Konusunu Oylayın.: İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihni mi h

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihni mi h
  1. 03.Haziran.2010, 11:48
    1
    Misafir

    İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihni mi h






    İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihni mi h Mumsema İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır?
    Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihni mi hedef almalıdır?


  2. 03.Haziran.2010, 11:48
    1
    elanur aksu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    elanur aksu
    Misafir



    İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır?
    Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihni mi hedef almalıdır?


    Benzer Konular

    - İnsan Yüzü Manevi Anlamda Değişim İçindedir..

    - İnsan niçin yaratılmıştır? Gayesi ve hedefi ne olmalıdır?

    - İnsan ruhu ile ilgili sözler

    - İnsan öldükden sonra ruhu nereye gidiyor?

    - İmanın hedefi insanda ne olmalıdır

  3. 03.Haziran.2010, 17:27
    2
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihn




    Şu bir gerçektir ki, bizim manevî yapımızı oluşturan duygu ve latifelerimiz iç içedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tür duygu ve düşüncelerin merkezini kesin olarak belirlemek, sözgelişi kötü bir düşüncenin, bir telkinin hangi mekanizmadan kaynaklandığını kesin olarak tespit etmek oldukça zordur. Bu sebeple bizim hangi yönümüzü, hangi duygumuzu arındırmaya yönelik bir düşüncenin içerisine girmeye çalışmamızın gerekli olmadığını düşünüyoruz.

    Nitekim, İmam Gazalî, altıncı his çerçevesinde değerlendirdiği basiret mefhumunu açılarken, kalb, nur, akıl gibi sözcüklerin birbirinin yerine kullanılabileceğini, bunların teşhis ve tayini konusunda bir tartışmanın yersiz olacağını ifade etmektedir(bk. İhya, 4/289).

    Bir kul olarak bizim arınmamız, temizlenmemiz, Allah’ın emirlerine riayet etmek ve yasaklarından kaçınmakla kendini gösterir. Ehl-i tasavvufun “nefsi arındırmak” olarak vasıflandırdıkları husus, imtihan gereği olarak insanın fıtratında var olan ve kötülüğü arzulayan kör hissiyatın merkezi olan mekanizmadır.

    İç yapımız, maddi bir mekanizma olmadığına göre, (ruh, kalb, akıl, nefis gibi) herhangi bir latifeye yönelik olarak hususî bir operasyon yapma imkânımız yoktur. Bilakis, herhangi bir iyilik yaptığımız zaman, güzel bir ahlakî performans gösterdiğimiz zaman, bir bütün olarak manevî donanımlarımızın fıtrat-ı asliyelerine dönmelerine hizmet etmiş oluruz. Bu güzel hareketle, bir yandan ulvî duygularımızı pekiştirmiş, bir yandan da süflî olan duygulardan uzaklaşmış oluruz. Böylece ruh, akıl ve kalbimize güç kazandırırken, nefsimizi de arındırmış oluruz.

    Kur’an’ın kullandığı kalb kavramı, latife-i rabbanî denilen manevî kalbi de, aklı da ulvî duyguların merkezi olan ruhu da içine alacak geniş bir kapsama sahiptir. Nitekim, Kur’an’da -fiil şekli hariç- “akıl” kelimesi hiç kullanılmamıştır. Demek ki, kalb sözcüğü onu da ifade etmektedir.

    İnsan olarak, maddî midemize gönderdiğimiz herhangi bir gıdanın, metabolizmanın hangi kimyevî reaksiyonuna tabi olduğunu, hangi yoldan hangi organımıza, hangi hücremize gittiğini bilmediğimiz bir gerçektir. Bizim bunu bilmemiz, metabolizmanın işlemesine ve takip ettiği rotasına bir zarar da vermez. Yine de fosfor göze, kıkırdak kulağa, saç başa gider. Her bir besin, vitamin, element, uygun yerlerine gider. Çünkü, biz bilmezsek de rabbimiz onu biliyor.. Keza, midemize indirdiğimiz faydalı bir gıda midede kalmayıp, ihtiyaç olan vücudun bütün ihtiyaçlarını giderecek ve onu tamir edecek şekilde her tarafa yelken açtığı gibi, yanlışlıkla zehirli olan bir maddeyi mideye indirdiğimiz de ise, bu zehir sadece midede kalmaz vücudun her tarafına yayılır ve oraları tahrip eder.

    Aynen bunun gibi, -bilsek, bilmesek- güzel ve besleyici bir manevî gıdayı manevî midemiz olan kalbimize/iç alemimize/ vicdanımıza indirdiğimiz zaman, ulvî olan bütün duygularımızı besleyip tamir eder ve süflî olan nefsanî duygularımızı da arındırıp tamir eder. Tersine bu manevî midemize çirkin ve kötü bir gıdayı indirdiğimizde ise, geniş manasıyla kalbimizi kirletip tahrip ederiz ve bu zehrin manevî bünyemizin her tarafına sirayet etmesine sebep oluruz. Mesela zihin, marifetullah bilgisini üreten bir konuma; his, Allah sevgisi ile dolu ve o sevgiyle kainatı seven bir makama; irade, insanın bütün donanımlarını ibadet ve şüküre yönlendiren bir kumandan konumuna; latife-i rabbaniye de Allah’ı müşahede eden bir vaziyete dönüşürler.

    “Kendilerine ayetlerimiz okunduğunda: “Bunlar, eski devirde yaşamış insanların masalları!” diyenlerdir. Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapa geldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır. (onun için âhireti inkâr ederler.)” (Muttaffifîn, 83/13-14) mealindeki ayeti de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Nitekim, rivayet edilen bir hadiste peygamberimiz(a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Mümin bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta/bir leke konmuş olur. Eğer tövbe eder, o günahtan uzaklaşır ve güzel işler yaparsa kalbini cilalamış olur. Yok eğer günahlarda ısrar ederse, o siyah leke de gittikçe artmış olur ve nihayet bütün kalbini kaplamış olur. “Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapa geldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır” ayeti bu gerçeğe işaret etmektedir”(Tirmizî ve Nesaî’nin rivayet ettiği bu hadis için bk. Taberî, İbn Kesir, Bakara:6; Muttaffifîn:14. ayetin tefsiri).



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet Editör


  4. 03.Haziran.2010, 17:27
    2
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙



    Şu bir gerçektir ki, bizim manevî yapımızı oluşturan duygu ve latifelerimiz iç içedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tür duygu ve düşüncelerin merkezini kesin olarak belirlemek, sözgelişi kötü bir düşüncenin, bir telkinin hangi mekanizmadan kaynaklandığını kesin olarak tespit etmek oldukça zordur. Bu sebeple bizim hangi yönümüzü, hangi duygumuzu arındırmaya yönelik bir düşüncenin içerisine girmeye çalışmamızın gerekli olmadığını düşünüyoruz.

    Nitekim, İmam Gazalî, altıncı his çerçevesinde değerlendirdiği basiret mefhumunu açılarken, kalb, nur, akıl gibi sözcüklerin birbirinin yerine kullanılabileceğini, bunların teşhis ve tayini konusunda bir tartışmanın yersiz olacağını ifade etmektedir(bk. İhya, 4/289).

    Bir kul olarak bizim arınmamız, temizlenmemiz, Allah’ın emirlerine riayet etmek ve yasaklarından kaçınmakla kendini gösterir. Ehl-i tasavvufun “nefsi arındırmak” olarak vasıflandırdıkları husus, imtihan gereği olarak insanın fıtratında var olan ve kötülüğü arzulayan kör hissiyatın merkezi olan mekanizmadır.

    İç yapımız, maddi bir mekanizma olmadığına göre, (ruh, kalb, akıl, nefis gibi) herhangi bir latifeye yönelik olarak hususî bir operasyon yapma imkânımız yoktur. Bilakis, herhangi bir iyilik yaptığımız zaman, güzel bir ahlakî performans gösterdiğimiz zaman, bir bütün olarak manevî donanımlarımızın fıtrat-ı asliyelerine dönmelerine hizmet etmiş oluruz. Bu güzel hareketle, bir yandan ulvî duygularımızı pekiştirmiş, bir yandan da süflî olan duygulardan uzaklaşmış oluruz. Böylece ruh, akıl ve kalbimize güç kazandırırken, nefsimizi de arındırmış oluruz.

    Kur’an’ın kullandığı kalb kavramı, latife-i rabbanî denilen manevî kalbi de, aklı da ulvî duyguların merkezi olan ruhu da içine alacak geniş bir kapsama sahiptir. Nitekim, Kur’an’da -fiil şekli hariç- “akıl” kelimesi hiç kullanılmamıştır. Demek ki, kalb sözcüğü onu da ifade etmektedir.

    İnsan olarak, maddî midemize gönderdiğimiz herhangi bir gıdanın, metabolizmanın hangi kimyevî reaksiyonuna tabi olduğunu, hangi yoldan hangi organımıza, hangi hücremize gittiğini bilmediğimiz bir gerçektir. Bizim bunu bilmemiz, metabolizmanın işlemesine ve takip ettiği rotasına bir zarar da vermez. Yine de fosfor göze, kıkırdak kulağa, saç başa gider. Her bir besin, vitamin, element, uygun yerlerine gider. Çünkü, biz bilmezsek de rabbimiz onu biliyor.. Keza, midemize indirdiğimiz faydalı bir gıda midede kalmayıp, ihtiyaç olan vücudun bütün ihtiyaçlarını giderecek ve onu tamir edecek şekilde her tarafa yelken açtığı gibi, yanlışlıkla zehirli olan bir maddeyi mideye indirdiğimiz de ise, bu zehir sadece midede kalmaz vücudun her tarafına yayılır ve oraları tahrip eder.

    Aynen bunun gibi, -bilsek, bilmesek- güzel ve besleyici bir manevî gıdayı manevî midemiz olan kalbimize/iç alemimize/ vicdanımıza indirdiğimiz zaman, ulvî olan bütün duygularımızı besleyip tamir eder ve süflî olan nefsanî duygularımızı da arındırıp tamir eder. Tersine bu manevî midemize çirkin ve kötü bir gıdayı indirdiğimizde ise, geniş manasıyla kalbimizi kirletip tahrip ederiz ve bu zehrin manevî bünyemizin her tarafına sirayet etmesine sebep oluruz. Mesela zihin, marifetullah bilgisini üreten bir konuma; his, Allah sevgisi ile dolu ve o sevgiyle kainatı seven bir makama; irade, insanın bütün donanımlarını ibadet ve şüküre yönlendiren bir kumandan konumuna; latife-i rabbaniye de Allah’ı müşahede eden bir vaziyete dönüşürler.

    “Kendilerine ayetlerimiz okunduğunda: “Bunlar, eski devirde yaşamış insanların masalları!” diyenlerdir. Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapa geldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır. (onun için âhireti inkâr ederler.)” (Muttaffifîn, 83/13-14) mealindeki ayeti de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Nitekim, rivayet edilen bir hadiste peygamberimiz(a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Mümin bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta/bir leke konmuş olur. Eğer tövbe eder, o günahtan uzaklaşır ve güzel işler yaparsa kalbini cilalamış olur. Yok eğer günahlarda ısrar ederse, o siyah leke de gittikçe artmış olur ve nihayet bütün kalbini kaplamış olur. “Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapa geldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır” ayeti bu gerçeğe işaret etmektedir”(Tirmizî ve Nesaî’nin rivayet ettiği bu hadis için bk. Taberî, İbn Kesir, Bakara:6; Muttaffifîn:14. ayetin tefsiri).



    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet Editör


  5. 03.Haziran.2010, 17:28
    3
    meçhul_100
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 10.Mayıs.2007
    Üye No: 626
    Mesaj Sayısı: 2,162
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 53
    Yaş: 29
    Bulunduğu yer: Diyar-ı Sivas

    --->: İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihn

    Ek bilgi

    Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

    Ruh için şu tanımlar yapılır:

    “Can Canlılık Nefes Cebrail (as)”

    “Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun"

    “Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim”

    Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular Cevap vermeyip, vahyi bekledi Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi

    “emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

    Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder Zaten kendinden beklenen de budur

    Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku” Diyor Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

    Ruh hakkında neler biliyoruz?

    Ruhun kendisini bilemiyoruz Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir

    Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir Ona ne uzaktır, ne de yakın Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz O, tabiattaki kanunlara benzer Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır

    Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır Faaliyetleri bedenle sınırlıdır Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır O zaman bedene ihtiyacı kalmaz Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür Mahşere kadar bedensiz bekler Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur

    Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum

    Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum Çünkü ruh, beden cinsinden değil Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta

    Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına

    Beden ve kâinat Her ikisi de kesif ve maddî Ruh ise lâtif ve nurânî O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey

    Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:

    “ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil Çünki: basittir, vahdeti var”

    Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki! Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

    Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir

    Ruh beyinden mi ibarettir?

    İnsan, ilim sahibidir Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir Üstelik bildiğini de bilir Bilgisi bilinçlidir Bilgisayar disketinden farklıdır Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir

    İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar Bilgisayar disketinden farkı yoktur O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece

    “irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar

    Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir

    Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar

    Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?

    Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

    Ruh: “can Canlılık Nefes Cebrail(as)”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim”

    Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış

    Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar

    İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut Elini dilediği meyveye uzatabiliyor Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış Renkler âlemi onun gözü önünde hazır Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor

    Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra Her ikisinden de istifade ediyor Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor

    Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman

    Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel Beden hizmetçi, ruh ise efendi Hizmetçi efendiye tâbi Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi Zira bedenin kederle bir alâkası yok Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede

    Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar

    Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor

    Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır

    Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşerSes, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür

    Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyorAllah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır

    Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

    Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur

    Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez

    Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez

    Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez

    Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir

    Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur

    Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider

    Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır

    Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır

    Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir

    Bir başka açıdan:

    Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var Bunlardan birkaçı:

    Beden ruh içindir, ruh beden için değil

    Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz

    Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız Onun büyüme yolu daha başkadır

    Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir

    “göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder” (sözler)

    Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

    Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir

    Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi Beden ise kafes Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere

    Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!

    Ruhun serbest olması ne demektir?

    Nur Külliyatında ölümün “mahiyeti” yani “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış Bunlardan birisinde ölümün “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor

    Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir

    Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez

    ***
    Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılırVe o yeni âlemde bambaşka şeyler görmeye başlar

    ***
    İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir

    Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur

    Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir

    Nur Külliyatında “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, 1 Mektup) Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır

    Ruh, bedenden ayrıldığında, onun kayıtlarından da kurtulur Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur

    Görme, ruhun bir sıfatıdır İnsan uyanık iken de, bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur

    Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor

    Ölüm, beden içindir; ruh için değil Sebeplere bağlı olarak, zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır

    ***
    “Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme) Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, 17Lem’a)

    Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur

    Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur Şu var ki, bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir

    Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar

    Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır

    İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder

    ***
    Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere - özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara - gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır

    Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir

    Gerçi, o saadet diyarında bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır


    Alaaddin Başar (ProfDr)


  6. 03.Haziran.2010, 17:28
    3
    ˙·٠• FiLiSTiN•٠·˙
    Ek bilgi

    Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

    Ruh için şu tanımlar yapılır:

    “Can Canlılık Nefes Cebrail (as)”

    “Bir kanun-u zîvücud-u haricî, yani hariçte müstakil bir varlığı bulunan bir kanun"

    “Emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun Bedenden ayrılınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim”

    Bazı insanlar peygamber efendimize ruhu sordular Cevap vermeyip, vahyi bekledi Gelen ayet gayet netti: “o, rabbimin emrindendir, de” Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyordu Çünkü, muhatapların söyleneni anlamasına imkan yoktu Akıl, “emir aleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildi

    “emir alemi” ölçüden, tartıdan, şekilden, renkten uzak varlıkların dünyasıdır Maddeler için söylenen uzun, kısa, mavi, sarı, yuvarlak, düz, ağır, hafif gibi kelimelerin o alemde karşılığı yoktur Ölçülere mahkum akıllar, ölçülemeyeni nasıl anlasın?

    Ancak o, mantık ölçüsüyle her eserin bir ustaya delalet ettiğini bilir Böylece kainat denilen o muhteşem eserden hareketle yaratanı tanır Yine o, öznesiz fiil olamayacağını kabul eder Bu yolla, bedeni harika bir tarzda idare eden, fakat göz ile görülemeyen bir özün, yani ruhun varlığını tasdik eder Zaten kendinden beklenen de budur

    Hadiste “kendini bilen rabbini bilir” buyruluyor Bir büyük mütefekkirimiz de, “ey kendini insan bilen insan! Kendini oku” Diyor Şu halde, insanın kendini tanımaya çalışması şart Kendimizden giderek ona ulaşacağız!

    Ruh hakkında neler biliyoruz?

    Ruhun kendisini bilemiyoruz Ancak bazı özelliklerinden söz edebiliriz Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, ruh verilir

    Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir Ona ne uzaktır, ne de yakın Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz O, tabiattaki kanunlara benzer Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır

    Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır Faaliyetleri bedenle sınırlıdır Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır O zaman bedene ihtiyacı kalmaz Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür Mahşere kadar bedensiz bekler Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur

    Dostlarımız soruyorlar, “ruh nasıl bir şey?” Diye “bilmiyorum”, diyor ve devam ediyorum: böyle demekle sorunuzun gerçek cevabını vermiş oluyorum

    Mahiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum,” kelimesinde ifadesini bulur Böyle demeyip de, onun hakkında bir takım tahminlerde bulunsam, “uzundur veya kısadır”, desem, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir”, gibi lâflar etsem aldanmış ve aldatmış olurum Çünkü ruh, beden cinsinden değil Biri hane ise diğeri misafir, biri tezgâh ise beriki usta

    Ne bir evin bölmeleri, insanın organlarına benzer, ne de tezgâhın aksamı ustanın azalarına

    Beden ve kâinat Her ikisi de kesif ve maddî Ruh ise lâtif ve nurânî O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mahiyeti hakkında bir bilgi verir Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler yanıltıcı olmaya mahkûm Toprağa bakıp yerçekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey

    Nur külliyatında, ruhun bekası ifade edilirken şöyle buyrulur:

    “ruh ise tahrib ve inhilâle maruz değil Çünki: basittir, vahdeti var”

    Buradaki “basit” kelimesi, terkip olmama demektir Gerçekten de, insanın ruh dünyası ayrı bir âlem Terkip değil, fakat nelere sahip değil ki! Ama, bu çokluk onun vahdetini, birliğini bozmuyor Ondaki akıl, hafıza, duygular ve his dünyası ne bedenin organlarına benziyor, ne de kimyevî bir bileşimin unsurlarına Bunların müstakil bir şahsiyetleri yok Tek başına bir akıl, yalnız kalmış bir irade, sahipsiz bir hafıza düşünebiliyor muyuz?

    Ruhun bu harika yaratılışı insan için büyük bir irşat kapısı İnsan bu sayede, cenâb-ı hakk’ın kudsî sıfatlarının, zâtından ayrı düşünülemeyeceği hakikatine bir derece bakabilir

    Ruh beyinden mi ibarettir?

    İnsan, ilim sahibidir Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir Üstelik bildiğini de bilir Bilgisi bilinçlidir Bilgisayar disketinden farklıdır Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir

    İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar Bilgisayar disketinden farkı yoktur O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece

    “irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar

    Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir

    Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar

    Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?

    Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

    Ruh: “can Canlılık Nefes Cebrail(as)”,“bir kanun-u zîvücud-u haricî”(sözler), “emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisim”

    Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız âlemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan Güneş yakarken o yanmış, rüzgâr eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş Ağacı cansız iken o canlı olmuş, âlem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış

    Artık bu üstün meyve, kâinat ağacının gözü kulağı kesilmiş Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş O, neye hizmet etmişse, kâinat da mânen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse âlem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar

    İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu âlemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut Elini dilediği meyveye uzatabiliyor Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor İşte bütün bir kâinat ve top yekûn insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış Renkler âlemi onun gözü önünde hazır Tatlar âlemi onun diline arz edilmekte İlim ve hikmet âlemi onun aklına bakıyor

    Bu beden ve şu kâinat, o ruhun önünde iki sahife gibi Dilerse bedeni okur, isterse kâinatı Beden ve kâinat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra Her ikisinden de istifade ediyor Her ikisini de seviyor; her ikisi için de hâlik’ına şükrediyor

    Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut Kâinatı temaşa, bedeni tefekkür, kâinatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb âlemi ile şu görünen âlem arasındaki ulvî rabıtalara iman

    Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel Beden hizmetçi, ruh ise efendi Hizmetçi efendiye tâbi Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi Zira bedenin kederle bir alâkası yok Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede

    Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar

    Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehadet âlemine hâkimiyetini temsil etmede Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor

    Beden şu âlemdeki birçok hâdisenin tesirinde kalır Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lâkin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır

    Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşerSes, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür

    Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahlûku Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyorAllah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır

    Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:

    Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur

    Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez

    Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez

    Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez

    Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir

    Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur

    Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider

    Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır

    Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yâni bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır

    Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir

    Bir başka açıdan:

    Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var Bunlardan birkaçı:

    Beden ruh içindir, ruh beden için değil

    Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz

    Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız Onun büyüme yolu daha başkadır

    Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir

    “göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder” (sözler)

    Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?

    Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir

    Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi Beden ise kafes Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere

    Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun!

    Ruhun serbest olması ne demektir?

    Nur Külliyatında ölümün “mahiyeti” yani “ne olduğu” konusunda çok güzel tespitler yapılmış Bunlardan birisinde ölümün “ıtlak-ı ruh” olduğu belirtiliyor

    Itlak; “kayıtlı olmama, serbest olma” demektir

    Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır Yani, İlâhî sıfatların icraatını bir başka kudret, yahut bir başka irade sınırlayamaz, kayıtlayamaz, onların icraatlarını engelleyemez

    ***
    Allah’ın şuurlu bir kanunu olan ruh, insan bedeninde görev yaptığı sürece, o hanenin şartlarına uymak mecburiyetinde kalıyor “Göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder” cümlesinin ders verdiği gibi, insanın bu âlemi seyretmesi göz ile kayıtlanmış durumda O pencereyi açmadıkça bu âlemi seyredemiyor Gözlerini kapayıp uykuya geçtiğinde ise bir başka âlemin kapıları kendisine açılırVe o yeni âlemde bambaşka şeyler görmeye başlar

    ***
    İnsan uyanık iken, ancak kendisini kuşatan mekânı görebilir Bir başka beldeyi görmesi için bedenin oraya göç etmesi gerekir

    Rüyada ise beden kaydından bir derece kurtulan ruh, o kapalı gözleriyle farklı mekânları seyretme imkânına kavuşur

    Yine uyanık halde, beden zamanla da kayıtlıdır Gözler ancak hazır zamana ait hadiseleri seyredebilir Rüya âleminde ise, ruh, “yıllar ve asırlar ötesi zamanları” dolaşabilmekte, berzaha göçmüş nice insanlarla görüşüp konuşabilmektedir

    Nur Külliyatında “nevmin büyük kardeşi olan mevt” ifadesi geçer Uyku ölümün küçük kardeşidir (Mektûbât, 1 Mektup) Buna göre, ruhun uykudaki serbestiyeti de ölümle kavuşacağı “ıtlaka, kayıtsızlığa, hürriyete” göre çok cüzi kalır

    Ruh, bedenden ayrıldığında, onun kayıtlarından da kurtulur Görmek için göze ihtiyacı kalmadığı gibi, yürümek için ayağa, tutmak için ele, işitmek için kulağa muhtaç olmaz Yani, onun görmesi de, yürümesi de, tutması da, işitmesi de beden kaydından azade olmuştur

    Görme, ruhun bir sıfatıdır İnsan uyanık iken de, bu sıfatını kullanarak çok uzak mesafeleri görebilir, güneşe, aya bir anda ulaşabilir Şu var ki, ruh bedenle kayıtlı olduğu için, o ülkelere bizzat gitme imkânından mahrumdur

    Bedenden ayrılan bir ruh, dünya hayatında sadece uzaktan seyrettiği o beldeleri, artık bizzat ziyaret etme imkânını yakalamış oluyor

    Ölüm, beden içindir; ruh için değil Sebeplere bağlı olarak, zaman içinde ve safhalar halinde yaratılan beden, ruhun ayrılmasıyla yine kademeli olarak, ama çok hızlı bir şekilde, zeval bulmaya başlar Ruh ise, sebepsiz ve birden yaratıldığından, ona beka nimeti ihsan edilmiştir Yavaş yavaş kemale erenler yine kademeli olarak zevale meylederken, ruh bu kanunun dışında kalır “İbka” yani Allah’ın onu baki kılması, ona ihsan ettiği varlık nimetini ebediyen geri almaması sayesinde, ruh ebedî olarak yaşayacaktır

    ***
    “Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder” buyrulur (Mesnevî-i Nuriye, Şemme) Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir” tavsiyesi yapılır (Lem’alar, 17Lem’a)

    Buna göre, bir mümin, “büyüyüp gelişme” diye özetleyebileceğimiz “nebatî ve cismanî” cihetini ve yine “yeme, içme, görme, işitme, yürüme, evlenme” gibi fonksiyonların tamamını ifade eden “hayvanî” cihetini aşarak, “düşünme ve inanma” merkezli olan “insaniyet” cihetinde terakki ettiğinde, kalp ve ruh ön plana geçmiş olur

    Artık böyle bir kişinin ruhu da, bir bakıma, “ıtlaka” mazhar olmuştur Şu var ki, bu ıtlak ölümde olduğu gibi bedeni tamamen terk etme şeklinde değil, kalbini “dünya hayatına ve mahlukata bağlamama” olarak kendini gösterir

    Böyle bir kalp, artık “makam, mevki, servet, şan ve şöhret” gibi nefsin can attığı bütün kayıtlardan azadedir Dünyayı, Nur Risalelerinde ders verildiği gibi “kesben değil, kalben terk” eder Dünyadan büsbütün elini çekmez; ancak dünyayı ahiretin tarlası bilerek hayatını “meşruiyet ve hayır çizgisinde” tutmaya dikkat eder Böylece, dünyanın bütün nimetlerini uhrevî saadetine vesile yapar

    Bunu başaran bir kalp, dünyanın “içinde” boğulmaz, “üstünde” dolaşır Ömrünü, sadece beden hanesinin ihtiyaçlarını karşılamakla heder etmez O haneye gereği kadar önem verir, nefsin meşru ihtiyaçlarını -israfa girmeksizin- temin eder Bununla birlikte, çok iyi bilir ki, yaratılışındaki asıl maksat, ne bu fani dünyaya, ne de onun gibi fani olan bedene hizmet değil, “bâki” olan ruhunu “ebedî” âleme hazırlamaktır

    İşte bu şuura sahip olan bir ruh, “beden, dünya ve nefis” kayıtlarından kurtulmakla “ıtlaka” bu dünyada mazhar olarak Allah Resulünün “Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifinde haber verdiği kutlu zevata iltihak eder

    ***
    Dünyada ıtlak, “nefsin kayıtlarından, heva ve hevesin tahakkümünden, dünyanın fani yüzüne bağlanmaktan, bedeni beslemeyi hayatın gayesi sanma gafletinden, sebeplere - özellikle de elinde güç ve imkân bulunan insanlara - gereğinden fazla önem verip onları tesir sahibi sanmaktan” kurtulmaktır

    Bu kurtuluşa eren insan, bu dünyada cennet hayatı yaşar Ve ahirette, ruhu bedenine galip olarak, bir anda binler yerde bulunabilir, binler çeşit zevk ve lezzeti birlikte tadabilir

    Gerçi, o saadet diyarında bütün müminlerin ruhları bedenlerine galip gelecektir Ama, bu şerefe dünyada kavuşanların o âlemdeki halleri bir başka olacaktır


    Alaaddin Başar (ProfDr)


  7. 13.Haziran.2010, 19:50
    4
    zehraoku
    Talebe

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 28.Nisan.2009
    Üye No: 48118
    Mesaj Sayısı: 451
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7

    --->: İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihn

    Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder” buyrulur

    (Mesnevî-i Nuriye, Şemme)

    Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir” tavsiyesi yapılır


    (Lem’alar, 17Lem’a)

    Allah c.c razi olsun mechul _100 kardesim...


  8. 13.Haziran.2010, 19:50
    4
    Talebe
    Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifine göre ıtlak-ı ruh dünyada da bir derece gerçekleşebilir Bunun şartı, ruhun bedene galip gelmesidir Nur Külliyatında “Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder” buyrulur

    (Mesnevî-i Nuriye, Şemme)

    Bir başka risalede de “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir” tavsiyesi yapılır


    (Lem’alar, 17Lem’a)

    Allah c.c razi olsun mechul _100 kardesim...





+ Yorum Gönder