında ise mutlaka şahitlerin durumunu tahkîk gerekir. Çünkü bu tür dâvalar şüphe ile düşerler. Hâkim açık ve gizli olarak şahitlerin durumunu tahkîk etmelidir. Cezayı veren hakim şahitlerin adil olduğunu araştırır şayet şüphe bulursa ceza düşer. Adaletin çeşitli tarifleri yapılmaktadır. Bunlardan en yaygın olanı: "Büyük günahları işlememek, küçük günahlarda ısrar etmemektir" ve "Hasenesi çok, masiyeti az olandır" şeklindeki tariflerdir. Bunun bir başka şekildeki ifadesi de "hasenatı seyyiatından çok olandır." (el-Mevsılî, el-ihtiyar'li Ta'lıli'l Muhtar, II, 149; Zühaylî, a.g.e., VI, 565).


    Şahitin şehadetinin kabul edilmesi için ağır şartlar getirilmiştir. Şahitte ilk aranan şart adil olmasıdır. Adaletli kimse de, iyilikleri kötülüklerine üstün gelendir. Bu da büyük günahlardan uzak durmak, küçük günahlarda ısrar etmemekle anlaşılır. Büyük günahı işleyen kimseye fasık denmektedir. Böyle birisinin şahitliğinin kabul edilmeyeceği Hucurat Suresinin 6. ayetinde açıkça bildirilir:

    “Ey mü’minler, size fasık bir kimse bir haber getirince, onun iç yüzünü iyice araştırıp tahkik ediniz. Yoksa bir topluluğa bilmeden fenalık edersiniz de, sonra ettiğinize pişman olursunuz.”


    Büyük günahları işleyen kimseler yalana da ehemmiyet vermezler. Yetim malı yiyen, faiz yemekle tanınan, devamlı içki içen, kumar oynayan ve benzeri günahları işleyen kimseler adalete uymayacaklarından ve kolayca yalan söyleyebileceklerinden şahitlikleri kabul edilmez.


    Yalan söylemekle tanınmış, sık sık yalan haber getirip götürenlerin şahitliklerine başvurulmaz.


    Davalı ile şahit arasında dünyevi bir husumet bulunmamalıdır.


    Cimriliğiyle meşhur olmuş, zekat vermekte, çoluk çocuğunun geçimini teminde aşırı derecede eli sıkı olan kimselerin şahitliği kabul edilmez. Bunların yalan yere şahitlik yapması ihtimali vardır.


    Çocukların, akıl hastalarının, bunakların, dilsizin, âmanın şahitlikleri makbul değildir.


    Ağzından çıkanların meşru veya gayrı meşru olduğuna aldırmayan, dinen ve ahlaken hoş olmayan sözleri sarf etmeyi bir alışkanlık haline getiren laubali insanların şahitlikleri kabul olunmaz.


    Şahitlik meselesinde hassas davranan İmam Ebu Yusuf, Hanefi mezhebinin kurucularından olmakla beraber, aynı zamanda Abbasi devrinde kadılık da yapmıştı. Kendisine pek çok dava gelirdi. Bu arada en üst makamda bulunan devlet ricaline bile hiç imtiyaz tanımaz, hepsi hakkında adil davranırdı.


    İmam Ebu Yusuf, Halifenin vezirlerinden Fazıl’ın şahitliğini reddetmişti. Bunun sebebini soranlara da şu cevabı vermişti: “Bu vezir bir mecliste Halifeye ‘kulunuz’ diyordu. Şayet bu sözünde doğru ise kölenin zaten şahitliği kabul edilmez. Eğer yalan söylüyorsa, yalancının şahitliği de makbul olmaz.”


    Bu vak’a İslam terbiyesinin yüceliğini, dalkavukluğun İslam’da yerinin olmadığını, şahsiyet ve karakterin ehemmiyetini sergiler.


    Umumi âdaba, sünnet-i seniyyeye, örf ve adete aykırı düşen işleri yapanların şahitliği ciddiye alınmamaktadır. Hayasız kimselerle sohbet etmek, insanlarla alay etmek, başkalarını küçük düşürecek derecede şakada bulunmak hep sünnete ve adaba aykırı hareketlerdir. Bunları alışkanlık haline getirenlerin şahitlikleri kabul edilmez.


    İmam-ı Azam gibi selef-i salihine, Sahabeye dil uzatan bid’at ehli kimselerin şahitliklerine itibar olunmaz.


    Bütün bunlar İslam’ın şahitlik gibi adaletin tecellisine sebep olacak bir meseleye verdiği ehemmiyeti gösterir.


    Yalan yere şahitlik yapanın hem dünyada hem de ahirette cezası büyüktür. Ölen kişi mazlum olduğu için şehadet mertebesine ulaşır. Yalan yere şahitlik eden de katil hükmündedir. Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir ayeti günahın büyüklüğünü gayet açık bir şekilde göstermektedir.


    Şayet şahitlerin yalan beyanda bulundukları tesbit edilirse jukukçularımız, yalancı şahitler için cezayı sadece ahirete bırakmamışlar, dünyada da bir takım cezalar öngörmüşlerdir. Yalan yere ettikleri şahitlik yüzünden sebep oldukları maddî zararın tazmininin yanı sıra başka cezalar da verilir. Yalancı şahit için genelde belli bir ceza tesbiti yapılmamış, bu tamamen hâkimin takdirine bırakılmıştır. İmam Ebû Hanîfe yalancı şahidin caddelerde teşhir edileceğini, Ebû Yusuf ve Muhammed ise dayak ve hapis cezası ile cezalandırılacaklarını söylerler (Merğinânî, a.g.e., III, 132; İbn Kudâme, a.g.e., XII, XII, 154;11, 154; ayrıca bkz. Şehadet).

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet Editör


  3. 27.Haziran.2010, 14:52
    2
    Devamlı Üye



    Zina suçuna biçilen ceza bizzat Kur'an'da "nekal" olarak, yani ağırlaştırılmış bir ceza olarak değerlendirilmiştir. Maksat, sosyal, toplumsal, ailevî huzuru bozan ahlakî-bulaşıcı virüsleri cemiyetten tamamen temizlemek.. Elbette Allah her şeyi en iyi bilir. Bununla beraber, zina suçunun tespit edilmesi, dört âdil şahidin cinsi ilişkiyi gözleriyle gördüklerine dair beyanatlarına bağlanmıştır. Bunun anlamı şudur: bu konuda hiç kimse dedikodu etmesin, ağzını açmasın.. Aksi taktirde, şahitler müfteri muamelesini görecekler. Hatta bir eksiğiyle üç şahit bile olsa üçü de iftira suçundan, seksen değneği hak edecektir.. Bu tedbir, bir yandan toplumu rahatsız eden dedikoduları önleyecek, diğer yandan şayet gerçekten bir suç işlenmişse, sahibine tövbe kapısını açık bırakmış olacak.


    Bu caydırıcı önlemin alınması yanında, zina suçunun tespit edilmesinin dört şahide bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü, dört şahidin iki kişiyi bu konuda suçüstü yakalama imkânı yok gibidir. Ayrıca, bunu gördüğünü söyleyen kimseyi üç kişi daha desteklemezse, seksen değnekle cezalandırılacaktır. Bunun anlamı şudur: Kimse ulu-orta bu konuda konuşmasın, ağzını açmasın...


    Nitekim, asrısaadette yapılan recimlerin hemen hemen hepsi, suçluların -vicdanlarında hissettikleri ağır suçluluk psikolojisinden kurtulmak için- bizzat itiraf etmelerinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Hatta itiraf edenleri, duymazlıktan gelen Hz. Peygamber (a.s.m)'in onları kurtarma yolunda her türlü çareye baş vurduğu/itirafçının aklî dengesinin yerinde olup olmadığı, yaptığı işin zina mı yoksa onun ön hazırlığıyla ilgili dalaşma mı olduğunu soruşturmuş ve sonuçta ısrarlı itiraflar karşısında onlara had uygulama cihetine gitmiştir.


    Şahitlerin adalet sahibi olması da dikkat çekicidir.Ceza davalarında ise mutlaka şahitlerin durumunu tahkîk gerekir. Çünkü bu tür dâvalar şüphe ile düşerler. Hâkim açık ve gizli olarak şahitlerin durumunu tahkîk etmelidir. Cezayı veren hakim şahitlerin adil olduğunu araştırır şayet şüphe bulursa ceza düşer. Adaletin çeşitli tarifleri yapılmaktadır. Bunlardan en yaygın olanı: "Büyük günahları işlememek, küçük günahlarda ısrar etmemektir" ve "Hasenesi çok, masiyeti az olandır" şeklindeki tariflerdir. Bunun bir başka şekildeki ifadesi de "hasenatı seyyiatından çok olandır." (el-Mevsılî, el-ihtiyar'li Ta'lıli'l Muhtar, II, 149; Zühaylî, a.g.e., VI, 565).


    Şahitin şehadetinin kabul edilmesi için ağır şartlar getirilmiştir. Şahitte ilk aranan şart adil olmasıdır. Adaletli kimse de, iyilikleri kötülüklerine üstün gelendir. Bu da büyük günahlardan uzak durmak, küçük günahlarda ısrar etmemekle anlaşılır. Büyük günahı işleyen kimseye fasık denmektedir. Böyle birisinin şahitliğinin kabul edilmeyeceği Hucurat Suresinin 6. ayetinde açıkça bildirilir:

    “Ey mü’minler, size fasık bir kimse bir haber getirince, onun iç yüzünü iyice araştırıp tahkik ediniz. Yoksa bir topluluğa bilmeden fenalık edersiniz de, sonra ettiğinize pişman olursunuz.”


    Büyük günahları işleyen kimseler yalana da ehemmiyet vermezler. Yetim malı yiyen, faiz yemekle tanınan, devamlı içki içen, kumar oynayan ve benzeri günahları işleyen kimseler adalete uymayacaklarından ve kolayca yalan söyleyebileceklerinden şahitlikleri kabul edilmez.


    Yalan söylemekle tanınmış, sık sık yalan haber getirip götürenlerin şahitliklerine başvurulmaz.


    Davalı ile şahit arasında dünyevi bir husumet bulunmamalıdır.


    Cimriliğiyle meşhur olmuş, zekat vermekte, çoluk çocuğunun geçimini teminde aşırı derecede eli sıkı olan kimselerin şahitliği kabul edilmez. Bunların yalan yere şahitlik yapması ihtimali vardır.


    Çocukların, akıl hastalarının, bunakların, dilsizin, âmanın şahitlikleri makbul değildir.


    Ağzından çıkanların meşru veya gayrı meşru olduğuna aldırmayan, dinen ve ahlaken hoş olmayan sözleri sarf etmeyi bir alışkanlık haline getiren laubali insanların şahitlikleri kabul olunmaz.


    Şahitlik meselesinde hassas davranan İmam Ebu Yusuf, Hanefi mezhebinin kurucularından olmakla beraber, aynı zamanda Abbasi devrinde kadılık da yapmıştı. Kendisine pek çok dava gelirdi. Bu arada en üst makamda bulunan devlet ricaline bile hiç imtiyaz tanımaz, hepsi hakkında adil davranırdı.


    İmam Ebu Yusuf, Halifenin vezirlerinden Fazıl’ın şahitliğini reddetmişti. Bunun sebebini soranlara da şu cevabı vermişti: “Bu vezir bir mecliste Halifeye ‘kulunuz’ diyordu. Şayet bu sözünde doğru ise kölenin zaten şahitliği kabul edilmez. Eğer yalan söylüyorsa, yalancının şahitliği de makbul olmaz.”


    Bu vak’a İslam terbiyesinin yüceliğini, dalkavukluğun İslam’da yerinin olmadığını, şahsiyet ve karakterin ehemmiyetini sergiler.


    Umumi âdaba, sünnet-i seniyyeye, örf ve adete aykırı düşen işleri yapanların şahitliği ciddiye alınmamaktadır. Hayasız kimselerle sohbet etmek, insanlarla alay etmek, başkalarını küçük düşürecek derecede şakada bulunmak hep sünnete ve adaba aykırı hareketlerdir. Bunları alışkanlık haline getirenlerin şahitlikleri kabul edilmez.


    İmam-ı Azam gibi selef-i salihine, Sahabeye dil uzatan bid’at ehli kimselerin şahitliklerine itibar olunmaz.


    Bütün bunlar İslam’ın şahitlik gibi adaletin tecellisine sebep olacak bir meseleye verdiği ehemmiyeti gösterir.


    Yalan yere şahitlik yapanın hem dünyada hem de ahirette cezası büyüktür. Ölen kişi mazlum olduğu için şehadet mertebesine ulaşır. Yalan yere şahitlik eden de katil hükmündedir. Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir ayeti günahın büyüklüğünü gayet açık bir şekilde göstermektedir.


    Şayet şahitlerin yalan beyanda bulundukları tesbit edilirse jukukçularımız, yalancı şahitler için cezayı sadece ahirete bırakmamışlar, dünyada da bir takım cezalar öngörmüşlerdir. Yalan yere ettikleri şahitlik yüzünden sebep oldukları maddî zararın tazmininin yanı sıra başka cezalar da verilir. Yalancı şahit için genelde belli bir ceza tesbiti yapılmamış, bu tamamen hâkimin takdirine bırakılmıştır. İmam Ebû Hanîfe yalancı şahidin caddelerde teşhir edileceğini, Ebû Yusuf ve Muhammed ise dayak ve hapis cezası ile cezalandırılacaklarını söylerler (Merğinânî, a.g.e., III, 132; İbn Kudâme, a.g.e., XII, XII, 154;11, 154; ayrıca bkz. Şehadet).

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet Editör





+ Yorum Gönder